21 Temmuz 2012 Cumartesi

Temizlik bezi



Özgür'ün ne kadar alerjik bir bünyesi olduğundan bahsetmiş miydim? Neyse bahsetmediysem de artık biliyorsunuz. Her türlü ücübik şeyden alerji olabilecek bir potansiyeli var. Bir defasında yediği karpuzdan hastanelik oluyordu neredeyse. Böyle cins bir insan. Hal böyle olunca neredeyse buluttan nem kapar hale geldi adam. Evdeki en sık kapışma konumuz banyoda duran temizlik bezleri. Normalde bozuk sütü sağlamından ayırd edemez ama niyeyse banyoda ıslak kalmış, küf veya azıcık kötü kokan tüm temizlik bezlerini şıp diye bulur. Ben ki hassas burna sahip bir insanım ama onun şikayet ettiği kokuları niyeyse hiç alamıyorum. Benim alamadığım bir koku yüzünden karşıma dikilip şikayet edince de zıvanadan çıkıyorum.

Geçmişte çok yedik birbirimizi. Tepemin tasını attırdığı bir gün sırf çenesini kapasın diye yepyeni vileda paspasımı bile attığım oldu. Hatta ben çaresizlikten şikayetinin psikolojik olduğunu bile iddia ettim de Aman Allah'ım ne kızdı bana görmeniz lazımdı. Baktım olacak gibi değil, ben de kendimce önlem almaya başladım. Sonuçta her ne kadar ben alamasam da onu rahatsız eden kokular konusunda bir hassasiyeti var kabul etmek lazım. O yüzden kullandığım temizlik bezlerini ıslak ta olsa temiz bırakmaya hatta sık sık hepsini atıp makinada yıkayıp kurutup o şekilde saklamaya özen gösteren bir insan oldum. Adam manyak çünkü biliyorum, durup dururken ne diye başıma sardırayım? Artık biliyorum huyunu, yemin ederim ben ondan beter manyak oldum. Bilhassa dikkat ediyorum, her bezi kullandıktan sonra güzelce yıkayıp durulayıp öyle bırakıyorum. Ben bu kadar dikkat eder, özen gösterirken "Banyoda yine küf kokan bir şey var" diye çıkmıyor mu karşıma yemin ederim bir kaşık suda boğasım geliyor.

Geçen gün bu yüzden kapıştık yine. Dolaptan yoğurt kabını çıkarırken kolum çarptı, kap biraz eğilince de yere yoğurt döküldü. Ben de haliyle banyodan temiz bir bez alıp, ıslatıp yere dökülen yoğurdu sildim. Sonra da bezi durulayıp kurusun diye astım banyoya. Var mı buraya kadar bir eksiğim? Vay efendim tüm banyo küf kokuyormuş. Tıkanmış nefes alamıyormuş. Yemin ederim gözüm karardı bir an. Daha ne yapayım ulen, daha ne yapayım! diye saldım aklımın iplerini. Bağırdık çağırdık birbirimize. "Bir daha banyoda bez istemiyorum" dedi. Ben de "Banyoda temizlik bezi olur, nereme sokayım ıslak bezleri?" dedim. Nereme sokarsam sokayım onu ilgilendirmediğini, sonuçta kokusundan nefes alamadığını söyledi. Alamadığım bir koku yüzünden beni suçlamaya hakkı olmadığını, özellikle dikkat ettiğim bir konuda illa bir kusur bulabilmek için insanın huysuz olması gerektiğini söyledim. "Sonuçta banyoda bez olur, evde iki tuvalet var, kokmayanına gir madem" diye söylendim buna. Hayır gerçekten aklım almıyor, yere düşen yoğurdu silip sonra durulayıp astığım bez nasıl böyle rahatsız edecek derecede kokabilir? Burnuma dayayıp kokladım, ıslak bezin kokusunu uzun uzun içime çektim, yeminle bir koku alamadım. Evde balkon falan da yok ki ıslak bezleri balkonda kurutayım. Çıldıracak gibiyim. Şuraya yazıyorum ki günün birinde gazetede  "ıslak bir temizlik bezi yüzünden çıldırdı" diye bir yazı görürseniz sakın şaşırmayın, olabiliyor işte.

Hem Allah aşkına siz nerede saklıyorsunuz ki temizlik bezlerini? Bende mi var bir problem?

16 Temmuz 2012 Pazartesi

Evdeyiz, mutluyuz

Döndüm ben, bundan sonra hep buralardayım inşallah blogcum. Uzun bir süre boyunca başka bir yolculuğa çıkmayı bırak, yolculuk fikrine bile tahammül edebileceğimi sanmıyorum. Cumartesi günü 8 saatlik yolculuğun ardından aygın baygın köprüye ulaştık. Epey bir müddet te köprü trafiğinde takıldıktan sonra tam eve az kaldı diye sevinirken bu sefer de İstoç dolaylarında trafiğe yakalanınca hepimiz arabada bayılacak gibi olduk. Hele oğlanlardan biri artık kendini tutamayıp arabada pırtlayınca baygınlık seviyesi hepimizde tavan yaptı. Klimaya rağmen aracı havalandırmayı başaramayınca Özgür ve ben "Hiç arabada yapılacak şey mi bu? Bu sıcakta bizi öldürmeye mi çalışıyorsunuz?" diye söylene söylene camları açıyorduk ki Uğur'un "8 saattir arabadayız" mazereti hepimizi kopardı. Akşam 7'ye doğru, İstoç civarında, otobandaki cumartesi trafiğinin ortasında, o camları açık arabada deli gibi gülen bizdik işte. Trafikte gülen insana deli muamelesi yapmayın emi? Sebebi çok uzun bir geçmişe dayanabiliyor işte böyle.




Tatil fena değildi. Uğur güneş kremi sürmeyi reddedip ciğer gibi yandığı için tatilin büyük kısmını denizde tişörtle yüzerek geçirdi. Maalesef çok büyük ve acılı bir ders aldı ama bundan sonra kremsiz güneşe çıkmayacağına eminim. Ömer'in terliği ayağını cılk yara yaptı o yüzden bütün tatil benim açımdan birinin sırtını diğerinin ayağını kremleyerek Özgür açısından da "Hay ben senin aldığın  terliğe.." diye bana söylenerek geçti. Ayrıca bu sefer Özgür makus talihini yenip nihayet oltayla kocaman bir sinarit tuttu da hepimiz ondan daha çok sevindik. Kendisi için çok büyük bir ilerleme olduğunu itiraf etti. Ama en çok balığı yine ben tuttum. Kocaman bir mercan ve bir sürü kupa.. Oturup hepsini afiyetle yedik, çok lezzetliydiler. İnsanın kendi tuttuğu balık ta ayrı bir tatlı oluyor galiba. Bunların dışında tatilin son günü Özgür yine midesini bozmayı başardı ve tüm günü yatakta geçirdi. Artık yolculuk sabahı hepimize iyice fenalık geldiğinden yola öyle bir hevesle çıktık ki bilemezsiniz. Aşırı evcimen insanlarız sanırım. Yoksa insan tatilin bitmesini iple çeker mi?



Sıcak bir yandan, yorgunluk bir yandan. Tatilden getirdiğim dağ gibi çamaşır yığını bir yandan. Anlatacağım başka şeyler de var ama hiç yazma hevesim yok bu aralar. Şimdilik bu kadarla idare ediverin, evi bir hale yola sokayım, bir kendime geleyim, yakında yeniden buralarda olurum.

6 Temmuz 2012 Cuma

Hangi kız çocuk?

Tam da tatil öncesi bizim oğlanların geçen seneki mayolarının içine sığamadıklarını görünce, geçen akşam soluğu eve en yakın alışveriş merkezinde aldık. Nereye bakalım diye gezerken baktık bir firmada %50 indirim var "Gel burdan başlayalım" dedim Özgür'e. Çocuklarla birlikte, yani Özgür, ben ve de bizim iki oğlan hep beraber mağazadan içeri girdik. Mağazaya nasıl girdiğimizi özellikle anlatıyorum ki saçmalığın boyutunu daha iyi anlayın. Mayoları görmek için bakınırken bir tezgahtar "Buyurun" diyerek yaklaştı hemen. Kendisine kelimesi kelimesine "Çocuk mayoları nerede?" diye sordum. "Kız çocuk için mi?" diye cevap verdi tezgahtar. ??!! Yanımda iki koca oğlan çocuğu dururken kız çocuk mayosuna ihtiyacım olabileceğine nasıl karar verdi bilmiyorum ama neyse bir şey demedik. "Yok, oğlan" diye cevap verdim. Mayoları gösterdi, yine hep beraber mayoların yanına gittik. Dördümüz mayoları incelemeye başlamıştık ki bu sefer de "Kaç yaş için?" diye sordu. Sonunda Özgür dayanamayıp çocukları gösterdi, "İşte bunlara göre olacak" diye. O ana kadar çocukları fark etmemiş olabilmesi için bence kesin kafayı çekmiş olması lazımdı ya neyse. Sonuçta kendimizi apar topar dükkandan dışarı attık.

Ben mi çok mükemmeliyetçiyim bilmiyorum, ama ürün satmaya çalışan bir insanın cümbür cemaat alışverişe gelen bir aileye böyle sorular sorması da çok acaip değil mi? Yaptığı işe saygı duymayan, en iyi şekilde yapmak için uğraşmayan insanlara çok kızıyorum.

5 Temmuz 2012 Perşembe

Neye niyet neye kısmet


Bugün oturdum yolculuk için bir kaç müzik cd'si hazırlayayım diye. Derken bazı şarkıları özlemişim, yeniden bir dinleyeyim hele dedim. En sonunda kendimi yine bu şarkıyı dinleyip ağlarken buldum. Buraya da eklemeden edemedim. Bunlar sadece şarkılarda kalana dek unutmayalım, unutturmayalım... Herşeyi çözdük, bitti de çılgın procelere, teleferiğe, 3. köprüye sıra geldi.

4 Temmuz 2012 Çarşamba

Aklın yolu bir

Bugün arada sırada elime alıp karıştırdığım kitaplardan birinde şu cümleye rastladım.

"Sokrates'e göre felsefe, gerçek mutluluğa giden yoldur ve iki amacı vardır: (1) Tanrı'yı tefekkür etmek (2) Ruhu maddi bedenden kurtarmak"

Sokrates farkında değildi belki ama ta o zamanlar felsefe diye aslındaTasavvufun özünü bulmuş sanırım. :D

2 Temmuz 2012 Pazartesi

Temmuz

Bu aralar hazırlık yapıyorum sürekli. Bu hafta sonu bir kaç günlüğüne kendimizi denizin serin sularına bırakmak üzere gideceğiz inşallah. Özgür yine internette balık videoları izlemeye ve olta araştırmaya başladı. Bu sene de "kıyıdan levrek tutacağım" diye kayalıklarda gezerken düşüp kafasını yarmazsa bana yeter ama o yine büyük bir balık tutma hayaliyle coşuyor. Bense hiç tatile hevesli değilim bu sefer. İçimde öyle bir isteksizlik öyle bir yorgunluk var ki...


Ben 10 gün yokken Özgür iş edinmiş kendine, gün aşırı çiçeklerimi sulamış. Ben unutmasın diye her  hatırlattığımda "suladım bile" deyip duruyordu. Boşuna değilmiş meğer, döndüğümde hepsi coşmuştu O yüzden şimdi de övünüp duruyor "Senin çiçeklerini ben çoşturdum, senden daha iyi baktım hepsine" deyip duruyor. Bir şey demiyorum vallahi, doğruya doğru. Küpe çiçeğim hariç, onun bir dalını kurutmuş, ama diğer hepsini bir şekilde coşturmuş gerçekten. Öyle değil mi? Açmayan sakız sardunyalarım bile açmaya başlamışlar ben yokken.




Battaniyeyi Gönen'e gitmeden önce bitirmiştim. Ama kenarlarını nasıl yapacağıma henüz karar veremedim. Bu aralar boş oturuyorum o yüzden. Çok canım sıkılıyor bu neyi nasıl yapacağıma karar verme aşamasında. Hiç sevmiyorum bomboş oturup tv izlemeyi. Televizyonda da birşey olsa bari...


Üzerime yapışmış olan ön muhasebeci rolünden kurtulabilmek için, işyerinin muhasebe işlerini devretmek üzere cumartesi maaile bizim yeni eleman kızımızı görmeye işyerine gittik. Ben evde olmayınca çocuklar da geldi işyerine o yüzden. Kızcağız ise yoktu, meğer ablası evleniyormuş o gün boşu boşuna işyerine gitmiş olduk. Dosyaları bilgisayarına yükleyip monitörünün üzerine de not bıraktıktan sonra çocuklarla ortalığı karıştırdık. :P


Bu aralar ev ve buzdolabı temizleme, bavul toplama, Gönen dönüşü çamaşırları yıkayıp ütüleme telaşesi arasında kalan tüm zamanlarda kitap okuyorum. Taht Oyunları'nı bitirdim çoktan. İkinci kitap olan Kralların Çarpışması'nın ilk cildini de yarıladım. Dizinin 2. sezonunu izledik bitirdik bu arada. İlk kitap diziye büyük ölçüde bağlıydı ama kesinlikle ikinci kitapla dizinin ikinci sezonu arasında epey farklılıklar var. Dizisini sevdiyseniz kitabını da alın okuyun bence. Özellikle ikinci kitapta, daha ilk cildinin yarısını okumuş olmama rağmen dizide olmayan pek çok detay olduğunu söyleyebilirim.


Bunların dışında hayat geçip gidiyor. Çocukların biri 4. diğeri de 3. sınıfı bitiridiği için seneye durum ne olacak, ikisi de aynı okulda mı olacak, mevcut okulumuz ilkokul mu yoksa ortaokul mu olacak, seneye çocukların birini alakasız bir yerdeki alakasız bir okula mı getirip götürmek zorunda kalacağız şimdilik hiç düşünmemeye çalışıyorum. Yoksa mevcut aklımdan da olacağım korkarım.