2007 sonbaharıydı. Özgür İzmir'deki ortağıyla anlaşamadığına kesin olarak karar verdiğinde gelip bana fikrimi sordu. İzmir'de bir başımıza hayat mücadelesi vermeye çalışıyorduk. Ben de "Madem anlaşamıyorsun, kesinlikle olmayacak, bu işi birlikte yürütemeyeceğiz artık diyorsun o zaman alıp başımızı dönelim ailemizin dostlarımızın olduğu yere, her şeye yeniden başlayalım, 30 yaş hayata yeniden atılmak için hiç te geç sayılmaz" dedim. Bunu söylememi bekliyormuş meğer.
Ama öyle bir durumdayız ki, ne cebimizde 5 kuruş para var ne de kıyıda köşede bir birikimimiz. Üstüne üstlük mevcut boçlarımızı ödemek için medet umduğumuz ortaklıktan da Özgür sadece ceketini alıp ayrıldığı için bir de esaslı bir mücadele bizi bekliyor. Sizin anlayacağınız geleceğimiz tam anlamıyla meçhuldü. Özgür'ün abisi yardıma koştu. Bize borç verdi. Borç parayla İstanbul'a geldik. Ev ararken tesadüfen ilk evlendiğimizde oturduğumuz evi yeniden tuttuk, nakliyeciyle anlaştık. Beş parasızız ama öyle salakça mutluyuz ki eşyalar gelmeden önce evi badana yapmak zorunluluğu ortaya çıkınca hemen dedik ki "Boya yapmakta ne var canım? Biz kendimiz yaparız" Özgür'le birlikte İzmir'deki herşeyi bırakıp bizimle İstanbul'a gelmeye karar veren can yoldaşımız bir aile daha vardı. Onlara da aynı apartmanda daire tuttuk. O dönemde parasız da olduğumuz için badana masrafından tasarruf etmek adına evleri kendimiz boyamaya karar verdik.
Şimdi düşünün, badana yapılacak evler Anadolu yakasında, biz her iki aile de Avrupa yakasındaki ailelerimizin/akrabalarımızın evinde kalıyoruz. Sabahın köründe hepimiz bir arabaya doluşup Avrupa yakasından Anadolu yakasına boya-badana yapmaya geliyoruz.Ayrıca her iki evde de duvar kağıdı vardı. Duvar kağıtları kötü durumda değildi ama kirli oldukları için üzerine badana yaparsak idare eder diye düşündük. Önce diğer ailenin evinden başladık. Küçük odaya bir kat boya sürdük. Daha sonra Özgür kendini kaptırıp birinci kat kurumadan ruloyla ikinci katı vurunca duvardaki duvar kağıdı kalıp halinde üzerimize düştü. Eh bir duvarı bu şekilde sökünce mecburen evdeki tüm duvar kağıtlarını sökmemiz gerekti. Ondan sonrası zaten bir felaketti. Öyle şak diye kalıp halinde duvardan yere düşen duvar kağıdını görünce pek kolay sandığımız duvar kağıdı sökme işi tam bir eziyet haline geldi. Duvar kağıdını kolayca sökmek için özel karışımlar satın alıp sürerek, kağıtları yolmaya çalışarak, hepimizin elinde birer spatula, çıkmayan duvar kağıdını duvardan kazımaya çalışarak günler geçirdik. Yırtılmış duvar kağıdı parçaları ve elinde ruloyla önüne gelen yeri boyayan Özgür'ün damlattığı boyalar yüzünden parke zemin görünmez hale geldi. Zaman zaman delirecek hale geldiğimizde camı açıp "İmdat boyacı" diye bağırdığımız da oldu.
Neyse bir gün yine biz böyle delirmek üzere, 2 odayı ve salonun büyük kısmını bitirmiş, küçücük koridorda elimizde spatula duvar kağıdı kazımaya uğraşırken Özgür'ün abisi aradı. Dördümüzün günlerdir badana yüzünden sefil olduğumuzu duyunca imdadımıza meşhur "Hamdi Usta" yı yollamaya karar verdi. Hamdi Usta'ya demiş ki "Bu çocuklar zor durumdalar, parasızlar, kendileri uğraşıyorlar sen de bir el atıver yardımcı olalım, yap birşeyler fiyatta" Hamdi Usta da "Madem öyle, 200 tl ye yaparım" demiş. Biz dördümüz de küçük dilimizi yutacaktık az daha. "Duvar kağıdını da sökecek 200TL ye, öyle mi?" diye şok geçirdik hatta. Öyleymiş. Biz günlerdir yaktığımız benzin parası ve harcadığımız onca emekten sonra o paraya bir duvarın bile boyanamayacağına kanaat getirmiştik halbuki.
Sonuçta biz alt katta mahvettiğimiz dairede debelenirken Hamdi Usta geldi, şarkı söyleyerek ve sigara içerek yarım günde diğer evin tüm duvar kağıtlarını, hem de rulolar halinde sökerek gitti. Meğerse duvar kağıdını sökmek için suyla iyice ıslatmak gerekiyormuş. O yüzden Özgür 2. kat boyayı ilki kurumadan vurunca oradaki duvar kağıdı duvardan kalıp halinde sökülmüş. Ertesi gün de evi komple boyayıp çıktı gitti Hamdi Usta. Biz dört tane "sözde" boyacı elimizde saptulalarımızla kafamızı duvarlara vurduk arkasından. Badana bittiğinde ise koca bir gün boyunca batırdığımız evi temizlemekle uğraştık. Bir daha da boya badana işine kalkışmamaya yemin ettik.
Bunu şimdi niye anlattım biliyor musunuz? Bu aralar televizyonda bir dekorasyon programı var ya, hani geliyorlar evi yeniliyorlar... Yok duvara niş yapıyorlar, yok asma tavan yapıyorlar evi bambaşka bir şekle sokuyorlar...İşte o programa her denk gelişimde veya yukarıdaki gibi mutlu insanların olduğu saçma tadilat fotoğrafları gördüğümde hep bizim bu boya maceramız aklıma geliyor. Birisi yaparken izleyince öyle basit görünüyor ki "Aman be, ne varmış bunda ben de yaparım" diye gaza geliyorsunuz. Ama işte, sakın aldanmayın. O işin ustası değilseniz hiç te televizyonda göründüğü kadar kolay ve hemencecik olup bitmiyor o işler. Benden söylemesi, siz siz olun ev yenileme işlerinde bizim gibi boyunuzdan büyük işlere kalkışmayın. Tasarruf edelim derken daha beter işler açılıyor sonra insanın başına.
29 Haziran 2012 Cuma
25 Haziran 2012 Pazartesi
Döndüm
On gündür büyüdüğüm kasabadaydım. En son 2 sene önce gitmiştim. 2 senede çok şey değişmiş Gönen'de ama pek çok şey de aynı kalmış. İlkokulumun önünden geçtim. Çocukken, genç kızken, nişanlıyken, yeni evliyken, Uğur'a ve Ömer'e hamileyken yürüdüğüm sokaklarda yürüdüm yine. Uğur henüz bebek, Ömer de göbeğimde yüzen bir balıkken oturduğumuz evi görünce Uğur "İşte! Eski evimiz" diye bağırdı. Şaştım 2,5 yaşındayken ayrıldığı evi hala hatırlamasına. Annemlerin evinin önündeki ağaçlara bakıp ne kadar büyüdüklerine şaştım. Sonra bir hesapladım ki onlar dikileli 20 yıl olmuş bile. Dedemin elleriyle inşa ettiği fırının ekmeğinden yedim yine. Anneannemi, dedemi, çoktan toprak olan diğer sevdiğim insanları andım. Sanki her biri bir köşeden çıkıp gelecek gibiydi. Sonra bol bol gezdim. Sabahları kuş sesleriyle uyandım. Her sabah 5:30 ile 6:30 arasında kuş cıvıltıları arasında dev ağaçların altında yürüyüş yaptım. Sabahın o saatinde uyanan doğa muhteşemdi. Kuşların yavrularını beslemelerini izledim. Manolya ağaçlarının çiçeklerini kokladım bol bol. Benden yaşlı ağaçları görünce gövdelerini okşayarak selamladım her sabah. Malum İstanbul'da bir insanın kendisinden yaşlı bir ağaç bulması zor. Evin önündeki ağaçta bir sincap bile gördük çocuklarla. Üç kuruşa çarşıdan pazardan bir sürü güzel şey bulup aldım. Büyük teyzelerimi gördüm, ellerinden yemek yedim, yüzlerindeki kırışıklıkları sevdim, eski hikayelerini yeniden zevkle dinledim. Babamın kütüphanesini eşeledim, yine okumak için bir sürü kitabı seçip yüklenip geldim. Her yere yürüyerek gidebilmenin zevkini çıkardım. Bir sürü tanıdık gördüm. Öyle ki dönüş yoluna çıkarken bizi uğurlayan, el sallayan bir sürü insan vardı balkonlarda.
Oradayken bir ara zaman duygum iyice karıştı. Çarşıdan aldığım iple harala gürele dantel örüyordum ki Uğur "Yuh anne bir günde amma çok örmüşsün" dedi. "Bir gün olur mu oğlum, kaç gündür örüyorum" dedim. "Dün aldık ya ipi anne" dedi çocuk. Durdum düşündüm ki gerçekten ipi önceki gün almıştık. Şaşkınlık içinde "Gördün mu bak bunadım ben, artık bunak bir annen var çocuğum" dedim, "Yok anne, hala beni hatırlıyorsun daha bunak sayılmazsın" diye boynuma sarıldı. Bu da bu ziyaretin komik bir anekdotu olarak belleğimize kazındı.
Şehrin karmaşasından uzakta, güzel bir mola olduğu kadar, anılara yapılan güzel bir yolculuktu Gönen ziyareti. Düşündüm de neredeyse 35 yaşındayım, çocuklarımın biri 10 diğeri 8,5 yaşında ama hayatlarında benim için Gönen'in taşıdığı kadar anlam taşıyan bir yer yok, hiç olamadı.. Hala bir yere yerleşip kök salabilmiş değiliz, neredeyse 2 senede bir taşınıp duruyoruz. Yaşadığımız evler sürekli değişirken üzülüyorum, çocuklarım hiç bir zaman , "İşte büyüdüğüm ev/yer/mahalle/" diyemeyecek, kendilerini bir yere gönülden bağlı hissedemeyecekler.
Oradayken bir ara zaman duygum iyice karıştı. Çarşıdan aldığım iple harala gürele dantel örüyordum ki Uğur "Yuh anne bir günde amma çok örmüşsün" dedi. "Bir gün olur mu oğlum, kaç gündür örüyorum" dedim. "Dün aldık ya ipi anne" dedi çocuk. Durdum düşündüm ki gerçekten ipi önceki gün almıştık. Şaşkınlık içinde "Gördün mu bak bunadım ben, artık bunak bir annen var çocuğum" dedim, "Yok anne, hala beni hatırlıyorsun daha bunak sayılmazsın" diye boynuma sarıldı. Bu da bu ziyaretin komik bir anekdotu olarak belleğimize kazındı.
Şehrin karmaşasından uzakta, güzel bir mola olduğu kadar, anılara yapılan güzel bir yolculuktu Gönen ziyareti. Düşündüm de neredeyse 35 yaşındayım, çocuklarımın biri 10 diğeri 8,5 yaşında ama hayatlarında benim için Gönen'in taşıdığı kadar anlam taşıyan bir yer yok, hiç olamadı.. Hala bir yere yerleşip kök salabilmiş değiliz, neredeyse 2 senede bir taşınıp duruyoruz. Yaşadığımız evler sürekli değişirken üzülüyorum, çocuklarım hiç bir zaman , "İşte büyüdüğüm ev/yer/mahalle/" diyemeyecek, kendilerini bir yere gönülden bağlı hissedemeyecekler.
| Yol boyu ıhlamur ve çınar ağaçları |
| Çam fıstıkları |
| Gönen Çayı |
| Babamın kitaplığı, sehpadaki yığın benim ayırdıklarım |
| Uğur'un favori kıyafetinin ne olduğunu siz de biliyorsunuz artık |
| Duraktaki koltuklara çok güldük :) |
7 Haziran 2012 Perşembe
Komediden trajediye
Okul kapandıktan sonra, önümüzdeki hafta çocuklarla büyük teyzeleri ziyarete Gönen'e gideceğiz. Biletlerimiz aldık. 10 günlüğüne orada olacağız inşallah. 10 gün Özgür'ü evde yalnız bırakacak olmak pek içime sinmiyor ama teyzeleri de görmeyeli 2 sene oldu. Özledik. Onlar da çocukları çok özlediler.
Onca süre evde olmayacağım için Özgür'e evi tertemiz ve düzenli bir şekilde teslim etmek istiyorum. Diğer yandan işle ilgili yapılacak bazı şeyler var. Malum karın tokluğuna çalışan bir eleman olarak faturaları derleyip toplayıp, gitmeden önce muhasebeye teslim etmem lazım. Battaniyem de çok az kaldı gitmeden bitirmek istiyorum. Gitmeden tüm çamaşırları yıkayıp ütüleyip yerleştirmek te lazım. Düşündükçe içim sıkılıyor,bakalım Çarşamba gününden önce bunların hepsini halledebilecek miyim..
Bu aralar kafayı dantelle, tığ işiyle bozdum. Sehpanın üstüne bir örtü öreyim diye çıktı bu heves. Ne öreyim diye araştırırken dünya kadar Japonca dantel kitabı inceledim. Meğer Japonlar dantele ve tığ işlerine ne meraklıymış. Öyle güzel kitapları var ki... Üstelik motif açıklamalarını diyagramlarla yaptıkları için Japonca bilmenize gerek yok anlayabilmek için. Kaç gündür dantel resimleri ve diyagramları arasında kendimi kaybettim resmen. Hatta maymun iştahlı ben, daha battaniyeyi bitirmeden, dantel ipliği bile bulamadığım halde kendimi tutamayıp şöyle bir şeye başladım. Gerçi neden mavi bilmiyorum, evde hiç mavi tonda bir eşyamız da yok. Ama her işte bir hayır vardır derler, göreceğiz. Sahibi kimse çıkar elbet ortaya.
Çocuklar zaten bu son hafta ders işlenmediği için çoğunluk evdeler. Geçen gün götürdüm okula, "Sınıfta sadece kızlar var" diye eve geri döndüler. Ben de saf saf "Daha iyi ya işte" dedim. Uğur "Anne ne yapıcaz kızlarla bütün gün okulda?" diye cevap verdi. "Şöyle bir kaç sene geçsin, sonra yeniden sorarım ben sana kızlarla ne yapacağını oğlum" dedim çok kızdı bana. :D Neyse şimdiden tatil moduna girdiler, bütün gün evde kafa şişirip duruyorlar sizin anlayacağınız.
Sağlam olsak neyse, daha katlanılır olacak gürültüleri ama bir yamulduk ki sormayın. Geçen akşam 13. evlilik yıldönümümüzü kutlamak için yemeğe çıktık, ama en sevdiğimiz restoranı kapanmış bulunca başka bir yere gittik. Aslında 13 sayısı ve kapanmış restoran bir ampul yakmalıydı bizde, mesajı almamız lazımdı ama biz eve dönmek yerine tuttuk başka bir yerde yemek yedik. Sonuçta Özgür gıda zehirlenmesinden geceyi acilde tamamladı. Bense evde onu beklerken uyuyakalıp sabah boynumu tutulmuş buldum. Özgür öğlen lapasını yerken ben de boynum ilaçlanıp sarılmış vaziyette karşısında oturmuş soda içiyordum. Öyle içler acısı bir halde karşılıklı oturmuşken "13. yıldönümümüzdü bu, anlamamız lazımdı, kesin ondan böyle ters gitti herşey " dedi durdu...
Bu aralar kafayı dantelle, tığ işiyle bozdum. Sehpanın üstüne bir örtü öreyim diye çıktı bu heves. Ne öreyim diye araştırırken dünya kadar Japonca dantel kitabı inceledim. Meğer Japonlar dantele ve tığ işlerine ne meraklıymış. Öyle güzel kitapları var ki... Üstelik motif açıklamalarını diyagramlarla yaptıkları için Japonca bilmenize gerek yok anlayabilmek için. Kaç gündür dantel resimleri ve diyagramları arasında kendimi kaybettim resmen. Hatta maymun iştahlı ben, daha battaniyeyi bitirmeden, dantel ipliği bile bulamadığım halde kendimi tutamayıp şöyle bir şeye başladım. Gerçi neden mavi bilmiyorum, evde hiç mavi tonda bir eşyamız da yok. Ama her işte bir hayır vardır derler, göreceğiz. Sahibi kimse çıkar elbet ortaya.
Çocuklar zaten bu son hafta ders işlenmediği için çoğunluk evdeler. Geçen gün götürdüm okula, "Sınıfta sadece kızlar var" diye eve geri döndüler. Ben de saf saf "Daha iyi ya işte" dedim. Uğur "Anne ne yapıcaz kızlarla bütün gün okulda?" diye cevap verdi. "Şöyle bir kaç sene geçsin, sonra yeniden sorarım ben sana kızlarla ne yapacağını oğlum" dedim çok kızdı bana. :D Neyse şimdiden tatil moduna girdiler, bütün gün evde kafa şişirip duruyorlar sizin anlayacağınız.
Sağlam olsak neyse, daha katlanılır olacak gürültüleri ama bir yamulduk ki sormayın. Geçen akşam 13. evlilik yıldönümümüzü kutlamak için yemeğe çıktık, ama en sevdiğimiz restoranı kapanmış bulunca başka bir yere gittik. Aslında 13 sayısı ve kapanmış restoran bir ampul yakmalıydı bizde, mesajı almamız lazımdı ama biz eve dönmek yerine tuttuk başka bir yerde yemek yedik. Sonuçta Özgür gıda zehirlenmesinden geceyi acilde tamamladı. Bense evde onu beklerken uyuyakalıp sabah boynumu tutulmuş buldum. Özgür öğlen lapasını yerken ben de boynum ilaçlanıp sarılmış vaziyette karşısında oturmuş soda içiyordum. Öyle içler acısı bir halde karşılıklı oturmuşken "13. yıldönümümüzdü bu, anlamamız lazımdı, kesin ondan böyle ters gitti herşey " dedi durdu...
5 Haziran 2012 Salı
Yıldönümü komedisi
Haftasonu annemde bir sürpriz bekliyordu beni. Blogumu okuyup her yerde küpe çiçeği aradığımı öğrenen annem gidip bir tane bulmuş bile. Benim için alıp bir saksıya dikmiş, pazar sabahı kahvaltıya gittiğimizde verdi. Annelerin yeri bir başka oluyor di mi? :)
Dün Özgür'le birlikteliğimizin tam 19. yılı doldu. 1993 yılının 4 Haziran'ında çıkmaya başlamıştık. 6 sene sonra 5 Haziran 1999'da da evlendik. Bugün de evliliğimizin 13. yılı bitti. Allah herkese sevdiğiyle birlikte yaşlanmayı nasip etsin inşallah, çok şükür.
Bu hafta bizim için yıl dönümleri haftası yani. Dün bunu kutlamak için romantik bir amaçla da olsa ailece, çoluk çocuk dışarı çıktık. Oğlanlar daha otoparkta arabaya doğru paralel koşmaya çalışırken ayakları birbirine dolaşıp düştüler. Nasıl başardılar bilmiyorum, ama gözlerimle gördüğüm halde inanamadım. Sonradan arabada epey güldük hallerine. Yemekten sonra biraz dolaşıp üstümüze başımıza bir şeyler alalım dedik. Epeydir Özgür ve ben kendimize bir şey almamıştık. İkimizin de yazın üzerine giyecek bir şeyi yoktu. Özgür'le ve sürekli sağa sola koşan iki oğlanla alışveriş yapmaya çalışmak öyle yorucu ki. Özgür her şeye kulp takan tavrıyla bana ve tezgahtarlara eziyet ederken, oğlanların sürekli etrafta koşuşup durması acaip geriyor beni. Daha düz yolda koşmayı başaramazlarken ne akla hizmet mağazalarda reyon aralarında koşmaya çalışıyorlar bilmiyorum. Birisine bir şey olacak diye ödüm kopuyor.
Uzunca (ama gerçekten uzun) bir araştırmadan sonra Özgür'e tam istediği gibi bir kaç gömlek bulup aldık. Çocuklara da yazlık birkaç şey seçtik. İkisi de geçen seneye göre epey boy atmışlar, Uğur'un küçülenleri Ömer'e oluyor neyse ki, ama Uğur'un hiç şortu kalmamış. Neyse seçtiklerimizle birlikte Özgür'ü kasaya yolladım o arada ben kendime bir şeyler bakayım dedim. Daha ilk tişörtü elime almış inceliyordum ki bu sefer benim oğlanlar kafa kafaya tokuştular. Ömer avaz avaz ağlamaya başladı, anında sol kaşı şişti balon gibi oldu. Ben mağazanın ortasında elimde tişört kalakaldım. O sinirle pek çok şey söylemiş olabilirim hatırlamıyorum. Ortada hiç bir şey yokken, ikisi de mağazanın ortasında yan yana ayakta dikilirken nasıl olup ta bunu başardılar inanın hiç bilmiyorum. O ilk dehşet geçtikten ve ben bu sefer de kafa kafaya tokuştuklarını Özgür'e anlattıktan sonra zaten öyle çok güldük ki hallerine bu yıldönümü de böyle hafızalarımıza kazındı. Akşamın geri kalanı çocuklarla dalga geçerek geçti zaten.
Büyüdükçe daha sakar olmalarını anlayabiliyorum ama böylesi de çok komik yahu. İnşallah birbirlerini sakatlamadan bu devreyi atlatabilirler.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
