30 Ekim 2013 Çarşamba

Bir daha söyle




Bu aralar evdeki başlıca tartışma konusu Özge'nin ilk kelimesinin ne olacağı. İlk hecelerini söylemeye başladı ama şimdilik aynı heceyi anlamsız şekilde arka arkaya sıralamaktan ibaret ilk sözleri. Babasıyla büyük aşk yaşıyorlar o yüzden ilk kelimesi "baba" olursa şaşırmayacağım. Gerçi Uğur da bana hayrandı ama ilk söylediği kelime "tatal" (çatal) olmuştu. He-Man gibi, elinde tuttuğu çatalı başının üzerine doğru kaldırıp, suratında koca bir gülümseme ve büyük bir zafer edasıyla "tatal" dediğinde ikimiz de çok şaşırmıştık bugün gibi hatırlıyorum.

Ömer konuşmaya başladığında ilk kelimesi ne olduğuna dair ise çok şaibeli bilgiler var. Ömer uzunca süre Avni gibi muful dıgıl gibisinden şeyler söyleyip parmağıyla işaret ederek anlaşmıştı bizimle. (Bakınız Ömer'ce Türkçe Sözlük)  Onun ilk sözlerini tek anlayabilen Uğur olduğu  ve de o zamanlar sadece 3 -3,5 yaşlarında olduğu için maalesef Ömer'in ilk kelimesi neydi emin değiliz. Sonraları konuşması düzeldi ama uzunca bir süre kelimelerin içindeki "k" haflerini " t" gibi söylemeye devam etti. Çocuğa gökkuşağı ve gökyüzü dedirterek epey eğlendik itiraf ediyorum. Kendimizle gurur duymuyoruz elbet ama cidden çok komikti. :)

Uğur'un konuşması oldum olası çok muntazamdı, küçücük yaşında çok zor kelimeleri bile çok güzel telaffuz ederdi o yüzden İstanbul'a geldiğimizde "Kozyatağı" yerine "Tozyatağı" dediğini fark ettiğimizde hem çok şaşırmış hem de çocuğa hak vermeden yapamamıştık. :P

Özge'de bu sefer dördümüz birden dikkat kesilmiş dinliyor olacağız, ilk bilinçli sözcüğünü kaçırmamız zor olur herhalde. Heyecanla bekliyoruz, bakalım ilk kelimesi ne olacak.

28 Ekim 2013 Pazartesi

Beyin Fırtınası

Bugün blogta yeni bir şeyler denemek istedim. Çok uzun süredir eski tasarımıyla yayındaydı. Bugünlük böyle oldu, belki daha farklı bir hale de getirebilirim henüz emin değilim. Ama gelin şöyle bir şey yapalım; blogun yeni halini beğenenler ya da en azından değişiklik fikrini beğenenler "Değişiklik iyidir, hadi çekiliş falan yapmıyorsun kabul ama bari arada şablonu değiştir, bi silkin, olaya bi renk kat, azıcık aktif ol be kadın, tembel olma." diyenler yorum bıraksın. Yaptığım değişikliği ve hatta değişiklik fikrini bile beğenmeyip "Hiç olmamış, ne bu böyle, eskisi gibi kalsa daha iyiydi, biz alışmıştık o haline, yeniliğe hiç gerek yok, hele çiçekler ne alaka canım?" diyenler de yorum bıraksın. Bugüne kadar hiç ses vermemiş olan, sessiz takipçiler de ses versin hatta, bu vesileyle aramızda bir tanışıklık olsun. Oylama sonucuna göre karar veririz blogun şekline. :D

Kimseden ses çıkmazsa da ben okuyucuları boşverir canım ne isterse onu yaparım. Bundan sonra blogu okumak için büyüteç mi gerekir, yazdıklarımı dinlemek için bir yerlerden hoparlör mü bulursunuz, yoksa Leonardo da Vinci usulü bir ayna mı edinirsiniz orasını ben bilemem artık. :P

Not: Handan bilirim sen ayna kullanmayı vs egzantirik yolları tercih edersin ama hayır anacım o bir tehdit cümlesi o yüzden düzgün bir şıktan yana tercih yap. :)

22 Ekim 2013 Salı

Tatilin son günü

Oğlanlar sabrımı zorlarken ve de ben saatler süren bir mücadelenin ardından Özge'yi nihayet uyutabilmişken, kahvem yanımda buraya iki satır yazı yazmaya çalışıyorum. 9 günlük bayram tatili vesilesiyle zıvanadan çıkmış oğlanlar bebeği yeniden uyandırmadan önce kaç dakikam var bilemiyorum ama bazen, ruhen çok ama çok zorlanıyorum. Özellikle de bugünkü gibi büyükler, esas laf dinleyecek yaşta olanlar beni çileden çıkarttığında. Nedense insan gibi söylediğimde sözlerimi hiç kaale almıyorlar, en sonunda sinirlenip bağırmaya başlayınca da duygu sömürüsü yapıyorlar, "hemen bağırıyorsun anne" diye. Tek istediğim bebek uyurken sessiz sakin huzurlu bir yarım saat geçirebilmek. Ama hep bir birbirlerine sataşma, ağız dalaşı veya itiş kakış durumundalar. Hiç sakin sessiz bir oturma şekilleri yok.Ya kavga ediyorlar ya da bana birbirlerini şikayet ediyorlar. Oyun oynamaya kalktıklarında da öyle bir gürültü çıkarıyorlar ki sanırsınız evin içinde iki tane at tepişiyor. İkisinin arasında hakem olmaktan ve salak saçma sebeplerden başlattıkları tartışmaları dinlemekten o kadar yoruldum ki anlatamam. Vücut yorgunluğu bu kafa yorgunluğunun yanında hiç bir şey.  Küçük yeterince zamanımı alıyorken istiyorum ki bilgisayar, play station veya diğer herhangi bir dijital alet olmadan büyükler kendilerini oyalayabilsinler. Ama ne mümkün! Günlük limitleri var, okul zamanı zaten bilgisayar oyunları yasak, sadece tatil günleri ödevler bitince 2 saat oynama hakları var ve o süre herhangi bir şekilde (bilgisayar başında, play station ya da tablette) dolduğunda başlıyorlar birbirlerine sataşmaya. Tatil günlerinden nefret eder oldum, o kadar yoruyorlar beni. Ne yapacağımı bilmiyorum.

Öyle çok şey yapasım var ki.. Ama hiçbir şeye zamanım yetmiyor. Bir şeyi tam yapsam on tane şey eksik kalıyor. Özellikle ütü olayı yine kontrolden çıktı. Nasıl nefret ediyorum ütüden... Sadece dışarıda giydiğimiz şeyleri, bebeğin giysilerini ve çocukların okul kıyafetlerini ütülüyorum ama yine de yetişemiyorum. Bu aralar beni en çok bunaltan çamaşır ve ütü olayı. Yıka, ser, kurut, topla, katla yerleştir, ütülenecekleri ayır, sonra da geç karşılarına seyret ve vicdan yap. Kısır döngü... Hiç çamaşır sepetinin dibini göremiyorum. Bir posta yıka kaldır yerine yenisi doluveriyor sepete.


Geçenlerde bir cinnet anında, (sanırım bir buçuk- iki ay oldu, zaman konusunda da böyle şuursuz oldum) evdeki tüm tutacakları attım. Hepsinin tipi kaymıştı, kiminin ucunu yakmışım, kimi yıkanınca kumaş çekmiş kenardan dikişi patlamış süngerleri dışarı çıkmış falan rezalet görünüyordu hepsi. Onca zamanda, evdeki artık iplerle aha anca bu yukarıdakini ördüm. Bittiği halde uzunca bir süre de kenarlarını nasıl yapsam diye orada burada süründü. En sonunda baktım olacak gibi değil, ne zaman motif, kenar süsü vs bulayım diye bilgisayarı açsam kendimi kaybediyorum. Bebek uyurken değerli zamanımı internette veya bilgisayar başında harcıyorum, "başlarım ulen kenar süsüne! mutfak havlusuyla tencere sapı tutmakta bıktım. bari bi tane adam gibi bir tutacak olsun evde" deyip kenarlarını sık iğne yapıp bitirdim. Tutacağı kullanıma açtım nihayet.



Nasıl hevesim var, nasıl yünlere dalasım var ama yok, vakit yok. Örmeyi bırak daha "Ne yapsam" aşamasında takılıyorum, o aşamayı bile geçmeye fırsatım olmadı. Vakit olsa da zaten benden önce yünlere dalan hevesli tipin dolaştırdıklarını anca açıyorum. Ne yapsak bilmem ki... Armut dibine düşermiş. Anası kılıklı kendini kaybediyor yün görünce...


Hala okunacak dünya kadar kitabım var. Bayram, tatil derken aradan şu üç taneyi çıkardım;

Agnes Grey, umduğum kadar iyi değildi. Bir Jane Eyre tadı kesinlikle yoktu klasik mürebbiye hikayesi üzerine oldukça vasat bir romandı bence. (Bronté soyadının hatrına 5 üzerinden 2 puan veririm)

Yaz Bitince, nispeten daha iyiydi ama çok muhteşem diyemem, eh vasattan hallice.(5 üzerinden 3)

Kürk Mantolu Madonna, tek kelimeyle muhteşemdi. İlk sayfadan sarıp içine çekiverdi beni. Bu kadarını beklemiyordum. Klasik deyişle; bir solukta okudum, tadı damağımda kaldı. Başka bir kitabı aldım elime okumak için, ama hala başla(ya)madım, sanırım bunun ardından biraz daha zaman geçmesi lazım. Hala etkisinden kurtulamadım. (5 üzerinden 5)

Neyse, pazar günü başladığım yazıyı, üç günde anca yazıp tamamlayabildim, körolmayasıca Blogger da bir türlü fotoğraf yüklemeyerek bana hiç yardımcı olmuyor. Yoksa daha bol fotoğraflı bir yazı olacaktı ama artık şansınıza küsün.

Not: Herkesin geçmiş bayramını kutlarım.

7 Ekim 2013 Pazartesi

Bizim Lois



Bu aralar bizim evde Özge'nin lakabı "Lois". Nedeni ise çok basit; aynı gözlük takmış Superman'i Clark Kent sanan Lois Lane gibi beni banyo yapıp saçıma havlu sarınca, Uğur'u ise gözlüğünü çıkarınca tanıyamıyor. Bizi yabancı insanlar sanıp dudak büküyor. Tek avuntumuz var; bizim Lois henüz 7,5 aylık ve ileride bu durumu düzelecek büyük ihtimalle. Artık gerçek Lois derdine yansın, onun salaklığı baki.