28 Mayıs 2014 Çarşamba

Yaz bir yere, unutacaksın!

Kimi insanlar liste insanıdır. Aklınıza gelebilecek her şeyin listesini yaparlar. Alışveriş listesi, yapılacak işler listesi, malzeme listesi... Bazı konularda karar verebilmek için bile liste yaparlar, seçilecek alternatiflere göre karşılaşılabilecek durumlar listesi, karar verilmesi gereken bir konuda iyi yanlar/kötü yanlar listesi, veya filanca işi bitirmek için izlenecek adımların listesi... Özgür tam da bu tip bir insandır. Her daim aklınıza gelebilecek her şeyin listesini yapar. Tercih yapması gereken her önemli durumda, oturup kar-zarar tablosu çıkarır ona göre karar verir falan. Evlenirken bir eve lazım olabilecek ne varsa onların listesini yapmıştı, güleceksiniz ama listede mandaldan rendeye, limon sıkacağından komidine kadar her türlü şey vardı. Ev alışverişi yaptıkça listedeki maddelerin yanına bir çizgi atıp unuturdu. Nitekim evlendiğimiz gün evle ilgili hiçbir eksiğimiz kalmamıştı. Halbuki düğün gününün ertesi sabah uyanıp ta "bak şimdi rende lazım oldu gördün mü ne yapacağız şimdi rendesiz tüh tüh tüh" veya "gelinliğimi yıkadım ah bir de mandal olaydı asıverirdim balkon ipine" diyecek insan yoktur herhalde. "Bir kaç şey de eksik olsaydı ne olurdu, bu kadar kasmanın ne anlamı var?" diyeceksiniz haklısınız, ben hep derim kendi kendime ama Özgür böyle bir insan, ona ne laf anlatabilmek mümkün ne de değiştirebilmek, 15 sene sonunda nihayet onu bu şekilde kabullendim ve artık bu hallerine gülebilir hale geldim.

Asap bozucu yanları da olabiliyor tabi, bir kere evdeki en basit şeyleri bile liste haline getirip;

  • Duşakabinciyi ara, 
  • Elektrik faturasını yatır, 
  • Annemle haftasonunu konuş, gidemeyeceğimizi söyle
  • Ömer'in ortodontist randevusunu falanca güne aldır
  • Uğur'a göz doktoru randevusu al

şu şekilde burnuma dayaması yüzünden "yahu hadi işi geçtim, işyerinde istediğin kadar listeler yap ama evdeki basit bir kaç şeyi bile niye böyle görev haline getiriyorsun?" diye birbirimizi çok yemişizdir. Eskiden beraber çalıştığımız bir dönem de vardı biliyorsunuz, o zaman da bana bir takım şeyler buyurur, ben "hı hı hı" dedikçe sinirlenir "bi liste yap unutacaksın" der dururdu. Bense nefret ederim liste yapmaktan. Sadece tatile çıkmadan önce, unutmamam gereken şeylerin listesini yaparım. Çünkü aksi takdirde başa çıkmak mümkün değil. Bizim ailedeki herkes, tatillerde her şeyi tam olsun ister, ama hiç kimse, yardım edeyim bazı şeyleri de ben alayım, demez. O yüzden tatil öncesi bavul hazırlarken uzunca bir liste yaparım, bir de kırk yılda bir alışverişte mutlaka unutmamam gereken şeyler olduğunda bir kağıda yazar, alışverişe çıkmadan yanıma alırım, bunlar dışında da hiçbir şeyin listesini yapmam. İşte bu yüzden; Özgür bana her liste yap dediğinde ve ben yapmadığımda bana gıcık olur, bana söylediği şeyleri kendisi bir liste yapar, önem durumuna göre ya yaptığı listeyi görebileceğim bir yere bırakır ya da akşam eve geldiğinde bizzat kendisi oturup, yapmamı istediği şeyleri o listeden tek tek sorar, verdiğim cevaplara göre listeden siler veya yeni maddeler ilave ederek beni çileden çıkarır.

Ben sevmiyorum arkadaş yapılacak şeyleri bir yere yazıp kendimi sınırlamayı. Yapılacak her şey benim kafamda zaten, ama ben listeden gitmeyi sevmiyorum. Kafamdaki şeyleri aklıma estiği zamanlarda aklıma estiği sıra ve şekilde yapmak istiyorum. Elimde yazılı bir şey olunca huyum kurusun sinir oluyorum, arada canım bir şeyi yapmak istemediğinde boşverip ertesi güne bırakamıyorum... Neden? E elimde kanıt var! Yapılacak şeyler listesine yazmışım ve yapılması lazım. Yazılı olunca kaçar yol yok, gene canımın istemediği, üşendiğim bir şeyi ertesi güne bırakabilirim elbet, ucunda ölüm yok ya... Ama bu sefer benim içim elvermiyor, gıcık oluyorum bu duruma. Yazılı olunca boşveremiyorum, kafamdaki liste gibi esnetemiyorum.  Körolmayasıca kuralcı yanım (Ömer bu konuda bana çekmiş kesin) diyor ki; yazmışsın yapılacak diye, aha listede var, yapacaksın! Kesin benim bu huyumu biliyor Özgür, bunu bana karşı kullanmak için habire herşeyi liste şeklinde burnuma dayıyor. Burayı okuyunca da anlayacak şimdi aslında unuttum dediğim bazı şeyleri unutmayıp savsakladığımı. Ama bendeki mantık şu; "Bir şeyi eninde sonunda ben yapacaksam, buna mecbursam, ne zaman yapacağıma da ben karar veririm"


............................. .........................Devam edecek.....................

27 Mayıs 2014 Salı

Anne Yalanları Mimi

Bu aralar tembellik ediyormuşum, yazayım diye sevgili Handan beni mimlemiş. Çocuklara söylediğim yalanları yazmam gerekiyormuş. Vallahi kaç gündür düşünüyorum öyle bomba etkisi yapacak bir şey bulamadım. Hatta dayanamadım dün çocukların kendilerine de sordum, evladım bak size söylediğim yalanları yazmam gerekiyor ne yalan söyledim ben size bugüne kadar dedim, onlar da düşündü taşındı, bir şey bulamadı. Diş perisini saymazsak aklımıza tek bir şey geldi hepimizin, o da oğlanlar küçükken Özgür'le ben kola içerken bunlara da pekmezi sulandırıp kola diye kakaladığım. Hahahaha şimdi yine hatırladım da çok komiktiler, kola içiyoruz diye ağızlarını şapırdata şapırdata bir kasılıyorlardı ki görmeniz lazım. Pişman değilim, yine olsa yine yaparım. :)

21 Mayıs 2014 Çarşamba

Gündem

Hiç tadım yok blog. Bu yazıyı bile yazıp yazmamak konusunda çok kararsız kaldım ama sonunda yazmayı ve bir süreliğine yine içime çekilmeyi uygun buldum. Öyle şeyler oluyor ki artık bu memlekette her bir yeni olayda "hah artık zurnanın zırt dediği yer budur işte" diyorum. Bir şeylerin değişeceğine, geleceğe yönelik güzel gelişmeler olabileceğine dair safiyane bir umut beliriyor içimde ve çok zaman geçmeden o umut tekrar tekrar parçalanıp un ufak oluyor. Her yeni korkunç, akıllara ziyan olayda insanların bundan sıyrılma becerisi, olayın vahametini örtme çabaları, giderek artan hoyrat, çıkarcı, başkasını umursamaz diktatörce tavırları beni dehşete düşürüyor. İçimdeki isyan büyüyor büyüyor, patlama noktasına geliyor hatta patlıyor da..  Her akşam haber programı izlerken isyanımı, sinirimi, üzüntümü, çaresizliğimi içimden kusuyorum. Hayatım boyunca etmediğim kadar küfür ediyorum, insanlara bela okuyorum sonra kendimden utanıyorum. Pişman olup, tekrar yapmayacağım diyorum ta ki yeni bir saçmalık olana kadar....

Ben böyle ikiyüzlülük, böyle arsızlık, böyle aşırılık görmedim. Kur'an da aşırıya giden milletlerin medeniyetleri ne kadar ileri olursa olsun nasıl yok edildiğini anlatan hikayeler öyle çok ki... Açıkçası korkuyorum artık. Memleketimde işler iyice çığırından çıkmaya başladı. Sağduyu, vicdan ve adalet duygusu olan insanların engelleyemediği bu arsız güruh ve yaptıkları her şeye göz yuman şakşakçıları yalancılıkta, şirkte, kibirde daha ne kadar ileri gidecekler endişeyle bekliyorum. Bizim üstesinden gelemediğimiz noktada, korkarım bu gidişle daha ileri bir adalet mekanizması devreye girecek.



"Şirk, yalnız putlara tapmak değildir. Kendi şahsi arzu ve isteklerinde tesir görerek, uyman da bir nevi şirk ve putperestliktir. Dünya ve onun metaından, ahiret ve onun nimetlerinden herhangi birine gönlünü kaptırarak, seni yaratanın sevgisini değil, bunlardan herhangi birinin sevgisini üstün tutarsan şirk etmiş olursun...Bunlardan herhangi birine kapılman gizli şirktir." (Abdülkadir Geylani, Fütuhu'l Gayb)


“Her milletin belli bir eceli vardır. Onların eceli geldi mi, ne bir an geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler” (Araf Suresi,34)

"Halkı zulmetmekteyken helak ettiğimiz, böylece duvarları, çökmüş çatılarının üzerine yıkılmış nice memleketler, nice kullanılmaz kuyular, nice muhteşem saraylar vardır" ( Hac Suresi,45)

"Biz bunlardan önce nice nesiller yıkıma uğrattık ki onlar, zorbaca yakalamak (yakıp-yıkmak, baskı ve şiddetle yönetmek, sindirmek) bakımından kendilerinden daha üstündüler; şehirlerde (yerin üstünü altına getirip, sayısız kazı, inşaat ve araştırmalarla her yanı) delik-deşik etmişlerdi. (Ama) kaçacak bir yer var mı?" (Kaf Suresi, 36)


8 Mayıs 2014 Perşembe

Kokoş

Beni tanıyanlar bilirler, öyle süslü bir tip değilim, aman kılık kıyafete yatırım yapayım, takıp takıştırmadan sokağa çıkmayayım gibi saplantılarım yok. Sade giyinen, genelde kot pantolon üstü gömlek veya tişörtle gezen, senenin neredeyse 360 günü makyaj yapmayan bir insanım. (5 günü de belki yıldönümü, düğün, nişan, yemek vs gibi günlere denk gelebilir diye hariç bıraktım.) Oje sevmem, sallantılı küpe sevmem, küçük geometrik şekillerde veya yaprak, çiçek, kuş, balık vb desenli sallantısız küpelerim olur her zaman. Aynı anda ikiden fazla yüzük takmam ki onların da biri alyansım olur, boynumda da senelerdir Özgür'ün Uğur'u doğurduktan sonra ilk anneler günümde aldığı çocuk şeklinde bir kolyeden başka bir şey olmaz genelde. Bilezik, saat severim ama iş takmaya gelince üşenirim.

Ben böyle bir tipken kızımın da büyük ihtimalle bana benzeyeceğini düşünmüştüm. Çünkü süslenme, takıp takıştırma davranışının hep sonradan öğrenilen bir şey olduğunu sanıyordum. Halt etmişim. Meğerse doğuştan gelen bir şeymiş. Öyle olmak zorunda, çünkü başka türlü Özge'nin kokoşluğunu açıklayacak bir teorim yok.

Kızım olacağını öğrendiğimde sağlıklı olmasından sonra ilk temennim öyle çok süse püse düşkün olmaması idi. Ne yalan söyleyeyim halihazırda etrafta gördüğüm o prenses gibi kırıtan, her şeye mıymıy eden, parlatıcı sürmeden evden çıkmayan, daha ortaokulda topuklu ayakkabı giyen marka delisi küçük kızlara öyle sinir oluyorum ki... Daha konuşmayı beceremeyen bebelerin ellerinde ojeleri, kulaklarında küpeleri gördükçe ana babalarının saçını başını yolasım geliyor. Çocuk dediğin çocuk gibi olmalıdır, masum, sade. Çocuk çocukluğunu yaşamalıdır bence, büyümüş te küçülmüş gibi görünen kızlar çok itici geliyor bana o yüzden.

Özgür'e de söyledim hamileyken, "Özgür yemin ederim bu başımıza süslü kokana bir şey olursa hiç çekemem valla. Sürekli kırıtıp duran, mıymıntı bir şey olmaz inşallah" dedim, Özgür de dedi ki "Anasına benzer herhalde Selen, başka kime çekecek, iki tane de abiyle zor biraz öyle olması"  O yüzden kız olacağını duyan ve "Aaaa ne güzel bu sefer prenses geliyor demek" diyen herkesi de "Prenses yok!  Prenses değil bizim kızımız. Prenses falan olmasın, Erkek Fatma olsun bizimki" diye düzelttik Özgür'le. Allah ta böyle çarptı işte.

Erkek Fatma olmasına oldu bak Allah için. Daha 15 aylık olmadan düz duvara tırmanan bir şey oldu çıktı başıma. Sürekli koltuk tepelerine çıkıyor, abilerle top oynuyor, sağa sola tırmanmaya çalışıp her köşeyi karıştırıyor, ne bulursa ağzına atıyor. Kırıyor, döküyor, yırtıyor, parçalıyor...Bir de eli ağır, sinirli bir şey ki sormayın gitsin. Bacak kadar boyuyla neredeyse bizi dövecek. Bir şeyi yapma diyorsun inadına yapıyor, hem de daha büyük bir hırs ve inatla. Yemin ederim üst üste iki oğlan büyüttüm ikisi bu kadar yaramazlık yapmıyordu. En küçük, en şımarık olmasın diye yırtınıyorum resmen ama ben mi yaşlanmışım yoksa bu mu felaket bir şey anlamadım gitti.

Dantelden pratik şapka yapımı
Ama diğer yandan doğdu doğalı bizim kız pek meraklı incik boncuğa, takıp takıştırmaya. Doğduğundan beri boynumdaki kolyeyi kemirip duruyor kucağımda, başta parlak parlak dikkatini çekiyor herhalde diye düşünüyordum. Hatta öyle merakla kurcalamaya, yiyecek gibi bakmaya başladığında söz verdim, "Söz kız, sen de büyü, ilk çocuğunu doğur, sana vericem bu kolyeyi" dedim, sonra da Özgür'le birlikte kötü kötü güldük hatta. Ama son gülen başkası olacak galiba zira ben giderek işkillenmeye başladım. Sonuçta bu büyüttüğüm üçüncü çocuk ama oğlanların hiç biri bu kadar incik boncuğa dikkat etmezdi. Kız uykudan kalkıyor daha memeye sarılmadan kulağımdaki minicik küpedeki değişikliği fark edip bir de "Dur bakayım ne yaptın sen böyle, ben uyurken küpeni mi değiştirdin?" gibi bir surat ifadesiyle daha dikkatli incelemek için eliyle kafamı ittirip yana çevirmeye çalışıyor. Veya kafamdaki tokaya bakıyor, ilgisini çekerse inceleyebilmek için saçımı başımı yolmak pahasına onu kafamdan söküp çıkarıyor. Yemek yerken üzerine bir şey damlasın uzun uzun inceliyor lekeyi sonra da suçlarcasına bana bakıyor ters ters. Utanıyorum valla ama ne yapayım önlük te taktırmıyor ki, fiyakası bozuluyor herhalde. Bazen renkli lastik tokaları eğlence olsun diye koluna bilezik gibi taktığımda aman bir hoşuna gidiyor bir hoşuna gidiyor ki sormayın, böyle kolunu dirseğinden kıvırıp elini göğsüne yakın tutup tutup bakıyor koluna. Anneannesi geldiğinde atmaca gibi atılıp kadının boynundaki fuları kapıyor ve kendi boynuna doluyor. Evdeki tespihleri kafasına geçirip kendine kolye yapıyor sonra da büyük bir cakayla evde paytak paytak geziyor. Öyle de komik görünüyor ki biz Özgür'le bakıp bakıp "Kız çocuk böyle bir şey herhalde, çocuğun içinden geliyor" diye gülüp duruyorduk.


Geçenlerde internetten kumaş siparişi verdim. Artık evde dikiş makinesi var, sadece oğlanların okul pantolonlarının dizlerini yamamaktan başka işe de yarasın dedim ve ucundan kıyısından bir şeyler dikmeye başlayayım diye bir kaç parça kumaş siparişi verdim Baykumaş'tan. Bir kaç tane de eldeki parçalardan kendisi hediye koyup yollamış sağ olsun. Paketi açınca bir anda evin salonunda küçük bir kumaş yığını oldu. Özge de şaşkın şaşkın ben paketleri açarken izliyordu beni. Bir tane kumaşı bunun üzerine tutup "Eeee Özge, sana bundan pijama dikelim mi annecim?" diye sordum, hay sormaz olaydım. Benimki bir başladı kumaşlara sarınıp evde dolaşmaya sanırsın doğuştan Romalı velet, bir sandaleti eksik ayağında. Öyle de güzel bürünüp geziyordu ki evin içinde görmeniz lazım. Kumaşların birini bırakıyor diğerini kapıyor, bir ona sarınıyor bir buna... Şaştım kaldım valla. Bu nereden çıktı? Kimin çocuğu bu? Süslenmek demek cidden içten gelen bir şey yoksa bize bakarak bu çocuğun bunları öğrenmesine hiç imkan yok. Eeee ben ne yapacağım şimdi bu kızla, biraz büyüsün beni de beğenmez bu şimdi... :P