Müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Eylül 2014 Pazartesi

Yazın özeti

Çocukları uyutmuş bilgisayarın başına oturabilmişken iki satır yazayım dedim. Madem söz verdik daha iyi bir blogger olacağımıza, o halde biraz çaba gösterelim di mi ama? Günler nasıl geçiyor anlamak mümkün değil blogcum. Koca bir yaz mevsimi daha püf diye geçti gitti. Özge 19 aylık oldu, Ömer kasımda 11 yaşını bitirecek Uğur ise çoktan 12'yi bitirdi. Çocuklarıma bakıyorum da, gün be gün hayatta yaptığım en iyi şeyin onlar olduğundan daha çok emin oluyorum. (Çok şükür) Yirmili yaşlarımın sonunda kariyer eksikliği yüzünden kendime ve Özgür'e ettiğim eziyeti hatırladıkça kendimden utanıyorum yemin ederim.

Aman neyse yine bu eski defterleri açmadan en iyisi bu yazın kısa bir özetini geçeyim ben size;


Özge tek kelimeleri kullanarak konuşmaya başladı ama temel kelimeler (anne, baba, mama, meme, abi gibi) hariç söylediği çoğu şey "nu"nun bir versiyonu gibi. Mesela nu=su, monu=limon, nonu= dondurma, nooğna= dolma, mönü=meyve suyu. Bunların dışında ücüm (üzüm) ve deytin (zeytin) söylediği aslına en uygun kelimeler. Karpuza bütün yaz garkik dedi durdu. Diş çıkardığı dönemde karpuzdan başka bir şey yemiyordu da... Abiler ve babası sağolsun, çikolatayla tanıştığından beridir de "çuko çuko" diye geziyor ortada. Çiş ve kaka içinse kullandığı tek bir kelime var "Kaga". Bu temel sözlükle şu an söylediği pek çok şeyi anlayabiliyoruz. Dans etmeye bayılıyor, ne zaman hareketli bir müzik duysa hemen dans etmeye başlıyor. Bakınız oy kullanmak için zamanında tatilden dönmeye çalıştığımız, ve yollarda sefil olmuş vaziyette azıcık sapıttığımız şu video...


Bunun dışında bir zamanlar burada paylaştığım limon fidem işte artık bu kadar kocaman oldu, sanırım artık saksısını büyütmek gerekiyor.


Dereotu saksısının köşesine sokuşturduğum portakal çekirdeklerim de filizlenmiş ve beni çocuk gibi sevindirmişlerdi, onlar da işte böyle oldular.


2014 başından beri okuduğum kitaplar 16 olmuş, listesi işte şurada. Bu sene için hedefim 20 idi inşallah sene sonuna kadar hedefime ulaşabilirim. Şu anda okuduğum Masumiyet Çağını yarılayalı epey oldu ama araya taşınma girince bitiremedim. 

Oğlanların büyüdüğünden bahsetmiştim. Ergenlik arifesinde iki oğlana sahip olmanın güzel yanlarından biri de evde yeniden güncel müzik kanallarını düzenli izleyem birilerinin olması ve ailemizin müzik zevkine katkıda bulunacak yeni şarkıları repertuarımıza katmaları. Zira bizim gidişatımız hiç parlak değildi. Özge'yi uyuturken kullandığımız Digitürk 422 nolu Aşk şarkıları kanalından başka dinlediğimiz güncel bir şey yoktu. Geçenlerde yine bir pazar günü babaanne ziyaretine giderken acıklı bir şekilde fark ettik halimizi. Eric Clapton'un Unplugged albümünü dinliyorduk ki gözüm teybin ekranına ilişti. Özgür'e dedim ki;  "Özgür yav, baksana ne dinliyoruz; Unplugged 1992!! 22 sene olmuş lan bu albüm çıkalı!!! 22 senedir bu adamın çıkan yeni bir şeyi yok mu yahu biz hala bunu dinliyoruz?"  Şok olduk bir anda, biz böyle konuşurken Uğur arkadan bir usb bellek uzattı "alın bunu takın anne" diye, taktık dinledik te "Ne güzel şarkılar bunlar, biz kopmuşuz dünyadan" diye utandık kendimizden. Özgür de yazık, gurur duydu oğullarıyla bana diyor ki; "Ama güzel bir müzik zevkleri var şimdi Allah için, hepsi birbirinden güzel bu şarkıların..". Dedim "Ya nasıl olacaktı Özgür? Biz yetiştirdik onları, daha bit kadardılar Gun's n Roses, Metallica, Queen dinletiyorduk bu çocuklara."

Uzun lafın kısası, oğlanlar sağ olsun, bizim için bu yaza damgasını vuran şarkı da bu oldu. Bayılarak dinledik, dinliyoruz...

17 Şubat 2014 Pazartesi

Araba müziği

Haftasonu uzun zamandır yapmadığımız bir şeyi yaptık. Bi salaklık edip cumartesi günü köprüyü geçmeye kalktık zira cumartesi Özge'nin doğumgününü babannelerle karşı tarafta kutlayacaktık. Her ne kadar cumartesi hafta sonu sayılsa da konu köprü trafiği olunca cumartesi günü hafta içinden beter oluyor. Nitekim tam iki saatte geçtik karşıya ve o yüzden yol boyu epeyce müzik dinleme imkanımız oldu.

Şimdi şöyle bir durum var, bir ailede çocuk sayısı arttıkça trafiğin ortasında arabada rezalet çıkma olasılığı da katlanarak artıyor. Allah'tan Özge arabaya biner binmez uyuyor. Günün hangi saati olursa olsun, ruh halinden bağımsız bir şekilde araba hareket eder etmez, dakikasında uyuyakalıyor. Onun uyuması şimdilik bize huzurlu bir araba yolculuğu sağlıyor o yüzden onu arabada uyur tutmak  temel prensibimiz. Bunun için de en iyi yöntem müzik dinlemek. Oğlanlar büyüdüğü için artık arabada müzik dinlerken onların da zevkini gözetmek zorundayız zira müziği beğenmeyince arabada hır çıkıyor o zaman bebek uyanıyor ve bizim araba dışarıdan çok sakin görünse de aslında içeride kıyametler kopuyor. Bu aşamada Amerikan filmlerindeki o arabada geçen kalabalık aile sahneleri gözümün önüne geliyor. Bizde de durum gerçekten Amerikan filmlerini aratmıyor. Hatta o açıdan kalabalık ailenin en eğlenceli yanlarından biri araba yolculukları diyebilirim. Her kafadan bir ses çıkıyor. Çocukları oyalamak için abuk sabuk oyunlar icat ediliyor. Yol fazla uzun sürerse oğlanlar can sıkıntısından birbirlerine sataşıp didişmeye başlıyorlar sonra da gürültü yüzünden bebeği uyandırıyorlar falan. Ya da nadiren de olsa Özge sıkılıyor, basıyor yaygarayı, onu sakinleştirene kadar arabanın içinde şekilden şekile giriyoruz en kötü ihtimal emniyet şeridine geçip beni arka koltuğa atıyorlar, çocuklardan biri öne geçiyor ben de Özge'yi kucağıma alıp en son çare olarak emziriyorum.

Neyse arabadaki en favori oyunumuz aramızda bir sıra belirlemek ve rastgele bir radyo kanalı açmak. Sırayla çalan parçalar belirlenen sıradaki kişilerin şarkısı oluyor ve en güzel şarkı kimin şansına çıktıysa o kişi o turun birincisi oluyor. Sonraki turda sıralamaya göre en baştan yeni şarkılar belirleniyor ve yeni değerlendirme yapıyoruz. Aslında kulağa saçma gelse de 4 kişi oynadığımız için bazen çok eğleniyoruz. Bu oyunun riski ise bazen berbat şarkılar üst üste gelince dayanamayıp kanal değiştiriyoruz ve sıra karışıyor. Çevirdiğimiz kanaldaki şarkı daha güzelse az önce şansına berbat şarkı çıkan kişi arıza çıkarıyor sonradan gelen şarkıyı sahiplenmeye kalkıyor, sırası ondan sonra olan ise itiraz ediyor ve "senin şarkın az önce çalan o berbat şarkıydı bu benim şansım, benim şarkım" diyor, iş uzuyor ve genelde tabi didişen bu iki kişi bizim iki oğlan oluyor.

Müzik işini benim adamlara bırakmaya gelmiyor. Geçenlerde nereden estiyse ailece D&R da bakınırken Özgür mehter marşlarının CD sini görmüş. İlginç gelmiş, alayım bakalım çocuklara dinletiriz demiş, arabada tekvandoya giderken dinlemişler çocuklarla. Aman efendim bizim oğlanlar da bir sevmiş bu mehter marşlarını sormayın gitsin. Haftada bir ailece arabayla bir yere gidicez biniyoruz arabaya, çocukların gazıyla yol boyu dinliyoruz mehter marşlarını ondan sonra bütün hafta o marşlar beynimin içinde çalıp duruyor. Nasıl gıcık şeyler anlatamam, insanın diline bir dolanıyor kurtulamıyorsun. Sonra kendimi gün içinde soğan doğrarken "Ey şanlı ordu, ey şanlı asker..." diye mırıldanırken veya gecenin bir yarısı tuvalete kalktığımda "Ceddin deden, neslin baban" diye beynimde çalan fon müziği eşliğinde banyoya giderken buluyorum. Yapışıyor insana resmen.

Neyse ki böyle geçen bir kaç haftadan sonra nihayet ders aldım o yüzden artık ben seçiyorum arabada dinlediğimiz müziği. Zamanında bir sürü Mp3 CD'si çekip atmışız arabaya. Torpido gözünü karıştırıp seçiyorum bir tane, takıyoruz teybe oh! Ne çıkarsa bahtımıza artık... Bu hafta sonu seçtiğim CD'nin üzerine "sürpriz" yazmışım. Heyecanla taktık teybe, müzik arşivcilerinin bile unuttuğu bir kaç şarkının yanı sıra işte bu şarkı çıktı şansımıza.



Şarkı çalmaya başlar başlamaz, anında Özgür'le ikimiz geçmişe gittik. Sene 99, yeni evlenmişiz. Mevsimlerden yaz, Özgür'le evimize taaa Sirkeci'ye kadar gidip, Doğubank'tan Philips marka bir müzik seti almışız. Surround ses sistemini de kurmuşuz bi güzel... İşte o zamanlar iki yeni evli, yeni yetme evde hep Cher CD'si dinleyip duruyoruz. Bir daha da hiç o kadar güzel bir ses sistemimiz olmadı bu arada... Müzik seti bozulunca ses sistemini kullanamadık, televizyonun zaten uzun zaman önce tüpü bitmişti. (Evet anacım biz evlendiğimizde tüplü televizyonlar vardı hala piyasada. Dinozoruz biz...) Ne diyordum, evde o ses sistemiyle uyumlu bir şey kalmayınca verdik gitti mecburen. 

Cumartesi günü arabamızın dışında öyle kasvetli, yağmurlu ve trafik keşmekeşi içinde berbat bir gün vardı ki anlatamam. İçeride ise biz bu şarkı sayesinde yeniden 99 yazını ve evliliğimizin ilk günlerini yaşıyorduk. Birbirimize bakıp güldük Özgür'le. Şarkıların insana zamanda yolculuk yaptırma yeteneği var kesin. Ya da en azından hafızaya böyle derin izler bırakanların...

24 Mayıs 2013 Cuma

Bu aralar...

Çocuklar düşe kalka bisiklete binmeyi öğreniyorlar. Annem her ne kadar "Yazık çocuklara, neden kullanmayı öğrenene kadar bisikletlere ilave teker taktırmadınız?" diye bizi fırçalasa da biz çok memnunuz bacaklarındaki morluk ve çiziklerden. "Manyak mısınız?" demeyin, seneler sonra çocuklarım nihayet "çocuk" gibi koşup oynuyorlar, bisiklete biniyorlar, top peşinde koşuyorlar... Apartman katına hapsedilmeden, psikopat komşu teröründen uzak, çocukça bir hayat yaşıyorlar. Çocuk dediğin bahçede sokakta koşar oynar, bilgisayar veya PS başında hayali bir alemde oyun oynamaz. Öyle hoşuma gidiyor ki onların nihayet olması gerektiği şekilde büyümeleri...

Geçen gün Uğur bacağında boydan boya bir teker iziyle geldi. Nasıl becerdiyse, kendisi bisikletten düşmüş ve bisiklet kendi kendine onun bacağının üzerinden geçmiş... :P Başta "Anne bak! bacağıma ne oldu!" diye gelip minicik minicik çizikler gösteriyordu. "Oğlum bunlar ne ki, kedi bilmem neresini görmüş yara sanmış. Senin yaşında benim her iki dizim de hep yaraydı. Büyüyene kadar hiç yara kabuksuz görmedim ben dizlerimi. Biz böyle büyüdük, düşmeden bisiklete binilir mi hiç?" dedim. Hatta hafta sonu anneannelere gittiğimizde, babamla tren garında bisiklete binmeye gittiğimiz bir gün perondan rayların üzerine nasıl uçtuğumu hatırlattım babama. Benim oğlanlar maceramı bir de dededen dinleyince anca tatmin oldular, düşmenin, yara izlerinin ve morluklarının olmasının bir çocuk için normal olduğunu kabul ettiler. Şimdi korkmadan, daha büyük bir hevesle bahçeye oynamaya gidiyorlar.

Biz de Özgür'le arkalarından gülerek bakıyoruz. Çocuk dediğin böyle olmalı işte, ağaçtan nasıl ve neden düşülür bilmeli. Ne o öyle, kim daha önce bilgisayar oynayacak diye kavga etmeler, yok "sen daha fazla oynadın benim 5 dakikam daha var" diye birbirine girmeler, PS daki futbol oyununda gol yedi diye çamura yatmalar falan, onlara baka baka içimiz şişmişti valla. Hayali mevzulardan kapışıp duruyorlardı şimdi ise "gerçek" çocukluklarını yaşıyorlar.

Bunların dışında hayat son hızla akıp gidiyor elbet. İlla kitap okuyacağım diye kastığım gecelerde elimde kitapla uyuyakalmadan önce okuduğum 3-5 sayfa veya zar zor bebeği Özgür'e emanet edip kendimi tuvalete attığımda okuduğum 2-3 sayfa sayılmazsa kitap okudum diyemem. Eskiden Ömer'i ayağımda sallarken okurdum, o kadar kanıksamıştı ki durumu uykusu gelince önce alıp kitabımı atardı kucağıma sonra yastığını ve değiştireyim diye temiz bezini getirip yatardı kucağıma. Öyle hızlı geçiyor ki günler artık kucağımda salladığım Özge ve ondan 10 yaş büyük abileri en büyük yardımcılarım oldular.

Bir posta çocuk büyütüp sonra yenisini yapmaya karar vermenin en iyi yanı da bu işte. Bu sefer yardımcılarım var.





Yeterince gülümsetemediysek sizi, işte size haftasonu neşesi olarak 2 tane de müzik videosu. Birincisi çocukların PES 2013 oyunundan, ben ki nefret ederim futbol oyunlarından, ama bu şarkısıyla kendini hepimize sevdirdi. Bu aralar ailecek dinliyoruz, hatta benim adamlar PS turnuvası yaparken biz arka fonda Özge ile salak bir futbol oyununun şarkısıyla dans ediyoruz. (Biraz acınası durumdayız farkındayım ama mazeretim var; bakınız bir önceki yazı. Malum 2 tahtası eksik bir durumdayım)  İkinci video ise Özge'nin favorisi, ne zaman bu şarkıyı duysa dişsiz ağzını kocaman açarak gülüyor.



,Böylesi bir posttan sonra da alkışı hak ediyorum sanırım. Bu sizi bir süre idare eder, iyi haftasonları der kaçarım efenim.

11 Ekim 2012 Perşembe

Bir parça ben...


İnsanı ilk duyduğu anda etkileyen, kamyon gibi çarpan şarkılar vardır. En azından bana arada bir böyle olur. Bazen bir şarkıyı ilk defa dinlediğimde beni acaip etkiler, zaman içinde dinledikçe bağlanır, bir parçam haline getirir, severim onu. Sonra arada bir, böyle durup dururken aklıma düşüp, çok oldu bunu dinlemeyeli deyip eksikliğini hisseder, özellikle açıp dinlerim. Her seferinde ben zaman içinde büyüdükçe, olgunlaştıkça verdiği duygu farklılaşır ama o ilk verdiği etkiden bir şey kaybetmez. Bu işte benim için öyle bir şarkı.



Kitaro - Agreement (Videoyu açamayanlar buradan deneyebilir)

Bu şarkıyı ilk defa Özgür'e aşık olduğum yaz dinlemiştim. Sene 1993. Ben üniversite sınavına yeni girmişim, sadece İstanbul'dan tercih yaptığım için babam da İstanbul'a tayinini istemiş. Annem emekli olmuş. Kısaca 3 sene yatılı lise hayatından sonra en azından ben üniversiteyi okurken ailemin yanımda olabilmesi için gereken her adım atılmış. Ama bir öğreniyoruz ki babamın tayini Malatya'ya çıkmış!! Büyük bir hayal kırıklığı ve üzüntüyle mecburen eşyalarımızı toplayıp gidiyoruz Malatya'ya. Lojmana yerleşiyoruz. Hiç ummadığımız halde seviyoruz da orayı. Sonra sınav sonuçları açıklanıyor, bir bakıyorum İTÜ'yü kazanmışım. Üstümden koca bir yük kalkıyor, mutlu, hafiflemiş hissediyorum kendimi. Tesadüf bu ya, lojmanda benim kazandığım bölümde okuyan bir tane savcı çocuğu da var. Bana okulda yardımı dokunur diye tanıştırıyorlar bizi. Onun arkadaşları, kız arkadaşı, kardeşi derken kendimize arkadaş da ediniyoruz hemen. Günler umduğumuzdan çok daha güzel geçiyor. İstanbul beklerken Malatya'ya çıkan tayin bize bir sürü yeni dost kazandırıyor.

Ama benim aklım hep Özgür'de... Lise son sınıfın, son haftası başlayan aşkımız yarım kalmış. Aramıza yaklaşık 1500km lik bir uzaklık girmiş. Okul için İstanbul'a geri döndüğümde kaldığımız yerden devam edebilecek miyiz, yoksa hayatlarımız bambaşka yönlerde mi devam edecek? Endişe içindeyiz... İşte o günlerden birinde Malatya'daki yeni arkadaşlarımdan birinin evinde dinliyoruz bu şarkıyı. Duyduğum anda içime işliyor. Bir şeyleri kırıyor döküyor içimde, sarsıyor beni. Bu şarkıyı dinlemeden önceki ben ve dinledikten sonraki ben tuhaf bir şekilde farklıyız artık birbirimizden. Bu işte böylesine özel bir şarkı benim için. Bugün aradan neredeyse 20 sene geçmişken bu şarkıyı dinlemek bambaşka bir tad, tarifi imkansız duygular veriyor bana. Bugün sabahın köründe çocukları okula gönderdikten sonra açmış yine bu şarkıyı dinlerken aklıma geldi epeydir bloga şarkı koymadığım, o yüzden sizinle de paylaşayım dedim. Gününüz güzel geçsin.

5 Temmuz 2012 Perşembe

Neye niyet neye kısmet


Bugün oturdum yolculuk için bir kaç müzik cd'si hazırlayayım diye. Derken bazı şarkıları özlemişim, yeniden bir dinleyeyim hele dedim. En sonunda kendimi yine bu şarkıyı dinleyip ağlarken buldum. Buraya da eklemeden edemedim. Bunlar sadece şarkılarda kalana dek unutmayalım, unutturmayalım... Herşeyi çözdük, bitti de çılgın procelere, teleferiğe, 3. köprüye sıra geldi.

10 Nisan 2012 Salı

İzlemeyen pişman olur


Geçenlerde eski dostum linkini vermişti. İzleyip bayıldım, siz eksik kalın istemedim. Buyrun izleyin, bu kasvetli havalarda gününüze renk katsın.

3 Mart 2012 Cumartesi

Önce dinle sonra karar ver




Bu şarkıyı ilk defa Oprah Show'da dinledim ve de anında vuruldum. Reba biliyorsunuz Amerikan Contry tarzı şarkılar söyleyen bir şarkıcı. Bu şarkıyı ise onun için kimin yazdığını asla tahmin edemezsiniz. Hala duymadıysanız, söyleyeyim; Justin Timberlake! Şok oldunuz mu? Ben olmuştum şahsen. Justin'in hep "sexy back" gibi hoppa zıppa pop şarkılarıyla tanımıştım. Bu şarkıyı ikisinden dinlediğimde ise resmen eridim. Neymiş? İnsanları yargılamakta acele etmemeliymişiz. Kimse hakkında önyargılı olmamalıymışız falan filan ama en önemlisi bu şarkıyı dinlememek kayıpmış.

Aşağıda düet albümü için kendisine bir şarkı yaptığını Reba'ya söylediğinde nasıl bir tepki gösterdiğini Justin'in kendi ağzından da dinleyebilirsiniz. :)



Herkese iyi haftasonları dilerim.

30 Ocak 2012 Pazartesi

Pazartesi Şarkıları 8

Bu hafta değişiklik yaptım yerli bir şarkı koydum. Benim çok sevdiğim bir şarkıdır. Umarım siz de benim kadar zevk alırsınız dinlerken. Karlı bir haftaya açılan bu Pazartesi gününde, haftanıza renk katsın bu şarkı..

23 Ocak 2012 Pazartesi

Pazartesi Şarkıları 7

Bu hafta size nabza göre şerbet hazırladım. Buyrun haftanıza renk katacak şarkı. Seçin, beğenin, istediğiniz versiyonunu dinleyin. İyi haftalar... :)




9 Ocak 2012 Pazartesi

Pazartesi Şarkıları 5



Bu hafta sizin için seçtiğim şarkı bu. Seksenli yıllarda Tina Turner dinlemeden büyüyen bir ergen var mıdır bilmiyorum. Rock müziğin babaannesi fazla ortalarda görünmüyor artık. En son geçen sene Oprah Show da Cher le beraber izlemiştim kendisini. Kaç yaşında kadın, hala benden güzel bacakları var valla. Neyse haftanıza neşe katsın bu şarkı. Umarım sizi de, beni götürdüğü gibi, çocukluğunuza götürür.

4 Ocak 2012 Çarşamba

Yeni şeyler ve unutulmuş bir şarkı

Evet farkındayım, bu aralar blogumu ihmal ettim. Hatta bu haftaki pazartesi şarkısını eklemeyi unuttuğumu da şu anda farketttim. Beni affedin. Malum yeni yıl ve de ışık hızıyla değişen gündem aklımı başımdan aldı, üstüne yılbaşı gecesi ateşlenen bir adet çocuk ve de Ingilizce dersinden zayıftan hallice bir not alan başka bir çocuk eklendi vs vs. Dolayısıyla bu aralar aklım bi karış havada, itiraf ediyorum. Günler nasıl akıp gidiyor anlamıyorum bile. Bir bakmışım pazartesi, hop bir bakmışım cuma. Bu şekilde geçiyor haftalar.

Okuldaki son veli toplantısında Uğur'un ingilizce derslerini hiç dinlemeyip dalga geçtiği de açığa çıktığından beri akşamları evde, hızlandırılmış ingilizce kursundaki gibi geçiyor zaman. Aslında eğleniyoruz da... En tuhaf görünümlü hayvanları seçip özelliklerini ingilizce anlatarak Uğur'un tahmin etmeye çalışmasını sağlamak veya babasının olmayan saçlarını tarif etmesini istemek, en azından benim için eğlenceliydi. Bugün sınavı var eşek sıpasının, inşallah öğrettiklerim bir işe yarar.

Özgür zaten yeni yıl itibariyle işle ilgili bazı kararlar alma aşamasında. Yaşadığı stres yüzünden ne bulursa yiyen, asabi bir adam siluetinde akşamdan akşama evde boy gösterip hepimizin ödünü patlatıyor. Dün gece çocuklar yattıktan sonra elinde 1 şişe sodayla gelip beni "Bir daha ben ikinci tabağı istersem engel ol, verme, ne yaparsan yap iki tabak yemek yedirme bana!" diye tehdit etti. "Peki kocacım" deyip savuşturdum bu atağını. Ya ne yapsaydım? İkili ilişkilerde bir taraf sinirliyse, patlamaya hazır bomba gibi ortalarda geziniyorsa, ona ilişilmez. Çünkü neden? Kurcalarsan o bomba senin elinde patlar da ondan. Bu kuralı herkes bilir. Bilmeyen varsa da şimdi öğrensin. 13 yıllık evlilikte çok acı tecrübelerle öğrendiğim bu sırrı burada ifşa ederek size kaç yıl kazandırdım, sizi kaç kavgadan kurtardım artık siz hayal edin ve de geciken pazartesi şarkısı için beni affedin.

Buyrun, yeni yıla ve de yeni başlangıçlara ithafen gecikmiş pazartesi şarkınız da aşağıda. Hepimizin yeni yılı hayırlara vesile olsun inşallah.

Her ne kadar orjinali süper olsa da ben Glee versiyonunu çok sevmiştim. Sizinle onu paylaşmadan edemedim. Kalitesi çok iyi değil bu videonun ama onların sesinden de bir duyun istedim. İlginizi çektiyse Glee 1. sezon 14. bölümünde bu kötü videonun orjinalini daha güzel şekliyle izleyebilirsiniz. Yani kısaca, nostalji yapacaklar alttaki videoyu izlesinler. Diğerleri üsttekini :D




25 Aralık 2011 Pazar

Pazartesi Şarkıları 3

Bu hafta şarkı seçiminde çok zorlandım. Birkaç şarkı arasında gittim geldim. Ama en sonunda bu şarkıda karar kıldım. Çünkü eminim bunu duymak sizi daha çok gülümsetecek. İtiraf edin, bu şarkıyı çoktan unutmuştunuz değil mi? Önce şarkının orjinal klibini yayınlamak istedim, ama bu yeni versiyonunda şarkıyı daha iyi söylediklerini kabul etmek lazım. O yüzden ikisini birden koyuyorum. Tam nostalji yapıcam derseniz ikinciyi dinleyin. Önce kalite diyenlerdenseniz birinciyi dinleyin. Bu kıyağımı da unutmayın. Haftanız hep böyle neşeli geçsin.




Dip not: Bu yazıyı hazırladıktan sonra televizyonda Acun'un sunduğu dans yarışmasının tanıtım filmine rastladım. Ama orada duymamış olduğunuzu ümit ederek şarkıyı değiştirmedim. Bu hafta dersime iyi çalıştım o yüzden pazartesi şarkısını pazar gecesinden koyuyorum buna karşılık bu şarkıyı yakın zamanda Yok Böyle Dans'ta falan dinlediyseniz de çaktırmayın, haftaya telafi ederim, söz. Hem haftaya "dansı gelmiş" annelere özel bir şarkı bile seçebilirim belki. Belli mi olur? :D

19 Aralık 2011 Pazartesi

Pazartesi Şarkıları 2

Dün ve bugün benim için kabus gibiydi. Bugün de bütün günüm hastanede geçti. Neyse şimdi artık her şey yolunda, ama söz verdiğim pazartesi şarkısını unuttuğumu yeni fark ettim. Günün bitmesine 2 saat kalmış yani teknik olarak hala bugün pazartesi. O yüzden, kusura bakmayın, işte gecikmeli olarak bu haftanın şarkısı.

12 Aralık 2011 Pazartesi

Pazartesi Şarkıları 1

Her Pazar sabahı İstanbul'un bir ucundan diğer ucuna annemlere kahvaltıya gidiyoruz. Pazar sabahı trafiğin olmadığı o saatte yol en iyi ihtimalle 25-30 dk sürüyor. Yolda yapılacak en iyi şey tabii ki müzik dinlemek. Ama taşınma sırasında tüm müzik cd'lerini bir yerlere tıkıştırdığımızdan, taşınma sonrasında onları yeniden ayıklayıp birkaçını arabaya indirmeyi hep unutuyoruz. Haftalardır annemlere gidip gelirken Özgür'le yolda birbirimizi yiyoruz. Çünkü arabada dinlenecek bir şey yok ve radyolarda da o saatte hiç doğru dürüst bir şey olmuyor. Ailenin dj'i olarak nereyi açarsam açayım beğendiremiyorum benim adama. Sabah aç karnına da biraz huysuzluk ediyor olabilir elbette ama sonuçta bana kaç haftadır fenalık geldiğinden artık dün sabah yola çıkmadan önce yanıma birkaç cd alıp çantama attım. Sabahın köründe teybe ilk taktığım 70li 80 li ve 90lı yılların seçme hitlerinin olduğu bir cd'ydi. Sabah sabah öyle iyi gitti ki anlatamam. Uzun zamandır dinlemediğimiz, neredeyse unuttuğumuz şarkıları zevkle dinledik. Radyo istasyonu yüzünden didişmeden, yolun nasıl bittiğini anlamadan annemlere vardık.

İşte dün yolda aklıma bu "Pazartesi Şarkıları" fikri geldi. Malum pazartesileri haftanın başı ve de en asap bozucu günü olduğundan sizi biraz çocukluğunuza ve gençliğinize götürerek bu unuttuğunuz şarkıları hatırlatmaya ve Pazartesi sendromundan azıcık kurtarmaya karar verdim. Bundan sonra bu misyonla her hafta yeni bir şarkı seçip ekleyeceğim bloga, eğer dinler beğenirseniz ne ala. Pazartesilerinize renk katmayı başarırsam belki tayt kumaştan bi süper kahraman kostümü yaptırır çıkarım ortaya. Olmazsa da olmaz ne yapalım "beğenmedik, olmamış" dersiniz, ben de bu fikri rafa kaldırırım.

Şimdi bu ilk pazartesinin şarkısı olarak tabi ki dün yolda dinlediğimiz bir şarkıyı seçtim. Gününüze renk katsın inşallah.  Hadi ama, itiraf edin bunu en son ne zaman dinlemiştiniz?


22 Eylül 2011 Perşembe

Sway

Geçenlerde internette Dean Martin ve Paul Anka şarkılarını ararken tesadüfen bu videoyu buldum. Sizi bilmem ama ben izlerken çok eğlendim. Tam da bir zamanlar Sezen Cumhur Önal'ın dediği gibi "kadife gibi bir ses", eh şarkı zaten güzel. Klip desen, başlı başına bir şaka gibi.  Hele alttaki "cigarette in one hand, booze in the other.. how cool can a singer be?" yorumunu okuduğumda resmen koptum. Burada paylaşmadan edemeyeceğim. Sizin de gününüze renk katsın...  :-)


11 Temmuz 2011 Pazartesi

İz bırakanlar

Dün annemlere kahvaltıya gittik. Nihayet Cuma günü babamı taburcu ettiler de... 1 ayda 3 ameliyat geçirdi adamcağız, tam 10 kilo vermiş. Çocuklar çok üzüldüler "Dedemiz çok zayıflamış" diye ama en azından gördüler ya içleri rahat artık. Bundan sonrası dinlenmeyle ve beslenmeyle yoluna girer  inşallah.

Eve dönüşte arabada Capitol Radyo'yu dinliyorduk. 80 ve 90'ların hit şarkılarını çalıyordu. Arka arkaya öyle çok çocukluğumuzun ve ilk gençliğimizin şarkılarından dinledik ki çok iyi geldi. Eye of the Tiger'ı dinledik sonra da Guns'n Roses'dan Don't Cry çıktı. Özgür'le ikimiz çocuklar gibi sevindik. "Kaç yıllık şarkı bu Özgür?" dedim Eye of the Tiger için. Sonra da kendi kendime düşündüm bizim gençliğimizde, hayatımızda derin izler bırakan ne çok şarkı var böyle... Madonna veya Michael Jackson dinlerdik ortaokulda. Sezen Cumhur Önal'ın sunumuyla az mı Elvis Presley, Frank Sinatra, Tina Turner dinledik çocukken?  Şimdiki çocuklar bizim yaşımıza geldiğinde kimi hatırlayacaklar? Justin Bieber, Hannah Montana veya Murat Boz'u mu?  Yazık çok yazık....

21 Mayıs 2011 Cumartesi

I'm going slightly mad



Eveet, hummalı çabalarım sonuç verdi. Evi 2 haftada öyle topladım ki neredeyse adamlara birşey bırakmadım. Hal böyle olunca hepimizin içine fenalık geldi. Kolilerden, paketlerden evde adım atacak yer kalmadı. Halı ve kuşlarla koliler de birleşince bizim ufaklığın alerjisi daha beter oldu. Babamın ameliyat tarihi de belli olunca eh dedik her şey hazır bari ameliyattan önce şu taşınma işini de aradan çıkaralım. Zaten ha desen taşınacak durumdayız. O yüzden taşınma gününü 1 hafta önceye çektik. Dolayısıyla yarın, evet evet yanlış duymadınız, yarın taşınıyoruz. Çıldıracak gibiyim. Sürekli birşeyleri organize etmeye çalışmaktan, birşeyleri paketlemekten, yeni evin eksiklerini düşünmekten kafam durma noktasına geldi. Freddie Mercury artık hayatta olmasa da ben hala sıkı bir Queen hayranıyım, bu şarkıları da şu anki ruh halime cuk oturduğu için bu yazıya şarkının adını verdim. Ben yokken dinleyip eğlenin ve beni özleyin e mi? İnternet bulduğum ilk fırsatta yazarım gelişmeleri...

5 Şubat 2011 Cumartesi

Neden saçların beyazlamış arkadaş



Şarkı yeni değil biliyorum, bu yeni yorumunu televizyonda izleyeli de epey zaman oldu, ama bu hali çok hoşuma gitmişti. Nihayet  buldum internette, doya doya dinledim. Sizce de böyle daha iyi olmamış mı? :D

16 Ocak 2011 Pazar

Yağmurlu bir Pazar gününü renklendirme yolları



Böyle kasvetli, yağmurlu, iç karartıcı bir pazar günü, rengarenk yünlerle vakit geçirmekten daha eğlenceli başka ne yapılabilir? Yasemin'in battaniyesi için günlerdir minik motifler örüp duruyordum. Sonunda motifleri bir düzene koyup battaniyenin neye benzeyebileceğini görmek istedim. Bu hafta sonu da bu iş için biçilmiş kaftandı resmen. Çocuklarla Toy Story 3 ü izlerken, güzel, demli bir çay eşliğinde bu kadarını birleştirmiştim bile. Benim örgülerimle fazla ilgilenmeyen Özgür bile çok beğendi, siyah zeminin, motiflerin renklerini daha iyi ortaya çıkardığını düşünüyor. Hatta bunun benim son yaptığım altıgen motifli battaniyeden daha güzel olduğunu söyledi. :(  Motiflerin birleştirilmesi bittiğinde nasıl bir kenar süslemesi yapacağıma karar veremedim henüz.

Böyle karanlık bir Pazar gününü daha çekilir hale getirmenin diğer bir yolu da, güzel bir çikolatalı kek ve sütlü kahve eşliğinde uzun zamandır elimde sürünen bu kitabı okumak oldu. Başlangıçta biraz sıkıcıydı ama 100 küsur sayfadan sonra biraz daha çekilir hale geldi. Şimdilik "Muhteşem" ya da " Mutlaka okuyun" diyemeyeceğim ama belki sonlarına doğru 760 sayfayı okumaya değip değmeyeceğini size söylerim. 

Böyle kasvetli bir haftasonunda yukarıdakilerin hiçbiri işe yaramazsa belki bu şarkı size birazcık neşe katar. 


14 Ocak 2011 Cuma

Hayaller de parayla değil ya!


 Hiç izlemediğim bir dizinin bilmem hangi bölümünde, televizyon kanalları arasında dolaşırken denk geldiğim bir sahnesi var.Öyle içime işledi ki hiç unutamadım. Dayısı adamı bir dağ başına götürüyor, tarlaları gösteriyor ve "İşte buralar senin toprağın artık, annenden sana kalan miras buydu, sana devrettim" diyor ve adam sevinçle tarlalara doğru koşarak toprağın içinde yuvarlanıyor. Avuç avuç alıp yüzüne sürüyor kara toprağı. Bu sahne içimi oydu resmen, gözlerim doldu bir anda ve Özgür'e dönüp "Kendine ait toprağının olması nasıl bir histir acaba Özgür?" dedim. İkimiz de içimiz buruk, öylece bakakaldık ekrana.

Oldum olası ikimizin hayalidir. Küçük bir parça toprak sahibi olup içine kendi minik evimizi kondurup ekip biçmek. Çocukları orada, yeşillikler içinde, meyve ağaçlarının gölgesinde, kedileriyle, köpekleriyle, tavuklarıyla beraber büyütmek. Kahvaltıyı mutfak penceresinden görünen kır manzarası eşliğinde yapmak, çayımızı bahçede ya da verandasında içmek. Kitabımızı akşamları şöminenin başında okumak...Kişiye has birşey mi yoksa yaşlandıkça daha mı artıyor insanın içindeki toprak özlemi bilmiyorum. Tek bildiğim o dizinin sahnesindeki o adamın yaşadığı mutluluğu günün birinde yaşayabilmek. Ne araba istiyorum ne çok para. Sadece kendimizi idame ettirebilecek bir parça toprak. Çok şey mi bekliyorum hayattan?

Özgür'ün işi nedeniyle hep bağlı kaldık büyük şehre. Makina imalatı yapınca maalesef ulaşım imkanları açısından en uygun yerde olmak gerekiyor. Müşteri ziyaretleri ve gerektiği anda gecikmeden teknik servis hizmeti sağlayabilmek için ulaşımı kolay bir yerde olmak en iyisi. Ama her zaman, içine insan faktörü girince her işin suyu çıkıyor. Özgür her zaman  "Bir parça toprağım olsun, insanlarla uğraşacağıma toprakla uğraşmayı tercih ederim" der. Yine işle ilgili sorunları var bu aralar, o yüzden yine bu "başını alıp büyük şehirden gitme" mevzusu ortaya döküldü. Beni zaten bağlayan bir şey yok. Çocuklar nereye ben oraya, yeter ki gideceğim yerde internet ve de yakınlarda bir kargo firması olsun, sipariş edeceğim kitaplarımı bana ulaştırsınlar. Tamam İstanbul'u çok seviyorum ama burada yaşamak tam bir işkence haline geldi artık.

Bu sabah yine Özgür'le düşündük. Bir köy ya da kasaba arıyoruz. Yeşillikler içinde, bereketli topraklar üzerine kurulu, şirin, alçak katlı evlerden oluşan. Yakınlarında bir deniz, göl ya da akarsu olabilir. Ormana yakın da olabilir. En fazla yarım saatlik mesafede iyi bir okul ve hastane bulabileceğimiz, ama kimsenin gidip görmeyi istemeyeceği kadar unutulmuş bir yerde; bir saklı cennet! Hele de sakinleri arasında bizim gibi büyük kentin karmaşasından bıkıp şehri terkeden, kafa dengi insanlar olursa ne mutlu bize! Eeee? Var mı bildiğiniz böyle bir yer? 

Bu gün bu ruh hali içinde,  bu şarkıyı düştü yine aklıma, dinledim dinledim siz de dinleyin istedim. Size hediyem olsun, keyifli bir haftasonu geçirin.


Not: Üstteki resim Van Gogh'a ait bir tablo. Aynı tablonun puzzle hali bizim duvarda asılı ve her hayal kurduğumuzda tabloyu gösterip "İşte böyle bir yer" diyoruz birbirimize