31 Ekim 2011 Pazartesi

Var mı orjinal fikirler?

Beni daha fazla süründürmek istemeyen bilgisayarcı, acı haberi geçen hafta aniden suratıma söyleyiverdi. Bilgisayarımın kuzey çipi yanmış blogcum. Game of Thrones'u da o bilgisayarda izlememiştim ama niye böyle havalara girip "kış geliyor" diye kuzey çipini yaktı anlamış değilim... Tamir etmeye çalışmışlar ama pek ümit yokmuş. Anakartı değiştirmeye de değmezmiş, yenisini alsam daha hesaplı olurmuş. O yüzden benim emektarı gözden çıkarsam daha iyiymiş. Çok canım sıkılıyor böyle şeylere...

Elektronik cihazların ömürlerinin böyle kısa olması en fazla 3-5 senede tık diye gidivermesi çok asap bozucu. Sürekli tüketimi teşvik ediyor. "Al, al, yenisini al! Daha eski bilgisayarın geri dönüştürülemeden yenisini al ki insanoğlunun çöpleriyle, atıklarıyla içine ettiği dünyaya bir teknoloji çöpü daha kazandır." Nasıl sinirleniyorum anlatamam. Geri dönüşüm için ayırdığım ambalaj atıklarına bakıyorum bazen, yoğurt kovaları, meyve suyu ve süt kutuları, soda şişeleri, yumurta kartonları, gazete yığınları, plastik bakliyat ve gıda ambalajları... Sonu yok bunun. 4 kişilik bir aile olarak neredeyse her 2 günde bir koca bir poşet ambalaj atığı atıyoruz. Nasıl daha azaltabilirim diye düşünüp duruyorum.

İyi olan şey artık büyük alışveriş marketlerinin poşetlerinin %100 geri dönüşümlü olduğunu görmek. Son birkaç sene içinde ambalaj atıklarının yarattığı kirlilik yönünde atılmış en büyük adım bu bence. Teknosa teknolojik atıkları ve pilleri geri dönüştürmek üzere alıyor. Onları bu şekilde hallettik diyelim, sütü dışarıdan aldın, yoğurdunu da kendin yaptın, süt ve yoğurt ambalajlarından yırttın ama şampuanı, kremi, sabunu da mı kendin yapacaksın? Bahçemde tavuğum da yok ki yumurta kartonuna ihtiyacım olmadan yaşayayım! Genellikle eve asitli içecek almıyorum. Doğal maden suyu veya şeker ilavesiz, %100 doğal meyve sularını seçiyorum. Haliyle az da olsa içecek ambalajımız oluyor. Ama dondurma veya peynir kutuları beni çok rahatsız ediyor. Bazılarını üzerlerine çocukların renkli çıkartmalarından yapıştırıp, içlerine çiçek ekerek saksı olarak değerlendirdim ama hepsini de bu şekilde kullanamam ki...




Velhasıl bu ambalaj atıkları içime çok sıkıntı veriyor. Başka ne yapabilirim bu konuda? Siz neler yapıyorsunuz? Var mı yenilikçi fikirleriniz?

27 Ekim 2011 Perşembe

Fark göremiyorum, ya sen?




Uzun bir aradan ve dünya kadar üzüntüden sonra bugün yeniden yazmak geldi içimden. Beni yazmaya iten sebep ise tahmin edebileceğiniz gibi yine Özgür. Uzun zamandır üzerinde çalıştığı makina projesi bitti. "Türkiye'de başka bir ilke imza atmak üzere", bu yeni makina imalata alındı. İmalattan gelen parçaları monte edip makinayı ortaya çıkarabilmek için yeni bir dükkan bile tutuldu. Bu arada makinanın reklam ve pazarlama çalışmaları son sürat gidiyor tabi. Tüm sektörel dergilere sayfa sayfa reklam ve röportaj verilmiş.Yeni makinayı sergilemek için Türkiye'nin en büyük fuarına katılma kararı alınıp kocamanca da bir stand tutulmuş vs vs. Tabii tüm bu olaylar olurken ben arka fonda söylenip duruyorum, "Bitmemiş makina için neden bu kadar reklam ve tanıtım harcaması yapıyorsun, fuara stand kiralayıp neden kendi kendini strese sokuyorsun? Zamana bırak bu işi, ne zaman biterse makina o zaman reklama girin" deyip duruyorum ama beni dinleyen yok tabi. Şeytan azapta gerek.

Fuara yaklaşık 1 ay kala kötü haber geldi. Makinanın çalışmasını sağlayacak ana millerin vaktinde gelmesine ihtimal yokmuş. Mil siparişi verirken anlaştığımız teslim tarihinden ancak 2 ay sonra millerin elimize ulaşacağını öğrenmek kötü oldu tabi. "İnsanın bir kez ters gitmesin işi, muhallebi yerken kırılır dişi" demişti rahmetli Barış Manço bir şarkısında. Gerisi aynı bu özlü sözümüze uygun olarak çorap söküğü gibi geldi. İmalattaki makina ile ilgili olarak ters gitmedik şey kalmadı ama fuar standı kiralandığı için de şu aşamadan sonra olay tam bir "show business" haline dönüştü. Fuara makinayı götüremeyince "Hiç değilse makina projesinin bitmiş haliyle bir animasyon film hazırlatıp makinanın yeniliklerini tanıtalım, müşterileri bu işi başaracağımıza ikna edelim" diye bir gayret içine girildi. Animasyonu yapacak kişi olarak, ailenin iletişim tasarımı okumuş ve de 3D animasyon üzerine uzman tek kişisi olan kardeşime gidildi. Çocukcağız elinden gelen gayreti ve imkanı kullanarak 10 günde müthiş bir animasyon film hazırlayıp bu sabah itibariyle başlayan fuarda yayınlayabilmemiz için bize verdi.

Ama bunca saattir bu teknoloji harikası animasyonu oynatacak bir program bulup sıradan dvd playerda izlenebilir hale getiremeyen Özgür sinir krizi geçirmenin eşiğine geldi. Önce kardeşimin verdiği dosyayı iki gün önce format attığı kendi bilgisayarında açamadı. Sonra dosyayı açamayınca internetten uygun bir program bulup indirmeye çalıştı. Her ne kadar kendisi, Türkiye'nin konusunda uzman, ender mühendislerinden biri olsa da resmen internet özürlü. İnternette aradığı hiçbir şeyi bulamayan bir insan olabilir mi? Var işte; Özgür. İndirmeye çalıştığı dosya yüzünden, bilgisayardaki virüs programı alarm verdi. Kurmaya çalıştığı program halihazırda kullandığı internet programına ekstradan bir sürü araç çubuğu ve ıvır zıvır özellik eklemiş. Bilgisayar ekranı kilitlendiği zaman ben olaya müdahele ettim. Eklediği ıvır zıvırları silip virüs programımızın onay verdiği bir siteden videoyu izleyebileceğimiz bir program indirdim. Gayet güzel izledik kardeşimin yaptığı filmi.

Sonra bu filmi bir cd'ye kopyalamak gerekti. Malum filmi fuarda yayınlayacaklardı. Bu sefer uzunca bir süre dosyayı cd ve dvd'ye yazmak için bir program aradı internette. Bu arada 2 saat geçmiş olduğu için Özgür yine aynı saçmalıkları yapmadan, gerekli programı ben bulup yükledim bilgisayara. Sonunda bizim filmi bir cdye kopyalayıp bizim dvd oynatıcıya taktı ve tabii ki orada görüntü falan alamadık. Kendine o kadar güveniyordu ki bizim dvd oynatıcının bozuk olmasından başka bir ihtimal yoktu onun için. Beni elimde cd ile üst katta oturan abisinin evine gönderdi. Tahmin edeceğiniz üzere orada da bizim cdyi izleyemedik. Ondan sonra da Özgür kendini kaybetti zaten. Beni bilgisayarın başından kaldırıp kendi oturdu. Sabahtan beri hemen her programı bilgisayara kurarak kardeşimin gönderdiği film dosyasını, olabilecek her video formatına çevirerek bizim dvd oynatıcıda izlemeye çalıştı. Her denemeden sonra dönüştürdüğü yeni dosyayı yazdırdığı dvd ve cdlerden küçük bir yığın oluştu televizyonun yanında. En az 15 deneme ve yanılmadan sonra, ki tüm bunlar yaklaşık 5 saat sürdü, Özgür dosyayı bir usb hard diske yükleyip en yakındaki bilgisayarcının yolunu tuttu. "Bunu normal bir dvd oynatıcıda izlenebilir hale getir bana" diyecekmiş. Giderken de "Bana bak Selen eğer bu kaydettiğim dosyalardan herhangi birini fuardaki dvd oynatıcılar açarsa eve geldiğimde bu aleti burada görmek istemiyorum." diye beni tehdit etmeyi unutmadı elbet. Sizi bilmem ama ben böyle zamanlarda Özgür'le benim oğlanlar arasında hiç bir fark göremiyorum.

24 Ekim 2011 Pazartesi

Yine aynı hikaye

Milletçe neye ağlayacağımızı şaşırdık resmen. Geçen hafta verdiğimiz 24 şehide döktüğümüz gözyaşları daha kurumadan dün Van'dan gelen deprem haberiyle yeniden sarsıldık. Sapasağlam duran binaların hemen yanında moloz yığını haline gelmiş yüzlerce ev, o molozların altında yüzlerce can... Bu acıyı, üzüntüyü ve de ihmali anlatacak kelime yok. Allah'tan depremde ölen vatandaşlarımıza rahmet, yakınlarına sabır diliyorum. Enkaz altındakilerin Allah yardımcısı olsun...

21 Ekim 2011 Cuma

Okul sorunsalı



Ne zamandır yazamadım, bilgisayarım tamirden gelmedi hala. Geri gelecek mi diye ciddi ciddi endişelenmeye başladım hatta. Bunca zaman televizyon başında şehitler için ağlamadığım zamanlarda, Özgür'ün muhasebecisinin yapıp sıvadığı şeyleri temizlemekle meşguldüm. Her şey bankanın 6 aylık mizan istemesiyle başladı. Muhasebeden gelen cari dökümlerdeki hataları görünce Özgür'le benim dudaklarımız uçukladı. Neler yoktu ki... Faktoringe kırdırılan çekler hiç işlenmeden faktoring firmasından gelen havalelerle biz sürekli borçlandırılmışız. İade alınan çekler hesaplardan düşülmeden onların yerine yapılan ödemelerle fazladan ödeme yapmışız gibi gösterilmiş. Gelen faturalar işlenmemiş, bu faturalara karşılık yaptığımız ödemelerle biz çoğu firmadan alacaklı görünüyoruz falan filan.. Buna benzer saymak bile istemediğim bir sürü akıllara ziyan yanlışlık... Ben bir mühendis olarak bu yanlışları fark edebiliyorsam muhasebe okumuş, bu işte uzman bir insanın nasıl olup ta bu hataları yapabildiğini anlayamadım.

Neyse muhasebe hesaplarından kafamı kaldırabildiğim zamanlarda ise Ömer'e okuldaki zorbalarla başa çıkabilmesi için koçluk yaptım. Bu sene okul değiştirdiler ya adaptasyon sorunları had safhada. Büyük oğlanda fazla problem olmadı ama küçüğü çok zorluk çekti. Küçücük çocukların nasıl bu kadar acımasız olabildiklerine şaşsak ta çocuğumuza kendisini korumayı öğretebilmek adına bazı acımasız taktikler vermek zorunda kaldık. En çok kendime sorduğum soru şu; bir insan çocuğunun okulda diğer çocukları hırpalayan bir zorba olduğunu nasıl fark etmez?  Anlaşılan çocuğunu okula gönderen, kendi çocuğu ezilen taraf olmadıkça ilgilenmiyor okulda olanlarla. Çocuklar yapıları gereği, her zaman doğruyu olanca çıplaklığıyla söylüyorlar ama kendilerine öğreten biri olmayınca bazen söyledikleri şeylerin karşı tarafı ne kadar incitebileceğini de haliyle bilmiyorlar. Lütfen çocuklarınızla konuşun, okulda neler yaptıkları konusunda fikir edinmeye çalışın. Sizin çocuğunuzun okulda ezilen, itilip kakılan bir çocuk olmaması onun mükemmel ilişkiler kurduğu anlamına gelmiyor her zaman.

Ömer okulda bu tip saldırgan ve aşırı eleştirel yaklaşımlara maruz kalınca okula gitmek istememeye başladı. Geçtiğimiz 2 sene boyunca hiç şikayet etmeyen çocuk, her sabah evden çıktığımızda oflayıp poflamaya, okul bahçesinde sıraya girdikleri zaman da yaşadığı gerilimden dolayı "Okula gitmek istemiyorum anne, seninle evde kalmak istiyorum" diye ağlamaya başladı. Çok üzülüyor insan. Kendi sorunlarıyla kendisi başa çıkmayı öğrensin diye bir kenara çekip "Oğlum bak şöyle şöyle davran", "Her söyleneni kafana takıp üzme kendini"  ya da "Sakın ezdirme kendini, yine o çocuk durup dururken gelip sana vurursa sen de vur, koru kendini altta kalma" gibi şeyleri çocuğa söylerken ringin kenarından boksörüne taktik veren bir koç gibi hissediyorum kendimi. Berbat bir his.

Ama çocuklar böyle büyüyor... Önce okuldaki çocuklar sizin koklamaya bile kıyamadığınız evladınızı itip kakıyor sonra da hayat. Bugün okuldaki minik zorbalarla başa çıkmayı öğrenecek ki yarın öbür gün karşısına o zorbalar, trafikte onu sollamaya çalışan araç sahibi, işyerindeki rakibi, patronu ya da ev sahibi olarak çıktığında ne yapacağını bilsin. Bir şekilde kendini korumayı öğrenemezse ileride ben yanında olmadığımda ne yapacak diye endişeleniyor insan. Anne baba olmak çok zormuş. Çocuk büyüdüğü ölçüde işin daha da karmaşıklaşıp zorlaştığını anladığınızda ise çok geç oluyor. Siz çoktan o neşeli bebeklik dönemini geride bırakmış oluyorsunuz.

11 Ekim 2011 Salı

Eski dostum

Beni bu kadar üzüşün..
Ne gidişinden,
Ne yokluğundan,
Ne de artik esirgediğin dostluğundan,
Sadece ama sadece,
Beni ben yapan,
Sendeki yansimamin yokluğundan...


Hayatımda yazdığım şiire benzer şeyler, bir elin parmaklarının sayısını geçmez. Bu yukarıdaki bundan seneler önce, yüreğimde çok ama çok derin bir iz bırakarak hayatımdan çıkıp giden bir dost için yazılmıştı. Yaşadığım üzüntüyü, hayal kırıklığını, acıyı, eksiklik duygusunu daha fazla içimde tutamayıp bu şekilde boşaltmıştım satırlara. Eski blogumda yayınlamıştım daha önce. Yeniden blog yazmaya başladığımda eski yazılarımı yeniden tarih sıralamasına koyup şurada yayınlamaya başlamıştım. Eski blogun son iki yazısını bu akşam yayınladım ve böylece eski blogumu hangi ruh hali ile kapatmış olduğumu yeniden hatırladım.

O zamanlar, bu eski dostumun beni, blogum vasıtasıyla takip ettiğini düşünmüştüm ve zaten son yazıya gelen yorumlardan biri de bu düşüncemi doğrular nitelikteydi. Ben de çileden çıkıp blogu komple silerek izimi kaybettirmek, kendimi O'na tamamen unutturmak istedim. Hala kırgındım, kızgındım ona. Detaylara girmek istemiyorum, çünkü ancak şu anda diyebiliyorum ki yaşananlar, hissedilenler sebeplerden daha önemli.

2004 yazından beri dünya gözüyle görmedim Onu. Onca zaman, artık O'na ihtiyacım olmadığına, zaman içinde ortak noktalarımızı yitirdiğimize ve artık birbirimizin hayatından tamamen çıktığımıza kendimi inandırmaya çalışmakla geçti. Zaman zaman rüyalarımda buluştum onunla. Aramıza hiçbir şey girmemiş gibi okul sıralarında oturduk yeniden. Geçen zamana ve yaşananlara inat, rüyalarımda gezdik, tozduk, eğlendik, dertleştik bunca sene. Ve her seferinde, ertesi sabah uyandığımda,  kendime artık onunla arkadaş olmadığımızı hatırlatmak zorunda kaldım içim sızlayarak.

2009 kışında bir bayram günü aradı beni. Telefon numarasını telefonumun hafızasından silmiştim. Ama kendi hafızamdan silmeyi başaramamışım ki cevapsız çağrılarda numarasını görünce hemen tanıdım. Bu sefer ben aradım, çünkü arayan "O" olduğu için değil gerçekten telefonun sesini duymadığım için açmadığımı bilsin istedim. Konuştuk... Garipti... Birşeyler eksikti aramızda. Sanırım ne o beklediğini buldu, ne de ben. Sadece 1 defa daha konuştuk daha sonra. "Gelirim, görüşürüz" dedi.. Görüşmedik... Aramadık bile birbirimizi bir daha. Aramızdaki herşeyin bir anda eskisi gibi olmasını zaten beklemiyordum ama onca zaman sonra yeniden birbirimizle konuşacak cesareti ve isteği bulmuşken eski yakınlığı kuramamak kötüydü, ama ne yalan söyleyeyim, ilk ayrılık kadar koymadı bana. Çünkü ben zaten onu gözden çıkarmıştım. 

"Unutmuşum" dedim. "Köprünün altından çok sular aktı" dedim. "Ortak hiç bir şeyimiz kalmamış zaten" dedim. Düşünmez oldum O'nu... "Artık küs değiliz nasılsa, Facebook'ta arkadaş bile olduk" diye içim rahatladı. Yüreğimden bir yük kalktı sanki. Çünkü insan geçmişinin koca bir parçasını, hem de sevdiği bir parçasını, koparıp atamıyor ki... Geçmişimiz olmadan biz neyiz? Kimiz? Yaşadıklarımız olmasa biz, bugünkü biz olur muyduk? Onun araması sayesinde barıştım geçmişimle, en azından içinde onun olduğu anıları yüreğimde bir sızı ve sıkıntı olmadan hatırlamayı başarır olmuştum. Ama hala içten içe kızgındım Ona, bizi bugünlere getiren kadere, darılmamızda payı olan herşeye ve herkese... "Hayat bu, bize ne getireceği, bizden ne götüreceği belli değil" dedim durdum kendimi avutmak için.

Dün gece yine rüyamda gördüm O'nu. Yine beraber yedik, içtik, güldük, eğlendik. Sabah kalktım yine içim buruk... "Madem bitti dostluğumuz, bu rüyalar da nesi?" diye soruyor insan kendi kendine. Bunca zamandan ve yaşanandan sonra neden hala rüyalarıma giriyor? Ben de giriyor muyum acaba onun rüyalarına? Kaybettiğimiz birşeyleri rüyalarımızda yeniden bulmaya çalışmak neden?

Bu duygularla yatağıma gittim bu gece, içimden Orhan Veli okumak geldi. Uzun zaman sonra açtım Orhan Veli'nin şiir kitabını ve şu satırları buldum;

MEYHANE
Madem ki sevmiyorum artık,
O halde, her akşam
Onu düşünerek içtiğim
Meyhanenin önünden
Ne diye geçeyim?..

Bu gece anladım ki artık Ona olan özlemim kırgınlığımdan baskın hale gelmiş. O zamandan beri ağlıyorum işte...

8 Ekim 2011 Cumartesi

Mazeret izni

Geçtiğimiz ay bilgisayarıma bir haller oldu blogcum. Belki de kendisini evde bırakıp tam 1 hafta tatil yaptığım için bana trip yapıyordur, malum, hiç bu kadar ayrı kalmamıştık daha önce. Tatilden döndüğümden beri ne zaman bilgisayarımı açsam bana işlerimi halletmem için kafasına göre bir mühlet verip sonra kendi kendine kapanıyor. Ne yaptıysam olmadı. Özgür'ü ikna edip format bile attırdım ama formattan sonra baktık hala aklına esince kapanıyor, kendisine bir tane yepyeni, en orjinalinden pil bile aldım. Ama ı-ıh, orjinal pilini beğenmemiş olsa gerek yine aklına estikçe kapanma olayına girince bilgisayarımı gözyaşları içinde tamirciye uğurladım. Lütfen bana "abartıyorsun" demeyin. Ben 34 yıllık ömrümde, tamirciye gidip te eskisinden daha iyi bir durumda geri dönen bir notebook bilgisayar görmedim hiç. Doğal olarak emektar bilgisayarımın akibeti konusunda epey endişeliyim.

2 haftadır tamircide olan bilgisayarım yüzünden elim ayağım birbirine dolaştı. Özgür bana hemen bir şirket bilgisayarı tahsis etti. Beni çok sevip düşündüğü veya bunca zamandır kendisine ettiğim yardımların bir karşılığı olsun diye değil elbet. Nisan ayından beri ancak bir düzene soktuğumuz şirketin cari hesap kayıtları sekteye uğramasın diye benim hizmetime verdi bu bilgisayarı.

Ama bu yeni bilgisayarın sürekli gidip gelen interneti bu süre zarfında benim de ruh halimde "gel-git"ler yaratmaya başladı. Bilgisayarı açıyorum internet var. Bir-iki sayfa açıyorum tam bir şey okuyacağım ya da maillerimi kontrol edeceğim, bir bakıyorum internet gitmiş. İnternet,bir varmış bir yokmuş diye beni sınarken yarım aklım da uçup gidecek ben esas ona yanıyorum. Uzun lafın kısası, bilgisayarım tamirde, Özgür'ün bilgisayarı ise içinde tüm mühendislik hayatının proje çizimlerini barındırdığı için hepimize "cısss", diğer idareten kullanabildiğim bilgisayar ise dandik. Arayı açtım, ama mazeretim var. Bir sürelik mazeret izni kullanacağım. Bensiz de idare edebilirsiniz, size güveniyorum. Kalın sağlıcakla...

3 Ekim 2011 Pazartesi

Yol ve Tavuk

Haftasonu anamdan emdiğim süt burnumdan geldi desem yeridir blogcum. Öncelikle Pazar sabahı saat 10'a veli toplantısı koyan zihniyeti kınayarak başlamak istiyorum. Daha sonra da, 4. sınıf çocuğuna performans ödevi olarak, bütün bir çiğ tavuğu kesip doğrayarak eklem ve kemiklerini inceleme ödevi verenlerle devam etmek isterim.



Cumartesi Özgür "Bizim eve sadece yarım saat uzaklıkta" diyerek aldı, gezmeye götürdü bizi. Çatalca'nın köylerinde gezdik dolaştık, deniz kıyısında yemek yedik, eğlendik çocuklarla. Dönüşte hava kararmıştı. Orman yollarında, karanlığın ve yol yapım çalışmalarının etkisiyle, ve Özgür de tüm köy isimlerini birbirine karıştırınca 45 dakika sürmesi gereken yolculuk yaklaşık 2 saat sürdü. Hadımköy yönünde aldığımız 1 saatlik yolun sonunda aslında otobana çıkmayı başardık. Ama yeni yapılmış bir otobanda, zifiri karanlıkta yaklaşık 10 dakika gittikten ama tek bir elektrik direği, tabela bile görmeyip üstüne üstlük uzaktaki şehrin ışıklarının yaklaşmak yerine gittikçe bizden uzaklaştığını fark ettikten sonra Özgür'e "Korkarım bu gidişle Hadımköy yerine Gaziosmanpaşa'dan falan gireceğiz İstanbul'a" dedim. Çocuklar çoktan karanlık nedeniyle tırsmış arka koltukta sus pus oturuyorlardı. İlk bulduğumuz yerden dönüp aynı yoldan geri gitmeye çalışırken geliş istikametinden görülmesi imkansız bir tabelayı tesadüfen bulup yeniden doğru istikamete dönmeyi başardık. Yoksa gece vakti kim bilir nerelere gidecektik.

Cumartesi günü yollarda bu şekilde haşat olup Pazar sabahı da alelacele veli toplantısına katıldıktan sonra bu sefer tavuklu ödevimize geçtik. İstenildiği üzere bütün bir tavuğu oğlanlarla paramparça ettik. Her ne kadar çiğ tavuk kokusundan pek memnun kalmasalar da genelde olay hoşlarına gitti. Ben doğradıkça, ödeve koymak için tavuğun poz poz resimlerini çektiler. İşimiz bittiğinde o tavuktan başka bir şey olmayacağı için haşlamaya karar verdim. Haşladıktan sonra etleri ayrılınca kemiklerini daha iyi görüp ödevin amacına daha iyi hizmet edeceğimi düşünmüştüm. Ama haşlanmış koca bir tavukla başetmek çok zor oldu. Suyunun bir kısmıyla  terbiyeli şehriye çorbası yaptım. Kemikli yerlerinden çıkan etleri iyice didikleyip bolca dereotu, taze soğan, salatalık turşusu ve süzme yoğurtla salata yaptım. Salata nefis oldu. Göğüs kısmını da ayrıca dilimleyip makarnanın yanında oğlanların önüne koydum. Sabah salatanın kalanı ekmeğin arasında sandviç olarak oğlanların beslenme çantasında yerini aldı. Ama hala koca bir kavanoz tavuk suyumuz ve haşlanmış irice bir parça tavuk göğsü duruyor dolapta. İçimiz dışımız tavuk oldu anlayacağınız.  Bu elde kalanları bitirmek için daha başka ne yapabilirim? Bir fikriniz varsa çok makbule geçer.

Hafta sonu böyle geçti işte. Yine kitap falan okuyamadım. Özgür'le feci halde Game of Thrones'a sarmıştık zaten. Muhteşem bir diziydi. İlk sezonu 2 haftada izledik bitirdik. İkinci sezonun Nisan 2012'de başlayacağını öğrenmek tam bir hayal kırıklığı oldu bizim için. O zamana kadar nasıl bekleyeceğiz şimdi bilmem. Mor hırkanın bir kolu bitti. Umduğum kadar muhteşem olmadı ama fena da değil sanki. Evin içinde giyecek bir hırkam olur en kötü ihtimalle. Bu model kol üzerinde çalışmak lazım belki bir dahaki sefere daha güzel olur. Özgür'den gizli kitap siparişi verdim yine. Kelepir kitaplar içinde iki tane ilginç kitaba rastladım. Bisikletle Dünya Turu ve Dünyayı değiştiren Kadınlar. Bu sefer de Özgür'e yakalanırsam hiç değilse ödediğim fiyatı duyduğunda yırtarım diye düşündüm. Şimdilik benden bu kadar blogcum, haftasonunun yorgunluğunu atmaya gidiyorum ben.