Çocuklarla hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çocuklarla hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Şubat 2015 Çarşamba

Yeni uğraşlar

Bütün Şubat tatili hastalıkla geçti. Okul kapanmadan önceki hafta Uğur'un boğazları şişmişti. Okul kapandığı hafta Ömer'in kulağı tıkandı, gittik doktora kulan enfeksiyonu geçiriyormuş. Arkasından perşembe günü bu sefer Özge ateşlendi onu da kulaktan vurmuş mikrop. Hepsi iyileşti bu sefer Pazartesi ben hastalandım, öyle pis bir şey ki ne burun akıntısı ne boğaz ağrısı direk öksürükle geldi yerleşti bünyeye. Başım kalkmadı üç gündür. Bugün anca gözüm açıldı zaten bu haftayı da yarılamışız, sizin anlayacağınız hiç bir şey anlamadım şubat tatilinden.



Ocak ayında Rüzgar Gibi Geçti'yi okudum daha önce filmini de izlememiştim. İyi ki önce kitabını okumuşum, çok güzeldi. Çoğu zaman Scarlett'a sinir olmakla geçti zaten. Son 100 sayfada salya sümük ağladığım da oldu ama kitabın sonu biraz okuyucuya bırakılmıştı o yüzden pek içime sinmedi ama genel olarak süper bir kitaptı. Filmin başından biraz izledim de baktım kitabın çok  çok hızlı bir özeti gibiydi, sevemedim filmini. Kitaptaki Rhett Butler'dan sonra ekranda Clark Gable'ı görünce ne yalan söyleyeyim olmamış dedim. Çok daha etkileyici biri canlanmıştı kafamda artık siz hayal edin kitapla film arasında nasıl bir fark var.

Rüzgar Gibi Geçti'den sonra araya bir Yasunari Kawabata kitabı sıkıştırdım. Daha önce de Kiyoto diye başka bir kitabını okuyup memnun kalmamıştım nitekim bunu da beğenmedim. Murakami de geçen sene beni hayal kırıklığına uğratmıştı. Yok anacım benim Japon yazarlarla yıldızım barışmadı bir türlü.

Geçen akşam Lady Chatterly'nin Sevgilisi'ne başladım. İlk sayfalar çok güzel akıcıydı, güzelce okundu ama Lady Chatterly'nin kocası ile diğer entel arkadaşlarının felsefi muhabbetleri hele de nezla kafayla hiç çekilmedi o yüzden araya Hush Hush serisinden Fısıltı'yı aldım. Konu olarak pek aman aman sevip tercih ettiğim bir konusu yok ama kolay okunuyor, kafa yormuyor şimdilik en azından gribi iyice atlatana kadar beklentim de bu zaten.

Ekşi mayalı ekmek
Kitaplar dışında bu aralar ekmek imalatına kafayı takmış vaziyetteyim. Uzunca süre ekşi mayalı ekmek yapıcam diye uğraşıp didindikten sonra nihayet başardım dostlar. El alışkanlığı istiyormuş meğer esas püf noktası oymuş. Göründüğü kadar büyük bir zorluğu yok. Tabi bunu yakın zamana kadar kapı ağırlığı olarak ta kullanılabilecek seviyede takoz ekmekler yapan birisi söylüyor. Ekşi mayalı ekmeği ise çocuklar sevmedi. :( Sen uğraş didin onlar burun kıvırsın, hayat böyle bir şey işte. Senin büyük başarın olarak gördüğün bir şeyi birileri çıkıp illa kötüler, eleştirir. İnsanda ne heves kalır ne istek. Ama neyse en azından ekşi mayayı canlı tutabilmek adına haftada bir ekşi mayalı ekmek yapmaya devam ediyorum, Özgür ve ben bayıla bayıla yiyoruz. Çocuklara normal mayalı ekmekler yapıyorum. Zaten hazır un karışımları ile işi o kadar kolay hale getirmişler ki sen kazara paketteki unu hamur haline getirsen bile ekmek olur o derece yani.

Hazır paket unlarıyla yapılan ekmek

Neyse bu akşamlık bu kadar, kızı uyutmam gerekiyor. Kısa kesiyorum şimdilik, yakında yeni bir yazıyla yeniden dönmek ümidiyle. Zaten şu son bir kaç haftalık blog performansım benim bile gözlerimi yaşartıyor. Döndüm galiba ben.

22 Eylül 2014 Pazartesi

Yazın özeti

Çocukları uyutmuş bilgisayarın başına oturabilmişken iki satır yazayım dedim. Madem söz verdik daha iyi bir blogger olacağımıza, o halde biraz çaba gösterelim di mi ama? Günler nasıl geçiyor anlamak mümkün değil blogcum. Koca bir yaz mevsimi daha püf diye geçti gitti. Özge 19 aylık oldu, Ömer kasımda 11 yaşını bitirecek Uğur ise çoktan 12'yi bitirdi. Çocuklarıma bakıyorum da, gün be gün hayatta yaptığım en iyi şeyin onlar olduğundan daha çok emin oluyorum. (Çok şükür) Yirmili yaşlarımın sonunda kariyer eksikliği yüzünden kendime ve Özgür'e ettiğim eziyeti hatırladıkça kendimden utanıyorum yemin ederim.

Aman neyse yine bu eski defterleri açmadan en iyisi bu yazın kısa bir özetini geçeyim ben size;


Özge tek kelimeleri kullanarak konuşmaya başladı ama temel kelimeler (anne, baba, mama, meme, abi gibi) hariç söylediği çoğu şey "nu"nun bir versiyonu gibi. Mesela nu=su, monu=limon, nonu= dondurma, nooğna= dolma, mönü=meyve suyu. Bunların dışında ücüm (üzüm) ve deytin (zeytin) söylediği aslına en uygun kelimeler. Karpuza bütün yaz garkik dedi durdu. Diş çıkardığı dönemde karpuzdan başka bir şey yemiyordu da... Abiler ve babası sağolsun, çikolatayla tanıştığından beridir de "çuko çuko" diye geziyor ortada. Çiş ve kaka içinse kullandığı tek bir kelime var "Kaga". Bu temel sözlükle şu an söylediği pek çok şeyi anlayabiliyoruz. Dans etmeye bayılıyor, ne zaman hareketli bir müzik duysa hemen dans etmeye başlıyor. Bakınız oy kullanmak için zamanında tatilden dönmeye çalıştığımız, ve yollarda sefil olmuş vaziyette azıcık sapıttığımız şu video...


Bunun dışında bir zamanlar burada paylaştığım limon fidem işte artık bu kadar kocaman oldu, sanırım artık saksısını büyütmek gerekiyor.


Dereotu saksısının köşesine sokuşturduğum portakal çekirdeklerim de filizlenmiş ve beni çocuk gibi sevindirmişlerdi, onlar da işte böyle oldular.


2014 başından beri okuduğum kitaplar 16 olmuş, listesi işte şurada. Bu sene için hedefim 20 idi inşallah sene sonuna kadar hedefime ulaşabilirim. Şu anda okuduğum Masumiyet Çağını yarılayalı epey oldu ama araya taşınma girince bitiremedim. 

Oğlanların büyüdüğünden bahsetmiştim. Ergenlik arifesinde iki oğlana sahip olmanın güzel yanlarından biri de evde yeniden güncel müzik kanallarını düzenli izleyem birilerinin olması ve ailemizin müzik zevkine katkıda bulunacak yeni şarkıları repertuarımıza katmaları. Zira bizim gidişatımız hiç parlak değildi. Özge'yi uyuturken kullandığımız Digitürk 422 nolu Aşk şarkıları kanalından başka dinlediğimiz güncel bir şey yoktu. Geçenlerde yine bir pazar günü babaanne ziyaretine giderken acıklı bir şekilde fark ettik halimizi. Eric Clapton'un Unplugged albümünü dinliyorduk ki gözüm teybin ekranına ilişti. Özgür'e dedim ki;  "Özgür yav, baksana ne dinliyoruz; Unplugged 1992!! 22 sene olmuş lan bu albüm çıkalı!!! 22 senedir bu adamın çıkan yeni bir şeyi yok mu yahu biz hala bunu dinliyoruz?"  Şok olduk bir anda, biz böyle konuşurken Uğur arkadan bir usb bellek uzattı "alın bunu takın anne" diye, taktık dinledik te "Ne güzel şarkılar bunlar, biz kopmuşuz dünyadan" diye utandık kendimizden. Özgür de yazık, gurur duydu oğullarıyla bana diyor ki; "Ama güzel bir müzik zevkleri var şimdi Allah için, hepsi birbirinden güzel bu şarkıların..". Dedim "Ya nasıl olacaktı Özgür? Biz yetiştirdik onları, daha bit kadardılar Gun's n Roses, Metallica, Queen dinletiyorduk bu çocuklara."

Uzun lafın kısası, oğlanlar sağ olsun, bizim için bu yaza damgasını vuran şarkı da bu oldu. Bayılarak dinledik, dinliyoruz...

5 Temmuz 2014 Cumartesi

Kendim ettim kendim buldum..

Bu aralar fazla yazamıyorum. Hayır efendim "içimden susmak geliyor" veya "biraz da kendimi/içsesimi dinlemek istiyorum" triplerinde değilim. Günü gelir onu da yaparım ayrı, ama bu sefer aslında tam tersine bağıra çağıra konuşmak, böğüre böğüre ağlamak, içimdekileri bööaaah diye ortaya boşaltıp rahatlamak istediğim ama mecburen sus pus oturduğum bir dönemdeyim. Yazmaya vakit bulsam ilk önce şu liste yazısının devamını yazacağım ama yok, olmuyor bir türlü...

Malum okullar kapandı, benim iki deli oğlan bütün gün evdeler. Üstüne bir de bebe... Yemin ederim günde en az 3 posta alıp başımı kaçasım geliyor evden. Ama yapamıyorum elbet. İki abi gün boyunca her fırsatta deli gibi didişip birbirlerini ve de beni yiyorlar. Bildiğin boğuştukları, tekme tokat dövüştükleri bile oluyor. Ama haklarını yemeyeyim bak nihayet 1 senenin sonunda bizim sitede bir tanecik arkadaş edinmeyi başardılar. Gerçi onca zaman beklediklerine de değdi yani, sonuçta maşallah pek te sevimli bir çocuk bulmuşlar arkadaş olarak. O da kısa zamanda bizim evin üçüncü büyük çocuğu oldu çıktı. Geçen gün kapıda benim oğlanları beklerken muhabbet ediyorduk da bana doğrudan "Annemle tanışmanızı istiyorum, ailecek daha yakın olmamızı isterim" dedi. Kaldım bir an öyle. Zamane çocukları ne istediğini bilip, onu da lafı döndürüp dolaştırmadan doğrudan ifade edecek kadar nasıl kendine güveniyor şaştım tekrar.

Neyse konu dağıldı; oğlanlar, sağ olsun yeni edindikleri arkadaş sayesinde, artık dışarıda daha fazla vakit geçiriyorlar. Ama bu sefer küçük böcek beni hacamat ediyor. Yahu arkadaş, iki tane oğlan çocuğu büyüttüm ama daha önce salondaki yemek masasının üzerine tırmanan hiç olmamıştı. Bu bir acaip. Bu aralar uykuyu da azalttı gün içinde neredeyse 1 saat bile uyumuyor. Sürekli ortada koşturup duruyor. Bir tencere yemek yapayım diyorum kan ter içinde kalıyorum. Ben yemek yapmaya çalışırken kah gidiyor sebzelikten soğan patates aşırıyor, koşup alıyorum elinden bu sefer çöp kutusuna dalıyor bir bakıyorum elinde yumurta kabuğuyla geliyor. Hadi yine kapıyorum elinden yine eller yıkanıyor, koşuyorum geri. Bu sefer ben bir şeyler yerleştirirken illa ki gelip bulaşık makinasındaki kirli tabak çanağı mıncıklıyor. Buzdolabından bir şey almaya göreyim hemen aradan süzülerek dolapla benim arama girip alt rafta artık avucuna göre ne bulursa kapıp ağzına tıkıştırıyor, sanırsın aç geziyor velet. Artık bu kaptığı kimi zaman kayısı oluyor, kimi zaman mantar, kimi zaman sıkma portakal veya brüksel lahanası... Mevsimine göre ne denk gelirse artık... Tabi yine elinden kap yerine koy, koş yine çocuğun ellerini yıka artık bu arada benim soğanlar ocakta kavrulurken kömür mü olmuyor, pilav yapıcam diye şehriyeleri mi yakıp kavurmuyorum siz hayal edin halimi.

Bazen mutfak dolaplarını düzenlemeye veriyor kendini, ben bir şeyler doğrarken habire çekmeceleri karıştırıp çatal kaşıkları yerlere atıyor. Çekmecelerde bulduğu şeyleri paskalya yumurtası gibi evin muhtelif yerlerine götürüp saklıyor. Streç filmi geçen gün ailece aradık ta zor bulduk. Buz kalıbı salondaki kanepenin yastığının arkasından çıktı, çırpma teli televizyon sehpasının altından, şişe açacağı yatak odasında bulundu. Kepçeyi kaç gün aradım bilmiyorum. Bazen de eline uygun kap kacağı dolaplardan çıkarıp sağa sola vurarak müzik yapmaya çalışıyor. Öyle tangırdıyor ki bazen, sanırsınız evde usta var bir yere bir şeyleri çakıyor. Bakıyorum öyle kaptırmış ki kendini, aynı gerçek usta gibi çömeldiği yerde pijaması ve de bezi hafiften sıyrılmış, popo çatalı bile görünüyor. Hah diyorum bu gürültüyü yapan gerçek bir usta olsaydı, göreceğim manzara da ancak bu kadar olurdu, gerçi bunun popo çatalı daha sevimli insanın yiyesi geliyor ama yine de o gürültü bazen cidden katlanılmaz oluyor. Tencere tava senfonisine zorla ara verdirince gidip sinirinden ayakkabı dolabını karıştırıyor. Tabi o daha büyük panik yaratıyor, herhalde ayakkabı terlik mıncıklarken bir de amip kapmış. Geçen hafta hastanelik oldu velet. Hafif ateş ve ishali vardı. Doktor soruyor "geçen hafta şüpheli ne yedi?" diye Özgür'le ben kalakaldık kadının karşısında hangi birini saysak diye. Ayakkabı tabanı, çiğ patates, kuru soğan, market poşetinden çıkan yeşil soğanın uçları, kültür mantarı, yumurta kabuğu, yıkanmamış meyve, yerde bulduğu herhangi bir şey...liste uzayıp gidiyordu. Bunlar bizim gördüklerimiz ve elinden aldıklarımız ya göremediklerimiz?... Gerçi bunun büyük abisi de salyangoz yemeye kalkmıştı anacım, bu sülale böyle demek ki benim daha uyanık olmam lazım ama nereye kadar? Yetişemiyor insan... Yemin ediyorum bak bu ilk çocuk olsa ne deseniz haklısınız diyeceğim. Ama iki oğlanı, hem de aynı anda büyütmüş kadınım ben yahu! İkisi bu kadar yormadı beni.

Bu hafta banyo dolabını da açmayı öğrenmiş lavabo temizlediğim süngeri emerek geldi geçen gün. Yakındır deterjanları da içmeye kalkar bu. Buraya yazıyorum kafayı yiyeceğim gün yakındır.

Uzun lafın kısası blog, ben anamın evine gidiyorum bir hafta. Biraz ben de anama şımarayım, benimki de can yahu, yazıktır. Oruçlu, arada sırada da olsa halen emziren kadına bu eziyet yapılmaz.

NOT: Oğlanlar bilgisayara virüs bulaştırdı o yüzden format attık ama bu sefer de telefonla bilgisayar birbirine yabancı kaldı, niyeyse bir saattir tanıtamadım ikisini birbirine. Haliyle fotoğraf ta yükleyemedim. Yemin ederim fotoğraf yüklemeye çalışmak yazıyı yazmaktan uzun sürdü. O yüzden fotoğraf isteyenler yeni açtığım instagram hesabına takılsın bir süre. Ben dönene kadar Özgür can sıkıntısından illa ki bir çözüm bulur yüklerim yine fotoğrafları.

27 Mayıs 2014 Salı

Anne Yalanları Mimi

Bu aralar tembellik ediyormuşum, yazayım diye sevgili Handan beni mimlemiş. Çocuklara söylediğim yalanları yazmam gerekiyormuş. Vallahi kaç gündür düşünüyorum öyle bomba etkisi yapacak bir şey bulamadım. Hatta dayanamadım dün çocukların kendilerine de sordum, evladım bak size söylediğim yalanları yazmam gerekiyor ne yalan söyledim ben size bugüne kadar dedim, onlar da düşündü taşındı, bir şey bulamadı. Diş perisini saymazsak aklımıza tek bir şey geldi hepimizin, o da oğlanlar küçükken Özgür'le ben kola içerken bunlara da pekmezi sulandırıp kola diye kakaladığım. Hahahaha şimdi yine hatırladım da çok komiktiler, kola içiyoruz diye ağızlarını şapırdata şapırdata bir kasılıyorlardı ki görmeniz lazım. Pişman değilim, yine olsa yine yaparım. :)

8 Mayıs 2014 Perşembe

Kokoş

Beni tanıyanlar bilirler, öyle süslü bir tip değilim, aman kılık kıyafete yatırım yapayım, takıp takıştırmadan sokağa çıkmayayım gibi saplantılarım yok. Sade giyinen, genelde kot pantolon üstü gömlek veya tişörtle gezen, senenin neredeyse 360 günü makyaj yapmayan bir insanım. (5 günü de belki yıldönümü, düğün, nişan, yemek vs gibi günlere denk gelebilir diye hariç bıraktım.) Oje sevmem, sallantılı küpe sevmem, küçük geometrik şekillerde veya yaprak, çiçek, kuş, balık vb desenli sallantısız küpelerim olur her zaman. Aynı anda ikiden fazla yüzük takmam ki onların da biri alyansım olur, boynumda da senelerdir Özgür'ün Uğur'u doğurduktan sonra ilk anneler günümde aldığı çocuk şeklinde bir kolyeden başka bir şey olmaz genelde. Bilezik, saat severim ama iş takmaya gelince üşenirim.

Ben böyle bir tipken kızımın da büyük ihtimalle bana benzeyeceğini düşünmüştüm. Çünkü süslenme, takıp takıştırma davranışının hep sonradan öğrenilen bir şey olduğunu sanıyordum. Halt etmişim. Meğerse doğuştan gelen bir şeymiş. Öyle olmak zorunda, çünkü başka türlü Özge'nin kokoşluğunu açıklayacak bir teorim yok.

Kızım olacağını öğrendiğimde sağlıklı olmasından sonra ilk temennim öyle çok süse püse düşkün olmaması idi. Ne yalan söyleyeyim halihazırda etrafta gördüğüm o prenses gibi kırıtan, her şeye mıymıy eden, parlatıcı sürmeden evden çıkmayan, daha ortaokulda topuklu ayakkabı giyen marka delisi küçük kızlara öyle sinir oluyorum ki... Daha konuşmayı beceremeyen bebelerin ellerinde ojeleri, kulaklarında küpeleri gördükçe ana babalarının saçını başını yolasım geliyor. Çocuk dediğin çocuk gibi olmalıdır, masum, sade. Çocuk çocukluğunu yaşamalıdır bence, büyümüş te küçülmüş gibi görünen kızlar çok itici geliyor bana o yüzden.

Özgür'e de söyledim hamileyken, "Özgür yemin ederim bu başımıza süslü kokana bir şey olursa hiç çekemem valla. Sürekli kırıtıp duran, mıymıntı bir şey olmaz inşallah" dedim, Özgür de dedi ki "Anasına benzer herhalde Selen, başka kime çekecek, iki tane de abiyle zor biraz öyle olması"  O yüzden kız olacağını duyan ve "Aaaa ne güzel bu sefer prenses geliyor demek" diyen herkesi de "Prenses yok!  Prenses değil bizim kızımız. Prenses falan olmasın, Erkek Fatma olsun bizimki" diye düzelttik Özgür'le. Allah ta böyle çarptı işte.

Erkek Fatma olmasına oldu bak Allah için. Daha 15 aylık olmadan düz duvara tırmanan bir şey oldu çıktı başıma. Sürekli koltuk tepelerine çıkıyor, abilerle top oynuyor, sağa sola tırmanmaya çalışıp her köşeyi karıştırıyor, ne bulursa ağzına atıyor. Kırıyor, döküyor, yırtıyor, parçalıyor...Bir de eli ağır, sinirli bir şey ki sormayın gitsin. Bacak kadar boyuyla neredeyse bizi dövecek. Bir şeyi yapma diyorsun inadına yapıyor, hem de daha büyük bir hırs ve inatla. Yemin ederim üst üste iki oğlan büyüttüm ikisi bu kadar yaramazlık yapmıyordu. En küçük, en şımarık olmasın diye yırtınıyorum resmen ama ben mi yaşlanmışım yoksa bu mu felaket bir şey anlamadım gitti.

Dantelden pratik şapka yapımı
Ama diğer yandan doğdu doğalı bizim kız pek meraklı incik boncuğa, takıp takıştırmaya. Doğduğundan beri boynumdaki kolyeyi kemirip duruyor kucağımda, başta parlak parlak dikkatini çekiyor herhalde diye düşünüyordum. Hatta öyle merakla kurcalamaya, yiyecek gibi bakmaya başladığında söz verdim, "Söz kız, sen de büyü, ilk çocuğunu doğur, sana vericem bu kolyeyi" dedim, sonra da Özgür'le birlikte kötü kötü güldük hatta. Ama son gülen başkası olacak galiba zira ben giderek işkillenmeye başladım. Sonuçta bu büyüttüğüm üçüncü çocuk ama oğlanların hiç biri bu kadar incik boncuğa dikkat etmezdi. Kız uykudan kalkıyor daha memeye sarılmadan kulağımdaki minicik küpedeki değişikliği fark edip bir de "Dur bakayım ne yaptın sen böyle, ben uyurken küpeni mi değiştirdin?" gibi bir surat ifadesiyle daha dikkatli incelemek için eliyle kafamı ittirip yana çevirmeye çalışıyor. Veya kafamdaki tokaya bakıyor, ilgisini çekerse inceleyebilmek için saçımı başımı yolmak pahasına onu kafamdan söküp çıkarıyor. Yemek yerken üzerine bir şey damlasın uzun uzun inceliyor lekeyi sonra da suçlarcasına bana bakıyor ters ters. Utanıyorum valla ama ne yapayım önlük te taktırmıyor ki, fiyakası bozuluyor herhalde. Bazen renkli lastik tokaları eğlence olsun diye koluna bilezik gibi taktığımda aman bir hoşuna gidiyor bir hoşuna gidiyor ki sormayın, böyle kolunu dirseğinden kıvırıp elini göğsüne yakın tutup tutup bakıyor koluna. Anneannesi geldiğinde atmaca gibi atılıp kadının boynundaki fuları kapıyor ve kendi boynuna doluyor. Evdeki tespihleri kafasına geçirip kendine kolye yapıyor sonra da büyük bir cakayla evde paytak paytak geziyor. Öyle de komik görünüyor ki biz Özgür'le bakıp bakıp "Kız çocuk böyle bir şey herhalde, çocuğun içinden geliyor" diye gülüp duruyorduk.


Geçenlerde internetten kumaş siparişi verdim. Artık evde dikiş makinesi var, sadece oğlanların okul pantolonlarının dizlerini yamamaktan başka işe de yarasın dedim ve ucundan kıyısından bir şeyler dikmeye başlayayım diye bir kaç parça kumaş siparişi verdim Baykumaş'tan. Bir kaç tane de eldeki parçalardan kendisi hediye koyup yollamış sağ olsun. Paketi açınca bir anda evin salonunda küçük bir kumaş yığını oldu. Özge de şaşkın şaşkın ben paketleri açarken izliyordu beni. Bir tane kumaşı bunun üzerine tutup "Eeee Özge, sana bundan pijama dikelim mi annecim?" diye sordum, hay sormaz olaydım. Benimki bir başladı kumaşlara sarınıp evde dolaşmaya sanırsın doğuştan Romalı velet, bir sandaleti eksik ayağında. Öyle de güzel bürünüp geziyordu ki evin içinde görmeniz lazım. Kumaşların birini bırakıyor diğerini kapıyor, bir ona sarınıyor bir buna... Şaştım kaldım valla. Bu nereden çıktı? Kimin çocuğu bu? Süslenmek demek cidden içten gelen bir şey yoksa bize bakarak bu çocuğun bunları öğrenmesine hiç imkan yok. Eeee ben ne yapacağım şimdi bu kızla, biraz büyüsün beni de beğenmez bu şimdi... :P

30 Nisan 2014 Çarşamba

Uzun ve karmaşık

Her şey üç hafta önce İkea'ya gitmemizle başladı. Nasıl oluyor bilmiyorum ama bir şekilde bizim dahil olduğumuz her şey sonunda kaosa ve karmaşaya dönüşüyor. Özge'ye doğru dürüst bir yatak alalım dedik, 1 senedir çocuk şu portatif park yataklardan birinde yatıyor ve son zamanlarda epey gıcırdamaya bizi ve hatta kendisini bile uyandırmaya başlamıştı. Zaten hala kendi odası yok, mevcut evde buna imkan da yok, bizimle aynı odada yatıyor hala. Galiba 3. çocukta böyle oluyor, ilk çocukta insan herşeyini özene bezene yapıyor, odasını komple halısından lambasına donatıyor ama artık 3. çocuk olunca belki de bizim rahatlığımızdan işte böyle 1 yaşını bitirdiği halde hala ne bir odası ne de doğru dürüst bir yatağı olmayabiliyor. Dolap yerine küçük bir şifonyere eşyalarını tıkıştırıyoruz falan. Neyse işte,  artık bi zahmet çocuğa azıcık masraf yapalım, gıcırtılardan kurtaralım da doğru dürüst bir yatakta uyutalım dedik. Gittik İkea'ya.


Aman bir kalabalık bir kalabalık sormayın gitsin, bir aylık bebekle geleni de var, bizim gibi kazık kadar çocuklarıyla da, her ebat ve boyda çocuk mevcuttu. Neyse seçtik bir bebek yatağı, onun yanısıra  "aaaa ne güzelmiş at bundan da bir tane çantaya" diye diye bir sürü ıvır zıvır da aldık. Sonra hazır gelmişken Özgür illa bizim 15 yıllık yatağı da değiştirelim diye tutturdu. Her ne kadar artık bizim vücut şeklimizi almış, bizimle bütünleşmiş te olsa emektar yatağımızdan kurtulmak hiç te zor olmadı ne yalan söyleyeyim, zira son zamanlarda ikimiz de oramız buramız ağrıyarak kalkıyorduk yataktan. Velhasıl uzun tartışmalar sonucunda bir yatakta karar kıldık ama ellerinde yokmuş bir haftaya getirtiriz dediler. Üzülerek(?) ertesi hafta yeniden gitmemiz gerekeceğini öğrendik.

Ertesi hafta Ömer'in ortodontist randevusu vardı. Bu sene okul açıldığından beridir tel takmaya başladı o yüzden aralıklarla kontrole gidip tellerini ayarlatmak falan gerekiyor. Neyse sabahın 9'unda ortodontiste cümbür cemaat gittik. Kulağa çok saçma geliyor biliyorum, ama açıklayabilirim;  bir tane çocuğun diş randevusu için 5 kişilik bir aile olarak cumartesi sabahı, hem de sabahın köründe Esenyurt'un Bahçeşehir ucundan taaa Çapa'ya gitmek çok tuhaf kabul, ama oradan annemlerin evi çok yakın olduğu için hemen ortodontistten sonra onlara kahvaltıya gidebiliyoruz. Anne kahvaltısı ise muhteşem oluyor.

Gördüğünüz gibi kalabalık aile olmak son derece üstün bir organizasyon becerisi ve planlama yeteneği gerektiriyor. Külfet gibi görünen bazı şeyleri bu şekilde fırsata çevirmek, bir taşla iki, hatta hatta üç kuş vurabilmek şart, yoksa çocukların ıvır zıvır işleri bitmek bilmiyor, biz de giderek gençleşmiyoruz di mi ama? Annemlerden de eve dönerken İkea yolumuzun üzerinde olacağı için uğrayıp bizim yatağı da alırız diye plan yapmıştık. Gördünüz değil mi bir güne kaç plan ve iş sığdırabildiğimizi? İmkansız değil ama işte uzun yılların acı dolu tecrübeleri insanı bu şekilde eğitiyor diyelim. :P

Neyse sabah dişçide bir önceki hafta bana "Sizin randevunuz bu hafta değil, haftaya ayın 19'unda" diyen kızın "Aaa sizin bu gün randevunuz yok ki" demesiyle ufak çapta bir kriz yaşandı ama salon kadını çizgimi bozmadan durumu hallettim. Özgür de yeni randevu tarihini kıza küçük bir kağıda el yazısı ile yazdırıp sonraki randevuyu garantiye almış. Sonra annemlere gidip güzel bir kahvaltı ettik, sohbet muhabbet güzelce vakit geçirdik. İkea'ya gitmeden önce bebişin altını bi kontrol edeyim dedim ki aman Allah! Her tarafını benekler basmış kızın. Hafta içi azıcık ateşi çıkmıştı ben de herhangi bir burun akıntısı, hapşırık vs olmayınca dişe yormuştum, meğerse bizim kız kızamıkçık geçiriyormuş.

Sonrasında benekler dışında çocuğun başka da bir şikayeti olmadığı için mecburen programa uyduk, ki zaten yatağı bizim için mağazaya getirttiklerinden, o gün alabilmek için bize tanınan son gündü. Hem muhtemelen kızamıkçığı da bir hafta önce cumartesi yine İkea'dan kaptığımız için iade-i ziyaret şart olmuştu. Çok hafif atlatıldığı için aman sakınayım diğer çocuklara bulaşmasın demedim, zaten kız çocuklarının erken yaşta kızamıkçık geçirmesi daha iyi, hamilelikte daha tehlikeli, düşükle sonuçlanabilir deyip kaldığımız yerden güne devam ettik. Bu vesileyle bit kadar çocuklarla hava almak için alışveriş merkezlerine giden ana babaları da yeniden uyarmak isterim; yeni doğmuş bebekle gezmeye alışveriş merkezine gidilmez anacım. Ya dişinizi sıkıp bir müddet daha evde oturun ya da az insanın olacağı açık havadaki parklara, bahçelere gidin ve gerçekten temiz hava alın. Ben her üç çocuğumda da paşa paşa oturdum evimde, aşılarını olmadan, bağışıklığı yeterince güçlenmeden yeni doğmuş bebekle hiç bir yere gitmedim, gideni de böyle ayıplarım kusura bakmayın. "Hafta sonu İkea'da 40 günlük bebeme kızamıkçık bulaştıran ahanda bunlarmış" diyen varsa şimdi çıksın ortaya yüzleşelim. Biz de zaten oradan kaptık mikrobu, biz olmasak bir başkası olacaktı.

Neyse hızlıca ikinci İkea turumuzu yapıp eve döndük. Nitekim yine belamızı bulduk. Haftaya Özge hafif ateşle nezle olarak başladı, iki gün sonra nezlesi krup'a dönüştü. İlk ateşlenmesinden 3 gün sonra yeniden ateşlenince de artık doktoru görmek şart oldu deyip gittik doktora. Krup ve kulak enfeksiyonu bir aradaymış aldık ilaçlarımızı geldik eve. İlk İkea ziyaretimizden bu yana sadece kız değil sırasıyla büyük oğlan, küçük oğlan ve Özgür de nezle oldu. 3. hafta ve biz hala hastalıklarla uğraşıyoruz. Demek ki neymiş, İkea baharda gidilecek yer değilmiş.

Tüm bu karmaşada, sümüklü mendiller, şuruplar, zencefil bardakları vs arasında Erguvan Güzeli'ni bitirdim. 5 üzerinden 3 verdim, okuması kolay, güzel vakit geçirtti, sıradan bir köylünün nasıl yükselerek Bizans İmparatoru olabileceğini gördüm o yüzden 3, yoksa okumamak bir kayıp olmaz.  Yeni kitabım en üst resimde ama çok istediğim halde pek vakit bulup okuyamadım. Bu böcek te pek yardımcı olmuyor. Şu yazıyı yazarken bile kucağımda bir yandan onu sallayıp ninni söylüyorum. Ne zor şartlar altında blog yazıyorum bilin istedim.




Bu arada eski İkea nevresiminden yapılmış perdemi gördünüz mü? Bu eve taşınınca böyle büyük pencere için uzun güneşliğim yoktu. Annem sağolsun çocukların odasına eski İkea nevresimlerini kesip perdeye çevirdi. Fikir benden, uygulama ondan biz de İkea Hacker sayılır mıyız artık acaba? Bu arada bu eve taşınalı tam bir sene oldu, ne çabuk geçiyor zaman....

7 Mart 2014 Cuma

Çocuklu kadının rejim neyine?

Önce yumurta ve peynirden bıkan bebeğe bunları yedirmenin bir yolunu bulmak için kafadan pankek tarifi uyurursun. Bir tanecik yumurtayı azıcık süt, sıvıyağ, bolca rendelenmiş peynir, az dereotu, bi tutam kabartma tozu ve iki kaşık unla karıştırır tavada hemencecik pişirirsin. Bu kadar azıcık malzemeden bile 3 tane pankek çıkar şaşarsın. Doğrayıp bebişin önüne koyduğunda suratında koca bir gülümsemeyle "Aaaaaaa" diyerek şaşar önce, sonra o pankeklerin bir tanesini portakal suyuyla birlikte hapur hupur mideye indirirken kendinle azıcık gurur bile duyabilirsin belki.

Dün akşam doğrayıp, yesinler diye çocukların önüne koyduğun tabakta kalmış bir kaç parça meyveye buzdolabını temizlerken bulduğun sağı solu yumuşamış elmaları, iki küçük içi geçmiş portakalı, buruşmuş bir ayvayı, birer tane iyice kararmış armut ile muzu da ekler, hepsini güzelce doğrar atarsın bir küçük tencereye... Üzerine bir kaç tatlı kaşığı toz şekerle biraz tarçın serper ateşte meyveleri azıcık pişirirsin. Yumuşadıklarında alırsın ocaktan, hemen öyle sıcak sıcak koyarsın kahvaltı sofrasına. Dün akşam burun kıvırdıkları meyveleri kahvaltıda öyle bir yalar yutarlar ki gülersin hallerine.

Herkesi okula ve işe uğurladıktan sonra, bebişin saçındaki pankekleri temizlemek için önce yıkar sonra da bir güzel uyutursun. Sonrası işte böyle, çocuklardan artan pankek ve pişmiş meyvelerle kalırsın başbaşa...


Ama malum vakit dar, bebiş uyanmadan bu zevki tatmak için ilk bulduğun tabağa atarsın hepsini, "Bu keyif benim mi beeeh" der ileride "cidden benimmiş lan" diyebilmek için çekersin rastgele bir fotoğrafını. Mecburen bloga da bunu koymak zorunda kalırsın. Herhalde böyle durumlar için şık, süslenmiş bir tabağı hazırda tutmak lazım. :P Acil durumlarda bile şık sunumlar için...

Uzun lafın kısası; Çocuk sahibi olmak tehlikeli iş vesselam. Kilo vermeye çalışmak boşuna...

17 Şubat 2014 Pazartesi

Araba müziği

Haftasonu uzun zamandır yapmadığımız bir şeyi yaptık. Bi salaklık edip cumartesi günü köprüyü geçmeye kalktık zira cumartesi Özge'nin doğumgününü babannelerle karşı tarafta kutlayacaktık. Her ne kadar cumartesi hafta sonu sayılsa da konu köprü trafiği olunca cumartesi günü hafta içinden beter oluyor. Nitekim tam iki saatte geçtik karşıya ve o yüzden yol boyu epeyce müzik dinleme imkanımız oldu.

Şimdi şöyle bir durum var, bir ailede çocuk sayısı arttıkça trafiğin ortasında arabada rezalet çıkma olasılığı da katlanarak artıyor. Allah'tan Özge arabaya biner binmez uyuyor. Günün hangi saati olursa olsun, ruh halinden bağımsız bir şekilde araba hareket eder etmez, dakikasında uyuyakalıyor. Onun uyuması şimdilik bize huzurlu bir araba yolculuğu sağlıyor o yüzden onu arabada uyur tutmak  temel prensibimiz. Bunun için de en iyi yöntem müzik dinlemek. Oğlanlar büyüdüğü için artık arabada müzik dinlerken onların da zevkini gözetmek zorundayız zira müziği beğenmeyince arabada hır çıkıyor o zaman bebek uyanıyor ve bizim araba dışarıdan çok sakin görünse de aslında içeride kıyametler kopuyor. Bu aşamada Amerikan filmlerindeki o arabada geçen kalabalık aile sahneleri gözümün önüne geliyor. Bizde de durum gerçekten Amerikan filmlerini aratmıyor. Hatta o açıdan kalabalık ailenin en eğlenceli yanlarından biri araba yolculukları diyebilirim. Her kafadan bir ses çıkıyor. Çocukları oyalamak için abuk sabuk oyunlar icat ediliyor. Yol fazla uzun sürerse oğlanlar can sıkıntısından birbirlerine sataşıp didişmeye başlıyorlar sonra da gürültü yüzünden bebeği uyandırıyorlar falan. Ya da nadiren de olsa Özge sıkılıyor, basıyor yaygarayı, onu sakinleştirene kadar arabanın içinde şekilden şekile giriyoruz en kötü ihtimal emniyet şeridine geçip beni arka koltuğa atıyorlar, çocuklardan biri öne geçiyor ben de Özge'yi kucağıma alıp en son çare olarak emziriyorum.

Neyse arabadaki en favori oyunumuz aramızda bir sıra belirlemek ve rastgele bir radyo kanalı açmak. Sırayla çalan parçalar belirlenen sıradaki kişilerin şarkısı oluyor ve en güzel şarkı kimin şansına çıktıysa o kişi o turun birincisi oluyor. Sonraki turda sıralamaya göre en baştan yeni şarkılar belirleniyor ve yeni değerlendirme yapıyoruz. Aslında kulağa saçma gelse de 4 kişi oynadığımız için bazen çok eğleniyoruz. Bu oyunun riski ise bazen berbat şarkılar üst üste gelince dayanamayıp kanal değiştiriyoruz ve sıra karışıyor. Çevirdiğimiz kanaldaki şarkı daha güzelse az önce şansına berbat şarkı çıkan kişi arıza çıkarıyor sonradan gelen şarkıyı sahiplenmeye kalkıyor, sırası ondan sonra olan ise itiraz ediyor ve "senin şarkın az önce çalan o berbat şarkıydı bu benim şansım, benim şarkım" diyor, iş uzuyor ve genelde tabi didişen bu iki kişi bizim iki oğlan oluyor.

Müzik işini benim adamlara bırakmaya gelmiyor. Geçenlerde nereden estiyse ailece D&R da bakınırken Özgür mehter marşlarının CD sini görmüş. İlginç gelmiş, alayım bakalım çocuklara dinletiriz demiş, arabada tekvandoya giderken dinlemişler çocuklarla. Aman efendim bizim oğlanlar da bir sevmiş bu mehter marşlarını sormayın gitsin. Haftada bir ailece arabayla bir yere gidicez biniyoruz arabaya, çocukların gazıyla yol boyu dinliyoruz mehter marşlarını ondan sonra bütün hafta o marşlar beynimin içinde çalıp duruyor. Nasıl gıcık şeyler anlatamam, insanın diline bir dolanıyor kurtulamıyorsun. Sonra kendimi gün içinde soğan doğrarken "Ey şanlı ordu, ey şanlı asker..." diye mırıldanırken veya gecenin bir yarısı tuvalete kalktığımda "Ceddin deden, neslin baban" diye beynimde çalan fon müziği eşliğinde banyoya giderken buluyorum. Yapışıyor insana resmen.

Neyse ki böyle geçen bir kaç haftadan sonra nihayet ders aldım o yüzden artık ben seçiyorum arabada dinlediğimiz müziği. Zamanında bir sürü Mp3 CD'si çekip atmışız arabaya. Torpido gözünü karıştırıp seçiyorum bir tane, takıyoruz teybe oh! Ne çıkarsa bahtımıza artık... Bu hafta sonu seçtiğim CD'nin üzerine "sürpriz" yazmışım. Heyecanla taktık teybe, müzik arşivcilerinin bile unuttuğu bir kaç şarkının yanı sıra işte bu şarkı çıktı şansımıza.



Şarkı çalmaya başlar başlamaz, anında Özgür'le ikimiz geçmişe gittik. Sene 99, yeni evlenmişiz. Mevsimlerden yaz, Özgür'le evimize taaa Sirkeci'ye kadar gidip, Doğubank'tan Philips marka bir müzik seti almışız. Surround ses sistemini de kurmuşuz bi güzel... İşte o zamanlar iki yeni evli, yeni yetme evde hep Cher CD'si dinleyip duruyoruz. Bir daha da hiç o kadar güzel bir ses sistemimiz olmadı bu arada... Müzik seti bozulunca ses sistemini kullanamadık, televizyonun zaten uzun zaman önce tüpü bitmişti. (Evet anacım biz evlendiğimizde tüplü televizyonlar vardı hala piyasada. Dinozoruz biz...) Ne diyordum, evde o ses sistemiyle uyumlu bir şey kalmayınca verdik gitti mecburen. 

Cumartesi günü arabamızın dışında öyle kasvetli, yağmurlu ve trafik keşmekeşi içinde berbat bir gün vardı ki anlatamam. İçeride ise biz bu şarkı sayesinde yeniden 99 yazını ve evliliğimizin ilk günlerini yaşıyorduk. Birbirimize bakıp güldük Özgür'le. Şarkıların insana zamanda yolculuk yaptırma yeteneği var kesin. Ya da en azından hafızaya böyle derin izler bırakanların...

30 Ocak 2014 Perşembe

Hizmetçi

Ne o? Yoksa iki ergenle uğraşmaya başladığım çok mu belli oluyor?
Yazmaya yazmaya insanın yazası hiç gelmiyormuş blogcum. Her gün giriyorum, sevdiğim blogları okuyorum ama elim klavyeye gitmiyor niyeyse.Günler birbirinin aynı, geçip gidiyor. Bazen 3 çocukla kafayı sıyırıp sapıttığımız oluyor elbet. Özge akşamları azimle 11'e kadar oturmaya devam ediyor. Bazen öyle yorgun oluyorum ki onu uyutmaya üşeniyorum. O derece yani. İkimiz de karşılıklı mızıldanıyoruz. Yorganının üzerinde bir sağa bir sola devrilip duruyor. Sessizlik istemiyor, yatak odasında karanlıkta sessiz daha kolay uyur diye götürüp ben de yanına uzanıyorum. Salondan gelen seslere kulak kabartıp oturuyor yatakta velet. O yüzden şamatanın merkezinde uyuyor hep. Dün gece biz Iron Man 3'ü izlerken uyudu. Onca sesin gürültünün ortasında nasıl uyuyabiliyor bilmiyorum ama tabi insan hele de onun kadar küçük olunca 11'e kadar oturursa artık yorgunluktan bitap düşüp uyuyabilir tabi.

Çoğunlukla uykusu gelince salonda yere serdiğimiz yorganın üstünde parmağını ağzına sokup sağa sola devrilmeye başlıyor. Geliyor bize sürünüyor bazen biz de yanına uzanıyoruz. Yanımıza yatıp uyumaya çalışacağına üstümüze tırmanmaya çalışıyor. Geçen gece artık Özgür de ben de yorgunluktan bitmiş, bizim bıdığı ikimizin de kucağımıza alıp sallayacak hali kalmadığından yorganın üzerine uzanmış uyusun diye bekliyorduk. Bu tabi yine üzerimize tırmanmaya çalışıyor, uyutmadığımız için ikimiz de hacamat etmeye çalışıyordu. En sonunda ben dayanamayıp patladım,

- Özgür Allah aşkına al şunu azıcık salla kucağında, biraz mayışsın sonra ben ayağımda sallarım, tüm saçlarımı yoldu zaten, şimdi de parmağıyla dişetlerimi oymaya çalışıyor.
- Selen dur kendime gelmeye çalışıyorum. Az önce ayağa kalkıcam diye gırtlağıma dayanıp güç aldı. Çaktırmadan boğmaya mı çalışıyor anlamadım ama dur iki dakika nefesim düzelsin...

Cuma günü büyük teyzeyi hastaneye kaldırdık. Zatürre teşhisi kondu, yatarak tedavi olması lazım dediler. Annemle babam zaten 2 haftadır feci gripler. Üstüne bir de haber gelmez mi "Özgür'ün babası sabah işe giderken merdivenlerden yüzükoyun yuvarlandı hastaneye kaldırdık" diye... Neyse çok iç karartıcı bir yazı olsun istemiyorum o yüzden ayrıntıları geçiyorum; Özgür'ün babası iyi, bir dişi kırık, onun dışında kırık kemiği veya beyin kanaması falan yok Allah'a çok şükür. Teyze ise hala hastanede, doktor tedaviye cevap verdi demiş ama bakalım kendini biraz daha toparlayabilecek mi... Annem teyzeye refakat edebilecek kadar toparladı kendini, babamsa evde tek başına uğraşıyor işte gripten temelli kurtulmaya.

Bunun dışında bu aralar oğlanlara evdeki her türlü teknolojik cihazı yasakladık. Şubat tatilinde olacak iş değil farkındayız ama ne yapalım mecburduk. Bilgisayar, tablet, play station, psp hepsi yasak. Süresiz yasak hem de. İkisi de aşırı bir teknolojik bağımlılık geliştirmeye başlamışlardı o yüzden hepsini toptan yasakladık. Karneleri de güzel gelince gittik ailece oynamak için bir kaç kutu oyunu ve bir dart aldık. Akşamları evde dart turnuvası yapıyoruz. Ben tabi hep sonuncu oluyorum ama hepimiz eğleniyoruz ve ailece vakit geçirmiş oluyoruz. Yakında tavla turnuvası da düzenleyeceğiz ama küçük hanım pek izin vermiyor. Tavlayla hep kendisi oynamak istiyor. Pulları bile yerinde tutamaz olunca şimdilik erteledik tavla olayını.

Özgür'le uzun uzun konuştuk ta çocukların teknoloji bağımlılığında esas suçlu olanın kendimiz olduğuna karar verdik. Bebek yeni doğduğunda sessizce vakit geçirmeleri için başta iyi bir yol gibi gelmişti, zaten hep bir süre kısıtlamaları vardı ama ona rağmen zaman içinde kopamaz oldular oyunlardan. Bundan sonra çocuklarımıza ilerde mutlulukla hatırlayabilecekleri aile anıları bırakmak istiyoruz. Geriye dönüp baktıklarında çocukluk anıları sadece filanca oyunda aldıkları ekipmanın verdiği mutluluk veya en son çıkan oyunda kırdıkları rekor olmasın istiyoruz. Bunun için bazı büyük ve radikal planlarımız daha var ama onlar için henüz gereken finansmanı sağlayamadık :P O yüzden ilk etapta tüm teknolojik oyunları rafa kaldırdık. Ben de onlar şubat tatilinde evdeyken fazla bilgisayarla haşır neşir olmamaya çalışıyorum. Artık birlikte kitap okuma günümüz var. Tom Sawyer'i okuyoruz sırayla. Ben okuyorum onlar dinliyor ben yorulunca onlar okuyor ben dinliyorum, hoşumuza da gidiyor. Ayrıca okuma saati yapınca herkes kendi kitabını alıp köşesine çekiliyor. Televizyona bir sınırlama getirmedik, o yüzden şubat tatilinin de etkisiyle belgesel kanallarını yeniden keşfettiler. Bol bol belgesel izliyorlar, legolarıyla daha çok vakit geçirir oldular. Langırt oynuyorlar. Beraber daha çok vakit geçirmeye başladılar. Sonra Fringe'i izlemeye başladık çocuklarla. En başından başladık büyük bir heyecanla izliyoruz. Resmen bayıldılar diziye. Hayal güçlerini epey geliştirecek bence. Ben de ilk bölümleri yeniden severek izliyorum.



Neyse bizden haberler şimdilik bu kadar. Özge neredeyse 1 yaşını bitirecek, zaman öyle çabuk geçti ki... Artık epey bilinçlendi, salona kurduğum barikattan artık tekli koltuğu iterek kaçıyor. Evde her yere tek başına gidip yerde ne bulursa ağzına atmaya bayılıyor. Tehlikeli olmaya başladı bu kaçma hevesi ama ne yapalım o da bir şekilde keşfedecek dünyayı...

Bu arada blogta biraz yenilik yapayım dedim ama arka plana koyduğum resim niyeyse görünmüyor. Yemyeşil bir fon çıkıyor arka planda. Kaç gündür düzeltemedim bir türlü, ona da gıcık oldum.

Özgür'ün son bir incisiyle veda edeyim size, geçenlerde tişörtünü arıyordu, aramızda şöyle bir konuşma geçti..

Özgür- Evde giydiğim tişörtü gördün mü?
Ben- Görmedim, yok mu bizim odada? Belki ben kirliye atmışımdır.
Özgür- Buldum buldum..
Ben- Nerdeymiş?
Özgür- Hizmetçinin üstünde
Ben- Ne? Hizmetçi mi? Puhahahaha....
Özgür- Ne gülüyorsun? Neydi ya bunun adı?
Ben- Dilsiz Uşak ... hahaha duyan da bişey sanacak ahahahaaaa




3 Ocak 2014 Cuma

Çiko

Yılbaşı akşamımız diğer akşamlardan pek te farklı geçmedi. Özgür İzmit'te bir makinayı devreye alabilmek için sabahın 5 buçuğunda evden çıkmıştı. İşi bitince de eve gelmesi yılbaşı trafiğinde akşam dokuz buçuğu buldu. O saatte benim bebekten fırsat bulup ancak hazırlayabildiğim bir iki çeşit şeyden ibaret sönük bir yılbaşı yemeği yiyip azıcık koltukta Cem Yılmaz izleyip iki çift laf ettikten sonra saat 12:05 te Özgür'ün koltukta uyuyakalması ile son buldu yılbaşı gecemiz. Çocuklar "Bugün yılbaşı, istediğimiz kadar otururuz" dedikten sonra zaten fazla dayanamadılar. 12 buçukta Uğur gitti yattı, Ömer'se zaten yerde serili Özge'nin yorganının üzerinde uyuyakalmıştı. Oğlunu yerden, babasını da kanepeden kazıdıktan sonra ancak saat 1 gibi de ben yatabildim. Pek heyecanlı, neşeli ve eğlencesi bol bir yılbaşı geçirmedik ama Allah'a çok şükür hepimiz sağ, sağlıklı ve bir arada idik. Bunun için şükretmekle yetindik. İlk anları böylesine sönük ve isteksizce karşılanan 2014, inşallah sonradan parlak bir yıl olur da ülkeye huzur ve mutluluk getirir.

Bu sabaha karşı Özge ateşlendi, 37-38 derece ateşe bolca sümüğün eşlik ettiği bir nezle geçiriyor. İştahı iyi ama burnu tıkalı olunca yiyemedi fazla bir şey, ben de ıhlamur ve papatya çayı yaptım ona, içine azıcık toz zencefil, azıcık şeker, bir kaç damla limon sıkıp içirdim biberonla. Şeker hiç koymayacaktım ama papatya azıcık acımsı bir tad vermişti çaya, onu bastırsın diye koymak zorunda kaldım. Malum daha bal yiyemiyor. İnşallah antibiyotiğe falan gerek kalmadan böyle hafif atlatır. Şimdi uyuyor ben de bunları yazıyorum size. Yılın ilk hastalığını da daha ikinci günden böylece kapmış olduk.

Bundan başka mutfakta limon ağacım büyümeye devam ediyor. Limon olduğunu varsayıyorum şimdilik. Gerçi internette gördüğüm limon filizlerine pek benzemiyor ama ben yine de onun limon olmasını diliyorum tüm kalbimle. Geçenlerde bir blogta veya pinterestte evin içindeki o minik portakal ağaçlarını gördüğümde düştü kalbime bu istek, bakalım, belki benim de öyle minnak bir limon ağacım olur evin içinde.

Özge büyümeye devam ediyor, ilk kelimeleri al ve ver oldu. Özgür sürekli oyun oynuyor onunla, eline bir şey veriyor "Al Özge, al, al " diye tekrarlayarak sonra da "Ver Özge, ver, ver" diye geri istiyor verdiği şeyi. Babasıyla hiç sesi çıkmadan oynuyordu bu oyunu son bir haftadır. Güzelce alıyor, ver deyince veriyor falan. Geçen gün baktım sırıta sırıta televizyon kumandasına gidiyor. Öyle mutlu ve heyecanlı idi ki kıyamadım çocuğun elinden kapmaya, izin verdim koltuktan almasına.. İnceledi önce sonra yalama faslına geçmeden ben güzelce istedim "Ver Özge, ver" dedim hemen "Ah, Ah, Ah" diye verdi kumandayı :) Sonra ben verdim ona "Al Özge, al " deyince de "Veh veh veh" diyerek aldı elimden kumandayı. Bir kaç defa daha tekrarladık tamamen bilinçli söylüyor bızdık böylece ilk kelimeleri Al ve Ver oldu. Gerçi uzun zamandır ağlarken "Enne" diye ağlıyor ama onu bilinçli söylediğini düşünmüyorum. Bu "al-ver" den sonra geçen gün de "mamma" diye üstümü tırmalayıp meme emmek istedi. Daha meme ile mamayı karıştırıyor birbirine yavrum. Ama dili yavaş yavaş çözülüyor galiba artık :) Basit kelimeleri sık sık tekrarlayarak öğrenmesine yardımcı olmaya çalışıyorum. Gel, yat, otur vs gibi.

Bu ay hala tuvalet adaptörüne oturuyor ama 8. ayda olduğu gibi neredeyse her şeyi oraya yapayım diye bir gayreti yok. Oyun oynarken, sağı solu kurcalarken hele de ben yakınlarda değilsem salıyor bezine çişini. Hiç tuvalet iletişimi için çaba göstermiyor. Ben götürür oturtursam çişini veya kakasını tuvalete yapıyor, onun dışında hiç tuvalete yapmak için önceki kadar hevesli davranmıyor. Geçecek sanırım, 12. ay süper olacak diyorlar, heyecanla bekliyorum.

Neyse şimdilik bu kadar, bebiş uyurken ancak bu kadar oluyor. İlk fırsatta 3 çocuklu hayattan anekdotlarla yeniden karşınızda olmayı planlıyorum.

Not: Bu arada "Çiko", küçük eltimin Özge'ye taktığı isim, geçen hafta sonu çok eğlendik bu isimle. Unutmamak adına çoğunluğu Özge'yle ilgili olduğu için bu yazıya bu ismi verdim :D

12 Aralık 2013 Perşembe

Dönücem ben sana

Uğur idrar yolu enfeksiyonu oldu.

Özge grip oldu, ateşi 39,5 a kadar çıktı, evde ılık duş dahil herşeyi denedim ancak 39 a düşürebildim, hastanede uzun çabalar sonucu 38in altına zor düşürdüler. İlk defa bir çocukta bu kadar yüksek ateşe şahit oldum elim ayağım titredi.

Üstüne ben de grip oldum, herhalde çocukluğumdan beri grip yüzünden ateşim çıkmamıştı. 38 derece ateşle iptal oldum. Tam bir gün ve bir gece yattım gözüm anca açıldı.

Ateşim olduğunun farkında olmadığım için çocuğun da ateşi yok sandım. Ne yapayım, o da 38,5 derece ateşle ortada fıldır fıldır gezmeseydi...

Bilgisayarı bozdu çocuklar bu satırları tabletten yazıyorum, haliyle fotoğraf ta ekleyemedim. Tüm fotoğraflarım, internetten indirdiğim örgü ve dantel kitaplarım orada kayıtlıydı. En son ne zaman yedek aldım hatırlamıyorum o yüzden asabım bozuk.

Battaniye motifleri epeyce birikti, son bir yumaklık motif ipim kaldı, tüm motifler bitince hepsini birleştirip bitireceğim battaniyeyi

Arada Özge bebeğe sarı bir süveter ördüm süsleyince gösteririm

Hala Kuyucaklı Yusuf'u okumaya çalışıyorum elime alacak fırsatım olmadı

Hiç yılbaşı/ yeni yıl heyecanı yaşamıyorum, en ufak bir heves bile yok içimde. Ne olacak bu halim bilmem. Bloglar aleminin yüzkarasıyım. Handan bana hızlandırılmış kurs falan verse yılbaşı gecesine kadar ancak içime yeni yıl heyecanı dolar da bir atraksiyona girerim belki.

5 Aralık 2013 Perşembe

Dikkat Kaçak Var

Bu aralar Özge'ye bir haller oldu. Kasım başında emeklemeye, 20 Kasım itibariyle de tutunarak ayağa kalkmaya başladı ve sanırım o zamandan beri de dışarıda keşfedilecek koca bir dünya olduğunu anladı. Öyle ki bu aralar pek uykuyla vakit kaybetme taraftarı değil. Gün içinde on dakikalık kestirmelerle ayakta kalmaya çalışıyor haliyle dengesi bozuk, hep kafasını koyacak yer arıyor ama enerjisi bitmiyor arkadaş. Kız çocuk dedik, uslu olur dedik, bağrımıza bastık ama bunun ayarı bozuk çıktı. İçine oğlan çocuğu kaçmış bunun. Dur durak yok, emeklemeye başlar başlamaz ilk işi de gidip kitaplığı kurcalamak oldu. Günde kaç kere kitaplığın en alt rafını boşaltıyor ben gidip topluyorum ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Kitaplığın önüne pufu çektim, zaten diğer tarafın önüne de sehpayı çekip hanımefendiye salonun ortasında yer açmıştık baktık olmayacak önce orta sehpayı kaldırıp salonun köşesine dik bir şekilde dayadık. Sonra baktık bizimkinin poposu o eski yorgana sığmıyor onu kaldırıp daha kocaman, kırmızı kılıflı bir yorgan serdik yere. Kitaplığın önüne çektiğimiz pufla ikili koltuğun arasına da ana kucağını koyup salonu devasa bir oyun parkına dönüştürdük. Bir de tavandaki lamba yerine disko topu astık mı tamamdır, eve gelenlere bizim salonu "eğlence parkı" diye yutturup bilet bile kesebiliriz.

PS kablosu kemiren bıdık (Neyse ki en alt rafa kişisel gelişim kitaplarını koymuşum)
Tabi bu şekil bizim bıdığı ancak 10 gün idare etti. Uyumadığı zamanlarda emekleyerek evin her köşesini gezip yerde bulduğu her şeyi ağzına atıp tattıktan ve evdeki tüm terlikleri kemirdikten sonra salondaki bu sadece kendisine tahsis edilmiş alanın yeterli olmadığına karar verdi. Son bir haftadır oradan kaçmak için tüm hünerlerini sergiliyor. Önce ana kucağını yana çekip, pufla ana kucağının arasından sıvışmayı başardı. Ana kucağını sağa sola çekemeyeceği şekilde sıkıştırıp koydum bu sefer üstüne tırmanarak ana kucağıyla birlikte devrilerek oradan kaçmanın yine bir yolunu buldu. Devrilince ödü koptu ve deli gibi ağladı elbet ama özgürlük her şeyden tatlı malum.

İlk barikat
Ana kucağının yerine yerinden oynatamayacağı bir şey bulalım dedik. Benim içinde ütülenecek çamaşır dağımın olduğu çamaşır sepeti gözümüze uygun göründü ama dün gece onun da üzerine tırmanıp öbür taraftan kendini yere atıp kafasını da yere vurarak balon gibi şişirdikten sonra sepeti de kaldırdık.

Bu sabah tekli koltuklardan birini çektim oraya. Salonda oturabilmek için artık tekli koltuk veya ikili koltuğun üzerinden atlayarak Özge'nin oyun alanına girmek gerekiyor ama ne yapalım bebeğin emniyeti herşeyden önemli ve biz bebekli evde yaşamanın ne menem birşey olduğunu unutmuşuz meğerse.

Barikatın son hali ve bu sefer PS kumandasını oyuncak yapmış bıdık (Abiler görmesin)
 Mesela; öyle bir park alanı yapacaksan öncelikle çocuğu oyalamanın yollarını bulacaksın.

"Aaa! Bak Kedi!" konulu yöntem

Eline kitap verip çekilme yöntemi

Güreşmeye meraklı üç adam bulup ortaya salma yöntemi

Bıdığı kalite kontrol müdürü yapıp çılgın yıl sonu procesini test ettirme yöntemi
Çocuk oyalama konusunda hayal gücümün sınırlarını çok zorluyorum gördüğünüz gibi... Uyutma maceralarımız ise azzz sonra...

Not: Gördüğünüz gibi kırmızı yorganımızla biz yılbaşına hazırız. :P

20 Kasım 2013 Çarşamba

Yardım edin lan azıcık!

Bu pazar bizim evde Ömer'in doğum günü partisi olacak. Haliyle benim eteklerim tutuştu. Pazara kadar evi tertemiz edip misafirler için bir şeyler hazırlamam gerek. En büyük güvencem de cumartesi günü. Özgür ve oğlanlar bebeği oyalarsa ben de hazırlıklar için epeyce vakit bulurum diye düşünüyorum ama tabi işi sağlama almak lazım. O yüzden dün akşam Özgür'le şöyle bir konuşma geçti aramızda.

Ben - Eh bu cumartesi de "işe gidicem" diye gelmezsin inşallah. Pazar günü doğum günü var malum, bana yardım lazım. Acımam, paralarım yemin ederim.

Özgür- Valla gitmem gerekebilir. İtalyan burada, pazartesiden beri makinanın otomasyonunu yapıyor, soracağı şeyler olabilir bana.

Güvendiği dağlara kar yağan, ümitsizlikten kendini kaybedip elindeki tüm kozları oynayan Ben- Otur oturduğun yerde! Bana yardım etmeniz lazım! Kimsenin beni düşündüğü, bana acıdığı yok! Geçen sene 6 aylık hamileyken bile parti yaptırttınız bana, bu sene de salı günü ev taşıdım pazar günü parti yaptık, hem de 2 aylık bebekle! Ben anlamam, senin ne zaman başın sıkışsa ben yardım ediyorum ama... Yok muhasebe yok teknik çizim... N. kaçıp gittiğinde de hamile halimle arkasını toplamaya gelmiştim kaç ay...  (Bundan 10 sene önce ben Ömer'e hamileyken, muhasebe müdürümüz "bu strese dayanamayacağım artık" deyip işi bırakmıştı. Ben de bir yaşındaki Uğur'u babaanne ve bakıcıya emanet edip, hamile hamile her gün bir torba yeşil erikle işe giderek, kaçan muhasebe müdürünün ardında bıraktığı karışıklığı düzeltmek için debelenmiştim epeyce bir süre)

Özgür- Ohooo... N.'ye varana kadar geri gittiysen anladım ben seni. Demek o kadar sıkıştı başın. Tamam tamam elimden geleni yaparım. Merak etme sen.

20 yıllık beraberlik bazen böyle işe yarıyor işte, karşındaki seni hemencecik çözüveriyor. :P


8 Kasım 2013 Cuma

Sen buna tutacak mı diyorsun?


Dün ikindi uykusunu pas geçen bıdık akşam biraz erken uyudu. (Erken dediğim de 23:00 yerine 22:30 bu arada) Ben de azıcık boş vaktimde biraz da zihnim boşalsın diye, bir tutacak daha öreyim dedim. Dün gece tersini bu sabah ta yüzünü örüp tamamladım. Vay efendim, meğer tutacak benden başka birine daha çok lazımmış.

Bir mutlu oldu bir mutlu oldu ki sormayın gitsin
Neredeyse mutluluktan ağlayacaktı
Önce iyice silkeleyip tozunu attırdı
Sonra işçilik açısından büyük bir titizlikle inceledi
Tadına bile baktı
Bununla ne yapsam diye epey düşündü
Sonra aniden aklına bir fikir geldi
Annesi uzun zamandır temizlik yapmadığından bu tutacağı yerbezi olmaya layık gördü.

 İyi haftasonları dileriz :D

Not: Bu hafta dişsel sorunlar yüzünden alt üst olan uyku düzeni nedeniyle yorum cevaplamaya vakit kalmamıştır, kusura bakılmaması rica olunur. Anne kişisinin gidip gelen aklı sürekli error vermektedir. Aklını başına geri toplayabildiği ilk fırsatta cevapları yazacak inşallah...

30 Ekim 2013 Çarşamba

Bir daha söyle




Bu aralar evdeki başlıca tartışma konusu Özge'nin ilk kelimesinin ne olacağı. İlk hecelerini söylemeye başladı ama şimdilik aynı heceyi anlamsız şekilde arka arkaya sıralamaktan ibaret ilk sözleri. Babasıyla büyük aşk yaşıyorlar o yüzden ilk kelimesi "baba" olursa şaşırmayacağım. Gerçi Uğur da bana hayrandı ama ilk söylediği kelime "tatal" (çatal) olmuştu. He-Man gibi, elinde tuttuğu çatalı başının üzerine doğru kaldırıp, suratında koca bir gülümseme ve büyük bir zafer edasıyla "tatal" dediğinde ikimiz de çok şaşırmıştık bugün gibi hatırlıyorum.

Ömer konuşmaya başladığında ilk kelimesi ne olduğuna dair ise çok şaibeli bilgiler var. Ömer uzunca süre Avni gibi muful dıgıl gibisinden şeyler söyleyip parmağıyla işaret ederek anlaşmıştı bizimle. (Bakınız Ömer'ce Türkçe Sözlük)  Onun ilk sözlerini tek anlayabilen Uğur olduğu  ve de o zamanlar sadece 3 -3,5 yaşlarında olduğu için maalesef Ömer'in ilk kelimesi neydi emin değiliz. Sonraları konuşması düzeldi ama uzunca bir süre kelimelerin içindeki "k" haflerini " t" gibi söylemeye devam etti. Çocuğa gökkuşağı ve gökyüzü dedirterek epey eğlendik itiraf ediyorum. Kendimizle gurur duymuyoruz elbet ama cidden çok komikti. :)

Uğur'un konuşması oldum olası çok muntazamdı, küçücük yaşında çok zor kelimeleri bile çok güzel telaffuz ederdi o yüzden İstanbul'a geldiğimizde "Kozyatağı" yerine "Tozyatağı" dediğini fark ettiğimizde hem çok şaşırmış hem de çocuğa hak vermeden yapamamıştık. :P

Özge'de bu sefer dördümüz birden dikkat kesilmiş dinliyor olacağız, ilk bilinçli sözcüğünü kaçırmamız zor olur herhalde. Heyecanla bekliyoruz, bakalım ilk kelimesi ne olacak.

22 Ekim 2013 Salı

Tatilin son günü

Oğlanlar sabrımı zorlarken ve de ben saatler süren bir mücadelenin ardından Özge'yi nihayet uyutabilmişken, kahvem yanımda buraya iki satır yazı yazmaya çalışıyorum. 9 günlük bayram tatili vesilesiyle zıvanadan çıkmış oğlanlar bebeği yeniden uyandırmadan önce kaç dakikam var bilemiyorum ama bazen, ruhen çok ama çok zorlanıyorum. Özellikle de bugünkü gibi büyükler, esas laf dinleyecek yaşta olanlar beni çileden çıkarttığında. Nedense insan gibi söylediğimde sözlerimi hiç kaale almıyorlar, en sonunda sinirlenip bağırmaya başlayınca da duygu sömürüsü yapıyorlar, "hemen bağırıyorsun anne" diye. Tek istediğim bebek uyurken sessiz sakin huzurlu bir yarım saat geçirebilmek. Ama hep bir birbirlerine sataşma, ağız dalaşı veya itiş kakış durumundalar. Hiç sakin sessiz bir oturma şekilleri yok.Ya kavga ediyorlar ya da bana birbirlerini şikayet ediyorlar. Oyun oynamaya kalktıklarında da öyle bir gürültü çıkarıyorlar ki sanırsınız evin içinde iki tane at tepişiyor. İkisinin arasında hakem olmaktan ve salak saçma sebeplerden başlattıkları tartışmaları dinlemekten o kadar yoruldum ki anlatamam. Vücut yorgunluğu bu kafa yorgunluğunun yanında hiç bir şey.  Küçük yeterince zamanımı alıyorken istiyorum ki bilgisayar, play station veya diğer herhangi bir dijital alet olmadan büyükler kendilerini oyalayabilsinler. Ama ne mümkün! Günlük limitleri var, okul zamanı zaten bilgisayar oyunları yasak, sadece tatil günleri ödevler bitince 2 saat oynama hakları var ve o süre herhangi bir şekilde (bilgisayar başında, play station ya da tablette) dolduğunda başlıyorlar birbirlerine sataşmaya. Tatil günlerinden nefret eder oldum, o kadar yoruyorlar beni. Ne yapacağımı bilmiyorum.

Öyle çok şey yapasım var ki.. Ama hiçbir şeye zamanım yetmiyor. Bir şeyi tam yapsam on tane şey eksik kalıyor. Özellikle ütü olayı yine kontrolden çıktı. Nasıl nefret ediyorum ütüden... Sadece dışarıda giydiğimiz şeyleri, bebeğin giysilerini ve çocukların okul kıyafetlerini ütülüyorum ama yine de yetişemiyorum. Bu aralar beni en çok bunaltan çamaşır ve ütü olayı. Yıka, ser, kurut, topla, katla yerleştir, ütülenecekleri ayır, sonra da geç karşılarına seyret ve vicdan yap. Kısır döngü... Hiç çamaşır sepetinin dibini göremiyorum. Bir posta yıka kaldır yerine yenisi doluveriyor sepete.


Geçenlerde bir cinnet anında, (sanırım bir buçuk- iki ay oldu, zaman konusunda da böyle şuursuz oldum) evdeki tüm tutacakları attım. Hepsinin tipi kaymıştı, kiminin ucunu yakmışım, kimi yıkanınca kumaş çekmiş kenardan dikişi patlamış süngerleri dışarı çıkmış falan rezalet görünüyordu hepsi. Onca zamanda, evdeki artık iplerle aha anca bu yukarıdakini ördüm. Bittiği halde uzunca bir süre de kenarlarını nasıl yapsam diye orada burada süründü. En sonunda baktım olacak gibi değil, ne zaman motif, kenar süsü vs bulayım diye bilgisayarı açsam kendimi kaybediyorum. Bebek uyurken değerli zamanımı internette veya bilgisayar başında harcıyorum, "başlarım ulen kenar süsüne! mutfak havlusuyla tencere sapı tutmakta bıktım. bari bi tane adam gibi bir tutacak olsun evde" deyip kenarlarını sık iğne yapıp bitirdim. Tutacağı kullanıma açtım nihayet.



Nasıl hevesim var, nasıl yünlere dalasım var ama yok, vakit yok. Örmeyi bırak daha "Ne yapsam" aşamasında takılıyorum, o aşamayı bile geçmeye fırsatım olmadı. Vakit olsa da zaten benden önce yünlere dalan hevesli tipin dolaştırdıklarını anca açıyorum. Ne yapsak bilmem ki... Armut dibine düşermiş. Anası kılıklı kendini kaybediyor yün görünce...


Hala okunacak dünya kadar kitabım var. Bayram, tatil derken aradan şu üç taneyi çıkardım;

Agnes Grey, umduğum kadar iyi değildi. Bir Jane Eyre tadı kesinlikle yoktu klasik mürebbiye hikayesi üzerine oldukça vasat bir romandı bence. (Bronté soyadının hatrına 5 üzerinden 2 puan veririm)

Yaz Bitince, nispeten daha iyiydi ama çok muhteşem diyemem, eh vasattan hallice.(5 üzerinden 3)

Kürk Mantolu Madonna, tek kelimeyle muhteşemdi. İlk sayfadan sarıp içine çekiverdi beni. Bu kadarını beklemiyordum. Klasik deyişle; bir solukta okudum, tadı damağımda kaldı. Başka bir kitabı aldım elime okumak için, ama hala başla(ya)madım, sanırım bunun ardından biraz daha zaman geçmesi lazım. Hala etkisinden kurtulamadım. (5 üzerinden 5)

Neyse, pazar günü başladığım yazıyı, üç günde anca yazıp tamamlayabildim, körolmayasıca Blogger da bir türlü fotoğraf yüklemeyerek bana hiç yardımcı olmuyor. Yoksa daha bol fotoğraflı bir yazı olacaktı ama artık şansınıza küsün.

Not: Herkesin geçmiş bayramını kutlarım.

7 Ekim 2013 Pazartesi

Bizim Lois



Bu aralar bizim evde Özge'nin lakabı "Lois". Nedeni ise çok basit; aynı gözlük takmış Superman'i Clark Kent sanan Lois Lane gibi beni banyo yapıp saçıma havlu sarınca, Uğur'u ise gözlüğünü çıkarınca tanıyamıyor. Bizi yabancı insanlar sanıp dudak büküyor. Tek avuntumuz var; bizim Lois henüz 7,5 aylık ve ileride bu durumu düzelecek büyük ihtimalle. Artık gerçek Lois derdine yansın, onun salaklığı baki.

28 Eylül 2013 Cumartesi

Acaba?

Her gece öperek koklayarak uykunun kollarına teslim ettiğin, ateşlenince baş ucunda beklediğin, okulda kavga edip hırpalandığında kahrolduğun, günün birinde birisi çıkıp kalbini kıracak üzecek diye neredeyse pamuklara sarıp büyüttüğün evladının yerine günün birinde bir bakarsın kahvaltı sofrasında karşına saçları havalı bir şekilde taranmış bir delikanlı oturuverir. Yüzü tanıdıktır ama havası, hareketleri, konuşması tanıdığın çocuğa pek benzemez. Aldığın pijamayı beğenmez, "salak gibi görünüyorum" diye aldığın tişörtü giymez. Sözlerine misliyle karşılık veren o koca ağzı hiç kapanmak bilmez. Gece üstünü açmış uyurken, örtebilmek için altından pikeyi çekelerken oğlanın bacağını bile kıpırdatamadığında şaşakalırsın "bu çocuk ne ara böyle büyüdü" diye... Kendi bilgisayarında artık bilmediğin programların kısayol tuşları belirmeye başlar. Bilgisayarı açar açmaz açılan Skype'a sinir olmaya başlarsın. Günün birinde kendini ziyaret edilen sayfaları görmek için çaktırmadan internet geçmişini incelerken bulursun. Artık kendi cep telefonunda, bilgisayarında veya tablette yapamadığın bazı şeyleri sen onlara sormaya başlarsın. Hele de bu zamana kadar seninle aynı şarkıları dinleyen oğulların günün birinde televizyondan youtube'a girip senin o güne dek ruhunun bile duymadığı aşağıdaki gibi bir şarkı dinlemeye başlamışlarsa bil ki sen artık ergen annesi olmuşun, vah başına gelenler!...


11 Eylül 2013 Çarşamba

Okula 5 kala

Bu aralar canla başla kitap "okumaya çalışıyorum". Okunacak öyle güzel kitaplarım var ki elimde, onları okuyabilmek için resmen yırtınıyorum. Ama benim yaramaz kızım hiç izin vermiyor. Gündüzleri büyük bir hevesle uyutuyorum yatağına yatırıyorum sonra alelacele işlerimi toparlayıp çayımı veya kahvemi alıp atıyorum kendimi koltuğa, tam kitabı açıyorum hop uyanıyor zilli.. Kesin kokusunu falan alıyor, "Hah bu kadın keyif yapıyor, madem işi bitti kalkayım ben" diyor yoksa bu kadarı tesadüf olamaz artık. Güvercinin Kanatları'nı hele de böyle bir okuma temposunda, öyle zor bitirdim ki anlatamam, hayatımda en zorlanarak okuduğum kitaptı. Şöyle bir kendimi kaptırıp gidemedim, hep ite kaka ite kaka, zoraki okudum bitti. Hiç bir kitabın bitmesini bu kadar hevesle beklememiştim. Okumasanız çok büyük kayıp olmaz bence, sonu da beni çok tatmin etmedi. Hep daha sürprizli bir son beklemiştim niyeyse, velhasıl ben çok zevk alamadım.


Sonracığıma bu ay gaza geldim ben, geçmişteki feci hezimetlerin üzerine bir sünger çekip yeniden ekmek yapmayı denedim. Bu sefer buradaki tarifleri uyguladım ve inanır mısınız sonunda becerdim işte. Yumuşacık, mis gibi, lezzetli ekmekler yapabiliyorum artık. Ama annemden minik bir püf noktası öğrendim; ekmeği fırına vermeden ve de fırından çıkarır çıkarmaz üzerine bir fırçayla süt sürüyorum, hem güzel kızarıyor hem de kabuğu yumuşak oluyor. Şimdilik instant maya kullanıyorum inşallah yakında ekşi mayaya terfi edebilirim. Özgür'ün yaptığım ekmekler için yorumu ise şu oldu; "Tam da ben, artık borçları da kapatmışken, bundan sonra elime geçen parayı küçük bir sahil kasabasında 25'lik bir çıtırla yerim diyordum ki şu son icraatınla sen çıtayı çok yükselttin, bu kadar hamaratını da bulamam bu saatten sonra, hadi gene yırttın..." :P


Özge her geçen gün büyüyor, yaramazlık yapmaya da başladı. Bu aralar en büyük zevki üzerinde oynadığı yorganın altında kalan halının püsküllerini yalamak. Ne kadar görmesin diye yorganı üstlerine de sersem bir bakıyoruz, kaşla göz arasında halıdan inmiş, göbeği parkede boylu boyunca uzanarak yorganı kaldırmış altında püskül arıyor.

Henüz kendi kendine desteksiz oturamadığı için şöyle bir geçici çözüm bulduk. Yorganda yuvarlanmadığı, halı püskülü yalamadığı veya şu aşağıdaki pembe koltuğunda bacaklarını durmadan sallamak suretiyle deli gibi sallanmadığı zamanlarda salonda bizimle birlikte  oyalanıyor böylece. İnşallah kendi kendine oturmayı becerdiğinde ben de çamaşır sepetime kavuşacağım tekrar, o zamana kadar #dirençamaşır


Okulların açılmasına çok az kaldı, heyecanla günleri sayıyorum. Oğlanlar da evde otur otur kafayı yeme noktasına geldiler, ne yapsınlar şaşırdılar artık. Bir gün oturmuş dalgın dalgın bilgisayarda birşeyler yapıyordum Uğur geldi;

Uğur - Anne, eve kocaman, böyle devasa bir karasinek girmiş
Ben- Hani nerde?
ve Uğur benim güneş gözlüğümü takmış vaziyette evde dolanan Ömer'i gösterdi...

Arka fondaki dağınıklığı görmezden gelin anacım, malum bebekli kadınım... :P
Not: Önceki yazının yorumlarına cevap yazamadım hala, kusura bakmayın lütfen, ama blogger bu gece bi azizlik yapıp yazdığım yazıyı uçurunca bunu ikinciye yazmam gerekti o yüzden beni şimdilik affedin, ilk fırsatta cevaplar gelecek. Benim kız bu aralar gece 11:30 'a dek oturuyor, o saatten sonra da benden bir hayır gelmiyor. Bahar biliyorum kızın ishali geçmiştir bile ben soruna cevap yazana kadar ama bu seferlik böyle oldu afedersin. :(

27 Ağustos 2013 Salı

Ağustos'un özeti

Neredeyse 1 ay olmuş doğru dürüst bir yazı yazmayalı. Bu süre zarfında neler mi oldu?

Özge 6 aylık oldu ve bunu izleyen günlerde Özgür'le "Vay be Özge ne ara 6 aylık oldu?"  "Bu eve taşındığımızda 2 aylıktı... Oooo bu eve taşınalı 4 ay olmuş bile!!"  benzeri, zaman ne çabuk akıp gidiyor konulu geyiklerin bin bilmem kaçıncısı çevrildi.


Özge doğdu doğalı ilk defa başladığım bir kitabı bitirebildim, hatta yenisine başladım. Tess çok güzeldi, su gibi aktı gitti ve hiç ummadığım bir şekilde bitti. Yine bilmem kaçıncı defa "klasiklerden şaşmayacaksın arkadaş" diye kendi zihnime not düştüm. Güvercinin Kanatları, Tess kadar hızlı akıp gitmiyor maalesef. Biraz ite kaka olsa da okumaya zorluyorum kendimi, konu ancak 100 küsür sayfadan sonra biraz daha ilginç hale geldi. Nedense başlarda çok zorlandım, bazı cümleleri 2-3 defa okuduğum oldu yazarın tarzı mı yoksa çeviriden kaynaklanan bir durum mu bilemiyorum ama artık kabullendim, biraz zor okunuyor ama yarıda bırakmaya da kıyamıyor insan, öylesine buruk, keskin bir tadı var. Sabır ve salim bir kafa lazım, bebekle ve kısıtlı vakitte zor biraz ama dayanıyorum.

Geçenlerde süper bir indirim yakaladım ve fırsat bu fırsat diyerek Özgür'den gizli internetten dantel ipliği siparişi verdim. Yine bir klasik olarak, aldığım iplerin faturasını bulan Özgür tarafından suçüstü yakalandım ve günün birinde faturada yazdığı gibi "fantazi ipliğe" dönüştürülmekle tehdit edildim. Niyeyse kendi her yaz olta takımlarına küçük çapta bir servet öder ama hep benim üç kuruşluk kitaplarım veya iplerim gözüne batar.

Özge 5. ayın sonunda ufaktan ek gıdalara geçiş yaptı ve neredeyse sofrada gördüğü her şeye saldırmaya başladı. Doktor son 3 aydır "az kilo alıyor bu çocuk" dediği halde ek gıdalara geçişte o kadar yavaştan alıyor ki çocuğa bile fenalık geldi, bir akşam iftarda babasının ramazan pidesinden ısırık almaya çalışırken yakaladık. Ondan sonra doktor istemeyerek te olsa sebze pürelerine izin verdi ama ya sütüm yetmiyor ya da çocuk büyüdü artık fazla tutmuyor ne görse istiyor. Son muayenede doktor "yine az kilo almış" deyip elime guatrdan idrar testine, kan sayımından kalp ekosuna kadar komple bir tarama istek kağıdı tutuşturunca tepem attı,  doktoru dinlemekten vaz geçtim. Özgür de "aç bu çocuk yahu, bu kadar basit kilo almamasının sebebi" deyince de iyice yüz buldum. İnternetten 6 aylık bebek menüleri araştırıp çocuğuma göre bir tablo belirledim ona göre bol anne sütü takviyeli bir yemek düzenine geçtik. Hiç kilo alamasa veya kilo verse gidip yaptırayım o testleri ama keyfi yerinde, mutlu huzurlu, hareketli bir çocuk. Ayda 320 gram almış diye ne diye sağını solunu deldirip kurcalatayım? İştahı yerinde ama anne sütü çocuğa az geliyor demek ki. Bakalım bir sonraki ay hiçbir testi yaptırmadan gittiğimizde doktor ne diyecek. :P

Bu aralar hayat böyle akıp gidiyor, oğlanlar her gün didişip beni bir posta zıvanadan çıkartıyorlar. Klasik her yaz tatilinde olduğu gibi, Ağustos ayının 15'inden sonra günlerim hep yaz tatilinin 3 ay olmasına karar veren otoritelere sövüp saymakla geçiyor. Bebek te bu yaza ekstra bir zorluk derecesi verdi sanırım. Bazı günler uyutmak için harcadığım süre kadar bile uyumadan kalkarak beni delirtiyor. Ama yine de "Bezsiz bebek" çalışmalarımız son sürat devam ediyor. Artık Özge kakasını tuvalet adaptöründe oturarak yapabiliyor. Çişşş dediğimde neden bahsettiğimi çok iyi biliyor ve ben ne zaman altını açıp "çişşşş" desem % 80 çişini yapıyor. % 20 ihtimalle de yeni yapmış ve ben zamanında fark edememiş oluyorum. Öğlen uykularına külotla yatırmaya başladım bu ay, genelde hep uykudan kuru kalkıyor ve ben tuvalete tutunca çişini yapıyor. Fena gitmiyoruz bence şimdilik.

Bunların dışında, "büyük şehirden kaçma" planımız dahilinde her gece hayaller kuruyoruz Özgür'le. Evet artık bir planımız var ve detayları üzerinde her gece tekrar tekrar konuşuyoruz. Amacımız hayat tarzımızı kökten değiştirmek ve bunun için Özgür sektör değiştirmek zorunda. Ben zaten uzun zamandır mesleğimi evde örgü örerek icra ettiğim için beni bozan bir şey yok. Özgür de sonunda gideceğimiz yerde ne iş yapacağına karar verdi. Bununla ilgili bir sürü kitap alıp yığdı salona. Akşamları çocuklar uyuduktan sonra, karşılıklı kitap okumaya çalışıyoruz. O zihnindeki yeni projeler için kendini geliştirmeye çalışıyor bense sadece kitabımı bitirmeye uğraşıyorum bir köşede. Çocuklar ve bebek dışında benim şu an yeni bir proje üretecek zamanım ve enerjim yok ama 10 yıl öncesinden farklı olarak bu sefer bundan huzur duyuyorum. Büyümüşüm galiba. Artık "onca yıl bir baltaya sap olmak için okudum, evde oturup çocuk büyütmek mi yani benim kaderim?" gibi triplere girmiyorum. O zamanki gibi kendime acıyıp sinirimi etrafımdakilerden ve kendimden de çıkarmaya çalışmıyorum. Tam tersine böyle mutlu olduğuma karar verdim. Hayat mı beni törpüledi yoksa ben mi hayata ayak uydurdum emin değilim ama şu anda okuduğum mesleği yapmıyorum ve artık bundan hiç bir rahatsızlık duymuyorum. Hayat ileride bana iş konusunda yeni fırsatlar sunarsa memnuniyetle kabul edebilirim ama olmasa da olmaz ne yapalım, huzurum olsun ailem sağlıklı ve yanımda olsun yeter. Bu kadar basitmiş aslında.