29 Aralık 2012 Cumartesi

Beyin Okuma

Bugün öğlen çocuklarla oturmuş portakal yiyoruz, Uğur ağzı portakal dolu dönüp bana sordu;
- Anne benim en çok sevdiğim meyveler hangileri biliyor musun?
- Portakal, çilek, karpuz!
- Ohaaaa! Anne beynimi mi okuyorsun? (Aile içinde "Oha" lafını kullanmasına izin verecek kadar ifade özgürlüğüne izin veriyoruz.)
- Ben bilmeyeceğim de kim bilecek çocuğum?
- Peki amcamın beyin okuma yeteneği var mı?
- O nerden çıktı?
- Hani bir defasında bilmişti ya okuldayken benim bahçeye hırkasız çıktığımı...
- E görmüştür seni öyle bahçede...
- ....
Uğur şaşkın şaşkın bakarken Ömer burada koptu, "Uğur bahçede tişörtle koştururken seni görmüş olamaz mı? Beyin okumasına gerek mi var!"


Bir defasında da ortodontistte Ömer'in bir türlü dökülmeyen süt dişlerini çektirdikten sonra Özgür;
- Çok pahalıya patlıyor bu dişlerin dökülmesi, dişçiye ayrı para diş perisine ayrı para... ohoooo işimiz var valla, diye bana fısıldarken Ömer şans eseri duymuş ve eve gelince
- Anne bana doğruyu söyle bak, diş perisi sensin değil mi? diye sormuştu...

Bu çocukların biri 10 diğeri 9 yaşında!  Bu kadar büyüdükleri halde nasıl bu kadar saf kalabildiklerine bazen cidden şaşıyorum. Sanırım bebek doğunca bizi daha eğlenceli günler bekliyor olacak..



27 Aralık 2012 Perşembe

Bu oldu, şimdi sıra öbüründe




Hiç bir şey planlamış değildim yemin ederim. Geçen Cuma kahvaltıda çocuklara takılmak için, öylesine dedim ki ; "Ne zaman büyüyeceksiniz de beni sinemeya götüreceksiniz leyn?" Çocuklar yerine Özgür hemen üzerine alınıp trip yaptı, "Onları niye bekliyorsun, sen ne zaman sinemaya gitmek istedin de ben götürmedim gulüm?" (Hayır yanlış yazmadım gülüm kelimesini aynen o şekilde söyledi)

Kelimedeki vurgudan mı nedir bir anda kafama dank etti ki aslında elime kolay kolay bulunmaz bir fırsat geçmişti. Seneler önce İzmir'de çocukları ilk defa sinemaya götürdüğümüzde izlediğimiz film Buz Devri idi. Zaman içinde çocuklar büyüdükçe sinemaya gitmeye devam ettik. Ama günün birinde, üç boyutlu olarak izlediğimiz "Köfte Yağmuru" isimli animasyon filmden sonra ben şahsen çocuklarla sinemaya gitme işine bir nokta koydum. Çünkü sinemada zevk alarak izlediğim en son yetişkin filminin taaaa Uğur'a hamileyken (ki Uğur bugün 10 yaşında) gittiğim "Yüzüklerin Efendisi, Yüzük Kardeşliği" olduğu gerçeği aniden suratıma yediğim bir tokat gibi canımı acıtmıştı. Çocuklar doğdu doğalı yeni çıkan filmleri hep DVD'den veya internetten izler olmuştuk. Harry Potter serisini, Inception'u, Avatar'ı hatta Yüzüklerin Efendisi'nin diğer iki filmini de hep DVD'si çıktıktan sonra evde izledik. Haliyle son zamanlarda çocuklar sinema diye tutturduğunda Özgür'ü ve abisini toplam 4 çocukla beraber bir animasyon filmi için sinemaya tıkıp eltimle birlikte D&R veya Remzi kitabevini gezmek, oturup sakin kafayla birer kahve içmek daha cazip bir fikir haline gelmişti.

Neyse bu muhabbet açıldığında ve Özgür sanki ondan istedim götürmedi de o yüzden sitem etmişim gibi trip yaptığında bir anda anladım ki bebek doğup ta ben yeniden dünyadan el ayak çekmeden önce doğru dürüst bir filme gidebilmek için bu son şansım olabilirdi. Ben iç dünyamda sessiz sakin bu aydınlanma anını yaşarken Özgür "Var mı güzel film, neye gideceğiz?" diye sorduğunda o yüzden hiç düşünmeden "Hobbit geldi geçen hafta" dedim. Özgür'ün tepkisi sırıtarak "Vay çakaal, takip te etmişiz bakıyorum" oldu. Çocuklar zaten Yüzüklerin Efendisi filmlerini hayran hayran seyrettikleri için Hobbit'e atladılar resmen. Nasılsa ikisi de artık gayet güzel okuyabildikleri için dublajlı bir film olsun diye kasmamıza da gerek yoktu. En sevmediğim şeydir güzel filmleri dublajlı izlemek. Uzun lafın kısası Cumartesi akşamı kendimizi sinemada bulduk. Hobbit filmini üç boyutlu olarak izledik, tam 3 saat sürdü. Sonunda film bittiğinde saat 22:00 olmuştu. Biz çocukların uykuları gelmiştir, 3 saattir karanlıkta hem de altyazılı bir film izliyorlar diye düşünürken bir baktık ışıklar yandığı halde ikisi de üç boyutlu gözlükler hala gözlerinde takılı şekilde oturarak "Eeee bu kadar mı? Burada mı bitti film yani?" diye soruyorlardı.

"Üç kitaptan 3 film yapmak kolay da bir kitaptan 3 film nasıl çıkaracaklar, Peter Jackson'un gözünü amma da para bürümüş" diye düşünüyordum ama yanılmışım, muhteşem bir filmdi. Hobbit'in kitabını Uğur'a hamileyken Emre'den ödünç alıp okumuş ve de bayılmıştım. Çocuklarım Tolkien'le benim kadar geç tanışmasın deyip, belki okur diye Uğur'a geçen yaz kitabı almıştım ama dönüp yüzüne bile bakmamıştı. Filmi izledikten sonra baktım geçen akşam kitap elinde çıkageldi "Anne bunu okuyabilir miyim?" diye. Neredeyse gözlerim dolarak "Oku evladım, oku çocuğum, zaten senin için aldım onu" diye coşkuyla cevap verdim. İki gündür oğlum Hobbit'i okuyor, sonunda başardım Allah'ım, çok mesudum.

24 Aralık 2012 Pazartesi

Okey'e dördüncü

Geçen haftasonu annemlerdeyiz. Kardeşim Emre, ben, Özgür ve de çocuklar masanın etrafına dizilmiş okey oynuyoruz. Uğur tek başına, Ömer de babasıyla oynuyor. Başlamadan önce ne yapmaları gerektiğini anlattık ama tam anlamamışlar ki biraz zaman sonra Uğur sordu "Nasıl dizince bitiliyor Anne?" Emre "Bak işte böyle" diyerek atacağı taşı alnına yapıştırıp ıstakasını bize çevirip göstererek turu bitirdi.

Aradan bir kaç oyun geçti Uğur masaya bir taş atıp "Bittiiiim!" diyerek ıstakasını bize çevirdi. Baktık 13 taş gayet güzel dizilmiş bir tanesi alakasız bir şekilde açıkta duruyor.  "E orda bir tane kalmış, dizememişsin onu" dedik. Uğur o taşı alıp alnına yapıştırdı sonra da cevap verdi "İşte o da buraya, şimdi oldu mu?"

18 Aralık 2012 Salı

Son durum

Bu pazartesi sabahı genzimde müthiş bir yanma ile uyanarak haftaya pek iyi bir başlangıç yapamadım. Ama sonradan neredeyse damarlarımda kan yerine ıhlamur dolaşacak kadar çok ballı ve limonlu ıhlamur, zencefil vs içtikten ve bol tuzlu suyla neredeyse kendimi salamuraya bastıktan sonra epeyce toparladım kendimi, daha iyi hissediyorum düne göre. Antibiyotiklik olmadan paçayı kurtardım sanırım. Şimdilik sadece nezleyim. Ben kendimi biliyorum eğer zamanında müdahale etmesem bu geniz yanması arttıkça artıyor ve öyle bir an geliyor ki acı dayanılmaz boyuta ulaşıyor, sesim değişiyor şu ergenlik çağındaki delikanlılar gibi cırlak garip bir ses çıkarıyorum konuşurken, öksürük tıksırık derken sonrası malum, bir kutu antibiyotik gelip benim batırdığım yerleri anca paklıyor.

Demek ki neymiş, "Hamileyim, hormonlar yüzünden neredeyse bi tarafımdan ateş çıkacak" diye kış günü ortalıkta tişörtle gezmemek lazımmış. Neyse toparladım ya durumu, buna da şükür. Aslında genel olarak moralim gayet iyi, bebek alışverişinde 10 günde epey bir yol katettik. Puset ve yatak olayı halledildi. Kıyafet konusunda da sanırım ilk 3 ay yetecek kadar giysi almayı başardım. Geriye sadece çok zaruri olmayan, ıvır zıvır şeyler kaldı. Onlar da doğuma kadar bir şekilde halledilir artık.

Bu arada evin hali içler acısı vaziyette. Alışverişi erken bitirmeye çalışmakla iyi yapmışım sanırım, ilk defa bu üçüncü gebelikte çatı ağrısı denilen şeyi yaşıyorum ki Aman Allah! Zaman zaman oturup kalkmak, çömelmek,  eğilip yerden bir şey almak veya ayakta fazla kalmak işkence haline geliyor. Epey bir ağrım oluyor bazen, sanırım "çap" konusunda kırdığım rekordan kaynaklanan bir durum bu. Ya da "35'inde yeniden doğurmaya kalkanın hali bu olur işte" mi demeli bilmem. Uzun lafın kısası gün içinde ancak marketten hızlıca bir alışveriş yapıp, çocukları okuldan alarak pratik bir akşam yemeği yapacak kadar enerjim oluyor. Temizlik, ütü, toz alma falan hak getire... Erkenden doğuracak olursam, çocuklara göz-kulak olmaya gelirse annem evi bu halde bulacak diye ödüm kopuyo resmen. Akşamları erkenden uykudan gözlerim kapanacak hale geliyor, kendimi güç bela yatağa attığımda da bir türlü uyuyamıyorum çünkü hiç bir şekilde rahat edemiyorum. Niyeyse rahat bir uyku pozisyonu bulmak saatler alıyor ve gece boyunca da o kadar sık uyanıyorum ki bazen yeniden uyumaya çalışmaktan yoruluyorum.

Bu aralar en sinir olduğum şeyse ben ne zaman hamile kalsam Özgür'ün sıkı bir rejim ve zayıflama dönemine girmesi. Ben şişip kendimi zor gezdirir hale geldikçe Özgür zayıflıyor da zayıflıyor. Deli midir nedir... Ramazan'dan beri sinir stres yüzünde yiyip duran adam son zamanlarda sıkı bir rejime girdi, yine kilo vermeye başladı. Göbeği falan gitti, pantolonları üzerinde çuval gibi durmaya başladı. Ben Ömer'e hamileyken de böyle yapmıştı. Son iki ayda ben devasa göbeğimi zor gezdirirken O tam 8 kilo vermişti. Ben 86 kiloyla neredeyse yuvarlanarak doğuma giderken adam yanımda incecik, dal gibi gezip duruyordu. Niyeyse ne zaman ben hamile kalsam böyle zayıflama triplerine giriyor, üstüme alınmalı mıyım bilmiyorum ama vallahi elimde kalacak bir gün.

Aslında bu yazıya başlarken amacım böyle hamilelik konusunda mızıldanarak içinizi baymak değildi, ister istemez bu şekle dönüştü. Kusura bakmayın ve siz yazdıklarıma aldırmayın. Aslında her şey yolunda, Allah'a çok şükür bebiş sağlıklı, gelişimi normal. Ben de ufak tefek sıkıntılarla durumu idare ediyorum ki o da bu aylarda gayet normal. Evdeki herkes ufaktan  bebek heyecanına kaptırdı kendini. Çocuklar bebek doğunca hayatın nasıl değişeceğini bilmiyorlar o yüzden arada sırada epey garip hatta komik sorular sorarak olacaklara hazırlanmaya çalışıyorlar. Gülmekten başka bir şey gelmiyor elimden. Böyle bir şeye onları nasıl hazırlayacağımı ben de pek kestiremiyorum açıkçası. Olabildiğince objektif olmaya çalışıyorum. Elimden geldiğince bebekli hayatın güzel yanları kadar onlara zor ve katlanılmaz gelecek yanlarını da bulup anlatmaya çalışıyorum. Ömer doğduğunda Uğur zaten bebekti o yüzden hayatımızda çok şey değişmemişti. Ya da Uğur o kadar küçük olunca duruma adapte olması kolay oldu belki de. O yüzden bazı şeyleri şimdiden kestirmek zor ve olayı akışına bırakmaktan başka yapacak bir şey yok sanırım

Herşey aslında normal akışında seyrediyor sizin anlayacağınız. Sadece ben bu aralar alış-veriş yaptıkça fark ediyorum da; küçücük bir bebeğin ne kadar çok eşyası oluyormuş yahu! Bebekli hayatı unutmuşum resmen. Daha kendi gelmedi ama ev şimdiden bebeğin eşyalarıyla çıfıt çarşısına döndü. İleriki aylarda durum ne olacak, göreceğiz bakalım.

7 Aralık 2012 Cuma

Bedenimin aksine çok daraldım

İçim daraldıkça daralıyor bu aralar blogcum. Ne zaman sana içimi dökmeye gelsem elektrikler gidiyor tüm yazdıklarım uçup gidiyor. Bu hafta iki mi oldu üç mü bilmiyorum ama yeniden olursa keçileri kaçıracağım az kaldı. Elektrikler geldiğinde o yazmaya çalıştığım şeyler saçma geliyor ya da ben sil baştan yeni bir yazı yazacak modda olmadığımdan vaz geçiyorum.

Hamilelikte son üç aya girdik, yeniden enerjim azalmaya başladı. Fazla ayakta kalınca oram buram ağrımaya başladı. Şu ana kadar toplamda 7 ayda 9 kilo almışım. Uğur'a hamileyken kanamam olmuştu, hamilelik boyunca kah iğneyle kah hapla sürekli hormon takviyesi aldığım için toplamda 25 kilo alarak gitmiştim doğuma. Şimdiden o zamanki kiloma ulaşarak kendi çapımda (ki burada çap hem gerçek hem de mecazi anlamda kullanılmıştır dikkatinizi çekerim)  bir rekora imza attım. Zaten kiloluydum bir de üstüne bu hamilelik kiloları zorluyor. Bazen yürümek, eğilip kalkmak epey zor oluyor. Ama "dur bakalım" diyorum kendime, "daha zaman var, kim bilir daha ne hale geleceksin."  Bu kiloların bir kısmı da ödem sanırım çünkü son bir haftadır ellerimi yumruk yaptığımda sanki parmaklarım şiş gibi hissediyorum. Özgür de fark etmiş. "Parmakların şişmiş ama henüz yüzün ve burnun şiş değil. Burun da şişti mi tamamdır, o zaman anla ki doğum yakın. Şimdilik rahat ol sen. Burnun şişerse ben söylerim" diye takılıyor bana.

Bedenimle birlikte içim de şişti blogcum. Bu hafta kontrole gittik ve doktor 20 Şubat gibi doğumun olabileceğini söyledi. Valla hala kendime gelemedim. 20 Şubat'a yaklaşık 10 hafta kaldı daha hiç bir şeyimiz hazır değil. Ne yatak, ne puset, ne kıyafet hiç bir şey yok daha ortada. Özgür'e "10 haftamız var, çocuğun daha hiçbir şeyi hazır değil" dedim "İlahi! 10 hafta az süre mi? Koskoca 10 haftamız var daha, hallederiz" dedi.  "28 hafta nasıl geçti anladın mı ki son 10 hafta çok uzun geliyor sana?" dedim kalakaldı öyle. Sanırım bu gazla bebeğin şifonyerini bu haftasonu kurar artık. İçime fenalıklar geliyor, acaba ben mi gereksiz panik yapıyorum yoksa gerçekten biz bu üçüncü çocukta işi fazla mı ağırdan aldık emin olamıyorum. Ama kabahat bende değil, ne zaman niyetlenip bebiş için alışverişe gidecek olsam hava bir kapatıyor, bir yağış iniyor gökten ki sorma gitsin. Gök gürültüleri şimşekler bir yandan, sağanak yağmur bir yandan, "Hadi diyorum bu havada kaşınma. Düşüp başına bir iş açmadan otur oturduğun yerde. Hava açınca gidersin". Özgür zaten öyle rahat ki kızıyorum bazen. İşyerinde bir şey eksik olsa yemin ederim aynı gün, gece bile olsa gider arar bulur, illa alır getirir ama söz konusu bebek alışverişi olunca hem çok hevesli görünüyor hem de öyle boş vermiş duruyor ki anlayamıyorum. Sanki hala 9 ay vaktimiz var... Nereden geliyor bu rahatlık bilmem, hormonlardan herhalde. Allah muhafaza ikimizin de hormonları sapıtsa ayvayı yemiştik. Dolayısıyla bu dönemde mantıklı düşünmeye çalıştığımda onu normal kendimi aşırı tepkili bulmaya eğilimliyim.



Bu ruh haliyle artık ben bile kendime katlanamıyorum bazen. İçimden ne kitap okumak geliyor ne örgü örmek. Televizyonda izlenecek bir şey zaten bulamıyorum. Özgür'e sataşıyorum bol bol. Bebek doğunca vaktim olmaz diye evdeki başlayıp yarım bıraktığım şeyleri tamamlayayım dedim. Dolapları karıştırırken bu yarım battaniyeyi buldum. Neredeyse 1,5 sene olmuş buna başlayalı, maymun iştahlı ben sıkılınca atmışım bir yana. Kolay motif, hızlıca örüp hırsımı çıkartmak için ideal. Onu örüyorum harıl harıl. En azından bir şeyi tam yapayım doğumdan önce...