30 Kasım 2010 Salı

Çalışma(ma) Hayatı

Son birkaç günde, çok uzun zamandır görüşemediğim 2-3 farklı insanla telefonda veya yüzyüze görüşme fırsatı buldum. Ortada eğitimli ama çalışmayan bir anne olunca konu hep dönüp dolaşıp bir şekilde "Çocuklar da büyüdü, madem kendi işini yapamıyorsun neden Özgür'le beraber bir şeyler yapmıyorsun?" 'a geliyor. Son 4  günde aynı mevzuyu tekrar tekrar anlatınca bir de burada yazayım ve de konuya bir açıklık getireyim bari dedim. Merak ediliyor anlaşılan.

Malum daha önce çocuklar küçüktü, İzmir'de zaten çalışmaya fırsatım olmadı ama İzmir dosyası kapanıp ta 3 sene önce biz İstanbul'a dönünce burada yeni bir şirket kurduk. Çocuklar anaokuluna başladılar. Ben de tam evde kafamı dinlemeye başlamıştım ki Özgür tutturdu, "Sen blog yazıyordun, deneyimlisin bizim yeni şirkete uyduruk ta olsa bi web sitesi yapıver, şu an ona ayıracak daha fazla para yok zaten" dedi. Web sitesi tasarımı konusunda hiçbir fikrim olmadan blogvari bir web sitesi yaptım. Bir firmadan alan adı ve hosting hizmeti aldık, sonra yalvar yakar aynı firmaya wordpressi yüklettim, sonrasına da kardeşim yardım etti, güzel bir logo yaptı bize, bizim siteye makinalarımızla ilgili bilgileri ve fotografları yükledik de birşeye benzedi. Hatta sonunda hiç te fena olmadı bizim site.

Daha sonra Özgür, "O kadar makina dizayn ediyorum, hep yeni mezun makina mühendisi alıp işi öğretiyorum, biraz konuya vakıf olunca benim proje çizimlerimle birlikte çıkıp gidiyorlar. Sen yapacaksın benim çizimlerimi bundan sonra, başkasına proje çizdirmeyeceğim. Sen de zaten yapacak iş arıyorsun" dedi ve ben günün birinde kendimi Unigraphics kursunda buldum. Ondan sonra, Solidworks eğitimi geldi. Sonrasında ben kendimi evde kocam olacak adam için sürekli makina ve kalıp projeleri çizerken buldum. 

Bir yerde çalışan olsaydım eve gelince patrondan ve de işten kurtulacaktım, evde en azından kafam dinç olacaktı. Ama kocam aynı zamanda patronum olunca, mesela evde akşam yemeğinde "O kalıpların çizimlerini yarın bitirmen lazım çünkü tornaya iş vermek gerekiyor yarın akşam" gibi bir konuşma geçebiliyordu. Ya da tam çocukları okula bırakmış, ayağımı uzatıp kahve keyfi yapacakken hop bir telefon geliyor, "Selen, hemen o son çizdiğin kalıbın boyutların vermen lazım malzeme siparişi vericez" ya da market alışverişinin ortasındayken "Bilmem hangi parçanın parasolidini al bana mail at" diye yüksek yerden bir emir gelebiliyordu. 

Bu arada da herhalde Türkiye'nin ilk ve tek, CAD bilen tekstil mühendisi ben oldum sanırım. Özgür'ün zoruyla CAM eğitimi bile aldım ama Allah'tan CNC'lere imalat proramı yazmam gerekmedi yoksa bir de "O kadar eğitimini aldın, nasıl CNC tornaya program yazamazsın?!" diye azar işitecektim. Hep kafamda canlandırıyorum, günün birinde hayalimdeki iş için mülakata gidiyorum, adamlar bana soruyorlar "Eeee? hangi programları kullanabilirsiniz? " Ben cevap veriyorum, "Windows, MS Office programları, şey, eeee... bi de Unigraphics, Solidworks ve Edge CAM" Onlar cevap veriyorlar "Solidworks mu? ... CAM mi? ahahahaha...." ve bana bi taraflarıyla gülüyorlar....

Durum böyle olunca işyerinin saçma sapan işleri de üzerime kalmaya başladı. Bir gün arıyorlar "Şuraya ödeme yapılması lazım, internetten EFT yapar mısınız?" Ertesi gün arıyorlar "Makina fotoğraflarını filanca şirkete mail atar mısınız?" ya da "Mail adresime giremiyorum bir bakar mısınız?" En başta web sitesini ben yaptım ya üstüme yapıştı o iş. Web sitesi ve mail hesaplarıyla ne zaman bir problem olsa beni arar hale geldiler. Bir gün Özgür arayıp "Web sitesinden bilmem hangi makinanın videosunda, sondaki o 10 dklık kısmı kes at, ya da aradan kes çıkar, montajla bişeyler yap artık sen, orada bizim ortak çalıştığımız firma değil de başka bir firmanın yan ekipmanları görünüyor" deyince koptum. Kendimi kaybetmiş olabilirim zira kendimi "Yeter uleyn! Ben ne anlarım film montajından, makina imalatından? Hem evin işlerini hem de makina çizimlerini yapıp 5 kuruş bile almıyorken, üstüne üstlük seni bir de patron olarak niye çekiyorum ben?" diye bağırırken buldum.

O zamandan beridir Özgür'ün tam zamanlı proje çizim kölesi olarak işimden de istifa etmiş bulunmaktayım. Bu yaştan sonra da kendi mesleğimi yapma umudum uçup gitmiş durumda zaten. Belki günün birinde kendi cafemi açarım artık. Kısmet...

26 Kasım 2010 Cuma

Bu televizyon programları kimin için?

Günün çoğunu evde geçirenler bilirler, gündüz kuşağı televizyon programları berbattır. 2 kanal da olsa 200 kanal da olsa gündüz vakti televizyonda izleyecek birşey bulmanız yolda yürürken para bulmanızla neredeyse eşit olasılığa sahiptir. Hoş gerçi çoğu akşamlar da televizyonda birşey olmuyor ama insan yine de alışkanlık sonucu açıyor televizyonu.

Televizyona çok düşkün bir insan değilim genelde izlediğim programlar da sınırlıdır. Yerli dizilerden 1 ya da 2 tanesini izlerim. Genelde Digitürk'teki yabancı dizileri ya da varsa filmleri izliyorum en olmadı belgesel kanallarına takılıyoruz ailecek. Şahsen balıklarla ya da yabani hayvanlarla ilgili bir belgeseli Kemal Kılıçdaroğlu'nun fıtık ameliyatından ya da türban tartışmalarından daha ilginç buluyorum. Haberlerinse sadece ilk 10 dakikasını izliyorum çünkü ondan sonrası magazin programına dönüyor. Kemal Kılıçdaroğlu'nun fıtık ameliyatı için (evet taktım, çünkü çok sinir oldum) tam 15 dakika süren bir haber nasıl yapilabilir zaten anlayamıyorum. Ya da şiddetli lodos yüzünden Maltepe açıklarında batan bir ro-ro gemisi için olay yerinden bildiren muhabire bağlanıp dakikalarca haber yapmaya ne gerek var aklım almıyor. Ölen yok yaralanan yok, geminin teki kayalara oturup, yan dönüp batmış işte ne var yani bunu bu kadar anlatacak? İlk 10 dakikadan sonra haberlerde her türlü asap bozucu şeyi bulmak mümkün. Benim sinirlerim kaldırmıyor haberleri sonuna kadar izlemeyi.

Dolayısıyla bugün de aslında büyük bir beklentim olmayarak açtım televizyonu ama öğle saatlerinde televizyonda birşey bulmaya çalışırken bulduğum tuhaf programlar beni şaşkına çevirdi. Bir kanalda meşhur İngiliz aşçı Jamie Oliver Venedik kanallarında bir gondolda tiramisu yapiyordu. "Enteresan" deyip tiramisuyu yemeye başladıklarında başka kanala geçtim, bir sürü evlilik programını ve orada sanki yakın bir akrabalarının düğüne gitmişler gibi iştahla oynayan insanları, Seda Sayan'ın  programında hamilelerin kekiği ve zencefili nasıl kullanması gerektiğini anlatan İbrahim Saraçoğlu'nu geçtikten sonra baktım Petek Dinçöz Titanik film müziği eşliğinde bir havuzda yunuslarla yüzüyor. Bir başka kanalda Paris Hilton'un abuk maceralarını anlatan Simple Life dizisi, diğer bir kanalda peltek konuşan gencecik bir kız İstanbul'un meşhur restoranlarında özel yemeklerini deneyerek eleştirdiği bir program vardı. Bir sürü gündüz sohbet programını da zaplayarak geçtim, senaryo hep aynı; alanında uzman kişiler iki kelime etmeye, uzmanlıkları doğrultusunda insanları bilgilendirmeye çalışırken spiker atlıyor "Evet yufkaları da serdik şimdi ne koyacağız arasına şefim?". Belgesel kanallarından birinde fırtınalarla, diğerinde balıkçılık hikayeleriyle, başka bir tanesinde ise paranormal tecrübelerini anlatan insanlarla ilgili belgeseller vardı. Derya Baykal yine tuhaf aksesuarlarla garip kiyafetini tamamlamış oradan oraya koşturuyordu. Gittikçe tuhaflaşan programlarda gezinip adını sanını duymadığım insanlardan iç bayıcı şarkılar da dinledikten sonra koptum bir an "Bunları kim izliyor yahu?" dedim kendi kendime. Hakikaten bu programlar kime hitap ediyor? Bu programları yapanlar hiç oturup izliyorlar mı acaba çok merak ediyorum. İnsan bu kadar da aptal yerine konulmaz ki yuh!

25 Kasım 2010 Perşembe

Körolmayasıca mükemmeliyetçi yanım

Benim bu başladığım işi bitirme takıntım ne olacak bilmiyorum. Kişiliğimin körolmayasıca bir yanı başladığı her işi mümkün olan en mükemmel şekilde yapıp bitirmeden rahat etmiyor. Mesela bir şey örüyorum, arada ilmek kaçmış ya da desende bir hata yapmışım, ne kadar ilerlemiş olursam olayım o hatalı yere kadar söküp tekrar örüyorum. Örgü örüyorsam sürekli sıraları sayarım, ön ve arka parçalar, kol eksiltmeleri mutlaka eşit olmak zorundadır. Aksi takdirde hayatta içime sinmez yaptığım iş. Sırf bu huyum yüzünden bir şeyi 3 defa söküp yeniden örmüşlüğüm vardır.
Bir kitaba başladım diyelim hele de yarısını okumuşsam (şu andaki kitabımla olduğu gibi) beğenmesem de ille o kitabı bitirmeye çalışıyorum. Halbuki baktın beğenmedin, bırak bir kenara. Niye kendine işkence ediyorsun? Di mi ama? Yok! Olmuyor, yapamıyorum. Şu son okuduğum kitap yüzünden zaten içime fenalık geldi. Canım kitap okumak istiyor, ama o kitabı okumak istemiyor. Bitirmeden de yerine geri koyup başka bir kitaba başlayamıyorum, kendi kendime; "Yarısını okumuşsun zaten, gayret et bitir" diyorum. Ne oluyor bu sefer? Kitap okumak, bir zevk olmaktan çıkıp işkence halini alıyor. Ne yapacağım bu huyumla bilmem. Yine akşam oldu, yine yatağıma yatıp uykuya dalmadan önce keyifle kitabımı okumak istiyorum ama yapamıyorum. İçim sıkılıyor. Benim gibi kendi kendine işkence eden bir kişi daha var mıdır merak ediyorum...

Kendini şımartma fincanı

Herkesin benim gibi tuhaf huyları olmasını beklemiyorum ama sizin de bazı ekstra değer verdiğiniz, özel anlar için sakladığınız eşyalarınız var mıdır? Ben mesela bu fincanı çok severek almıştım ve de ne zaman şöyle keyifle tadını çıkara çıkara kahve içmek istesem hep bu fincandan içerim. Ya da hasta olduğumda, kendimi kötü hissettiğimde sanki bana güç ve moral verecekmiş gibi yine bu fincanı tercih ederim ve saçma gelebilir ama kendimi bir nebze daha iyi hissederim. Bu benim "kendini şımartma fincanım". 

Bu arada nasıl olduysa blogumda yazı karakterlerinin cins ve punto ayarını bozdum. Düzeltmeye çalışıyorum. Olası rahatsızlıklardan dolayı peşinen özür dilerim.

24 Kasım 2010 Çarşamba

İlk evimiz

Düşündüm de 11 yıllık evliliğimde tam 6 defa taşınmış ve 6 ev değiştirmişim. "Neden ev sayısı taşınma sayısıyla eşit?" diyenlere cevabım şu; çünkü 6 taşınma sonunda dönüp dolaşıp yine evlenip gelin geldiğim, ilk oturduğumuz eve geldik. İlginç değil mi?

Bundan 3 sene önce İzmir sayfasını kapatıp İstanbul'a geri dönme kararı aldığımızda önden gelip ev aramaya başladık. Yeni bir başlangıç yapıp bundan önceki emeklerini çöpe atmayı göze alarak Özgür ortağından ayrılma kararı almıştı. Ben de "Henüz yaşımız 30, yeni bir hayata başlamak için geç değil" diyerek destekledim. Yeni bir iş kurarız dedik, bundan 10 sene önce ilk işimizi kurduğumuz sanayi bölgesinde yeni bir dükkan tutup doğal olarak oraya da en yakın semtte ev aramaya başladık. Tesadüfen bir de baktık ki evlendiğimizde ilk "evimiz" dediğimiz yer yine boş ve kiralık. Hemen eski ev sahibemizi arayıp konuştuk tabii seve seve yeniden evini bize verdi, zaten dünyanın en tatlı ev sahibesi falandır herhalde.

Sonuçta onca yer değiştirip, hayatın içinde oraya buraya savrulduktan sonra yeni bir başlangıç yapmaya karar verdiğimizde yeniden gelip o ilk oturduğumuz evde yaşamak dünyanın en hoş ve mutluluk verici şeyi sanırım. Zaman içinde onca yer değiştirdik ama her seferinde ilk evimizi derin bir özlem ve sevgiyle anardık. Hiçbir zaman bu evi ve burada yaşadığımız mutlu günleri unutmadık ve kader bizi onca sene sonra yeniden orada yaşamak üzere başladığımız noktaya geri döndürdü. Yeni bir başlangıç için bundan daha iyi bir başlangıç noktası hayal bile edemezdik Özgür'le.

Bu evden ilk ayrılmamızla aslında sıkıntılarımız başlamıştı. Zaman içinde düşündüm de değiştirdiğim onca evde, hatta yaşamaktan en nefret ettiğimde bile düşününce içime bir sıcaklık veren bazı anlar hatırlıyorum.

2. evimiz hayatımızda maddi olarak en çok zorluk çektiğimiz dönemdeki evimizdi. Kocaman olmasına rağmen her zaman soğuktu, hiç güneş almazdı, rutubetliydi. Çok az yaşadık orada, 4 ay kadar. Ama geçmişe bakıp o zamanı hatırladığımda, orası en zor zamanlarımızda evimiz dediğimiz yerdi. Neler yaşadığımızı düşündüğümde hep o evde onca sıkıntıya nasıl birbirimize destek olarak göğüs gerdiğimizi hatırlarım ve içim ısınır.

3. evimiz çok neşeliydi. Özgür'ün abisiyle altlı üstlü yaşadığımız, şirin bir mahallede şirin bir evdi. Sürekli güneş alırdı, sıcacıktı. Ortamını hep sevdik ve üst kattaki komşularımızla çok güzel günler geçirdik ve bizim büyük oğlan o evde doğdu.

4. evimiz küçük bir kasabadaydı. Benim büyüdüğüm, Ömer Seyfettin'in doğduğu kasaba... İş yerini oraya taşımak maliyet açısından doğru bir seçim gibi görünmüştü ama hayatta hiçbir zaman, hiçbir şeyin planlandığı gibi gitmediğini de acı bir şekilde o evde öğrendik. Küçük oğlan da bir sürpriz sonucu biz orada yaşarken doğdu.  Geriye dönüp o evdeki anılarımı düşündüğümde büyüğün ilk doğum günü, ufak oğlanın doğuşunu ve her salı, pazardan dönüşte (o bana kızıp hayatımdan çıkıp gitmeden önce) en yakın dostumla yaptığımız biber kızartması partilerini hatırlıyorum. Kendisi hala bilmez ama o evdeki günlerimde yaşamıma renk katan yegane insan oydu herhalde. Çünkü ilk defa o evde işler tepetakla gitti, Özgür'le aramız ilk orada açılmaya başladı ve İzmir'e taşınma kararı almamızla birlikte ben 11 yıllık o en yakın dostumu kaybettim. Üniversite arkadaşımdı, bazı konularda aynı derecede olgunlaşmadığımız ortaya çıktı ve ardına bile bakmadan hayatımdan çıkıp gitti. Böylece benim için çok sarsıcı bir dönem başladı.

5. evimiz İzmir'deydi. Hayatımın en bunalımlı en kötü günlerini o evde yaşadım. Yalnızdım, eskiden en yakın dostum dediğim insan benden en fazla 4-5km uzakta yaşıyordu ama biz görüşmüyorduk. Özgür'le çok sarsıntılı günler geçirdik. Etrafımda konuşabileceğim, tanıdığım hiç kimse yoktu, sabahtan akşama 2 küçük çocukla evde, bir çift söze hasret yaşıyordum. Zaman içinde iyice dibe vurdum, kendime acıdığım günler oldu, hayatı kendime de etrafımdakilere de zehir ettim. Hayatımdaki her şey dağılma noktasına geldi, anneliğim, evliliğim, benliğim... İzmir'den belki de bu yüzden nefret ettim. Hala daha hatırlamak istemediğim bir dönemdir benim için o evde yaşadığım günler. Ara sıra düşündüğümde, o evde batan akşam güneşinin antredeki aynadan salona vuran o kızılımsı ışıklarını, sabahları taze demlenmiş bergamutlu çayın mutfağa yayılan kokusunu hatırlıyorum. Orada yaşamaktan nefret ettim ama yine de bana güzel anılar bırakmayı başarmış.

6. evimiz Özgür'le benim için yeni bir başlangıçtı. Ben kendimi toparlamaya ve bu adamı hayatımdan çıkaramayacak kadar sevdiğime karar verdim. O da depresyonda dibe vurduğu dönemde yaptıklarım yüzünden beni suçlamaktan vazgeçip, bazı hataları üstlenip yeni bir başlangıç yapmaya değeceğine karar verdi. 6. evimiz İzmir'de geçirdiğimiz en güzel günleri yaşadığımız yerdi. Her zaman o evi de oradaki günleri de sevdik. Güneşli şirin mutfağında ettiğimiz kahvaltıları, ailecek orada geçirdiğimiz zamanı ve de kendimizi dışarı atıp avare avare çocuklarla gezdiğimiz günleri hep severek anacağım. O evde sadece 6 ay kaldık. 6 ay sonunda Özgür ani bir kararla daha fazla orada, mevcut ortağıyla çalışamayacağına karar verdi. Bizim için zaten bu karar tutsaklıktan kurtulmak gibiydi. Yeniden her şeyi ardımızda bırakıp tanıştığımız, beraber okuduğumuz, aşık olduğumuz, evlendiğimiz, her köşesinde bir anımızın ve sevdiğimiz insanların olduğu şehre dönmek anlamına geliyordu ve tabi ardımıza bile bakmadan koşarak geldik.

Son evimiz başta da anlattığım gibi ilk evimiz aynı zamanda. Bu evi sevmemin pek çok nedeni var. Küçük ama kullanışlı bir ev. Yaz akşamlarındaki balkon keyiflerimiz, haftasonları yürüyüşlerimiz, annemlere yürüyerek 5 dk mesafede olması en sevdiğim yanları. Gelinliğimle asansörden çıktığım gün sanki dün gibi. Özgür'le 6 sene flört ve nişanlılık döneminden sonra bu ev, birlikte yaşamaya başladığımız ilk yer. 10 sene önce de bu evde yaşıyordum. O zamanki halimle şimdiki halim arasında dağlar kadar fark var ama işte en çok sevdiğim yanı; bu ev benim o zamanki halimi de biliyor. Tuhaf bir düşünce değil mi? Şimdi iki çocuğumla aynı evde yaşıyorum. Çocuklarımı hemen karşıdaki okula götürüyorum. Bundan 10 sene önce bunu hayal bile edemezdim herhalde.  Son üç senedir burada yaşıyorum ve de neredeyse her günü için şükrediyorum. Yaşadığım onca şey ve yerden sonra tekrar burada olmak, huzurlu olmak paha biçilemez.

22 Kasım 2010 Pazartesi

Geçti gitti

Tam 9 günlük bayram tatili de göz açıp kapayana kadar geçti gitti. Bu kadar uzun bir tatilden bile dinlenemeden çıkmayı başardım. Nasıl oldu anlatayım;

Cuma akşamından insanlar akın akın tatile gidince biz de koca İstanbul boşaldı sanıp hafta sonu soluğu Carrefour'da aldık. Bizim ufak oğlanın doğum günü hediyesini aradan çıkaralım istemiştik. Uzaktan kumandalı bir araba istedi, biz de aldık bir tane. Paket yaptırıp geldik eve ama İstanbul'un sandığımız kadar da boşalmadığını acı bir şekilde anlamış olduk.


Arefe günü bizim ufak oğlan yine kuru kuru öksürmeye başladı. Daha sinüzit nedeniyle içtiği 3 kutu antibiyotiğin üzerinden en fazla 15 gün geçmişti üstelik. O öksürdükçe Özgür'le ben daha çok gerildiğimiz için tuttuk apar topar doktora geri götürdük. Zaten bebekliğinden beri (1,5 yaşında hastanelik olduğundan beri) alerjik bir bünyesi olduğunu biliyorduk. Bu sefer kuru öksürüğe nefes darlığı da eşlik edince cümleten anladık alerjik astımı olduğunu. Zaten 1 gece önce de amcasının evinde nefesi tıkanınca yine amcasının ilacıyla açılıp biraz kendine gelmişti. Maalesef Özgür'ün ailesinde alerjik durumlar ve alerjik astım çok yaygın. Özgür bile bir defasında karpuzdan alerji olmuştu. Ne olduysa bir lokma aldığı bir karpuz dokundu, öksürmeye, hapşırmaya, gözlerinden yaş gelmeye başladı. Az daha gidiyordu adam, ve yemin ederim görmesem bir insanın karpuzdan bile alerji olabileceğine hayatta inanmazdım.


Sonuçta doktorun da onayıyla Ventolin spreyimizi alıp paşa paşa döndük evimize. Alerji testini yaptırmayı mecburen bayramdan sonraya erteledik, en azından neye alerjisi olduğunu bilsek de o etkeni ortadan kaldırsak iyi olacak. Şimdilik evde en çok şüphelendiğimiz şeyler halı zemin ve de bizim muhabbet kuşları. Halı zemin konusunda öyle hop diye bir şey yapılamadığından kuşlardan başladık. Kafes komple temizlendi, kuşlar salonun baş köşesinden mutfaktaki kalorifer peteğinin yanına geçtiler. Salonu ise bayram da geliyor diye baştan aşağı, dip bucak, derinlemesine temizledim. Haliyle azıcık pestilim çıktı ama oğlanın öksürüğü de şıp diye kesildi. Alerjisini körükleyenin ya da en azından etkenlerden en önemlisinin kuşlar olduğunu anlayınca hepimiz üzüldük tabii. Kuşları vermemiz gerekecek sanırım. Ama şimdilik evi düzenli havalandırma, süpürme, toz alma ve de kuşların kafesini 2 günde bir temizlemeyle alerjisini minimum düzeye düşürmeyi başardık.


Bayramın ilk günü, anneanneler şehir dışında olunca, babaannelere gittik biz de. Özgür'ün diğer 3 kardeşi de çoluk çombalak bize katılınca epey şenlikli ve keyifli bir bayram yemeğinden sonra bir pasta kesip Özgür'ün doğum gününü kutladık.


Bayramın 2. günü baktık bizim oğlan Cumartesi günkü doğum günü için sakladığımız oyuncak paketiyle platonik aşk yaşıyor, "Yazıktır, günahtır, nasılsa hediyesini de kendi seçti, ne olduğunu biliyor, 4 koca gün beklemesin, oynasın yavrucak" deyip izin verdik hediyesini açmasına. Çocuk hediyeyi açtı, 1 gece oynadı ve de ertesi sabah bozuldu arabası...


Bayramın 3. günü soluğu yeniden Carrefour'da aldık. İşin kötüsü oyuncağın fişini bulamadık ama yine de değiştirmek için gittik oyuncakçıya. Ben tabii ortada bozuk bir oyuncak ve de ona ait bir satış fişi olmayınca, Özgür'ün kasada psikopata bağlayacağını bildiğimden market alışverişi bahanesiyle kaçtım yanlarından. Nitekim ilk etapta "Fişi yoksa değiştiremeyiz" demişler. Özgür de fiş taşımak mecburiyetinde olmadığını Cumartesi kestikleri faturalardan adına kesilmiş olana bakıp sattıkları ürünü bulabileceklerini söylemiş. Kabul etmişler, ama kasiyer "Şimdi bu ürünü fabrikaya yollayacağız, 10 gün içinde cevap gelecek" diye başlayan bir cümle kurunca Özgür "Biz istemiyoruz o ürünü, onun yerine başka bir şey alacağız" demiş. Sanki paketi açmadan ürünün bozuk olduğu anlaşılabiliyormuş gibi kasiyer "Ama beyefendi biz ne yapacağız bunu o zaman? Paketi de açılmış bunun.." deyince Özgür kopmuş oracıkta. "Gömeceksiniz! Buraya Joker mağazasının önüne açın bir çukur, gömün, müşteri memnuniyeti için bunu yapıyoruz diye de reklamını yapın. Bir daha da dandik ürün sokmayın mağazanıza. Ben 5 liraya seyyar satıcıdan mal almadım ki..." demiş. O anda ben yanlarında olmadığım için ne kadar mutlu olduğumu ifade etmeme gerek yok sanırım. Sonuçta başka bir oyuncakla döndüler. Tabii bu sefer uğursuzluk getiriyor diye doğum gününden önce açmasına izin vermedik hediyesini.


Bayramın son günü, küçük oğlanın Cumartesi günkü doğum günü için ben kendimi ev işlerine ve kek börek pişirmeye vurdum. Özgür bendeki potansiyeli görerek şaşkına döndü. İçime şeytan girmiş gibi, daha arefe günü temizlediğim halde yeniden evin her yerini silip süpürüp parlattıktan, 3 tepsi börek, kurabiye, tuzlu kek ve kısır yaptıktan sonra tabii ki evdeki 3 adamın emeklerimi ziyan etmelerine hayatta izin veremezdim. Misafirler gelene dek "Koşmayın!", "Oyuncakları buraya getirmeyin!", "Odanızı toplayın!", "Ortalığı dağıtmayın!", "Kendinizi terletmeyin, adam gibi oturun!" gibi bilumum emir kipindeki cümlelerle üçünü de muma çevirdim. O aşamada hiçbirisi beni delirtmeye cesaret edemeyeceğinden, söylene söylene de olsa ne diyorsam yaptılar.


Doğum günümüz çok keyifli geçti. 5 kuzen evin altını üstüne getirirken biz büyükler keyifle oturup akşamın 9'una kadar sohbet ettik. Herkes gittikten sonra Özgür suratımdaki kocaman gülümsemeye bakıp "Sanırım eski haline ancak dönebildin, gülümseyebilecek kadar gevşemişsin" dedi.


Pazar gününü ise Özgür "Ya beraber film izleyeceğiz ya da ben sana org çalarım!" diye beni tehdit ettiği için film izleyerek geçirdik. Çünkü orgu daha 1-2 gün önce doğum günü hediyesi olarak aldı ve de henüz tek bir parça bile çalmayı bilmiyor. Beraber film izleme olayı bizde gerginlik yaratıyor çünkü Özgür film izlemeye bayılıyor. Ama film zevki berbat. Ne zaman DVD kiralamaya gitse ne kadar mantar aksiyon filmi varsa alıp geliyor ve ben daha filmin kapağına bakıp "Ben izlemem bunu, sen kendin tak, izle" deyince de çok bozuluyor. Filmleri ben seçersem de her seferinde filmin ortasında uyuyor. O yüzden bu film izleme konusu bizim evde bir kavga konusu olabiliyor. Ama şansıma bu bayram tatilinde güzel filmler seçmiş. E film izlemeye uzun süre ara vermenin faydası da bu sanırım. O sürede epey güzel film çıkıyor. Çocuklar doğdu doğalı biz sinemaya gitmek nasıl bir şeydi unuttuk. Çocuklarla gittiğimiz filmler de "Köfte yağmuru" gibi saçma sapan filmler olabiliyor maalesef. O yüzden sinema filmlerini epey geriden takip ediyoruz. Geç te olsa Inception, Robin Hood ve de Son hava bükücü Avatar'ı, çocuklarla da Ejderhanı Nasıl Eğitirsin 'i izledik, hepsi güzeldi, bayram tatilinden geriye izlediğim filmler yanıma kar kaldı.

19 Kasım 2010 Cuma

Mini detay 1

Çocuklarla birbirimize sarılmış televizyon izlerken en sevdiğim şeylerden biri de, bazen elimi yakalarından içeri sokup avucumu çıplak göğüs kafeslerinin üzerine koymak. Nefes alıp verdiklerinde inip kalkan minyatür göğüs kafeslerini ve o ufacık göğüs kafeslerinin içinde atan minik kalplerini avucumun içinde hissetmek. Avucumun altında atan o minik kalpler benim için öyle tarif edilemez bir mutluluk ve huzur kaynağı ki, kelimelerle anlatamam.

Böyle anlarda o ufacık kalpleri ultrasonda ilk gördüğüm anları hatırlıyorum ve zamanın bu kadar hızlı avucumuzdan akıp gitmesine şaşırıyorum. İçim burkuluyor. Bebekliklerinde onların bana en çok ihtiyaçları olduğu zamanlarda, kendi salak bunalımlarımda kendimi kaybettiğim o günleri hatırlıyorum ve yüreğim sızlıyor. Asla kendimi affedemeyeceğim bu konuda sanırım. Ama en azından artık hayatın içindeki o özel anlara tutunmayı öğrendim. Bazı zamanlar oluyor, bana bakışları, kahkahaları ya da o çocukça sevinçle parlayan gözleri beni kendime getiriyor. O anı, Onların o zamanki görüntülerini, o anki duygularımı kafama, yüreğime kazımaya çalışıyorum. Öleceğim güne dek hatırlamak istediğim anları saçma sapan nedenlerle kaçırıp yeniden pişman olmaktan korktuğum içindir belki.

Ne kadar gurur verici olduğu tartışılır ama artık daha aklı başında bir anneyim sanırım. Keşke bir de zamanı geriye almayı becerebilseydim...

12 Kasım 2010 Cuma

Al sana güzel hayat!

Dünkü mutlu mesut yazımdan sonra, uzun zamandır görmezden geldiğim, yatak odasının bir köşesinde duran, "ütülenecek çamaşır dağı" bu sabah büyük bir gürültüyle infilak ederek ortalığı savaş alanına çevirmek suretiyle bana hakettiğim dersi verdi. Böylece hala yapılacak iş varken keyif çatmanın "karma" tarafından yanıma kar bırakılmayacağını acı bir şekilde öğrenmiş oldum.

En çok bozulduğum şeyse 21 yüzyılda olduğumuz, hemen her şeyin kolayını bulduğumuz halde hala şu ütü olayında zerre kadar yol alamamış olmamızdır. Hala daha büyük ninelerimizden kalma yöntemle, sıcak bir aleti buruşuk çamaşıra sürtmek suretiyle, ütü yapıyoruz ki benim hayatta yapmaktan en nefret ettiğim ev işi olarak kayda geçmiştir.

Bir tek ben mi böyle düşünüyorum bilmiyorum ama bir insanın saatlerini buruşuk çamaşırları düzelterek harcaması bence modern çağın en büyük zaman israfı. Hele de bunu istemeyerek, mecbur olduğu için yapması resmen işkence. Bana en çok koyan da bu işte. Evde bu konudan sorumlu tek kişinin evin hanımı olarak görülmesine ise toptan isyanım var. Herkesin arkasını topla, evi temizle, yemek pişir, çamaşırları yıka, alışveriş yap, çocukları okula götür getir, çocukların ödevlerini kontrol et üstüne üstlük boş zamanlarında da tüm ailenin giysilerini sen ütüle. Olacak iş değil!

Tüm evin işini yapmaya razıyım, "ev hanımı olmak için mi o kadar okudum?" diye de şikayet etmeyeceğim artık söz, ama yeter ki şu lanet ütü olayından beni muaf tutun. :(

11 Kasım 2010 Perşembe

Hava güzel, hayat güzel

Bugün çok güzel bir gün. Havalar güzel gidiyor, çocuklar okuldayken, öğlen kahvemi balkonda içebiliyorum. Son zamanlarda hamile bir arkadaşım için bebek battaniyesi örüyordum. Battaniye bittiği halde uygun bir kenar motifi bulamadığımdan sürünüyordu örgü sepetimde. Geçen gün, Özgür'den gizli hazinemi, yünlerimi eşelerken, dolabın diplerinde hamileyken ördüğüm minik battaniyeyi buldum ve onun kenar motifini bu yeni ördüğüme uygulamaya karar verdim. Çok ta güzel oldu. Bitirince bir fotoğrafını koyarım meraklıları için.

Bu arada bir kaç gündür internette örgü motiflerine bakarken kendimi kaybediyorum. Galiba bu bitince bir tane de kendimize diz battaniyesi gibi birşey öreceğim. Malum bizim evin erkekleri televizyon karşısındaki koltukta uyumaya bayılıyorlar.

Bugün Carrefour'dan bunları aldım. Hepsini güzelce ekip mutfak penceresinin önüne koydum. Heyecanla bekliyorum bakalım ne zaman çıkacaklar. Ah bir de güneşli bir evim ve de kendime ait bir bahçem olsa neler yapacağımı ben biliyorum ama neyse, kısmet...

İzmir'de çiçeklerimin yanısıra koca bir saksıda da nanelerim vardı balkonumda. Nane, dereotu, fesleğen zaten en sevdiğim ve yemeklerimde sürekli kullandığım otlar. Ama ben şahsen maydonozdan nefret ederim, Özgür de nasıl olduysa bu konuda benimle hemfikir ki anlaştığımız yegane nokta da bu olabilir. Neyse ikimiz de maydonoz sevmediğimizden haliyle çocuklara yedirmek te aklıma gelmedi. Çünkü normalde marketten nane, dereotu yanısıra maydanoz da alıp dönen biri hiç olmadım. Hal böyle olunca çocukları maydonozla tanıştıran annem oldu. Hatta bir keresinde bizim ufak oğlan anneannesinin yaptığı maydonozlu köftelere bakıp şaşkınlıkla "Anneanne köfteye neden ıspanak koyduunn?" diye çığlığı basmıştı da annem çocuğumu hala maydonozla tanıştırmadığım için beni ayıplayarak oğluma "Onlar ıspanak değil, maydonoz evladım" dedi. Ben sanırım ağzımla kuş ta tutsam asla annem kadar becerikli ve hamarat olamayacağım. Onun için, markete gidince almak nasılsa hiç aklıma gelmediğinden, maydonozlarımı evde yetiştireyim bari de çocuklardan isteyen olursa yesin gönül rahatlığıyla dedim. Dolayısıyla inşallah bu mutfak bahçesi olayı iyi olur da ben de annemden birkaç artı puan toplarım.

Bir de son zamanlarda takip ettiğim bir blog sayesinde gaza gelip merdiven çıkmaya ve günde 2-2,5lt su içmeye başladım ve bir haftada 1,5 kilo vermişim bile. Çok mutlu oldum. Aynen devam edeceğim bakalım. Şimdilik sabahları çocukları bıraktıktan sonra beni eve kan ter içinde dönmüş görünce Özgür dalga geçiyor. Ama azimliyim devam edeceğim merdiven çıkmaya, hem birkaç kilo daha verirsem O'na dönüp kendi göbeğiyle dalga geçmesini söyleyebilirim.


Bu aralar okuduğum kitapsa işte bu. İyi başlamıştı ama şimdi biraz sıkıcı olmaya başladı, çakıldım kaldım. İnsan tad almayınca da okumaya devam etmek için içinde istek olmuyor doğal olarak. Bu yakınlarda bitirebilirsem okumaya değer mi değil mi söylerim size.

Şimdilik benden haberler bu kadar. Gidip balkonumda, yeni muftak bahçeme nazır kahvemin tadını çıkaracağım. :)

10 Kasım 2010 Çarşamba

Doğum günü ayı

Kasım ayı geldi yine benim stresim başladı. Benim ufak oğlanla evin en kocaman oğlanı -eşim oluyor kendisi- Kasım ayında, 4 gün arayla doğdukları için beni ufaktan bir sıkıntı basmaya başlıyor bu ayın başında. Oğlanın doğum günü hiç sorun değil. Alıyoruz en son istediği oyuncağı mutlu mesut bir sene geçiriyor. Ama Özgür'e hediye alma fikri bile beni çok yoruyor.

Çünkü adam aldığım hiçbirşeyi beğenmiyor. Dolayısıyla kullanmıyor ve de bir süre sonra nerede olduğunu bile hatırlamıyor. Yeni evlendiğimizde böyle şeyleri çok takıyordum. Ben hediyelere önem veririm. Hediye almayı da çok severim ve bana hediye edilen şeyleri çok istisnai bir durum olmadıkça atmam, saklarım. Birinin seni düşünüp, birşeyler almak için vakit harcaması, seni mutlu etmek için bir çaba göstermesi bile bence bu devirde önemli ve güzel birşey. Sırf bu bile bence bir hediyeyi saklamaya yetecek bir sebeptir. İşte ben böyle düşünüp davranırken, aldığım hediyeyi Özgür beğensin, tepe tepe kullansın diye kendimi paralarken O'nun bunu hiç takmaması, hatta ve hatta benim günlerce üzerinde düşünüp beğeneceği ümidiyle aldığım şeyleri zaman içinde kaybetmesi beni her zaman deli etmiştir.

Neler neler denemedim. Zaman içinde zerre kadar değer verip saklamaya bile tenezzül etmediği hediyelerimden bazıları,

- El emeği göz nuru, daha nişanlı bile değilken,birlikte çıkarken kendisine ördüğüm bere.
- Braveheart filminin orjinal posteri. (üniversitedeyken gidip hayran kalmıştık filme, sonra uzun süre kendisi aradı almak için bulamadı, ben alıp hediye ettim ama bir kere bile açıp duvarına falan astığını sanmıyorum, zaten evlendikten sonra çeyizinden de çıkmadı :P)
- Zamanında epey bir para bayıldığım çok şık ve güzel desenli bir fincan
- Çalışmaya başladığımda ilk kazandığım parayla aldığım şık bir dolmakalem (ilk kazanılan parayla alındığı için kullanmasa da en azından insan saklar hatıra olarak, bilsem o parayla kendime birşey alırdım)
- Bilimum kısa ve uzun kollu gömlek çeşitleri
- Benim hayran kaldığım, önden fermuarlı bir yün hırka
- Yine kendi ellerimle ördüğüm, reglan kollu gören herkesin hayran kaldığı lacivert üzeri kar tanesi desenli hırka
- Gömlek ve kot pantolonla giysin diye yine benim ördüğüm süeter

Liste böyle uzayıp gidiyor ama bu adamın huyu hiç değişmiyor. Tam tersine ben ona vermek için hediyesiyle ne kadar uğraşırsam ne kadar kafa patlatırsam O'nun için o kadar az şey ifade ediyor.

Evliliğimizin ilk yıllarında bu çok canımı sıkıyordu. Sırf bu yüzden kavgalar bile ettiğimiz oldu. Ama zaman içinde, beraber geçirdiğimiz 17 sene (6 sene flört ve nişanlılık dönemi ve de 11 sene evlilik) ve 2 çocuktan sonra, benliğimizdeki son romantik duyguları da bünyeden atıp kurtulduktan sonra böyle şeyleri kafaya takmamayı öğrendim. Kasım ayı başında yine içimdeki canavar uyanıp "Bu sefer farklı birşeyler yapsam... " ya da "Bu defa gerçekten sevebileceği birşey bulabilir miyim acaba?" diye bir düşünmeye başlıyorum. Sonra silkinip kendime geliyor ve yine garanti yolu izliyorum. Doğum gününde ya en sevdiği yemeği pişirip sürpriz yapiyorum, ya da aile içinde bir pasta eşliğinde küçük bir kutlamayla garanti bir hediye (mesela zaten senelerdir kullanmakta olduğu parfümden bir şişe) verip sıyrılıyorum işin içinden.

Bir nevi beraber büyüdükten sonra böyle bir rahatlık oluyor işte ilişkinizde... Kendi doğum gününüzde bile "Hediye istemiyorum, onun yerine kendime yeni kitap siparişi vericem, haberin olsun sonradan laf söylemek yok" diyebilme özgürlüğünüz oluyor böylece. Kimilerine bu durum çok berbat gelebilir ama ne yapayım, beni bu hallere getirenler utansın.

4 Kasım 2010 Perşembe

Erkekler ve alışveriş


Neden erkekleri ev için birkaç parça birşey almaya yolladığınızda hep abuk sabuk şeylerle eve dönerler? Mesela "Ekmek ve yumurta al" dersiniz o gider ekmek ve yumurtanın yanısıra bi poşet dolusu da abur cuburla döner. Özgür'ün bu hallerine zaman içinde alıştım, normalde onu zaten aç karnına birşeyler almaya yollamıyorum çünkü tam anlamıyla kontrolden çıkabiliyor. Hayır efendim kesinlikle abartmıyorum, gerçekten kendini kaybediyor. Evden ekmek ve gazete almaya giden adam mesela közlenmiş biber konservesi ya da mantar turşusu gibi saçma sapan birşeyle beraber dönüyor. Hadi şeker, çikolatayı anlayabiliyorum;"Aç karnına şekeri düşüyor, canı tatlı bir şeyler istiyor" gibi bir açıklama bulabiliyorum ama mantar turşusu ne oluyor onu çözebilmiş değilim.

Hafta sonu ufak oğlanın canı hamsi istedi. Biz de fırsat bu fırsat, hazır adamın canı kırk yılda bir hamsi istemişken bu fırsatı kaçırmayalım dedik. Malum hamsi mevsimi, hamsi de ucuz, söyle ailecek bir balık ziyafeti çekelim dedik. Bu ikisini baba-oğul hamsi ve kıvırcık salata almaya markete yolladım. Aradan 1 saat geçtikten sonra geldiler, bu sefer de abur cubur birşeyler bekliyordum ama böyle bir şeye hazır değildim. Özgür yanında kocaman bir 6 kiloluk konsantre Ariel-matik'le döndü marketten! Ben dehşet içinde deterjan paketine bakıp durumu kavramaya çalışırken sordum; "Özgür bu ne?" Bir yandan da düşünüyordum, bunları markete yollarken cümle içinde hiç Ariel ya da deterjan lafı geçti mi diye... sanki dünyanın en saçma sorusunu sormuşum gibi cevap verdi;
- Arieeel!
- Tamam da neden aldın ki bunu? Evde deterjan vardı..
- E çok ucuzdu, 10 liraydı, bulmuşken aldım ben de. Nasılsa kullanmıyor musun?
- Eh iyiymiş... Peki, iyi yapmışsın.

Bir yaşıma daha girdim. İlk defa istediklerimin yanısıra, ekstradan "işe yarar" birşey alıp döndü marketten. Bu günü de gördüm ya ölsem de gam yemem artık.

3 Kasım 2010 Çarşamba

Uyanıkspor



Nerdeyse 1 seneden fazla oldu bu menekşeleri çocuklara alalı. Ama bizim ev kuzey cepheli olunca haliyle eve neredeyse hiç güneş girmiyor. Doğu yönünde kaldığı için sadece bizim yatak odası sabahları güneş alıyor. Bir de kışın güneş hafif dönünce salonun köşesi azıcık sabah güneşinden faydalanıyor. Yazın çok büyük bir avantaj oluyor tabii bu, çünkü neredeyse 24 saat balkonda oturabiliyoruz ve de dışarısı cehennem gibi sıcak olsa bile bizim evin içi serin mi serin, püfür püfür oluyor.

Dolayısıyla bizim ev pek te çiçek yetiştirmeye müsait değil. Salonun güneş gören kısmına çiçek koymaya kalksam bizim muhabbet kuşları bir gecede kemirip mahvedecekleri için salonda çiçek olmuyor. Yatak odasında ise hiç olası değil, yatak odası olması bir tarafa, çiçek koyacak uygun bir yer de yok orada. O yüzden bu zavallı menekşeler 1 senedir evde oradan oraya gezdiler. Önce çocuk odasındaydılar azıcık ucundan güneş alırsa açar belki diye bekledik ufak oğlanla. Zaten bu menekşeleri isteyen oydu. Önce tutturdu "Pamukta fasulye çimlendiricem" diye. Anaokulunda yapmışlardı çünkü çocuklara göstermek için. Sonra da hepsi çimlendirdikleri fasulyeleri anaokulunun bahçesine diktiler Tarım dersinde. Ama tabii pamukta fasulye yetiştiren herkes bilir ki o fasulyeyi sonra dikecek bir yer olmayınca yazık oluyor.

Ben üzülüyorum böyle şeylere, toprağa dikemeyeceksem neden o fasulyeyi çimlendirip atayım sonra? Size garip gelebilir ama bitkiler ve ağaçlar konusunda hassasım biraz, geçen gece haberlerde bir Karadeniz köyünde 400 yıllık gürgen ağaçlarının kesildiğini görünce neredeyse 1 saat salya sümük ağladım. Çocuklar bana biraz deli gözüyle baktılar sanırım ama mendil getirmeyi de ihmal etmediler. İnsan nasıl kıyabilir böyle bir güzelliğe? Kendisinden 4-5 kat yaşlı bir ağacı kesmeye nasıl bir insanın eli gider hiç aklım almıyor. O yüzden küçük oğlan durup dururken pamukta fasulye yetiştirmek isteyince ben karşı çıktım. Ama galiba o da biraz bana çekmiş, bitki, çiçek, doğa çekiyor çocuğu. "Anne ben çiçek istiyorum, sulayayım açsın, bakalım, sevelim" deyince ben de "Fasulyeleri rahat bırak o zaman çocuğum, sana saksıda ufak bir çiçek alırız onu sularsın" deyip bu menekşeleri aldım. "Çiçeği küçük oğlan istemiş büyük oğlana da istemediği halde neden çiçek aldın?" diyecek olanlar çıkabilir ama iki oğlan çocuk sözkonusu olunca aklınıza gelen, gelmeyen herşey bir rekabet konusu oluyor o yüzden birine birşey aldın mı diğerine de almak zorundasın.

Böylece biz de aldık bu iki zavallı menekşeyi. Güneş görmeyen evde bir umut, belki açarlar dedik ama benim ufak oğlan sulaya sulaya baktı hiçbir değişiklik olmuyor en sonunda işin peşini bıraktı unuttu gitti çiçeğini. Ben de zavallıları oradan oraya gezdirdim durdum. Odalarında cam kenarındaydı menekşeler, kış gelince çalışma masalarına koydum, yaz geldi balkona taşıdım en azından temiz hava alsınlar diye ama tekrar kış gelince bu sefer balkonda donmasınlar diye yine içeri aldım. Ama aceleyle öylesine mutfak masasının üzerine bıraktım ikisini de. Daha sonra düşünür daha iyi bir yer bulurum dedim ve unuttum sonra onları orada. Geçen akşam bir baktım ufaklığın menekşesi bir tomurcuk açmış. Evde resmen bayram havası esti o tomurcuk sayesinde. Mutfağı sevdiler diye orada bıraktık çiçekleri en sonunda. Tabii bizim uyanık oğlan abisininkiyle karışmasın diye hemen çiçek açan menekşeye bir etiket yapıştırmış, üzerine de adını soyadını yazmış. Halbuki karışacak bir durum yok, 1 senedir ikisi de biliyor hangisi kimin ama işte 1 tanecik çiçek açınca birden o menekşe kıymete bindi işte. Çocukluk ne güzel şey.. :)

2 Kasım 2010 Salı

Merak ettiklerim..

Bu aralar merak ettiğim bir sürü şey birikti. Biraz fazla hastalık odaklı gelirse, sinüzitime verin affedin.

Merak ediyorum insanlar sokakta neden kendileri kat kat giyinmişken yanlarındaki ufacık çocukların kısa kollu tişört ya da incecik bir sweat shirtle gezmesine göz yumuyorlar? Farkında olmadıklarından mı yoksa umrsamadıklarından mı? O küçük yavrucaklar hiç hastalanmıyorlar mı?

Ailedeki herkesin üzerine titredikleri halde kendileri hasta olunca neden anneleri kimse umursamaz? Sadece hapşırıp öksüren anneye acıyan gözlerle bakılır ve hapşırık ya da öksürük dinince hiçbir şey olmamış gibi hayat etrafınızda kaldığı yerden devam eder. Sizin hastalanmanızın etkisi bu kadar az mı olmalıdır çoluk çocuğunuzun üstünde?

Evdeki herkesten daha kötü görünürken, en çatlak ve kısık sese sahipken neden büyük oğlana telefonla doktor randevusu almak size kalır? Hele de sabah sabah telefondaki kadının kulağına cırladığınız için sesinizden ötürü özür dilemek neyin nesidir?

Kendinizi boşverip telaş içinde doktora taşıdığınız çocuğunuzun sandığınızın aksine idrar yolu enfeksiyonu ya da apandisit gibi ciddi bir şeyi olmadığını, sadece pipisindeki tahriş için doktor ve tahlillere 300 lira ödediğinizi öğrendiğiniz için mutlu mesut eve dönüp doktorun verdiği antiseptik ilacı içirmeye çalıştığınızda aynı çocuğun "O ilacı içmek istemiyorum anne hem tadı iğrenç hem de çişimi koyu yeşil yapıyor" demesi karşısında cinnet mi geçirmelidir? Çocuk mu hırpalanmalıdır? Yoksa sadece sakin kalmaya mı çalışılmalıdır?

Sinüzitinizden medeni şekilde ayrılmanın yolu nedir? Kendinizi günün birinde leblebi gibi muhtelif ilaçları içerken bulunca bunu artık yaşlanmaya başladığınıza mı yormak gerekir?