Hayattan Minik Detaylar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hayattan Minik Detaylar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Aralık 2013 Cuma

2013 bitmeden

Son günlerde hiç keyfim yok dediysem de arada beni gülümseten şeyler de var elbet.


Mutfak penceresinin önündeki minik saksıya sokuşturduğum çekirdeklerden biri filizlenmiş. Ara ara elime geçen meyve çekirdeklerini bu saksıya ekiyorum. Aylardır suluyorum ama o da tutmadı, bu da tutmadı diye o kadar çok şey denedim ki şimdi ben de bilmiyorum bakalım ne çekirdeğiymiş bu filiz veren. Limon mu, muşmula mı, zeytin mi.. Zaman gösterecek artık. Var mı tahminler?


Kendini şımartma fincanım hala sağlam ve hele de böyle güneşli kış günlerinde kendimi iyi hissetmeme ekstra bir katkıda bulunuyor.


Battaniyenin motifleri bitti, birleştirildi artık kenarlarını örüyorum. Senelerdir elimde sürünen bir şeyi nihayet tamamlıyor olmanın huzuru var içimde.


Ve elbette bu bıdık var beni gülümseten, sürekli yeni şeyler keşfetmesi, her şeye şaşırabilmesi, olur olmaz her şeye gülebilmesi ve çok basit şeylerle huzur bulabilmesine hayranım.

24 Mayıs 2013 Cuma

Bu aralar...

Çocuklar düşe kalka bisiklete binmeyi öğreniyorlar. Annem her ne kadar "Yazık çocuklara, neden kullanmayı öğrenene kadar bisikletlere ilave teker taktırmadınız?" diye bizi fırçalasa da biz çok memnunuz bacaklarındaki morluk ve çiziklerden. "Manyak mısınız?" demeyin, seneler sonra çocuklarım nihayet "çocuk" gibi koşup oynuyorlar, bisiklete biniyorlar, top peşinde koşuyorlar... Apartman katına hapsedilmeden, psikopat komşu teröründen uzak, çocukça bir hayat yaşıyorlar. Çocuk dediğin bahçede sokakta koşar oynar, bilgisayar veya PS başında hayali bir alemde oyun oynamaz. Öyle hoşuma gidiyor ki onların nihayet olması gerektiği şekilde büyümeleri...

Geçen gün Uğur bacağında boydan boya bir teker iziyle geldi. Nasıl becerdiyse, kendisi bisikletten düşmüş ve bisiklet kendi kendine onun bacağının üzerinden geçmiş... :P Başta "Anne bak! bacağıma ne oldu!" diye gelip minicik minicik çizikler gösteriyordu. "Oğlum bunlar ne ki, kedi bilmem neresini görmüş yara sanmış. Senin yaşında benim her iki dizim de hep yaraydı. Büyüyene kadar hiç yara kabuksuz görmedim ben dizlerimi. Biz böyle büyüdük, düşmeden bisiklete binilir mi hiç?" dedim. Hatta hafta sonu anneannelere gittiğimizde, babamla tren garında bisiklete binmeye gittiğimiz bir gün perondan rayların üzerine nasıl uçtuğumu hatırlattım babama. Benim oğlanlar maceramı bir de dededen dinleyince anca tatmin oldular, düşmenin, yara izlerinin ve morluklarının olmasının bir çocuk için normal olduğunu kabul ettiler. Şimdi korkmadan, daha büyük bir hevesle bahçeye oynamaya gidiyorlar.

Biz de Özgür'le arkalarından gülerek bakıyoruz. Çocuk dediğin böyle olmalı işte, ağaçtan nasıl ve neden düşülür bilmeli. Ne o öyle, kim daha önce bilgisayar oynayacak diye kavga etmeler, yok "sen daha fazla oynadın benim 5 dakikam daha var" diye birbirine girmeler, PS daki futbol oyununda gol yedi diye çamura yatmalar falan, onlara baka baka içimiz şişmişti valla. Hayali mevzulardan kapışıp duruyorlardı şimdi ise "gerçek" çocukluklarını yaşıyorlar.

Bunların dışında hayat son hızla akıp gidiyor elbet. İlla kitap okuyacağım diye kastığım gecelerde elimde kitapla uyuyakalmadan önce okuduğum 3-5 sayfa veya zar zor bebeği Özgür'e emanet edip kendimi tuvalete attığımda okuduğum 2-3 sayfa sayılmazsa kitap okudum diyemem. Eskiden Ömer'i ayağımda sallarken okurdum, o kadar kanıksamıştı ki durumu uykusu gelince önce alıp kitabımı atardı kucağıma sonra yastığını ve değiştireyim diye temiz bezini getirip yatardı kucağıma. Öyle hızlı geçiyor ki günler artık kucağımda salladığım Özge ve ondan 10 yaş büyük abileri en büyük yardımcılarım oldular.

Bir posta çocuk büyütüp sonra yenisini yapmaya karar vermenin en iyi yanı da bu işte. Bu sefer yardımcılarım var.





Yeterince gülümsetemediysek sizi, işte size haftasonu neşesi olarak 2 tane de müzik videosu. Birincisi çocukların PES 2013 oyunundan, ben ki nefret ederim futbol oyunlarından, ama bu şarkısıyla kendini hepimize sevdirdi. Bu aralar ailecek dinliyoruz, hatta benim adamlar PS turnuvası yaparken biz arka fonda Özge ile salak bir futbol oyununun şarkısıyla dans ediyoruz. (Biraz acınası durumdayız farkındayım ama mazeretim var; bakınız bir önceki yazı. Malum 2 tahtası eksik bir durumdayım)  İkinci video ise Özge'nin favorisi, ne zaman bu şarkıyı duysa dişsiz ağzını kocaman açarak gülüyor.



,Böylesi bir posttan sonra da alkışı hak ediyorum sanırım. Bu sizi bir süre idare eder, iyi haftasonları der kaçarım efenim.

30 Ekim 2012 Salı

Ekim de bitti işte

Epey olmuş yazmayalı. Araya bayram da girince zaten elim bilgisayara değmedi bile. Ne doğru dürüst kitap okudum ne de internette öyle uzun uzadıya takıldım. Bu aralar hırs yapıp elimdeki battaniyeyi örmeye hız verdim zira adını her an "ömrümü yedi battaniyesi" olarak değiştirebilirim. Hiç bir şeyi örerken bu kadar bıkkınlık gelmemişti nedense. Dün gece nihayet bitirdim, üzerimden bir yük kalktı resmen, artık yeni bir örgü projesine geçebilirim gönül rahatlığıyla.


Bizim tekvandocu minikler kuşak atladılar bu arada. Ömer sarı kuşak oldu, Uğur Sarı-yeşil. Ömer çok bozuldu sormayın. Aslında biz ikisi de 1,5 kuşak atlar diye bekliyorduk çünkü aralarında cidden öyle çok büyük fark yoktu ama sınavda Uğur bacaklarını 180 derece açabildi Ömer'de ise yerle arasında sadece 2-3 parmak boşluk kaldı. Sırf bacaklarını tam açamadı diye yarım kuşağını vermedilerse çocuğumun, cidden haksızlık oldu çünkü diğer çocukları da gördüm yani. (Bknz, Kargaya yavrusu kuzgun görünür) Sen istediğin kadar ikisi arasında ayrım yapma, her konuda eşit tutmaya çalış işte gerçek hayat böyle bir şey; sert, acımasız, gözünün yaşına bakmıyor. Kimse çıkıp ta "bunun abisi 1,5 kuşak aldı, bu çocuk çok hırslı, hevesi kırılmasın ona da 1,5 kuşak verelim" demiyor tabi. Senden başka kimse onlara aynı gözle bakamıyor çünkü. Neyse garibim Uğur kendi kuşağına sevinemedi kardeşi kendinden yarım kuşak düşük diye, ona mı üzülelim yoksa küçüğün yaşadığı hayal kırıklığına mı üzülelim bilemedik. "Eninde sonunda hepinizin olacağı siyah kuşak oğlum üzme kendini" diye küçüğü teselli etmeye kendimizi kaptırmışken Uğur'un kardeşi duymasın diye sessizce gelip "Ama ben ondan daha iyi bir derece yaptım, neden onu benden daha çok tebrik ediyorsunuz? Ben de kuşak atladım kimse benimle ilgilenmiyor" demesi asap bozukluğumuzun üzerine tüy dikti resmen. Çocuk yetiştirmek dünyanın en zor işi vesselam. Bunlarla uğraşmak kolaymış gibi bir de üçüncüye kalkıştık ya Allah sonumuzu hayır etsin bakalım.

Bu arada detaylı ultrasonda bebişin cinsiyeti belli oldu nihayet; Kızmış. :) Doktor kız deyince inanamadım bir an. Emin misiniz? Şimdi kız denir de sonradan "aaaa erkekmiş" olmasın dedim. Doktor yeniden baktı "yok kesin kız" dedi. Bakalım, hala tam inanabilmiş değilim açıkçası. Bunca sene iki oğlana annelik yaptıktan sonra bir de kızımın olabileceği fikri çok absürd geliyor. Şu anda bebeğimin kız olması ihtimali benim için ancak 9 ayın sonunda, sağlıklı bir şekilde kucağıma alabilirsem inanabileceğim bir rüya gibi sanki. Öylesine tuhaf.

Bu gelişmeler bir yana, hayat son sürat akıp gidiyor. "Bayramda şunu yapmıştık, ailece şuraya gitmiştik. Hatta bebişin cinsiyeti yeni belli olmuştu"...  gibi mihenk taşları bu geçen günlerden elimizde kalanlar işte. O yüzden gelecekten çok bugünüme bakar oldum bu aralar. Ne gelecek ne de geçmiş, hayatımızda ileride hatırlanacak her şey bugünün içinde saklı, onları bulup çıkarmaya bakmalı. Bu nedenle küpe çiçeğimin resmini koyuyorum buraya, sabah kahvaltılarıma eşlik ederek hayatıma ufak ta olsa bir renk ve mutluluk kattığı için. Büyük ihtimalle seneler sonra bugünleri ve bu evdeki anılarımı düşündüğümde aklıma ilk gelecek şeylerden biri, üçüncü defa anne olmaya hazırlandığım şu günlerde her sabah güne başlarken mutfak penceresinin önünden beni neşeyle selamlayan bu çiçek olacak.


11 Ekim 2012 Perşembe

Bir parça ben...


İnsanı ilk duyduğu anda etkileyen, kamyon gibi çarpan şarkılar vardır. En azından bana arada bir böyle olur. Bazen bir şarkıyı ilk defa dinlediğimde beni acaip etkiler, zaman içinde dinledikçe bağlanır, bir parçam haline getirir, severim onu. Sonra arada bir, böyle durup dururken aklıma düşüp, çok oldu bunu dinlemeyeli deyip eksikliğini hisseder, özellikle açıp dinlerim. Her seferinde ben zaman içinde büyüdükçe, olgunlaştıkça verdiği duygu farklılaşır ama o ilk verdiği etkiden bir şey kaybetmez. Bu işte benim için öyle bir şarkı.



Kitaro - Agreement (Videoyu açamayanlar buradan deneyebilir)

Bu şarkıyı ilk defa Özgür'e aşık olduğum yaz dinlemiştim. Sene 1993. Ben üniversite sınavına yeni girmişim, sadece İstanbul'dan tercih yaptığım için babam da İstanbul'a tayinini istemiş. Annem emekli olmuş. Kısaca 3 sene yatılı lise hayatından sonra en azından ben üniversiteyi okurken ailemin yanımda olabilmesi için gereken her adım atılmış. Ama bir öğreniyoruz ki babamın tayini Malatya'ya çıkmış!! Büyük bir hayal kırıklığı ve üzüntüyle mecburen eşyalarımızı toplayıp gidiyoruz Malatya'ya. Lojmana yerleşiyoruz. Hiç ummadığımız halde seviyoruz da orayı. Sonra sınav sonuçları açıklanıyor, bir bakıyorum İTÜ'yü kazanmışım. Üstümden koca bir yük kalkıyor, mutlu, hafiflemiş hissediyorum kendimi. Tesadüf bu ya, lojmanda benim kazandığım bölümde okuyan bir tane savcı çocuğu da var. Bana okulda yardımı dokunur diye tanıştırıyorlar bizi. Onun arkadaşları, kız arkadaşı, kardeşi derken kendimize arkadaş da ediniyoruz hemen. Günler umduğumuzdan çok daha güzel geçiyor. İstanbul beklerken Malatya'ya çıkan tayin bize bir sürü yeni dost kazandırıyor.

Ama benim aklım hep Özgür'de... Lise son sınıfın, son haftası başlayan aşkımız yarım kalmış. Aramıza yaklaşık 1500km lik bir uzaklık girmiş. Okul için İstanbul'a geri döndüğümde kaldığımız yerden devam edebilecek miyiz, yoksa hayatlarımız bambaşka yönlerde mi devam edecek? Endişe içindeyiz... İşte o günlerden birinde Malatya'daki yeni arkadaşlarımdan birinin evinde dinliyoruz bu şarkıyı. Duyduğum anda içime işliyor. Bir şeyleri kırıyor döküyor içimde, sarsıyor beni. Bu şarkıyı dinlemeden önceki ben ve dinledikten sonraki ben tuhaf bir şekilde farklıyız artık birbirimizden. Bu işte böylesine özel bir şarkı benim için. Bugün aradan neredeyse 20 sene geçmişken bu şarkıyı dinlemek bambaşka bir tad, tarifi imkansız duygular veriyor bana. Bugün sabahın köründe çocukları okula gönderdikten sonra açmış yine bu şarkıyı dinlerken aklıma geldi epeydir bloga şarkı koymadığım, o yüzden sizinle de paylaşayım dedim. Gününüz güzel geçsin.

6 Temmuz 2012 Cuma

Hangi kız çocuk?

Tam da tatil öncesi bizim oğlanların geçen seneki mayolarının içine sığamadıklarını görünce, geçen akşam soluğu eve en yakın alışveriş merkezinde aldık. Nereye bakalım diye gezerken baktık bir firmada %50 indirim var "Gel burdan başlayalım" dedim Özgür'e. Çocuklarla birlikte, yani Özgür, ben ve de bizim iki oğlan hep beraber mağazadan içeri girdik. Mağazaya nasıl girdiğimizi özellikle anlatıyorum ki saçmalığın boyutunu daha iyi anlayın. Mayoları görmek için bakınırken bir tezgahtar "Buyurun" diyerek yaklaştı hemen. Kendisine kelimesi kelimesine "Çocuk mayoları nerede?" diye sordum. "Kız çocuk için mi?" diye cevap verdi tezgahtar. ??!! Yanımda iki koca oğlan çocuğu dururken kız çocuk mayosuna ihtiyacım olabileceğine nasıl karar verdi bilmiyorum ama neyse bir şey demedik. "Yok, oğlan" diye cevap verdim. Mayoları gösterdi, yine hep beraber mayoların yanına gittik. Dördümüz mayoları incelemeye başlamıştık ki bu sefer de "Kaç yaş için?" diye sordu. Sonunda Özgür dayanamayıp çocukları gösterdi, "İşte bunlara göre olacak" diye. O ana kadar çocukları fark etmemiş olabilmesi için bence kesin kafayı çekmiş olması lazımdı ya neyse. Sonuçta kendimizi apar topar dükkandan dışarı attık.

Ben mi çok mükemmeliyetçiyim bilmiyorum, ama ürün satmaya çalışan bir insanın cümbür cemaat alışverişe gelen bir aileye böyle sorular sorması da çok acaip değil mi? Yaptığı işe saygı duymayan, en iyi şekilde yapmak için uğraşmayan insanlara çok kızıyorum.

25 Haziran 2012 Pazartesi

Döndüm

On gündür büyüdüğüm kasabadaydım. En son 2 sene önce gitmiştim. 2 senede çok şey değişmiş Gönen'de ama pek çok şey de aynı kalmış. İlkokulumun önünden geçtim. Çocukken, genç kızken, nişanlıyken, yeni evliyken, Uğur'a ve Ömer'e hamileyken yürüdüğüm sokaklarda yürüdüm yine. Uğur henüz bebek, Ömer de göbeğimde yüzen bir balıkken oturduğumuz evi görünce Uğur "İşte! Eski evimiz" diye bağırdı. Şaştım 2,5 yaşındayken ayrıldığı evi hala hatırlamasına.  Annemlerin evinin önündeki ağaçlara bakıp ne kadar büyüdüklerine şaştım. Sonra bir hesapladım ki onlar dikileli 20 yıl olmuş bile. Dedemin elleriyle inşa ettiği fırının ekmeğinden yedim yine. Anneannemi, dedemi, çoktan toprak olan diğer sevdiğim insanları andım. Sanki her biri bir köşeden çıkıp gelecek gibiydi. Sonra bol bol gezdim. Sabahları kuş sesleriyle uyandım. Her sabah 5:30 ile 6:30 arasında  kuş cıvıltıları arasında dev ağaçların altında yürüyüş yaptım. Sabahın o saatinde uyanan doğa muhteşemdi. Kuşların yavrularını beslemelerini izledim. Manolya ağaçlarının çiçeklerini kokladım bol bol. Benden yaşlı ağaçları görünce gövdelerini okşayarak selamladım her sabah. Malum İstanbul'da bir insanın kendisinden yaşlı bir ağaç bulması zor. Evin önündeki ağaçta bir sincap bile gördük çocuklarla. Üç kuruşa çarşıdan pazardan bir sürü güzel şey bulup aldım. Büyük teyzelerimi gördüm, ellerinden yemek yedim, yüzlerindeki kırışıklıkları sevdim, eski hikayelerini yeniden zevkle dinledim. Babamın kütüphanesini eşeledim, yine okumak için bir sürü kitabı seçip yüklenip geldim. Her yere yürüyerek gidebilmenin zevkini çıkardım. Bir sürü tanıdık gördüm. Öyle ki dönüş yoluna çıkarken bizi uğurlayan, el sallayan bir sürü insan vardı balkonlarda.

Oradayken bir ara zaman duygum iyice karıştı. Çarşıdan aldığım iple harala gürele dantel örüyordum ki Uğur "Yuh anne bir günde amma çok örmüşsün" dedi. "Bir gün olur mu oğlum, kaç gündür örüyorum" dedim. "Dün aldık ya ipi anne" dedi çocuk. Durdum düşündüm ki gerçekten ipi önceki gün almıştık. Şaşkınlık içinde "Gördün mu bak bunadım ben, artık bunak bir annen var çocuğum" dedim, "Yok anne, hala beni hatırlıyorsun daha bunak sayılmazsın" diye boynuma sarıldı. Bu da bu ziyaretin komik bir anekdotu olarak belleğimize kazındı.

Şehrin karmaşasından uzakta, güzel bir mola olduğu kadar, anılara yapılan güzel bir yolculuktu Gönen ziyareti. Düşündüm de neredeyse 35 yaşındayım, çocuklarımın biri 10 diğeri 8,5 yaşında ama hayatlarında benim için Gönen'in taşıdığı kadar anlam taşıyan bir yer yok, hiç olamadı.. Hala bir yere yerleşip kök salabilmiş değiliz, neredeyse 2 senede bir taşınıp duruyoruz. Yaşadığımız evler sürekli değişirken üzülüyorum, çocuklarım hiç bir zaman , "İşte büyüdüğüm ev/yer/mahalle/" diyemeyecek, kendilerini bir yere gönülden bağlı hissedemeyecekler.





Yol boyu ıhlamur ve çınar ağaçları
Çam fıstıkları

Gönen Çayı



Babamın kitaplığı, sehpadaki yığın benim ayırdıklarım
Uğur'un favori kıyafetinin ne olduğunu siz de biliyorsunuz artık
Duraktaki koltuklara çok güldük :)

18 Mayıs 2012 Cuma

Boşveeer

Geçenlerde eski videoları izlerken 1,5 yaşındaki Uğur'un yüzünde gördüğüm o çapkın, yan yan gülümsemenin aynısını (ki ben Bruce Willis gülüşü diyorum ona)  geçen hafta okul kapısında, arkasını dönüp bana el sallayan 10 yaşındaki Uğur'un yüzünde gördüm. Bir anlığına, sanki aradan geçen tüm o seneler kayboldu. Sadece 1-2 saniye sürdü ama beni mest etmeye yetti. Çok merak ediyorum, acaba aynı gülümsemeyi 30-40 yaşına gelse bile yine yüzünde görebilecek miyim... 


Böylesi bir cuma gününde, hele de bu bahar ayında, kasvetli, bulutlu havanın asabınızı bozmasına daha fazla izin veremezdim.  Bizim ailece çok sevdiğimiz şarkılardan birini sizinle paylaşayım dedim. Hiçbir şeyin canınızı sıkmasına izin vermeyin bugün. Hayatınızın en berbat günü de olsa akşam güneş battığında bitecek, bunu unutmayın, kendinizi gelip geçici şeyler yüzünden paralamayın. Bu kadar çabaya artık bi zahmet gülümseyin ve günün geri kalanının tadını çıkarmaya bakın.


Çok güzel bir hafta sonu geçirin ve bu bir tabak dolusu, lezzetli ve muhteşem görünümlü dut gibi gibi küçük ve basit şeylerle mutlu olabilmeye çalışın. Sonuçta bu dünyadan giderken yanınızda götürebileceğiniz tek şey hatıralar olacak... Yani muhtemelen öyledir... :)

4 Mayıs 2012 Cuma

Bir horoz sesi mi duydum ne?

Sabah sabah bolca bağırış çağırış ve didişmeden sonra çocuklar okula, koca kişisi de işe uğurlandı. Yapılacak yüzlerce iş varken önce şu güzellere karşı bir keyif kaçamağı yapmanın zevki başka nerede var? Dün eve yakın bir çiçekçiye uğradım. Belli oluyor değil mi? Bir parça canlı çiçek eve neşe katmıyor mu sizce de?



Bu aralar bir de horoz sesi eşlik ediyor bize. Şehrin göbeğinde nereden geliyor bu horoz sesi diye kafayı yedik kaç gündür. Hoşumuza gidiyor gitmesine, öyle sosyetik tipler gibi "Horoz mu? Ayyy ne banaaaal!" diyecek adam yok bizim evde, çıkarsa da tepelerim gerçi ama emin olamadık ki... Gerçekten bunca apartmanın arasında bir horoz mu ötüyor yoksa biz artık betonla iç içe yaşamaktan iyice kafayı mı yedik diye uzun uzun tartışmalar yaptık. "Bak bi horoz ötüyor sanki... sen de duyuyor musun?" diye birbirimize sorup durum tespiti yaptık. En sonunda geçen gün horozu gördük te rahatladık. Oh dedik, gerçekten bir horoz varmış, kafayı yememişiz yani. Şu bize komşu spor salonunun önündeki bahçeye bir tane horoz bir de tavuk koymuşlar. Bütün gün orada tavuk önde horoz arkasında gezinip duruyorlar. Tüm bu yaygara bu fiyaka o tavuk içinmiş meğer. Nasıl havalı, nasıl kasım kasım kasılıyor, görmeniz lazım bizim horozu. Güzel de ötüyor kerata. Arada sesini duydukça birbirimize bakıp gülüyoruz. Özgür camdan uzun uzun izledi mahallenin bu yeni çiftini sonra da "Halimize bak, bir horoz sesine hasret kalmışız" diye noktayı koydu. Hasret kalmışız hakikaten. Bir horoz sesi insanı bu kadar mutlu ediyorsa başka ne olabilir?

Bakın çimenlerin üzerinde görünüyorlar, çok uzak olduğu için flu çıktılar.

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Güzel şeyler

İç karartıcı bir tatil gününden sonra bugün bu aralar beni mutlu eden şeylerin bir kısmını yazayım dedim.


Kitaba yeni başladım, geçen sene dizisini izleyip bayılmıştım zaten. Muhteşem bir dizi, hala izlemediyseniz sakın kaçırmayın. CNBC-E yayınlıyordu geçen yaz, bu sene ATV de gördüm bir ara. Ama ben her zaman dublaj yerine altyazılıyı tercih ettiğimden internetten izliyorum. Böylece yeni bölüm için bir hafta beklemek zorunda kalmıyor insan, hem istediğiniz zaman izleyip istediğinizde durdurabiliyorsunuz. Bu sene Game of Thrones'un  yeni sezonunun bölümlerini izlemeye başlamadım. İnternette 5 bölümü yayınlandı bile. Genelde kitap uyarlaması dizi ve filmler hüsran yaratıyor ama şimdi okudukça anlıyorum ki diziyi tamamen aslına uygun çekmişler. Arada çok ufak farklılıklar var mesela dizideki karakterler kitaptakilere göre biraz daha yaşlılar ama genelde  kitaba bu kadar bağlı kalındığını görmek beni çok sevindirdi. Tabii kitapta ekrana yansıtılamayan ayrıntılar her zaman oluyor. O yüzden diziyi izlemiş olsanız da kitabını okuyun bence. Eksikleri tamamlamak açısından büyük faydası oluyor. Zannedildiği kadar sıkıcı olmuyor kitabı sonradan okumak.

Rüzgarın Adı ve Bilge Adamın Korkusu'ndan sonra fena gitmedi aslında. Belki de olayların çoğunu diziden bildiğim için başta sıkıldığım bazı yerler oldu ama okudukça dizide olmayan veya olsa da benim gözden kaçırdığım detayları bulmak kitabı daha eğlenceli hale getirdi.  Diziyi izlerken kitabı daha önceden okumadığım için neredeyse her bölümde yeni bir şok geçiriyordum, şimdi kitabı önce okursam öyle olmayacak. O yüzden belki de ikinci sezon bölümleri izleyip  ikinci cildi öyle okumaya da karar verebilirim. Henüz karar vermedim önce okumalı mı yoksa önce izlemeli mi... Ama en az birini mutlaka yapın, ya izleyin ya da okuyun gerçekten değecek göreceksiniz.


Diğer beni sevindiren şey bu minik geri dönüşüm saksı. Eskiden dondurma kabıydı. İçine toprak koyup üzerine bir kaç çıkartma yapıştırıp saksıya çevirmiştik. İçinde bir kaç farklı şey ekip tutturamadım önceden. geçenlerde bir yapı marketten aldığım fesleğen tohumlarını ekmiştim. İlk filizleri görünce çok sevindim. Ama arada bir kaç tanesi sanki farklı bir şeye benziyordu ama ben çıkartamıyordum. Belki de bir kısmı marul yapraklı bir kısmı bildiğimiz anneannelerimizin yetiştirdiği minik yapraklı fesleğenlerdendir diyordum kendi kendime. Haftasonu Uğur'un doğumgününe gelen kayınvalidem gördü bu saksıyı. "Buraya ne ektin Selen?" diye sordu hemen. Ben fesleğen deyince de güldü "Bir kısmı domates bunların" diye cevap verdi. O zaman kafamda bir ışık yandı işte. Geçenlerde tadını çok beğendiğim cherry domateslerin bir kaç çekirdeğini sokuşturmuştum o saksıya ama bir türlü çimlenmeyince de herhalde yine kısır tohumdandı yediğimiz domatesler diye üzülmüştüm hatta. Meğerse o domates çekirdekleri fesleğenleri görünce gaza gelmişler. Fesleğenlere seviniyordum, domatesleri görünce sevincim ikiye hatta üçe katlandı resmen. Şimdi tek korkum bu saksı tüm bunları besler mi beslemez mi? Varsa bir bilen aydınlatsın lütfen.  Mühendis yerine çiftçi falan olmalıymışım ben sanırım.


Bu sümbülü ekeli nerdeyse bir ay oldu ama hala bundan daha fazla büyüyemedi. Yanındaki incecik filiz ne sizce? Geçenlerde deneme amaçlı saksıya sokuşturduğum mini minnacık bir diş sarımsak. O kadar küçüktü ki  yemeğe koymayı bırak soymaya bile imkan yoktu. Ben de atmaya kıyamayıp, sümbüle gıcıklığına o saksıya sokmuştum. Eğer büyürse taze sarımsak yiyeceğiz inşallah. :P

Bir de eskiden bu çiçek dikme-yetiştirme işlerinde bir şey yetiştiremeyince toprak beni sevmiyor sanıyordum. Sanıyordum ki toprak adam seçiyor. Belki seçiyordur da bilemeyeceğim, ama toprağın seçtiği asıl şeyin tohum olduğunu yeni anladım. Eğer can vermeye değecek bir tohumsa, yeterince güçlü ve sağlıklıysa toprak besliyor o tohumu. Belki de kışın kaybettiğim bebek yüzündendir bu bakış açısı, sonuçta o da yeterince sağlıklı olsaydı belki daha sıkı tutunacaktı hayata. Eee sonuçta hayat bitmedikçe öğrenecek şeyler de bitmiyor değil mi? :D

8 Nisan 2012 Pazar

Bil bakalım?

Biraz baharın tadını çıkarmaya ne dersiniz?





Etrafınıza dikkatle bakın, o zaman sizi en çok kimin sevdiğini anlayacaksınız. Tüm bunları sizin için etrafınıza koyan tabii ki... Sadece gözünüzü açın ve bakın, o sevgiyi içinizde hissedeceksiniz.

2 Nisan 2012 Pazartesi

Manolyaları kaçırmayın



Geçen hafta sonu hastalıktan kafamı kaldıramadığım için bu hafta dışarıda vakit geçirmek konusunda çok azimliydim. Cumartesi sabah kargodan yeni sipariş verdiğim kitaplarım da çıkınca kendimi daha fazla tutamadım. Çocuklarla bir sırt çantası hazırladık, içine piknik örtüsünü, topumuzu, sandviçleri, meyve sularını ve de yeni gelen "Türkiye'nin Ağaçları ve Çalıları" kitabımızı atıp yola koyulduk. Hava rüzgarlıydı ama güzel güneşli bir gündü. Yürüye yürüye eve çok yakın olan parka gittik. Kocaman bol ağaçlıklı, yemyeşil bir park içinde minik bir göletle çok şirin bir yer.

Eve 10dk mesafede gördüm ilk defa onu. Tüm çiçeklerini açmış bizi bekliyordu. Kupkuru bir beton yığınının ortasında, önünden yüzlerce kişinin gelip geçtiği mahallenin Migros'unun karşısında tüm güzelliğiyle,  o şahane laleye benzer çiçekleriyle aslında dikkatli gözlere bir ödül gibi duruyordu. Çocuklarla hayran hayran uzunca bir süre inceledik, gölete varınca kitabımızdan adını öğrenmeye söz verdik. Kısa bir yürüyüşten sonra vardık parka. Fazla çiçek açan ağaç yoktu etrafta. Çocuklar azıcık topla oynadıktan sonra acıktık diye kıvranmaya başladılar. Güzel bir çam ağacının gölgesine serdik örtümüzü. Çabucak sandviçleri yuvarlarken karıştırdık azıcık kitabımızı. O güzel ağaççığın fotoğrafını bulamadık. Sonra top oynama, yürüyüş, göletteki kaplumbağalar ve kazlar derken baharın heyecanıyla unuttuk gitti onu. Cumartesi böyle harala gürele geçti, parktan sonra ben dişçiye gittim, çocuklar yengeleriyle eve döndüler, dişçiden sonra da alelacele en yakın alışveriş merkezine Uğur'un geçen hafta okulda kırdığı gözlüğünün yenisini almaya gittik. Sonra unuttum ben onu...



Pazar sabahı evde uzun ve güzel bir kahvaltıdan sonra yine yollara düştük, karşı yakaya geçip babaanne ve dedemizi almaya gittik. Ataşehir'de yine gördüm onu. Bizim evin etrafına nazaran oradaki ağaçlar daha fazla çiçeklenmişti. Ama yine de gözlerim, tüm güzelliğiyle açtığı o lale benzeri çiçeklerini hemen seçti. Maalesef kitabım yanımda değildi bu sefer. Babaanne ve dedemizi alıp Şile taraflarındaki abimize gittik. Evde hoşbeş, yemek ve keyif  faslından sonra kendimizi yine yeşilliğe atınca işte o zaman bu sefer mor renkte çiçeklisini gördüm aynı ağacın. Görür görmez de çarpıldım. Daha önce gördüklerim hep soluk pembe renkte, açık renkli çiçekler açıyorlardı. Ama bu inanılmaz güzeldi, çiçeklerinin rengine resmen hayran kaldım. O kadar aklımı başımdan almış ki bir fotoğrafını çekmeyi bile akıl edemedim.

Bu gün artık hırs yaptım,  "o ağacın adını öğreneceğim ve bir daha gördüğümde yanına gidip  resmi olarak tanışacağım" diye söz verdim kendime. Uzun aramalardan sonra buldum nihayet, tanıştırayım;  muhteşem "Magnolia liliiflora"!! Japanese Magnolia veya tulip tree de deniyor sanırım, o isimlerle de rastladım fotoğraflarına. Keşke salak salak hayranlıkla bakacağıma ben kendim de bir fotoğrafını çekseymişim.









Uzun lafın kısası bu aralar dışarılarda dolaşırken gözlerinizi dört açın çünkü kitapta okuduğuma göre yapraklanma öncesi nisan ayında yoğun açan çiçekleri, lale gibi kısa ömürlüymüş ve yapraklanma ile birlikte dökülürmüş. Yani nisan ayında gördünüz gördünüz, yoksa gelecek seneyi beklersiniz artık. Benden söylemesi...

26 Ocak 2012 Perşembe

Bir koltukta iki çocuk


Dün bir ara evdeki örgü dergilerini karıştırırken bir anda sessizliği farkedince benim oğlanları aramaya gittim. Malum, iki oğlan çocuğunun olduğu bir evde, sessizlik olması anormal bir durum oluyor. Bir baktım benimkiler Özgür'ün çalışma odası olarak zaptettiği odada bilgisayarın karşısındaki koltuğa yanyana sıkışıp oturmuş, büyük bir keyifle bilgisayarda bir oyun videosu izliyorlar. 

Onları öyle görünce bir anda bundan 6-7 sene öncesine gittim. Çünkü en son böyle sıkışıp, paylaşarak oturdukları koltuk, İzmir'deki Migros ziyaretlerimizde, uğruna kavga ettikleri kamyonet şeklindeki alışveriş arabalarının sürücü koltuğuydu. O zaman kavgalarından usandığım için ikisini de o minik kamyonetin ön tarafına tepiştirir kapıyı da ite kaka zorla kapatırdım. İkisi de sürücü tarafında olduğu sürece ses çıkarmazlar, "sıkıştık, sığamıyoruz bir koltuğa" diye zırıltı etmezlerdi. En son tek bir koltuğa sıkışıp oturduklarında o kadar küçüktüler yani... Şimdi onca sene sonra onları kendi kendilerine aynı koltuğu, yine büyük bir keyif ve heyecanla paylaşır görünce işte o günleri hatırladım.  Zaman nasıl geçiyor, hayat nasıl bitiyor...

10 Kasım 2011 Perşembe

Bu aralar nelerle uğraşıyorum?

Son zamanlarda tembellik ettim blogcum, itiraf ediyorum. fazla yazı yazmadım buraya. O yüzden şimdi kısa bir özet geçeceğim. Belki yaklaşan soğuk hava dalgası ile gelmesi olası kasvetli günlere biraz renk katar bu yazı.

Geçenlerde kafamdaki yumrularımdan kurtuldum. Özgür'ün deyişiyle "beyin fıtığı", benim bildiğim şekliyle yağ bezeleri olan kafamdaki çıkıntılar meğerse deri altı kistleriymiş ama önemli değillermiş. Senelerdir görüş(e)mediğim, birlikte yatılı okuduğumuz, lise arkadaşım büyümüş, güzelleşmiş, doktor olmuş. Güzide bir tıp fakültemizin hastanesinde anestezi uzmanı olarak çalışıyormuş. Onun vasıtasıyla gittim, yarım saatte kafamı tıraşlattım. Şaka yapmıyorum, cidden kistlerin alınacağı yerlerdeki saçlarımı da kestiler. Sonra da yattım boylu boyunca biyopsi masasına, lokal anesteziyle aldılar kistlerimi. Bir ara saçların arasından gözüme sızan batticon ve kan karışımı feci halde gözümü yakınca can havliyle elimle yüzümü gözümü silmiştim. Ameliyat örtüsü kafamdan kalkınca arkadaşım kanlı ellerime ve suratıma şöyle bir baktı, ve "Özgür nerede? O gelmeden çabuk temizleyelim şu kanları... Yoksa seni böyle görünce korkup kaçtı mı?" diye sordu. O ve hemşire hanım alelacele yüzümü gözümü temizlemeye çalışırken, kendimi tuhaf hissettim. Kendi suratımı kendim temizleyeyim diye gayri ihtiyari etrafta ayna aradım ama yoktu. Beni insan içine çıkar hale getirene dek yüzümü gözümü sildikten sonra arkadaşım beni koridordaki aynaya götürdü ve "Sanırım şimdi anlamışsındır içeride neden ayna olmadığını" dedi. Kafamdaki traşlanmış yerlerdeki dikişlerin arasından sızan kanlarla aynada pek bir psikopat görünüyordum. "Böyle sızdırarak mı gezeceğim ben?" dedim. Sonra Frankensteinvari görünümüme bakıp, etrafımdaki insanların hayrına kafama bandaj yapıştırmaya karar verdiler. O arada arkadaşımın bir sorusu üzerine hemşirenin "Koridorda var Doktor Hanım" demesi hayatımın en güzel ve tuhaf anlarından biri olarak hafızama kazındı. Beraber büyüdüğün, yatılı okulu kırıp birlikte türlü saçmalıklar yaptığın insana birilerinin "Doktor Hanım" diye hitab etmesi çok ama çok değişik ve hoş bir duygu... Bandajların üstüne de kendi ameliyat kepini geçirip, "Sende kalsın evde hamur açarken takarsın" diyerek beni eve öyle gönderdi canım arkadaşım. Böylece 2-3 saatliğine de olsa ameliyat kepiyle havam oldu.

Birkaç gün evde keyfim yerindeydi. Ufak ta olsa bir operasyon geçirmiş olduğumdan bu fırsatı sonuna kadar değerlendirdim. Ne de olsa toplamda 7 dikişim vardı, az değil. Bir kaç gün çocukları okula Özgür bıraktı ve aldı, bir-iki öğün tam teşekküllü sofra olmadı diye kimse trip yapmadı falan. Ondan sonra cildim öyle çabuk iyileşti ki, kesi yerleri komple kapanmış ama bu sefer dikiş ipleri cildimi kesmeye başladığından dikiş yerleri çok acımaya başladı. Günlerden Pazar olduğunda artık daha fazla sağı solu tırmalamamak için oturdum Özgür'ün önüne, verdim eline batticonladığım bir makası ve dikişlerimi ona aldırdım. Gayet güzel becerdi sağolsun. Seneler önce, kendi parmağındaki dikişleri Ayvalık'ta karavan kampındaki bir tanıdığa aldırırken dikkat etmiş nasıl yaptığına. Eh ben de babam by-pass olduktan sonra tüm o göğsündeki dikişleri doktor alırken izlemiştim. Sonuçta nasıl dikiş alınacağını ikimiz de az çok biliyorduk. Zaten hiçbir hemşire Özgür kadar dikkatli ve hassas dikiş alamazdı eminim. Eeee o kadar besliyoruz, bakıyoruz, koca kişisi arada böyle işe yaramalı değil mi? Daha önce kuaföre gitmek yerine saçlarımın uçlarını Özgür'e kestirmek suretiyle kendisine berberlik te yaptırmıştım ama dikiş almada berberlikten daha yetenekli olduğu anlaşıldı. Berberliğe yatkın olsa daha iyiydi ama ne yapalım idare edeceğiz artık.

Kafam iyileştikten sonra uzun zamandan beri dökülen saçlarımdan içime fenalık geldiği için soluğu kuaförde aldım. Artık kafamdaki yumruları da aldırdığımdan kuaförde bir ucube izlenimi bırakmayacağımdan emindim. Bulduğum ilk kuaföre gidip saçlarımı kısacık kestirdim. Seneler sonra yeniden saçlarım toplanamayacak kadar kısa. İnanılmaz rahat ve hafiflemiş hissediyorum kendimi. Ailedekiler başta yadırgadılar ama sonra sevdiler yeni görünüşümü. Umarım yıllardır toplanmaktan hava almayan saç diplerim kendine gelir de artık şu saç dökülmesi durur. Zira bir eve, bir tane kel yeter.

Bunların dışında hala küçük oğlanın okula uyum sağlaması için uğraşıyorum. Bir tane çok bilmiş bir kız var sınıfında, benimki de bunun söylediklerini çok fazla kafasına takıyor. Aslında tüm durum bundan ibaret ama çocuk işte, ne kadar konuşursan konuş kendi bildiğinden şaşmıyor. Kendi kendine problem yaratıyor, alışacak elbet...



Ayrıca bütün bayram bu battaniye ile uğraştım. Malum havalar serinledi, TV karşısında insan sarınıp bürünecek birşeyler arıyor. Daha önce yine bu kırmızı iple aynı bu modelden bir diz battaniyesi örmüştüm ama biraz biçimsiz olmuştu. Fazla ince uzun, şal gibi bir şeydi, kullanamıyorduk. Onu söktüm, elde kalmış bu gri iple arasına çizgi ekleyip daha kullanılabilir bir boyuta getirmeye çalışıyorum. Özgür ise hala yılan hikayesine dönmüş olan battaniyesini sorup duruyor. Anlatamıyorsun ki, bunu örmek daha kolay ve de hızlı, öbürünün önce motiflerini ör, sonra birleştir çok uzun iş. Beklesin biraz daha battaniyesini, belki bittiğinde daha kıymetli olur.




Epeydir de bu kitap sürünüyor elimde. Aslında çok ilginç bir konusu olan, hoş bir kitap ama ben doğru dürüst vakit ayırıp okuyamadığımdan ancak akşamları uykuya dalmadan önce birkaç sayfa okuyabiliyorum. Dolayısıyla bitmedi, bitemedi epeydir.







Bunlar da bütün yaz ayılıp bayıldıktan sonra kış geldiğinde coşan çiçeklerim. Baktıkça içim açılıyor, çok güzel olmamışlar mı ama? Herkesin geçmiş bayramını kutlar, bu kasvetli gününüze azıcık neşe katmış olabilmeyi dilerim.

3 Kasım 2011 Perşembe

Fıstık Ezmesi



Dün akşam okuldan eve dönen küçük oğlan market alışverişinde fıstık ezmesi almayı unuttuğumu görünce, hiç abartmıyorum kelimesi kelimesine bana şunları söyledi. "Fıstık ezmesi almayı unuttuğuna inanamıyorum Anne, biliyorsun ki ben her sabah yiyorum."

Söylediklerinde tamamen haklı olmakla birlikte öyle hafif ve tatlı bir ses tonuyla ama öyle sitem dolu bir şekilde söyledi ki bunları resmen içim cız etti. Kafama bir balyozla vursaydı da beni ancak bu kadar sarsabilirdi. Çok çok üzüldüm. "Evdeki daha bitmemiş ki annecim, yarın sabah yeter sana. Yarın da gider alırım yeni bir kavanoz, söz!" diye toparlamaya çalıştım durumu. Sesindeki o hayal kırıklığı ve sitem kulağımdan hiç gitmiyor. Öyle ya, insan çocuğunun her sabah ekmeğin üzerine fıstık ezmesi ve bal sürerek yediğini nasıl unutur? Hele de her sabah ekmeğe onları sürüp çocuğuna veren kişi kendisiyse... Çocuğun istediği atla deve değil ya, altı üstü küçük bir kavanoz fıstık ezmesi vasıtasıyla hatırlanmak, annesi tarafından düşünüldüğünü, kendisine değer verildiğini bilmek... Çok ama çok kafasız bir anneyim ben.

27 Ağustos 2011 Cumartesi

Hiiii! Ne patladı?


Benim büyük oğlanı bu halde görünce doğal olarak oturduğum yerden fırlayıp, panik içinde bu soruyu sordum. Ben dehşet içinde suratına bakıp evdeki olası tehlike noktalarını bulmak için kafamdan binbir çeşit senaryo geçirirken, ikisi kahkahalar atarak suratımdan okunan dehşete gülmeye başladıklarında anladım bunun şaka olduğunu. Sonrasında yüzüne yaptığı bu gerçekçi makyajı takdir ettim tabii ki. Eh ne diyeyim, uzun zaman sonra ilk defa göz farım bir işe yaramış...


Geçen gün oğlanlarla Migros'a gidebilmek için epey dil dökmem gerekti. Büyük oğlan, "Gitmek istemiyorum Anne, sen git biz evde oturalım" diye tutturdu. "Oğlum evladım, ben de bayılmıyorum bu sıcakta marketten eve poşet taşımaya ama sizi tek başınıza evde bırakacak halim yok herhalde" deyip zar zor götürdüm bunları markete. Aman ne surat astılar görmeliydiniz. Haklılar belki ama ben ne yapayım? İki fırlama oğlanı evde tek başlarına bırakmayı gözüm yemedi doğrusu. Sonrasında ikisini neşelendirmek için yapmadığım şaklabanlık kalmadı. Buna rağmen aradan epey zaman geçmiş olduğu halde büyüğü hala somurturken görünce "Ne oldu? Niye hala somurtuyorsun? " diye sordum. Aldığım cevap ne olsa beğenirsiniz?  "Bütün esprilerine gülmek zorunda mıyım Anne?"



Büyüyorlar... Serpiliyorlar... Kendi fikirleri, kendi espri anlayışları, kendi karakterleri oluşmaya başlıyor. Bazen Uğur'a bakıyorum da hangi arada bu kadar büyüdüğüne aklım ermiyor. Ve bazen ben çok korkuyorum. Öyle böyle değil, ciddi ciddi paniğe kapılıyorum. İçim daralıyor. Sanki koca bir öküz gelip göğsüme oturmuş gibi hissediyorum. Göğsüm sıkışıyor, nefes alamıyorum.  Büyüdüklerinde, ergenliğe girdiklerinde başıma neler  gelebileceğini kestiremiyorum. Ne beklemem gerektiğini bilmiyorum. Kendimi buna nasıl hazırlayabilirim zaten onu hiç bilmiyorum. Var mı önerebileceğiniz bir kitap? Şimdiden okumaya başlayayım bari ben...

4 Ağustos 2011 Perşembe

Tadım kaçtı..


Hiç tadım yok bu aralar. Ramazanın ilk günü sevgili muhabbet kuşumuz Boncuk'umuz tık diye gidiverdi. Hiç hasta gibi bir hali yoktu halbuki. Pazar gecesi uçarken fenalaştı. Ertesi gün de can çekişe çekişe öldü. Çocuklar ve ben de perişan bir halde seyrettik. Öldüğünde hepimiz salya sümük ağladık. Çok seviyorduk be. Kuş demezsiniz öyle akıllı öyle sevimliydi kerata. Ailemizin bir parçası olmuştu resmen. Ölümü hepimizi çok üzdü. Bir daha da eve evcil hayvan alacak olursam Allah beni bildiği gibi yapsın. Hayvan dostlar iyi, hoş, ama ölümleri insanı perişan ediyor.