Her Allahın günü yandex'te 3 defa "ooff ooff, alıp başımı gidesim var" diye aratıp benim bloga ulaşan sayın okuyucu, senin gitme vaktin gelmiş anacım, alıp başını git artık canın nereye çekiyorsa.
Sevgiler :)
Düşündüklerim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Düşündüklerim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
5 Şubat 2015 Perşembe
31 Mart 2014 Pazartesi
Dün...Bugün...Ya Gelecek?
Üzgünüm, çok kırılmış ve şaşkın hissediyorum. Aynı zamanda aldatılmış, aptal yerine konmuş, anlaşılamamış, yorgun, ümitsiz.... Işığın olmadığı zifiri karanlık bir yerde boğuluyor gibi hissediyorum. Ne yapmalı ki şimdi? Kimse seni umursamaz, kimse senin isteklerini, özlemlerini, hak ve özgürlüklerini, hayallerini takmazken var olmaya çabalamak neden? Böylesi umutsuz bir sabaha uyanmak öyle zor oldu ki... Her şerde bir hayır vardır deyip avutmaya çalışıyorum kendimi. 37 yaşında koca bir iyimser, aptal bir hayalperestmişim ben...
13 Şubat 2014 Perşembe
Hayal mi Gerçek mi?
Bu hafta sonu Özge 1 yaşını dolduruyor. O hayatımıza gireli ne çabuk 1 sene geçti inanamıyorum. Hala kendi kendine yürüyemiyor, arada kendi başına çekingen 1-2 adım atıyor ama eşyalara tutuna tutuna neredeyse evin içinde koşar hale geldi. Öpmeyi öğrendi. Öp dediğimizde yavaşça dudaklarını yanağımıza değdirip bırakıyor. Sonra burun ve kulak deliklerini keşfetti. Sık sık o minik işaret parmağı ile burnunun derinliklerini araştırıyor veya parmağını kulağına sokup kaşıyor. Kapı çaldığında acaip bir heyecana kapılıp "hadi hadi hadi" diye kapıya gitmek istiyor. Oynak bir müzik duydu mu olduğu yerde hafifçe el çırpıp dans etmeye başlıyor. Eşyaları işaret edip "bu bu bu" diyerek vermemi istiyor. "Al, ver, gel, hadi" gibi temel kelimelerle çoğu şeyi anlatabiliyor. Bir de zırt pırt yanıma gelip "memme memme memme memmeeee" diye mızıldanmayı öğrendi ki vermeden susmuyor velet. Dokunmasını veya kurcalamasını istemediğimiz şeylere yaklaşınca dilimizle cık cık cık sesi çıkarıyoruz sinirleniyor ama duruyor. Sonra da suratını buruşturup güya çok sevimli bir ifade takınıp kibarca izin istiyor. Suratı öyle komik oluyor ki görmeniz lazım... Geçen bir sene boyunca, ümitsizliğe kapıldığım, hayal kırıklığına uğradığım, çok üzüldüğüm ve hatta çok ama çok feci bunaldığım bir sürü an ve gün oldu eğer bu küçük bebek hayatımda olmasaydı herhalde bu dönemde yaşanan herşeye katlanmak çok daha zor olacaktı. Onun bulaşıcı neşesi ve kahkahaları olmadan hayat bizim için çok daha sönük ve monoton olacaktı eminim. O yüzden Allah'a şükürler olsun onu ailemize dahil ettiği ve sağlıkla bize kavuşturduğu için.
Not: Başlık yazıyla alakasız görünüyor farkındayım, aslında resmin altında bu aralar zihnimi fazlasıyla meşgul eden bir konu üzerine de birşeyler yazmıştım ki başlık esas o kısıma hitab ediyordu. Sonradan bazı kişisel sebeplerden konuyu kendime saklamaya karar verdim o yüzden o kısmı çıkardım. Umduğumuz şekilde gelişmeler olursa bu kaldırdığım kısımla birlikte diğer detayları da yazar yayınlarım, söz.
![]() |
| Uyumamakta direnen bıdık abilerden öğrendiği tekvando tekniklerini babası üzerinde deniyor |
Not: Başlık yazıyla alakasız görünüyor farkındayım, aslında resmin altında bu aralar zihnimi fazlasıyla meşgul eden bir konu üzerine de birşeyler yazmıştım ki başlık esas o kısıma hitab ediyordu. Sonradan bazı kişisel sebeplerden konuyu kendime saklamaya karar verdim o yüzden o kısmı çıkardım. Umduğumuz şekilde gelişmeler olursa bu kaldırdığım kısımla birlikte diğer detayları da yazar yayınlarım, söz.
28 Eylül 2013 Cumartesi
Acaba?
Her gece öperek koklayarak uykunun kollarına teslim ettiğin, ateşlenince baş ucunda beklediğin, okulda kavga edip hırpalandığında kahrolduğun, günün birinde birisi çıkıp kalbini kıracak üzecek diye neredeyse pamuklara sarıp büyüttüğün evladının yerine günün birinde bir bakarsın kahvaltı sofrasında karşına saçları havalı bir şekilde taranmış bir delikanlı oturuverir. Yüzü tanıdıktır ama havası, hareketleri, konuşması tanıdığın çocuğa pek benzemez. Aldığın pijamayı beğenmez, "salak gibi görünüyorum" diye aldığın tişörtü giymez. Sözlerine misliyle karşılık veren o koca ağzı hiç kapanmak bilmez. Gece üstünü açmış uyurken, örtebilmek için altından pikeyi çekelerken oğlanın bacağını bile kıpırdatamadığında şaşakalırsın "bu çocuk ne ara böyle büyüdü" diye... Kendi bilgisayarında artık bilmediğin programların kısayol tuşları belirmeye başlar. Bilgisayarı açar açmaz açılan Skype'a sinir olmaya başlarsın. Günün birinde kendini ziyaret edilen sayfaları görmek için çaktırmadan internet geçmişini incelerken bulursun. Artık kendi cep telefonunda, bilgisayarında veya tablette yapamadığın bazı şeyleri sen onlara sormaya başlarsın. Hele de bu zamana kadar seninle aynı şarkıları dinleyen oğulların günün birinde televizyondan youtube'a girip senin o güne dek ruhunun bile duymadığı aşağıdaki gibi bir şarkı dinlemeye başlamışlarsa bil ki sen artık ergen annesi olmuşun, vah başına gelenler!...
1 Eylül 2013 Pazar
Çayı koy, geliyorum
Geçenlerde birbirlerini ezelden beri tanıyan iki arkadaşımın facebook'taki fotoğraf albümlerini gördüm de burnumun direği sızladı. Albümün en başında ikisinin de gencecik, saçları uzun, sakalları bile çıkmamış iki tıfıl rockçı iken çekilmiş fotoğrafları vardı. Belli ki üniversitedelermiş. Onu aklınıza gelebilecek hemen her yerde birlikteyken çekilmiş fotoğraflar takip ediyordu; sofra başında muhabbet ederken, deniz kıyısında, kırda güreşirken, üniversitede birlikte gitar çalarken, karlı bir dağ başında yanyana yürürken, evde karşılıklı kahve içerken, barda kadeh tokuştururken, mangal başında ateşi yellerken.... Resimler ilerledikçe ikisinin de yüzünde seneler içindeki değişimleri görebiliyordunuz. Zaman geçmiş, saçları dökülmüş, göbeklenmişler, kırışıklar belirmiş yüzlerinde, saçlar sakallar kırlaşmış, ama resimlerinde hep yan yanalar, hep aynı muhabbet ve gülümseme yüzlerinde... Bazı karelerde hele aralarındaki muhabbet o kadar koyu ki fotoğraf çekildiğinin bile farkında değiller. Birbirlerine bakarken o gözlerindeki ışık hep aynı.. Uzun uzun baktım resimlere ve o kadar duygulandım ki gözlerim doldu.
Özgür'e gösterdim albümü, "Bak" dedim "İnsanın böyle birlikte yaşlandığı bir dostunun olması ne hoş bir şey değil mi?" O da albümü inceledi, uzun uzun fotoğraflara baktı, sonra benim gibi o da içini çekip "Şanslı peze..nkler" dedi. :P
Şaka bir yana öyle özeniyorum ki böyle uzun vadeli dostluklara... Filmlerde veya bazı bloglarda görüyorum, hani kızlar bir araya geliyorlar bir şeyler yapıyorlar, işte o birlikte yaptıklarından ziyade o bir araya geliş şekilleri bazen öyle içimi acıtıyor ki keşke diyorum benim de hayatımda böyle en azından bir tanecik kız arkadaşım olsa... Benim de var elbet çok eski arkadaşlarım, kuzenlerim... Hatta aynı şehirde yaşadığım halde kırk yılda bir denk getirip buluşunca aradan geçen tüm o senelerin ortadan kaybolduğu, muhabbetine doyamadığım pek çok güzel insan var hayatımda ama benim kastettiğim böyle bir şey değil.
Sık sık görüşebildiğim, hayatımın sürekli içinde olan bir arkadaşım olsun istiyorum. Teklifsiz bir dost, arada sırada telefonu açtığımda "N'apıyorsun? Hadi giyin bilmem nereye gidelim" diyecek, "Çayı koy, birazdan sendeyim" diyecek, veya ne bileyim çat kapı çıkıp evime geldiğinde kendi evindeymişçesine rahat hareket edecek, kendi buzdolabıymış gibi benimkini açıp bakacak birisi... Karşısında kırılıp dökülmem gerekmeyecek, beni her halimle kabul edip beni ben olduğum için sevecek, acı da olsa bana her zaman doğruyu söyleyecek, kavga da etsek barışmak için uzun uzun dil dökmek gerekmeden sadece bir telefonun veya bir kucaklaşmanın yeteceği, çocuklarım veya kocam vesilesiyle değil sadece benim arkadaşım olduğu için hayatımda olacak birisi olsun istiyorum. Gün içinde aradığımda "Merhaba", "selam, naber?", "müsait misin?" gibi şeyler söylememe gerek olmadan "Az önce ne oldu biliyor musun?" diye direk muhabbete dalabileceğim birisinden bahsediyorum ben... Çok şey mi istiyorum?
Beraber yaşlanılacak bir dost ne kadar zor bulunuyor farkında mısınız? Eğer hayatınızda bahsettiğim gibi biri varsa lütfen kıymetini bilin ve ilk gördüğünüzde ona benim yerime de bir kere sarılın.
25 Temmuz 2013 Perşembe
Olgun yaşta annelik
Günler günleri kovalıyor, çocuklar çok hızlı bizse nispeten yavaş büyüyoruz. Gün geliyor sanki güzel kokulu bir kavunmuşum gibi durduğum yerde sakin, huzurlu olgunlaştığımı hissediyorum veya bazı olaylar vesilesiyle eski halimi hatırlayıp şimdiki halimle arasındaki farkı aniden görüp şok olabiliyorum. Geçenlerde bizim oğlanların ufaklık videolarını izliyorduk. Kendimi gördüm videonun birinde de ilk tepkim "Ohha amma çok saçım varmış lan!" oldu. Ondan sonra baktım şimdikinden yaklaşık bi 10 kilo falan daha zayıfmışım ki Uğur kucağımda, (çocuk doğurmuş halim öyleymiş yani) öpüp kokluyorum, çocuğun ağzına mama tıkıştırıyorum falan sonra o zamanki kendimi hatırladım. Nasıl hissettiğimi, neler düşündüğümü, bu yaşa gelene kadar neler yaşadığımı, Yanlış yaptığım şeyleri, düzeltmek isteyip asla başaramayacağım şeyleri, hiçbiri asla gerçek olmayacak hayallerimi, hayatın hiç beklemediğim sürprizlerini...
İnsan unutuyor eski halini, sanki hep o içinde bulunduğun yaşta, hep aynı düşünce yapısındaymışsın sanıyorsun kendini. Eskiyi hatırlamak garip geliyor insana. O yüzden uzun vadeli planlar yapamıyorum artık. Öyle çok şey aniden değişti ki hayatımda, ben istediğim kadar plan program yapayım aslında hiçbir şey benim elimde ve kontrolümde değil biliyorum artık. Her yaptığım planda, verdiğim her sözde bunu hatırlayıp "inşallah" veya "Allah izin verirse" diye eklemem bundan artık.
Neyse demek istediğim insanlar değişir, değişmelidir de. Vücut olgunlaşıp yaşlandıkça nasıl yüzde kırışıklıklar oluşuyorsa kafada da olgunlaşma nedeniyle düşünce farklılıkları olmalıdır bence. Yaşlandıkça bir olaya başka açılardan bakmayı da öğrenirsin. 10 yaşında iken sadece kendi açından bakarken 40 yaşında aynı olaya 40 farklı insanın gözünden bakabilmelisin ki kendine olgunlaştım diyebilesin.
Çocuklarımla ilişkime bakıyorum eskiden oğlanları büyütürken bazı şeylere fazla tepki verdiğimi üzülerek görüyorum. Eskiden olsa kıyameti kopartacağım şeylere şimdi "amaaan boşver" diyebiliyorum. Bu sefer de çok boşvermiş bir anne olduğumu falan sanmayın sakın tersine acaip disiplinli bir tipim ki buna ben de bazen çok uyuz oluyorum. Nereden mi biliyorum, çocuklarımdan. Çocuklar annenin aynasıdır aslında, 3 çocuktan sonra artık bundan eminim. Çocuğa bak, anası nasıl bi tip anında söyle o derece yani. Bazı şeyler de var ki sen tamamen iyi niyetle düşünerek yaptığın halde çocuklar üzerindeki etkisi öyle kel alaka oluyor ki "Hay Allah belamı versin ne yapmışım ben böyle!" diyorsun.
Misal benim oğlanlar bebekliklerinden beri geceleri üstlerini açarlar. Ben de üstlerini açacaklarını bildiğim için kış geceleri odalarında küçük bir fanlı soba yakardıım. Oda sıcaklığı belli bir derecenin altına düşünce devreye girer, ortam yeteri kadar kırılınca da kendi kendine durur. Böylece ben geceleri uyanıp bakamasam da bilirdim ki geceleri üstleri açılsa da üşümezler. Ama sabah uykudan kalkınca odaları evin diğer yerlerine göre sıcak olduğu için üstlerine bir şey giymeden salona gitmelerini istemezdim. Onların da en büyük zevki, sabah ben daha uyurken, sinsi sinsi kaçıp sıcacık yataklarından kalktıkları pijamalarıyla buz gibi salonda oyun oynamak veya televizyon izlemektir. O yüzden artık nasıl bir terör estirdiysem bir yaz sabahı baktım 2.sınıfı bitiren Uğur yatağımın başucunda, fısıltıyla "Anne, biz kalktık ta odamızda çok canımız sıkıldı artık salona gidebilir miyiz?" diye soruyor....Var ya ne halt ettim ben diye kafamı duvarlara vurmak istedim o an. "Yavrum evladım ben bu kadar despot muyum? Elbette gidebilirsiniz ama kış günleri sabah serinliğinde üşümemeniz için pijamanın üstüne bir şey giyin de öyle gidin" dedim demesine ama çocuklarda önceden bıraktığım etkiyi silebildi mi bilmiyorum....
Annelik zor iş. Ne yaparsan çocuğa nasıl etki edecek kestirebilmek kolay değil. Ama bu üçüncü anneliğim ve ne yazık ki ilk defa bu kadar eğleniyorum ve tadını çıkarıyorum. Çok erken yaşta anne oldum, belki de bu yüzdendir öncekilerde bu kadar aklıma mukayet olamamam. Uğur doğduğunda 25 yaşında yoktum, Ömer'i ise 26 yaşında doğurdum. Gerçi şimdi iyi ki de erken doğurmuşum oğlanları diyorum, ama Özge bu açıdan çok şanslı, hem daha olgun hem de daha tecrübeli bir anne ile büyüyecek... Ya da ben 35 imden sonra Özge sayesinde yeniden çocuk olacağım, yeniden bir çocuğun gözleriyle hayata bakacağım.
Bu yazıda da aslında Özge'den bahsedecektim ama konu nereden nereye geldi. Başka zamana artık...
İnsan unutuyor eski halini, sanki hep o içinde bulunduğun yaşta, hep aynı düşünce yapısındaymışsın sanıyorsun kendini. Eskiyi hatırlamak garip geliyor insana. O yüzden uzun vadeli planlar yapamıyorum artık. Öyle çok şey aniden değişti ki hayatımda, ben istediğim kadar plan program yapayım aslında hiçbir şey benim elimde ve kontrolümde değil biliyorum artık. Her yaptığım planda, verdiğim her sözde bunu hatırlayıp "inşallah" veya "Allah izin verirse" diye eklemem bundan artık.
Neyse demek istediğim insanlar değişir, değişmelidir de. Vücut olgunlaşıp yaşlandıkça nasıl yüzde kırışıklıklar oluşuyorsa kafada da olgunlaşma nedeniyle düşünce farklılıkları olmalıdır bence. Yaşlandıkça bir olaya başka açılardan bakmayı da öğrenirsin. 10 yaşında iken sadece kendi açından bakarken 40 yaşında aynı olaya 40 farklı insanın gözünden bakabilmelisin ki kendine olgunlaştım diyebilesin.
Çocuklarımla ilişkime bakıyorum eskiden oğlanları büyütürken bazı şeylere fazla tepki verdiğimi üzülerek görüyorum. Eskiden olsa kıyameti kopartacağım şeylere şimdi "amaaan boşver" diyebiliyorum. Bu sefer de çok boşvermiş bir anne olduğumu falan sanmayın sakın tersine acaip disiplinli bir tipim ki buna ben de bazen çok uyuz oluyorum. Nereden mi biliyorum, çocuklarımdan. Çocuklar annenin aynasıdır aslında, 3 çocuktan sonra artık bundan eminim. Çocuğa bak, anası nasıl bi tip anında söyle o derece yani. Bazı şeyler de var ki sen tamamen iyi niyetle düşünerek yaptığın halde çocuklar üzerindeki etkisi öyle kel alaka oluyor ki "Hay Allah belamı versin ne yapmışım ben böyle!" diyorsun.
Misal benim oğlanlar bebekliklerinden beri geceleri üstlerini açarlar. Ben de üstlerini açacaklarını bildiğim için kış geceleri odalarında küçük bir fanlı soba yakardıım. Oda sıcaklığı belli bir derecenin altına düşünce devreye girer, ortam yeteri kadar kırılınca da kendi kendine durur. Böylece ben geceleri uyanıp bakamasam da bilirdim ki geceleri üstleri açılsa da üşümezler. Ama sabah uykudan kalkınca odaları evin diğer yerlerine göre sıcak olduğu için üstlerine bir şey giymeden salona gitmelerini istemezdim. Onların da en büyük zevki, sabah ben daha uyurken, sinsi sinsi kaçıp sıcacık yataklarından kalktıkları pijamalarıyla buz gibi salonda oyun oynamak veya televizyon izlemektir. O yüzden artık nasıl bir terör estirdiysem bir yaz sabahı baktım 2.sınıfı bitiren Uğur yatağımın başucunda, fısıltıyla "Anne, biz kalktık ta odamızda çok canımız sıkıldı artık salona gidebilir miyiz?" diye soruyor....Var ya ne halt ettim ben diye kafamı duvarlara vurmak istedim o an. "Yavrum evladım ben bu kadar despot muyum? Elbette gidebilirsiniz ama kış günleri sabah serinliğinde üşümemeniz için pijamanın üstüne bir şey giyin de öyle gidin" dedim demesine ama çocuklarda önceden bıraktığım etkiyi silebildi mi bilmiyorum....
Annelik zor iş. Ne yaparsan çocuğa nasıl etki edecek kestirebilmek kolay değil. Ama bu üçüncü anneliğim ve ne yazık ki ilk defa bu kadar eğleniyorum ve tadını çıkarıyorum. Çok erken yaşta anne oldum, belki de bu yüzdendir öncekilerde bu kadar aklıma mukayet olamamam. Uğur doğduğunda 25 yaşında yoktum, Ömer'i ise 26 yaşında doğurdum. Gerçi şimdi iyi ki de erken doğurmuşum oğlanları diyorum, ama Özge bu açıdan çok şanslı, hem daha olgun hem de daha tecrübeli bir anne ile büyüyecek... Ya da ben 35 imden sonra Özge sayesinde yeniden çocuk olacağım, yeniden bir çocuğun gözleriyle hayata bakacağım.
Bu yazıda da aslında Özge'den bahsedecektim ama konu nereden nereye geldi. Başka zamana artık...
3 Haziran 2013 Pazartesi
Çapulcu değil onlar, şalteri atan halk
Son 3-4 gündür uyuyamıyorum, yatamıyorum vicdanım öyle sızlıyor ki dindiremiyorum. Basit bir park protestosu ile başlayan olayların polis şiddeti ve başbakanın dediğim dedik, inatçı ve kibirli tavrı ile ne kadar büyüyebileceğini dehşetle izliyorum. Medyanın yalaka tavrı ise beni çileden çıkarıyor. İçim içime sığmıyor.
Sesini duyurmak isteyen 3-5 insana kahvaltı sofrasında börek yerlerken tazyikli su sıkılır mı, suratına biber gazı kapsülü atılır mı kardeşim? Bu ve benzeri aşırı şiddet ve kin içeren sahneler gözünüzün önünde tekrarlandıkça vicdanı olan her insan bunu bir davet kabul edip oraya gidiyor, bu hoyratlığa bu umursamaz tavra dur demek istiyor. Sosyal medyada bu üstteki fotoğrafı gördüğüm anda tüylerim diken diken oldu. Korku filmi gibi değil mi? Fotoğraftaki o kızın duruşundan, tavrından bahsediyorum sıkılan su-kimyasal karışımından değil. Bu fotoğraf artık şalteri atmış, gözü dönmüş bir insanın fotoğrafı. İnandığı şeyi sonuna kadar savunmaya hazır, korku eşiğini çoktan aşmış biri.
Meydanlara dökülen insanlar artık bu psikolojide olan halkın ta kendisi. Korku eşiğini aştık artık, halkın her kesiminden tek vücut olarak her gece oraya silahsız bir şekilde sadece sesini duyurmaya giden binler var her ilde. Umut doluyum ama acaip endişeliyim. O güzel insanların saçının bir teline bile zarar gelmesini istemiyorum. Meydanlarda çekilmiş yaralı vatandaşların fotoğraflarını gördükçe kahroluyorum. Artık halkı polise kırdırmaktan vaz geçin, onların hiçbiri marjinal, örgüt üyesi insanlar değil onlar halkın ta kendisi. Kurtuluş savaşı dışında hangi siyasal parti, hangi düşünce, hangi ideoloji bu güne kadar bu kadar insanı örgütleyebildi ?
Hala inanmayan, meydandaki onca halkı haksız, polisi ve devletin bu tavrını haklı bulan varsa rica ediyorum bir de şu linkleri inceleyin. Elinizi vicdanınıza koyun ve düşünün kim bu kadar hunharca muameleyi hak ediyor?
Gezi parkı fotoğrafları
Polisin müdahale videoları
15 Ocak 2013 Salı
Çocuklar ve gelecek
Bazen kendimi çocuklarımla ilgili çoğu anne babanın aksine garip planlar yaparken buluyorum. Kendimden korkuyorum. İşin ilginci bu planları Özgür'e söylediğimde o da beni destekliyor. Korkarım çocukların hayatına çok radikal ve garip bir yol vereceğiz.
Mesela Özgür'e diyorum ki;
- Çocuklardan birisi günün birinde çıkıp "Anne ben bu sene üniversite sınavına girmeyeceğim, ne olmak istediğimi bilmiyorum/karar veremedim. Bir süre kendime zaman ayırıp hayattan ne istediğimi bulmak ona göre meslek seçmek istiyorum, 1-2 sene okula ara vermek istiyorum" dese hayatta karşı çıkmam, hatta sevinirim onun adına. "Ben zamanında senin kadar cesur olamadım" diye gurur duyarım çocuğumla.
Özgür diyor ki;
-Bence de, tamamen seninle aynı fikirdeyim, ben de asla kızmam. Aksine destek olurum.
Henüz 16-17 yaşında olan bir insanı, ileride bir ömür boyunca yapacağı mesleği seçmeye zorlamak, gelecekte ne yapmak istediğini o yaşta bildiğini var saymak bence çok mantıksız ve gaddarca. Kaçımız o yaşlarda gerçekte kim olduğumuzu biliyoruz ki... İnsan daha kendini tanımadan, kendini bilmeden ileride ne yapmak istediğine nasıl karar verebilir?
Şu an Özgür kendi işini yapıyor, küçük bir firmada az sayıda insanla kendi dizaynı olan makinaları imal ediyor. Artık piyasada tanınıyor ve ürünlerinin kalitesi herkesçe takdir ediliyor. Normalde işyeri sahibi her insanın mantıken istemesi gereken şey kurup geliştirdiği işi büyüdüklerinde çocuklarının devralmalarıdır değil mi? Ama bizde durum tamamen tersi, bunca sene bu devletin ve bu ülkenin işyeri kurup işçi istihdam eden, üreten, düşünen, yapılmayanı başarıp ülkesine bir şeyler kazandıran, dürüstçe iş yapmaya çalışan insanı nasıl itip kaktığına, hor gördüğüne bizzat şahit olduktan sonra ne ben ne de Özgür hayatta çocuklarımızın da aynı işi yapmasını istemiyoruz. En azından bu ülkede değil. Kurduğumuz işi kısıtlı imkanlar dahilinde, tamamen alın teri ve dürüst kazançla az çok bir yere getirebilmiş insanlar olarak hiç te "Gelecekte çocuklarım işimi ve ismimi bıraktığım yerden devralsın, büyütüp geliştirsin, global bir hale getirsin, dünyanın her yerine satış yapsın" gibi manyak düşüncelerimiz yok. Özgür'le tek amacımız ve hayalimiz; mevcut borçları ödeyip yeni bir hayat kuracak, küçük bir kasabada yeni bir başlangıç yapacak kadar para biriktirebilmek. O kadar yorgun ve bıkkın ki artık, bunca sene uğraşıp emek verdiği işi bırakmak Özgür'e hiç te koymayacak eminim.
Garip insanlarız sanırım. Çocuklara dair hiç öyle büyük planlarımız yok. En iyi üniversitelerde okusunlar, en iyi bölümleri kazansınlar, özel okullarda okusunlar, bir sürü dil bilsinler, master yapsın, yurt dışında okusun, bir sürü etiket sahibi olsun, tırmalasın dursunlar gibi beklentilerimiz hiç yok. Tek istediğimiz mutlu ve huzurlu bir hayat sürmeleri. O yüzden ileride çocukları yönlendirme açısından yapacağım tek şey nereye giderlerse gitsinler yapabilecekleri bir meslek seçmeleri yönünde olacak sadece. Yani bizde olduğu gibi seçtiği meslek çocukların yaşayacağı yeri ve hayatı belirlememeli. Çocuklarımın geleceğine dair kendimden en büyük beklentim bu.
Tabi bir de bunca sene yaşanan tecrübeler ışığında çocuklara meslek seçme açısından yönlendirme amaçlı söyleyebileceğimiz başka bir şey de şu; "İcra avukatı veya bankacı olmak için ancak cesedimi çiğnemeniz lazım evladım." Bu cümlenin söylenme sebepleri de bizde kalsın artık. :P
Mesela Özgür'e diyorum ki;
- Çocuklardan birisi günün birinde çıkıp "Anne ben bu sene üniversite sınavına girmeyeceğim, ne olmak istediğimi bilmiyorum/karar veremedim. Bir süre kendime zaman ayırıp hayattan ne istediğimi bulmak ona göre meslek seçmek istiyorum, 1-2 sene okula ara vermek istiyorum" dese hayatta karşı çıkmam, hatta sevinirim onun adına. "Ben zamanında senin kadar cesur olamadım" diye gurur duyarım çocuğumla.
Özgür diyor ki;
-Bence de, tamamen seninle aynı fikirdeyim, ben de asla kızmam. Aksine destek olurum.
Henüz 16-17 yaşında olan bir insanı, ileride bir ömür boyunca yapacağı mesleği seçmeye zorlamak, gelecekte ne yapmak istediğini o yaşta bildiğini var saymak bence çok mantıksız ve gaddarca. Kaçımız o yaşlarda gerçekte kim olduğumuzu biliyoruz ki... İnsan daha kendini tanımadan, kendini bilmeden ileride ne yapmak istediğine nasıl karar verebilir?
Şu an Özgür kendi işini yapıyor, küçük bir firmada az sayıda insanla kendi dizaynı olan makinaları imal ediyor. Artık piyasada tanınıyor ve ürünlerinin kalitesi herkesçe takdir ediliyor. Normalde işyeri sahibi her insanın mantıken istemesi gereken şey kurup geliştirdiği işi büyüdüklerinde çocuklarının devralmalarıdır değil mi? Ama bizde durum tamamen tersi, bunca sene bu devletin ve bu ülkenin işyeri kurup işçi istihdam eden, üreten, düşünen, yapılmayanı başarıp ülkesine bir şeyler kazandıran, dürüstçe iş yapmaya çalışan insanı nasıl itip kaktığına, hor gördüğüne bizzat şahit olduktan sonra ne ben ne de Özgür hayatta çocuklarımızın da aynı işi yapmasını istemiyoruz. En azından bu ülkede değil. Kurduğumuz işi kısıtlı imkanlar dahilinde, tamamen alın teri ve dürüst kazançla az çok bir yere getirebilmiş insanlar olarak hiç te "Gelecekte çocuklarım işimi ve ismimi bıraktığım yerden devralsın, büyütüp geliştirsin, global bir hale getirsin, dünyanın her yerine satış yapsın" gibi manyak düşüncelerimiz yok. Özgür'le tek amacımız ve hayalimiz; mevcut borçları ödeyip yeni bir hayat kuracak, küçük bir kasabada yeni bir başlangıç yapacak kadar para biriktirebilmek. O kadar yorgun ve bıkkın ki artık, bunca sene uğraşıp emek verdiği işi bırakmak Özgür'e hiç te koymayacak eminim.
Garip insanlarız sanırım. Çocuklara dair hiç öyle büyük planlarımız yok. En iyi üniversitelerde okusunlar, en iyi bölümleri kazansınlar, özel okullarda okusunlar, bir sürü dil bilsinler, master yapsın, yurt dışında okusun, bir sürü etiket sahibi olsun, tırmalasın dursunlar gibi beklentilerimiz hiç yok. Tek istediğimiz mutlu ve huzurlu bir hayat sürmeleri. O yüzden ileride çocukları yönlendirme açısından yapacağım tek şey nereye giderlerse gitsinler yapabilecekleri bir meslek seçmeleri yönünde olacak sadece. Yani bizde olduğu gibi seçtiği meslek çocukların yaşayacağı yeri ve hayatı belirlememeli. Çocuklarımın geleceğine dair kendimden en büyük beklentim bu.
Tabi bir de bunca sene yaşanan tecrübeler ışığında çocuklara meslek seçme açısından yönlendirme amaçlı söyleyebileceğimiz başka bir şey de şu; "İcra avukatı veya bankacı olmak için ancak cesedimi çiğnemeniz lazım evladım." Bu cümlenin söylenme sebepleri de bizde kalsın artık. :P
2 Kasım 2012 Cuma
Doğal bir yaşam?
Dün sabah oğlanları okula bırakırken Özgür posta kutumuzda Greenpeace dergilerimi bulmuş. Eve dönüşte beynimi yedi durdu. Aman ne savurganlığım kaldı ne anarşistliğim. Dalga geçme kisvesi altında uzunca bir süre dırdırlandıktan sonra olay "kaç para verdin bu dergi aboneliği için?" 'e bağlandı. Sadece 3 aylık abone olduğumu bilinçli her insanın, hayatının belli bir döneminde onlara bir miktar yardım etmesi gerektiğini çünkü Greenpeace örgütünün bağımsız kalabilmek için hiç bir resmi kurum veya kuruluştan ya da devletten bağış kabul etmediğini söylediğimde yelkenleri suya indirdi "Yap bi kahve de içelim" cümlesi eşliğinde kendini koltuğa atıp dergileri incelemeye başladı. Geçenlerde GDO'ya karşı başlatılan ve de sonuç alınan kampanyanın Greenpeace sayesinde olduğunu söylediğimde çoktan dergiye gömülmüştü bile.
Ben kuzey kutbunda Shell ve BP gibi firmaların petrol araştırmalarına karşı başlatılan kampanyanın detaylarını okurken O da modifiye mısır nişastasından elde edilen fruktoz şekerinin zararlarını okuyordu. Kahve boyunca okuduklarımızı karşılıklı paylaştık bir süre. Yazıda ilginç bulduğu başka bir şeyi bana okuduktan sonra dönüp "Zaten canım sıkılıyordu şimdi daha beter oldu. Bu dergi bittiğinde korkarım ben çırılçıplak şehir merkezine doğru koşuyor olacağım" dediğinde ise koptum, kahve burnumdan çıkıyordu az daha.
İnsanlar daha azla yetinebilseler, doğal enerjiye yönelseler, endüstrileşmeye bir yerde dur deseler, doğaya daha saygılı yaşasalar daha güzel olmaz mı dünya? Sizi bilmem ama biz uzuuun süredir daha doğal bir hayata özlem duruyoruz. Bir çiftlikte yaşama hayalleri kuruyoruz sürekli. Yeşillikler içinde küçük bir arazide, minik bir evimiz olsun, kendi yiyeceğimizi yetiştirelim, bahçede çalışalım, uğraşalım en büyük hayalimiz. Normal bir çift değiliz sanırım. Kaç çift oturup Jamie Oliver izleyip adamı bahçeden topladığı sebzelerle yemek yaptığı için kıskanıyordur? Veya kaç aile bahçeli evimiz olur da günün birinde köpek alırsak lazım olur, öğrenelim diye Cesar Millan'ı izleyip köpek eğitiminin püf noktalarını öğrenmeye çalışıyordur? Daha geçen gün çay içerken Özgür'le bir çiftlik sahibi olsak ortalama kaç tavukla doğal yoldan hem et hem yumurta ihtiyacımızı sağlayabileceğimizi hesaplamaya çalışıyorduk. Başka insanlar nasıl yaşıyor cidden bilmiyorum, düşünmüyorum pek, ama zaman zaman kendimi bu şehirde cidden yabancı gibi hissediyorum. İstanbul'u seviyorum ama aslında sanki buralara ait değilmişim, başka bir yerde yaşamalıymışım gibi.
Bu aralar televizyonda çıkan bir reklam var. Bu reklamı gördükçe içim sıkılıyor. Diğer insanların neyle mutlu olduğunu bilmiyorum ama upuzun ferah bir caddede alışveriş yapmak benim en büyük hayalim değil açıkçası.
Her türlü devlet dairesine işi düşen sefil insanlar olarak, bugün Beylikdüzü SGK'ya gittik. Beylikdüzü öyle içime fenalık veren bir yer ki anlatamam. Daha uzaktan gökdelenleri görünce içim kararıyor resmen. Upuzun binalar arasında insan güneşi bile göremiyor. Arabayı bir binanın önüne bıraktık, ben binayı otel sandım öyle bir beş yıldızlı otel lobisine benzer girişi vardı ki artık gerisini siz düşünün. Özgür'e otelin önüne mi park ettik diyecektim ki bir baktım kapıda "bilmemne residance" yazıyor. "Aha otel değilmiş rezidansmış burası" deyince Özgür "Nasıl? hep hayalindeki yer, değil mi?" diye takıldı. "Yok olmaz, burada oturursak nasıl upuzun ferah bir caddede alışveriş yapacağım ben? İstemem" dedim epey eğlendik. Gerçekten şaka gibi geliyor bana insanların büyük şehirde yaşama, alışveriş bağımlısı olma, çanta ve ayakkabı koleksiyonu yapıp marka tutkunu olma durumları.
Eltim bana takılıyor sürekli, "Yakında amishler gibi olacaksın" diye. Sebep evde kendi yoğurdumu, turşumu, reçelimi vs kendim yapmam. Ben zaten epeydir homojenize olmayan pastörize süt aramalarıma son verdim sütü yerel bir hayvan sahibinden alıyorum. Haftada iki gün bizim siteye süt getirip kapıda teslim ediyor sütü. Pastörize veya UHT süt almıyorum artık. Bizim sütçünün getirdiği sütü güzelce kaynatıp bir kısmını yoğurt yapıyorum. Kalanını da hepimiz içiyoruz. Öyle de güzel oluyor ki kaynadıktan sonra sütün üzerinde resmen 1 parmak kaymak oluşuyor. Ben ki oldum olası süt kaymağından nefret etmişimdir 35 imden sonra bi haller oldu bana demek. Kaymağını ayırıp ayrı bir kaseye koyuyorum. Sabah kahvaltıda benim adamlar balla birlikte yiyorlar. Eğer bir gün kaymağı ellerinden kurtarabilirsem internetten gördüğüm bir tarife göre tereyağı yapmayı deneyeceğim.
Bazı insanların gözüne deli gibi görünebilirim ama ben mutlu oluyorum çocuklarımın yedikleri şeyin içinde ne olduğunu bildiğim için. Jamie Oliver diyor ki "Bir yiyecek paketinin arkasını çevirin, içindekiler kısmını okuyun, içinde ne olduğunu bilmediğiniz maddeler varsa satın almayın, bu kadar basit" Aslında gerçekten o kadar basit. Bu açıdan devlet okulunun en büyük faydası beslenme saatinde çocuklara evden getirdikleri şeyleri yedirebilmek. Gerçi bizim okulda yemek de çıkıyor ama ben çocuklara yemeklerini evden vermeyi seviyorum. Ne yediklerini biliyorum böylece. Geçen sene Uğur'un sınıfında bir çocuğun velisi her öğlen çocuğumun ne yediğini takip ediyordu. Soruyormuş hep "Uğur bugün ne yiyorsun?" diye. Kendi kızı sadece nugget yiyormuş bizim oğlanı öğle vakti kuru fasulye- pilav, sebzeli tavuk, yoğurtlu ıspanak, kıymalı mercimek, ıspanaklı börek, bulgur pilavı vs falan yerken görünce kadın hayran kalıyordu. Başka bir şeyle olmasa da anneliğimin en azından bu kısmıyla ilgili gurur duymaya hakkım var sanırım. Çocuklarıma yemek seçmemeyi öğretebildim. Ömer bazen mızıldansa da genelde ikisi de evde ne pişmişse yerler. Buna kapuska da kereviz de dahil.
Neyse çok karmaşık bir yazı oldu bu. İşin özü aslında doğala, tabiata bu kadar hasret yaşarken nasıl olup ta böyle her yere hala gökdelenler dikip durmaya devam ediyorlar, kim talep ediyor bu kadar gökdelen hayatını anlamıyorum. Bahçeli evler aynı alana dikilmiş bir gökdelen kadar kar getirmiyordur tabi ama çok merak ediyorum bu koca koca gökdelenleri dikenler kendileri cidden gökdelen katında mı oturuyorlar yoksa şehir dışında, yeşillikler içinde bahçeli müstakil bir evde mi?
Ben kuzey kutbunda Shell ve BP gibi firmaların petrol araştırmalarına karşı başlatılan kampanyanın detaylarını okurken O da modifiye mısır nişastasından elde edilen fruktoz şekerinin zararlarını okuyordu. Kahve boyunca okuduklarımızı karşılıklı paylaştık bir süre. Yazıda ilginç bulduğu başka bir şeyi bana okuduktan sonra dönüp "Zaten canım sıkılıyordu şimdi daha beter oldu. Bu dergi bittiğinde korkarım ben çırılçıplak şehir merkezine doğru koşuyor olacağım" dediğinde ise koptum, kahve burnumdan çıkıyordu az daha.
İnsanlar daha azla yetinebilseler, doğal enerjiye yönelseler, endüstrileşmeye bir yerde dur deseler, doğaya daha saygılı yaşasalar daha güzel olmaz mı dünya? Sizi bilmem ama biz uzuuun süredir daha doğal bir hayata özlem duruyoruz. Bir çiftlikte yaşama hayalleri kuruyoruz sürekli. Yeşillikler içinde küçük bir arazide, minik bir evimiz olsun, kendi yiyeceğimizi yetiştirelim, bahçede çalışalım, uğraşalım en büyük hayalimiz. Normal bir çift değiliz sanırım. Kaç çift oturup Jamie Oliver izleyip adamı bahçeden topladığı sebzelerle yemek yaptığı için kıskanıyordur? Veya kaç aile bahçeli evimiz olur da günün birinde köpek alırsak lazım olur, öğrenelim diye Cesar Millan'ı izleyip köpek eğitiminin püf noktalarını öğrenmeye çalışıyordur? Daha geçen gün çay içerken Özgür'le bir çiftlik sahibi olsak ortalama kaç tavukla doğal yoldan hem et hem yumurta ihtiyacımızı sağlayabileceğimizi hesaplamaya çalışıyorduk. Başka insanlar nasıl yaşıyor cidden bilmiyorum, düşünmüyorum pek, ama zaman zaman kendimi bu şehirde cidden yabancı gibi hissediyorum. İstanbul'u seviyorum ama aslında sanki buralara ait değilmişim, başka bir yerde yaşamalıymışım gibi.
Bu aralar televizyonda çıkan bir reklam var. Bu reklamı gördükçe içim sıkılıyor. Diğer insanların neyle mutlu olduğunu bilmiyorum ama upuzun ferah bir caddede alışveriş yapmak benim en büyük hayalim değil açıkçası.
Her türlü devlet dairesine işi düşen sefil insanlar olarak, bugün Beylikdüzü SGK'ya gittik. Beylikdüzü öyle içime fenalık veren bir yer ki anlatamam. Daha uzaktan gökdelenleri görünce içim kararıyor resmen. Upuzun binalar arasında insan güneşi bile göremiyor. Arabayı bir binanın önüne bıraktık, ben binayı otel sandım öyle bir beş yıldızlı otel lobisine benzer girişi vardı ki artık gerisini siz düşünün. Özgür'e otelin önüne mi park ettik diyecektim ki bir baktım kapıda "bilmemne residance" yazıyor. "Aha otel değilmiş rezidansmış burası" deyince Özgür "Nasıl? hep hayalindeki yer, değil mi?" diye takıldı. "Yok olmaz, burada oturursak nasıl upuzun ferah bir caddede alışveriş yapacağım ben? İstemem" dedim epey eğlendik. Gerçekten şaka gibi geliyor bana insanların büyük şehirde yaşama, alışveriş bağımlısı olma, çanta ve ayakkabı koleksiyonu yapıp marka tutkunu olma durumları.
Eltim bana takılıyor sürekli, "Yakında amishler gibi olacaksın" diye. Sebep evde kendi yoğurdumu, turşumu, reçelimi vs kendim yapmam. Ben zaten epeydir homojenize olmayan pastörize süt aramalarıma son verdim sütü yerel bir hayvan sahibinden alıyorum. Haftada iki gün bizim siteye süt getirip kapıda teslim ediyor sütü. Pastörize veya UHT süt almıyorum artık. Bizim sütçünün getirdiği sütü güzelce kaynatıp bir kısmını yoğurt yapıyorum. Kalanını da hepimiz içiyoruz. Öyle de güzel oluyor ki kaynadıktan sonra sütün üzerinde resmen 1 parmak kaymak oluşuyor. Ben ki oldum olası süt kaymağından nefret etmişimdir 35 imden sonra bi haller oldu bana demek. Kaymağını ayırıp ayrı bir kaseye koyuyorum. Sabah kahvaltıda benim adamlar balla birlikte yiyorlar. Eğer bir gün kaymağı ellerinden kurtarabilirsem internetten gördüğüm bir tarife göre tereyağı yapmayı deneyeceğim.
Bazı insanların gözüne deli gibi görünebilirim ama ben mutlu oluyorum çocuklarımın yedikleri şeyin içinde ne olduğunu bildiğim için. Jamie Oliver diyor ki "Bir yiyecek paketinin arkasını çevirin, içindekiler kısmını okuyun, içinde ne olduğunu bilmediğiniz maddeler varsa satın almayın, bu kadar basit" Aslında gerçekten o kadar basit. Bu açıdan devlet okulunun en büyük faydası beslenme saatinde çocuklara evden getirdikleri şeyleri yedirebilmek. Gerçi bizim okulda yemek de çıkıyor ama ben çocuklara yemeklerini evden vermeyi seviyorum. Ne yediklerini biliyorum böylece. Geçen sene Uğur'un sınıfında bir çocuğun velisi her öğlen çocuğumun ne yediğini takip ediyordu. Soruyormuş hep "Uğur bugün ne yiyorsun?" diye. Kendi kızı sadece nugget yiyormuş bizim oğlanı öğle vakti kuru fasulye- pilav, sebzeli tavuk, yoğurtlu ıspanak, kıymalı mercimek, ıspanaklı börek, bulgur pilavı vs falan yerken görünce kadın hayran kalıyordu. Başka bir şeyle olmasa da anneliğimin en azından bu kısmıyla ilgili gurur duymaya hakkım var sanırım. Çocuklarıma yemek seçmemeyi öğretebildim. Ömer bazen mızıldansa da genelde ikisi de evde ne pişmişse yerler. Buna kapuska da kereviz de dahil.
Neyse çok karmaşık bir yazı oldu bu. İşin özü aslında doğala, tabiata bu kadar hasret yaşarken nasıl olup ta böyle her yere hala gökdelenler dikip durmaya devam ediyorlar, kim talep ediyor bu kadar gökdelen hayatını anlamıyorum. Bahçeli evler aynı alana dikilmiş bir gökdelen kadar kar getirmiyordur tabi ama çok merak ediyorum bu koca koca gökdelenleri dikenler kendileri cidden gökdelen katında mı oturuyorlar yoksa şehir dışında, yeşillikler içinde bahçeli müstakil bir evde mi?
29 Eylül 2012 Cumartesi
Evham mı, plan mı?
Ömer'e hamile kaldığımı öğrendiğimde Uğur sadece 9 aylık bir bebekti. O zaman Uğur için amma üzülmüştüm. "Çocuğum 1,5 yaşında abi olacak, daha onun ilgi ihtiyacı bitmeden kendisine ortak çıkacak. Hem yeni doğacak olanı da Uğur kadar sevebilecek miyiz? Ne de olsa Uğur 1,5 senedir bizimle olmuş olacak ama öbürü daha yeni gelecek..." 9 aylık oğluma bakıp bunları düşünüp, ona haksızlık ettiğimiz için çok ama çok üzüldüğümü hatırlıyorum da.... Amma salakmışım.
Ömer kesinlikle planlanmış bir çocuk değildi. Daha ilk bebekle başa çıkmayı becerememişken ikincinin gelmesi fikri bile bana çok uzaktı ama garip bir şekilde hamile olduğumu öğrenir öğrenmez "Bunu doğuracağım, çok ama çok zor olacak ama yapacağım. Bunu veren Allah kolaylığını da verir elbet." dedim. İnsan bir tane doğurmuş ve o sevgiyi, mutluluğu yaşamışken o çocuğun da eskiden karnındaki kadar ufak olduğunu, gün gelip böyle sevgi ve hayranlık dolu gözlerle kendine bakacağını bilirken kürtaj olmayı düşünemiyor bile. En azından ben yapamadım.
Ömer zaten hep sevdiğimiz bir isimdi. Anlamının da "hayat, canlılık" olduğunu öğrenince daha fazla düşünmedik. Bu şekilde hayatımıza giren bir bebeğe daha uygun bir isim de bulamazdık zaten.
Depresyonun en dibine vurduktan, deliliğin kıyısına kadar gidip döndükten sonra şimdi diyebiliyorum ki evet gerçekten çok ama çok zor oldu 18 ay arayla iki çocuk yapmak. Tahmin ettiğimden kat be kat zordu. Ama pişman değilim. Ne kadar aksi ve inat bir çocuk olsa da, zaman zaman beni çileden çıkarsa da, sinirden zıvanadan çıktığımda "bunun yerine ikiz çocuk büyütürdüm, ikisi ancak bu kadar yorardı beni" desem de iyi ki doğurmuşum Ömer'i de. Allah'a çok şükür ...
Şimdi biliyorum ki üçüncü de gelir gelmez en az diğerleri kadar çok sevilecek. Garip bir şekilde insanın kalbi ilk andan itibaren yeni gelene öncekilerin sevgisinden hiç eksiltmeden yer açmayı biliyor. O yüzden içim rahat. "Yeni geleni de bu kadar sevebilecek miyim" gibi saçma endişelerim yok artık. Sağlıklı olması dışında öyle çok büyük bir endişem de yok açıkçası. İki çocuktan sonra tecrübeli sayılırım. Bebek bakımı konusunda tereddütlerim de yok artık. Daha çok gündelik hayata yeniden nasıl uyum sağlayacağıma dair ufak endişeler taşıyorum. Mesela ; Allah izin verir de üçüncüyü de hayırlısıyla, sağlıklı bir şekilde dünyaya getirebilirsem, bebekle nasıl olacak hayat? Basit gündelik işler tahminimden daha zor mu olacak? Çocukları okula hazırlayabilecek miyim? Zamanında okula yetiştirebilecek miyim veya okul çıkışı bebekle birlikte onları nasıl okuldan alacağım? Uğur bu sene 5. sınıf olduğu için haftanın 3 günü saat 4'te çıkıyor. Minik bir bebekle önce Ömer'i 2:30 da okuldan alıp sonra 4'te Uğur'u almaya nasıl gideceğim? Hadi Ömer'i kendi çocuklarıyla birlikte eltim okuldan alsa, bir tek saat 4'te Uğur'u almaya gitmem gerekir. Yemek saatlerinde çocukları doğru dürüst doyurabilecek miyim? Vaktinde her işi yetiştirebilecek miyim? Her şeye yetecek enerjim olacak mı?
Bir yardımcı tutma fikri bana bu aşamada çok uzak, birincisi doğru dürüst bir insan bulana kadar harcayacağım zamanı ve enerjiyi kendimi organize etmeye harcarsam daha verimli olurmuş gibi geliyor. İkincisi ve en önemlisi; tam istediğim gibi birini bulamayacağıma inandığımdan evde tamamen yabancı birinin varlığını istemiyorum. Bir de onun için endişelenmek, gerilmek istemiyorum çünkü. Dolayısıyla kulağa delice gelse de her şeyin üstesinden kendim gelmeyi planlıyorum. :P
Bir de taşınma mevzusu var. Seneye bu evde oturmayacağımız, daha doğrusu oturmak istemediğimiz kesin. Bu durumda 3 aylık bebekle evi nasıl toplayıp taşınacağım? Doktor önceden 2 defa sezeryan olduğum için üstünden çok zaman geçtiği ve ben denemek istediğim halde normal doğuma pek yanaşmıyor ve çok büyük bir ihtimalle yine sezeryan yapacak. Bu durumda 3 ayda taşınacak kadar kendimi toparlamış olabilecek miyim? Haziran'da mevcut evin kontratı dolacağına göre en geç Mayıs sonunda yeni ev bulma ve taşınma işlemlerini halletmek gerekecek ki bu da okul kapanmadan taşınmamız anlamına geliyor işte beni en çok geren konu da bu.
Bu aralar en çok düşündüğüm şeyler işte bunlar. Biliyorum zamanı gelince her şey akan su gibi yolunu bulacak ama elimde değil sanki şimdiden planlarsam yeniden bebekli hayata uyum sürecini daha kolay atlatabilirmişim gibi geliyor. Sizce evham mı yapıyorum? Yoksa siz de benim gibi planlı olmaktan bir zarar gelmez diye mi düşünüyorsunuz?
Ömer kesinlikle planlanmış bir çocuk değildi. Daha ilk bebekle başa çıkmayı becerememişken ikincinin gelmesi fikri bile bana çok uzaktı ama garip bir şekilde hamile olduğumu öğrenir öğrenmez "Bunu doğuracağım, çok ama çok zor olacak ama yapacağım. Bunu veren Allah kolaylığını da verir elbet." dedim. İnsan bir tane doğurmuş ve o sevgiyi, mutluluğu yaşamışken o çocuğun da eskiden karnındaki kadar ufak olduğunu, gün gelip böyle sevgi ve hayranlık dolu gözlerle kendine bakacağını bilirken kürtaj olmayı düşünemiyor bile. En azından ben yapamadım.
Ömer zaten hep sevdiğimiz bir isimdi. Anlamının da "hayat, canlılık" olduğunu öğrenince daha fazla düşünmedik. Bu şekilde hayatımıza giren bir bebeğe daha uygun bir isim de bulamazdık zaten.
Depresyonun en dibine vurduktan, deliliğin kıyısına kadar gidip döndükten sonra şimdi diyebiliyorum ki evet gerçekten çok ama çok zor oldu 18 ay arayla iki çocuk yapmak. Tahmin ettiğimden kat be kat zordu. Ama pişman değilim. Ne kadar aksi ve inat bir çocuk olsa da, zaman zaman beni çileden çıkarsa da, sinirden zıvanadan çıktığımda "bunun yerine ikiz çocuk büyütürdüm, ikisi ancak bu kadar yorardı beni" desem de iyi ki doğurmuşum Ömer'i de. Allah'a çok şükür ...
Şimdi biliyorum ki üçüncü de gelir gelmez en az diğerleri kadar çok sevilecek. Garip bir şekilde insanın kalbi ilk andan itibaren yeni gelene öncekilerin sevgisinden hiç eksiltmeden yer açmayı biliyor. O yüzden içim rahat. "Yeni geleni de bu kadar sevebilecek miyim" gibi saçma endişelerim yok artık. Sağlıklı olması dışında öyle çok büyük bir endişem de yok açıkçası. İki çocuktan sonra tecrübeli sayılırım. Bebek bakımı konusunda tereddütlerim de yok artık. Daha çok gündelik hayata yeniden nasıl uyum sağlayacağıma dair ufak endişeler taşıyorum. Mesela ; Allah izin verir de üçüncüyü de hayırlısıyla, sağlıklı bir şekilde dünyaya getirebilirsem, bebekle nasıl olacak hayat? Basit gündelik işler tahminimden daha zor mu olacak? Çocukları okula hazırlayabilecek miyim? Zamanında okula yetiştirebilecek miyim veya okul çıkışı bebekle birlikte onları nasıl okuldan alacağım? Uğur bu sene 5. sınıf olduğu için haftanın 3 günü saat 4'te çıkıyor. Minik bir bebekle önce Ömer'i 2:30 da okuldan alıp sonra 4'te Uğur'u almaya nasıl gideceğim? Hadi Ömer'i kendi çocuklarıyla birlikte eltim okuldan alsa, bir tek saat 4'te Uğur'u almaya gitmem gerekir. Yemek saatlerinde çocukları doğru dürüst doyurabilecek miyim? Vaktinde her işi yetiştirebilecek miyim? Her şeye yetecek enerjim olacak mı?
Bir yardımcı tutma fikri bana bu aşamada çok uzak, birincisi doğru dürüst bir insan bulana kadar harcayacağım zamanı ve enerjiyi kendimi organize etmeye harcarsam daha verimli olurmuş gibi geliyor. İkincisi ve en önemlisi; tam istediğim gibi birini bulamayacağıma inandığımdan evde tamamen yabancı birinin varlığını istemiyorum. Bir de onun için endişelenmek, gerilmek istemiyorum çünkü. Dolayısıyla kulağa delice gelse de her şeyin üstesinden kendim gelmeyi planlıyorum. :P
Bir de taşınma mevzusu var. Seneye bu evde oturmayacağımız, daha doğrusu oturmak istemediğimiz kesin. Bu durumda 3 aylık bebekle evi nasıl toplayıp taşınacağım? Doktor önceden 2 defa sezeryan olduğum için üstünden çok zaman geçtiği ve ben denemek istediğim halde normal doğuma pek yanaşmıyor ve çok büyük bir ihtimalle yine sezeryan yapacak. Bu durumda 3 ayda taşınacak kadar kendimi toparlamış olabilecek miyim? Haziran'da mevcut evin kontratı dolacağına göre en geç Mayıs sonunda yeni ev bulma ve taşınma işlemlerini halletmek gerekecek ki bu da okul kapanmadan taşınmamız anlamına geliyor işte beni en çok geren konu da bu.
Bu aralar en çok düşündüğüm şeyler işte bunlar. Biliyorum zamanı gelince her şey akan su gibi yolunu bulacak ama elimde değil sanki şimdiden planlarsam yeniden bebekli hayata uyum sürecini daha kolay atlatabilirmişim gibi geliyor. Sizce evham mı yapıyorum? Yoksa siz de benim gibi planlı olmaktan bir zarar gelmez diye mi düşünüyorsunuz?
8 Ağustos 2012 Çarşamba
Acaba?
Diyorum ki bazen acaba;
Yeni umutlar, yeni beklentiler olmasa hayattan,
Yeni planlar yapma ihtiyacımız doğmasa hiç,
Yeni heyecanlar yaşatmasa bize hayat,
Yeni hayaller kurmasak hiç ve
Yeni fırsatlar çıkarmasa karşımıza eskilerin yerine,
Yeni hayaller kurmasak hiç ve
Yeni fırsatlar çıkarmasa karşımıza eskilerin yerine,
Kaç yaşında olursak olalım hiç yeni duygular hissetmesek,
Hayatımızdan çıkanların yerine yeni insanlar girmese,
Yeni tercihler yapmak zorunda bırakmasa bizi hayat,
Yaşadıklarımızdan hiç ders almamış olsak,
Hiç değişmesek ve
Yeri geldiğinde eğilip bükülmek zorunda kalmasak hayatta,
Yaşadıklarımızdan hiç ders almamış olsak,
Hiç değişmesek ve
Yeri geldiğinde eğilip bükülmek zorunda kalmasak hayatta,
Yeni dualar dilimize,
Yeni endişeler eskilerine ilave olmasa ,
Yine de olgunlaşmış olur muyuz?
Veya yine de hayat için "pamuk helva gibi" diyebilir miyiz?
6 Temmuz 2012 Cuma
Hangi kız çocuk?
Tam da tatil öncesi bizim oğlanların geçen seneki mayolarının içine sığamadıklarını görünce, geçen akşam soluğu eve en yakın alışveriş merkezinde aldık. Nereye bakalım diye gezerken baktık bir firmada %50 indirim var "Gel burdan başlayalım" dedim Özgür'e. Çocuklarla birlikte, yani Özgür, ben ve de bizim iki oğlan hep beraber mağazadan içeri girdik. Mağazaya nasıl girdiğimizi özellikle anlatıyorum ki saçmalığın boyutunu daha iyi anlayın. Mayoları görmek için bakınırken bir tezgahtar "Buyurun" diyerek yaklaştı hemen. Kendisine kelimesi kelimesine "Çocuk mayoları nerede?" diye sordum. "Kız çocuk için mi?" diye cevap verdi tezgahtar. ??!! Yanımda iki koca oğlan çocuğu dururken kız çocuk mayosuna ihtiyacım olabileceğine nasıl karar verdi bilmiyorum ama neyse bir şey demedik. "Yok, oğlan" diye cevap verdim. Mayoları gösterdi, yine hep beraber mayoların yanına gittik. Dördümüz mayoları incelemeye başlamıştık ki bu sefer de "Kaç yaş için?" diye sordu. Sonunda Özgür dayanamayıp çocukları gösterdi, "İşte bunlara göre olacak" diye. O ana kadar çocukları fark etmemiş olabilmesi için bence kesin kafayı çekmiş olması lazımdı ya neyse. Sonuçta kendimizi apar topar dükkandan dışarı attık.
Ben mi çok mükemmeliyetçiyim bilmiyorum, ama ürün satmaya çalışan bir insanın cümbür cemaat alışverişe gelen bir aileye böyle sorular sorması da çok acaip değil mi? Yaptığı işe saygı duymayan, en iyi şekilde yapmak için uğraşmayan insanlara çok kızıyorum.
Ben mi çok mükemmeliyetçiyim bilmiyorum, ama ürün satmaya çalışan bir insanın cümbür cemaat alışverişe gelen bir aileye böyle sorular sorması da çok acaip değil mi? Yaptığı işe saygı duymayan, en iyi şekilde yapmak için uğraşmayan insanlara çok kızıyorum.
5 Temmuz 2012 Perşembe
Neye niyet neye kısmet
Bugün oturdum yolculuk için bir kaç müzik cd'si hazırlayayım diye. Derken bazı şarkıları özlemişim, yeniden bir dinleyeyim hele dedim. En sonunda kendimi yine bu şarkıyı dinleyip ağlarken buldum. Buraya da eklemeden edemedim. Bunlar sadece şarkılarda kalana dek unutmayalım, unutturmayalım... Herşeyi çözdük, bitti de çılgın procelere, teleferiğe, 3. köprüye sıra geldi.
4 Temmuz 2012 Çarşamba
Aklın yolu bir
Bugün arada sırada elime alıp karıştırdığım kitaplardan birinde şu cümleye rastladım.
"Sokrates'e göre felsefe, gerçek mutluluğa giden yoldur ve iki amacı vardır: (1) Tanrı'yı tefekkür etmek (2) Ruhu maddi bedenden kurtarmak"
Sokrates farkında değildi belki ama ta o zamanlar felsefe diye aslındaTasavvufun özünü bulmuş sanırım. :D
"Sokrates'e göre felsefe, gerçek mutluluğa giden yoldur ve iki amacı vardır: (1) Tanrı'yı tefekkür etmek (2) Ruhu maddi bedenden kurtarmak"
Sokrates farkında değildi belki ama ta o zamanlar felsefe diye aslındaTasavvufun özünü bulmuş sanırım. :D
30 Mayıs 2012 Çarşamba
Canavar
Sabah okul yolunda yürüyorduk. Birinin eli sağ avucumun içinde, diğerininki sol avucumda yavaş yavaş, yokuş yukarı konuşarak çıkıyorduk. Uğur dedi ki;
"Anne biliyor musun dün okulda siyah, yaşlı bir kedi vardı. Herkes gelmiş sevip okşuyordu sonra büyük abilerden biri tüm ağırlığıyla zıplayarak kedinin kuyruğuna bastı".
"Eeee? Ne oldu sonra?"
"Ne olacak kedi kuyruğunu sürükleyerek kaçtı gitti, canı çok acıdı herhalde çok kötü bağırdı"
Bir an tüm olay gözümün önünde canlandı ve yüreğim sızladı. Neye daha çok üzüldüm bilemedim. Kediye mi? Benim gibi yumuşak kalpli, merhametli çocuğumun böyle bir olaya şahit olmasına mı? Aradan saatler geçtiği halde bu olayı düşünmek bile beni rahatsız ederken gözlerinin önünde olması Uğur'u nasıl üzdü ve huzursuz ettti kim bilir diye düşünmenin verdiği iç sıkıntısına mı?... Hangisi daha kötü bilemedim. Kendimi öyle salak öyle aciz hissettim ki...
Neden böyle hayat? Hepimiz aynı şekilde geliyoruz bu dünyaya, masum, tertemiz ve saf. Ne oluyor da değişiyor insanlar? Bu kadar merhametsiz, bu kadar kalpsiz olmaya bizi iten ne? Kötülük içimizde mi yoksa sonradan mı öğreniliyor? Biz mi öğretiyoruz çocuklarımıza şiddeti, acımasızlığı, öfkeyi? İnsan olarak öyle çok şeyden korkuyoruz ki... Karanlıktan, yangından, felaketlerden, hortlaklardan, cinlerden, canavarlardan, vahşi hayvanlardan, yılanlardan, köpeklerden, yükseklikten, kapalı yerde kalmaktan, iğne olmaktan, bağlanmaktan... Sanki çok naif, çok hassasmışız gibi her gün yeni bir korku kaynağı icat ediyoruz. Kendi zihnimizin yarattığı öyle çok fobi var ki unutuyoruz, esas korkmamız gereken kendimiziz aslında. Bu dünyanın canavarları biziz. Ve asıl sorun; nasıl koruyacağız çocuklarımızı kendimizden?
"Anne biliyor musun dün okulda siyah, yaşlı bir kedi vardı. Herkes gelmiş sevip okşuyordu sonra büyük abilerden biri tüm ağırlığıyla zıplayarak kedinin kuyruğuna bastı".
"Eeee? Ne oldu sonra?"
"Ne olacak kedi kuyruğunu sürükleyerek kaçtı gitti, canı çok acıdı herhalde çok kötü bağırdı"
Bir an tüm olay gözümün önünde canlandı ve yüreğim sızladı. Neye daha çok üzüldüm bilemedim. Kediye mi? Benim gibi yumuşak kalpli, merhametli çocuğumun böyle bir olaya şahit olmasına mı? Aradan saatler geçtiği halde bu olayı düşünmek bile beni rahatsız ederken gözlerinin önünde olması Uğur'u nasıl üzdü ve huzursuz ettti kim bilir diye düşünmenin verdiği iç sıkıntısına mı?... Hangisi daha kötü bilemedim. Kendimi öyle salak öyle aciz hissettim ki...
Neden böyle hayat? Hepimiz aynı şekilde geliyoruz bu dünyaya, masum, tertemiz ve saf. Ne oluyor da değişiyor insanlar? Bu kadar merhametsiz, bu kadar kalpsiz olmaya bizi iten ne? Kötülük içimizde mi yoksa sonradan mı öğreniliyor? Biz mi öğretiyoruz çocuklarımıza şiddeti, acımasızlığı, öfkeyi? İnsan olarak öyle çok şeyden korkuyoruz ki... Karanlıktan, yangından, felaketlerden, hortlaklardan, cinlerden, canavarlardan, vahşi hayvanlardan, yılanlardan, köpeklerden, yükseklikten, kapalı yerde kalmaktan, iğne olmaktan, bağlanmaktan... Sanki çok naif, çok hassasmışız gibi her gün yeni bir korku kaynağı icat ediyoruz. Kendi zihnimizin yarattığı öyle çok fobi var ki unutuyoruz, esas korkmamız gereken kendimiziz aslında. Bu dünyanın canavarları biziz. Ve asıl sorun; nasıl koruyacağız çocuklarımızı kendimizden?
18 Mayıs 2012 Cuma
Boşveeer
Geçenlerde eski videoları izlerken 1,5 yaşındaki Uğur'un yüzünde gördüğüm o çapkın, yan yan gülümsemenin aynısını (ki ben Bruce Willis gülüşü diyorum ona) geçen hafta okul kapısında, arkasını dönüp bana el sallayan 10 yaşındaki Uğur'un yüzünde gördüm. Bir anlığına, sanki aradan geçen tüm o seneler kayboldu. Sadece 1-2 saniye sürdü ama beni mest etmeye yetti. Çok merak ediyorum, acaba aynı gülümsemeyi 30-40 yaşına gelse bile yine yüzünde görebilecek miyim...
Böylesi bir cuma gününde, hele de bu bahar ayında, kasvetli, bulutlu havanın asabınızı bozmasına daha fazla izin veremezdim. Bizim ailece çok sevdiğimiz şarkılardan birini sizinle paylaşayım dedim. Hiçbir şeyin canınızı sıkmasına izin vermeyin bugün. Hayatınızın en berbat günü de olsa akşam güneş battığında bitecek, bunu unutmayın, kendinizi gelip geçici şeyler yüzünden paralamayın. Bu kadar çabaya artık bi zahmet gülümseyin ve günün geri kalanının tadını çıkarmaya bakın.
Çok güzel bir hafta sonu geçirin ve bu bir tabak dolusu, lezzetli ve muhteşem görünümlü dut gibi gibi küçük ve basit şeylerle mutlu olabilmeye çalışın. Sonuçta bu dünyadan giderken yanınızda götürebileceğiniz tek şey hatıralar olacak... Yani muhtemelen öyledir... :)
7 Mayıs 2012 Pazartesi
Küpe Çiçeği
Geçenlerde küpe çiçeği düştü aklıma. Anneannemin kocaman bir saksı içinde bahçede duran o muhteşem küpe çiçeği. Arkadaşımdı o benim. Bazen konuşurdum bile onunla. Küçük bir çocukken bayılırdım çiçeklerini seyretmeye. Şekilleri, renkleri dünyanın en mucizevi şeyiymiş gibi gelirdi bana o zamanlar. Şimdi düşünüyorum da canlı bir küpe çiçeği görmeyeli kaç sene geçti kim bilir? Ya anneannemin o çiçeğine ne oldu ki? Benzerlerini de hiç görmüyorum artık çevremde, geçen hafta gittiğim çiçekçide bile yoktu. Var mı sizin bildiğiniz, tanıdığınız bir küpe çiçeği etrafınızda? Nereden bulunur böyle eski bir dost yeniden?
2 Mayıs 2012 Çarşamba
Güzel şeyler
İç karartıcı bir tatil gününden sonra bugün bu aralar beni mutlu eden şeylerin bir kısmını yazayım dedim.
Kitaba yeni başladım, geçen sene dizisini izleyip bayılmıştım zaten. Muhteşem bir dizi, hala izlemediyseniz sakın kaçırmayın. CNBC-E yayınlıyordu geçen yaz, bu sene ATV de gördüm bir ara. Ama ben her zaman dublaj yerine altyazılıyı tercih ettiğimden internetten izliyorum. Böylece yeni bölüm için bir hafta beklemek zorunda kalmıyor insan, hem istediğiniz zaman izleyip istediğinizde durdurabiliyorsunuz. Bu sene Game of Thrones'un yeni sezonunun bölümlerini izlemeye başlamadım. İnternette 5 bölümü yayınlandı bile. Genelde kitap uyarlaması dizi ve filmler hüsran yaratıyor ama şimdi okudukça anlıyorum ki diziyi tamamen aslına uygun çekmişler. Arada çok ufak farklılıklar var mesela dizideki karakterler kitaptakilere göre biraz daha yaşlılar ama genelde kitaba bu kadar bağlı kalındığını görmek beni çok sevindirdi. Tabii kitapta ekrana yansıtılamayan ayrıntılar her zaman oluyor. O yüzden diziyi izlemiş olsanız da kitabını okuyun bence. Eksikleri tamamlamak açısından büyük faydası oluyor. Zannedildiği kadar sıkıcı olmuyor kitabı sonradan okumak.
Rüzgarın Adı ve Bilge Adamın Korkusu'ndan sonra fena gitmedi aslında. Belki de olayların çoğunu diziden bildiğim için başta sıkıldığım bazı yerler oldu ama okudukça dizide olmayan veya olsa da benim gözden kaçırdığım detayları bulmak kitabı daha eğlenceli hale getirdi. Diziyi izlerken kitabı daha önceden okumadığım için neredeyse her bölümde yeni bir şok geçiriyordum, şimdi kitabı önce okursam öyle olmayacak. O yüzden belki de ikinci sezon bölümleri izleyip ikinci cildi öyle okumaya da karar verebilirim. Henüz karar vermedim önce okumalı mı yoksa önce izlemeli mi... Ama en az birini mutlaka yapın, ya izleyin ya da okuyun gerçekten değecek göreceksiniz.
Diğer beni sevindiren şey bu minik geri dönüşüm saksı. Eskiden dondurma kabıydı. İçine toprak koyup üzerine bir kaç çıkartma yapıştırıp saksıya çevirmiştik. İçinde bir kaç farklı şey ekip tutturamadım önceden. geçenlerde bir yapı marketten aldığım fesleğen tohumlarını ekmiştim. İlk filizleri görünce çok sevindim. Ama arada bir kaç tanesi sanki farklı bir şeye benziyordu ama ben çıkartamıyordum. Belki de bir kısmı marul yapraklı bir kısmı bildiğimiz anneannelerimizin yetiştirdiği minik yapraklı fesleğenlerdendir diyordum kendi kendime. Haftasonu Uğur'un doğumgününe gelen kayınvalidem gördü bu saksıyı. "Buraya ne ektin Selen?" diye sordu hemen. Ben fesleğen deyince de güldü "Bir kısmı domates bunların" diye cevap verdi. O zaman kafamda bir ışık yandı işte. Geçenlerde tadını çok beğendiğim cherry domateslerin bir kaç çekirdeğini sokuşturmuştum o saksıya ama bir türlü çimlenmeyince de herhalde yine kısır tohumdandı yediğimiz domatesler diye üzülmüştüm hatta. Meğerse o domates çekirdekleri fesleğenleri görünce gaza gelmişler. Fesleğenlere seviniyordum, domatesleri görünce sevincim ikiye hatta üçe katlandı resmen. Şimdi tek korkum bu saksı tüm bunları besler mi beslemez mi? Varsa bir bilen aydınlatsın lütfen. Mühendis yerine çiftçi falan olmalıymışım ben sanırım.
Bu sümbülü ekeli nerdeyse bir ay oldu ama hala bundan daha fazla büyüyemedi. Yanındaki incecik filiz ne sizce? Geçenlerde deneme amaçlı saksıya sokuşturduğum mini minnacık bir diş sarımsak. O kadar küçüktü ki yemeğe koymayı bırak soymaya bile imkan yoktu. Ben de atmaya kıyamayıp, sümbüle gıcıklığına o saksıya sokmuştum. Eğer büyürse taze sarımsak yiyeceğiz inşallah. :P
Bir de eskiden bu çiçek dikme-yetiştirme işlerinde bir şey yetiştiremeyince toprak beni sevmiyor sanıyordum. Sanıyordum ki toprak adam seçiyor. Belki seçiyordur da bilemeyeceğim, ama toprağın seçtiği asıl şeyin tohum olduğunu yeni anladım. Eğer can vermeye değecek bir tohumsa, yeterince güçlü ve sağlıklıysa toprak besliyor o tohumu. Belki de kışın kaybettiğim bebek yüzündendir bu bakış açısı, sonuçta o da yeterince sağlıklı olsaydı belki daha sıkı tutunacaktı hayata. Eee sonuçta hayat bitmedikçe öğrenecek şeyler de bitmiyor değil mi? :D
Kitaba yeni başladım, geçen sene dizisini izleyip bayılmıştım zaten. Muhteşem bir dizi, hala izlemediyseniz sakın kaçırmayın. CNBC-E yayınlıyordu geçen yaz, bu sene ATV de gördüm bir ara. Ama ben her zaman dublaj yerine altyazılıyı tercih ettiğimden internetten izliyorum. Böylece yeni bölüm için bir hafta beklemek zorunda kalmıyor insan, hem istediğiniz zaman izleyip istediğinizde durdurabiliyorsunuz. Bu sene Game of Thrones'un yeni sezonunun bölümlerini izlemeye başlamadım. İnternette 5 bölümü yayınlandı bile. Genelde kitap uyarlaması dizi ve filmler hüsran yaratıyor ama şimdi okudukça anlıyorum ki diziyi tamamen aslına uygun çekmişler. Arada çok ufak farklılıklar var mesela dizideki karakterler kitaptakilere göre biraz daha yaşlılar ama genelde kitaba bu kadar bağlı kalındığını görmek beni çok sevindirdi. Tabii kitapta ekrana yansıtılamayan ayrıntılar her zaman oluyor. O yüzden diziyi izlemiş olsanız da kitabını okuyun bence. Eksikleri tamamlamak açısından büyük faydası oluyor. Zannedildiği kadar sıkıcı olmuyor kitabı sonradan okumak.
Rüzgarın Adı ve Bilge Adamın Korkusu'ndan sonra fena gitmedi aslında. Belki de olayların çoğunu diziden bildiğim için başta sıkıldığım bazı yerler oldu ama okudukça dizide olmayan veya olsa da benim gözden kaçırdığım detayları bulmak kitabı daha eğlenceli hale getirdi. Diziyi izlerken kitabı daha önceden okumadığım için neredeyse her bölümde yeni bir şok geçiriyordum, şimdi kitabı önce okursam öyle olmayacak. O yüzden belki de ikinci sezon bölümleri izleyip ikinci cildi öyle okumaya da karar verebilirim. Henüz karar vermedim önce okumalı mı yoksa önce izlemeli mi... Ama en az birini mutlaka yapın, ya izleyin ya da okuyun gerçekten değecek göreceksiniz.
Diğer beni sevindiren şey bu minik geri dönüşüm saksı. Eskiden dondurma kabıydı. İçine toprak koyup üzerine bir kaç çıkartma yapıştırıp saksıya çevirmiştik. İçinde bir kaç farklı şey ekip tutturamadım önceden. geçenlerde bir yapı marketten aldığım fesleğen tohumlarını ekmiştim. İlk filizleri görünce çok sevindim. Ama arada bir kaç tanesi sanki farklı bir şeye benziyordu ama ben çıkartamıyordum. Belki de bir kısmı marul yapraklı bir kısmı bildiğimiz anneannelerimizin yetiştirdiği minik yapraklı fesleğenlerdendir diyordum kendi kendime. Haftasonu Uğur'un doğumgününe gelen kayınvalidem gördü bu saksıyı. "Buraya ne ektin Selen?" diye sordu hemen. Ben fesleğen deyince de güldü "Bir kısmı domates bunların" diye cevap verdi. O zaman kafamda bir ışık yandı işte. Geçenlerde tadını çok beğendiğim cherry domateslerin bir kaç çekirdeğini sokuşturmuştum o saksıya ama bir türlü çimlenmeyince de herhalde yine kısır tohumdandı yediğimiz domatesler diye üzülmüştüm hatta. Meğerse o domates çekirdekleri fesleğenleri görünce gaza gelmişler. Fesleğenlere seviniyordum, domatesleri görünce sevincim ikiye hatta üçe katlandı resmen. Şimdi tek korkum bu saksı tüm bunları besler mi beslemez mi? Varsa bir bilen aydınlatsın lütfen. Mühendis yerine çiftçi falan olmalıymışım ben sanırım.
Bu sümbülü ekeli nerdeyse bir ay oldu ama hala bundan daha fazla büyüyemedi. Yanındaki incecik filiz ne sizce? Geçenlerde deneme amaçlı saksıya sokuşturduğum mini minnacık bir diş sarımsak. O kadar küçüktü ki yemeğe koymayı bırak soymaya bile imkan yoktu. Ben de atmaya kıyamayıp, sümbüle gıcıklığına o saksıya sokmuştum. Eğer büyürse taze sarımsak yiyeceğiz inşallah. :P
Bir de eskiden bu çiçek dikme-yetiştirme işlerinde bir şey yetiştiremeyince toprak beni sevmiyor sanıyordum. Sanıyordum ki toprak adam seçiyor. Belki seçiyordur da bilemeyeceğim, ama toprağın seçtiği asıl şeyin tohum olduğunu yeni anladım. Eğer can vermeye değecek bir tohumsa, yeterince güçlü ve sağlıklıysa toprak besliyor o tohumu. Belki de kışın kaybettiğim bebek yüzündendir bu bakış açısı, sonuçta o da yeterince sağlıklı olsaydı belki daha sıkı tutunacaktı hayata. Eee sonuçta hayat bitmedikçe öğrenecek şeyler de bitmiyor değil mi? :D
8 Nisan 2012 Pazar
Bil bakalım?
Biraz baharın tadını çıkarmaya ne dersiniz?
Etrafınıza dikkatle bakın, o zaman sizi en çok kimin sevdiğini anlayacaksınız. Tüm bunları sizin için etrafınıza koyan tabii ki... Sadece gözünüzü açın ve bakın, o sevgiyi içinizde hissedeceksiniz.
30 Mart 2012 Cuma
Nereye varacak bunun sonu?
Bazen çocuklarıma bakıyorum ve kendi çocukluğumu hatırlıyorum. Ben onlar kadarken daha renkli televizyonlar yeni yeni çıkıyordu. Okula gitmeden önce radyodan "arkası yarın" ları dinler, tek bir televizyon kanalının yayına başlaması için akşamüstünü beklerdik. Anneannemlerle telefonda konuşabilmek için isteğimizi santrale bildirmemiz gerekirdi ki bir kaç saatte şehirlerarası telefon anca bağlanırdı. Biz de genelde mektup yazardık. Yeni yıl veya bayramlarda eşe dosta kart atardık. Kuzenlerimle, arkadaşlarımla senelerce mektuplaştım ben. Ödevlerimizi kağıda basılı ansiklopedilerden araştırır bulur, dolmakalemle, ellerimizle yazardık. Dolabın dibinde bir yerlerde hala üniversitede kullandığım Sony Walkman'im taş gibi duruyor ama orada dinleyebildiğim tüm, ama gerçekten bütün şarkıları o walkman'in 10'da biri boyutlarında bir mp3 çalarla her yere cebimde götürebiliyorum. Bizim düğün videomuz bile VHS video kasetinde ama çocuklarımın doğum ve çocukluk videoları dijital el kamerasıyla çekilmiş mini dv'lerde kayıtlı. Aradaki farkı düşünebiliyor musunuz?
Çocuklarım doğduğundan beri evde cep telefonu, bilgisayar ve 24 saat internet bağlantısı var. Benim onlar kadarken haberdar bile olmadığım şeyleri onlar şimdiden biliyorlar. Benim çocukluğumda ancak bilim kurgu filmlerinde görebileceğim şeylere onlar doğduklarından beri şahit oluyorlar. Çocukluğu bırak, bana üniversitedeyken bile "gün gelecek evindeki televizyonunla internete bağlanıp, websitelerinde gezineceksin" veya "gün gelecek cep telefonuyla fotoğraf ve video çekmekten tut alışveriş veya internete bağlanmaya kadar yapamayacağın şey kalmayacak" deselerdi, "yok artık!" derdim. Halen daha bluetoothla dosya transferine aklı ermeyen bir insan olarak bu hızlı değişime ben inanmakta çok zorlanıyorum.
Çocuklar bazen öyle cümleler kuruyorlar ki ağzım açık kalıyor. Büyük oğlum "Ters psikoloji bende işe yaramıyor biliyorsun anne" diyor mesela. Ya da küçük oğlan gelip, "Anne akşam yemeğini yemek sepeti'nden söyle, parti yapalım bu akşam" diyor, veya ellerinde bir web adresiyle gelip "Anne şuraya bi bakalım, Assasin's Creed tişörtleri satıyorlarmış " diyorlar. Böyle zamanlarda çocuk olan benmişim gibi hissediyorum. Onların yaşındaki kendimi düşünüyorum ve gelecekte çocuklarımın nasıl insanlar olabileceğini, nasıl bir dünyada yaşayacaklarını hayal etmeye çalışıyorum, başaramıyorum... Bu iki kuşak arasında böyle bir uçurum varken bunun ileride nasıl etkileri olacak diye çok endişeleniyorum bazen.
İtalyan Corriere della Sera gazetesinde çıkan habere göre, merkezi Çek Cumhuriyeti'nde bulunan güvenlik yazılımı üreticisi AVG, çocuklar ve teknoloji arasındaki ilişkiyi ortaya koymak için çocuklarının yaşları 2 ile 5 arasında değişen 2 bin 200 anneyle anket yaptı. Dünyanın en gelişmiş ülkelerini kapsayan araştırmada, annelere çocuklarının alışkanlıklarıyla ilgili sorular yöneltildi. Ankete verilen yanıtlar, bu yaş aralığındaki çocukların yüzde 58'inin bilgisayar oyunlarıyla oynayabildiğini, bisiklete binebilen çocukların oranının ise yüzde 52 olduğunu gösterdi. Araştırmaya göre, yüzde 77'si yapboz yapmayı başaran çocuklar arasında en yaygın diğer yetenekler ise yüzde 69'la mouse kullanabilmek ve yüzde 63'le bilgisayarı açıp kapatabilmek. Bu yaştaki çocuklara ev adresleri sorulduğunda ise doğru yanıt verebileceklerin oranı sadece yüzde 37'de kaldı. Ankete göre, çocukların yüzde 28'i cep telefonundan arama yapabiliyor, yüzde 25'i internete girebiliyor, yüzde 19'u dokunmatik ekrandaki bir uygulamayla oynayabiliyor, ancak yine sadece yüzde 11'i ayakkabısını bağlamayı becerebiliyor.
Çocuklarım doğduğundan beri evde cep telefonu, bilgisayar ve 24 saat internet bağlantısı var. Benim onlar kadarken haberdar bile olmadığım şeyleri onlar şimdiden biliyorlar. Benim çocukluğumda ancak bilim kurgu filmlerinde görebileceğim şeylere onlar doğduklarından beri şahit oluyorlar. Çocukluğu bırak, bana üniversitedeyken bile "gün gelecek evindeki televizyonunla internete bağlanıp, websitelerinde gezineceksin" veya "gün gelecek cep telefonuyla fotoğraf ve video çekmekten tut alışveriş veya internete bağlanmaya kadar yapamayacağın şey kalmayacak" deselerdi, "yok artık!" derdim. Halen daha bluetoothla dosya transferine aklı ermeyen bir insan olarak bu hızlı değişime ben inanmakta çok zorlanıyorum.
Çocuklar bazen öyle cümleler kuruyorlar ki ağzım açık kalıyor. Büyük oğlum "Ters psikoloji bende işe yaramıyor biliyorsun anne" diyor mesela. Ya da küçük oğlan gelip, "Anne akşam yemeğini yemek sepeti'nden söyle, parti yapalım bu akşam" diyor, veya ellerinde bir web adresiyle gelip "Anne şuraya bi bakalım, Assasin's Creed tişörtleri satıyorlarmış " diyorlar. Böyle zamanlarda çocuk olan benmişim gibi hissediyorum. Onların yaşındaki kendimi düşünüyorum ve gelecekte çocuklarımın nasıl insanlar olabileceğini, nasıl bir dünyada yaşayacaklarını hayal etmeye çalışıyorum, başaramıyorum... Bu iki kuşak arasında böyle bir uçurum varken bunun ileride nasıl etkileri olacak diye çok endişeleniyorum bazen.
İtalyan Corriere della Sera gazetesinde çıkan habere göre, merkezi Çek Cumhuriyeti'nde bulunan güvenlik yazılımı üreticisi AVG, çocuklar ve teknoloji arasındaki ilişkiyi ortaya koymak için çocuklarının yaşları 2 ile 5 arasında değişen 2 bin 200 anneyle anket yaptı. Dünyanın en gelişmiş ülkelerini kapsayan araştırmada, annelere çocuklarının alışkanlıklarıyla ilgili sorular yöneltildi. Ankete verilen yanıtlar, bu yaş aralığındaki çocukların yüzde 58'inin bilgisayar oyunlarıyla oynayabildiğini, bisiklete binebilen çocukların oranının ise yüzde 52 olduğunu gösterdi. Araştırmaya göre, yüzde 77'si yapboz yapmayı başaran çocuklar arasında en yaygın diğer yetenekler ise yüzde 69'la mouse kullanabilmek ve yüzde 63'le bilgisayarı açıp kapatabilmek. Bu yaştaki çocuklara ev adresleri sorulduğunda ise doğru yanıt verebileceklerin oranı sadece yüzde 37'de kaldı. Ankete göre, çocukların yüzde 28'i cep telefonundan arama yapabiliyor, yüzde 25'i internete girebiliyor, yüzde 19'u dokunmatik ekrandaki bir uygulamayla oynayabiliyor, ancak yine sadece yüzde 11'i ayakkabısını bağlamayı becerebiliyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








