Selence Eğlence etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Selence Eğlence etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mart 2014 Çarşamba

Bir of çeksem....

Çok zaman olmuş yazmayalı... Öyle bir ruh halindeyim ki hiç yazasım gelmedi. Çok acı haberler aldık, her kayıp için, ölen o gencecik insanların hepsi için oturup ağladım. Bizi bu hallere düşüren insan/lar için elimden bir şey gelmediği için sinirimden ağladım. Bu çarka dahil olan, tüm bu olanlara sessiz kalan, göz yuman, destek olan kim varsa hepsinden nefret ettim. Bir müddet evde kırmızı şiş gözlerle her an herşeye ağlamaya hazır dolandım durdum. O yüzden hiçbir şey yazmak istemedim. Yoruldum artık, her gün yeni bir rezalete uyanmaktan, kızdığım karşı olduğum hiçbir şeyi değiştirememekten o kadar yoruldum ve bıktım ki... Bahar gelmiş ama üstümde bir ağırlık bir bunalım sormayın. Milletçe hayatımız siyaset oldu. Başka hiçbir şey konuşamaz, hiç bir şey düşünemez olduk. Hepimiz bu ayın sonundaki seçimlere odaklanmış yaşıyoruz. Politikadan bu kadar nefret ettiğim halde konuşmadan duramadığım başka bir dönem daha olmamıştı ömrümde. Milletçe çok zor günler yaşıyoruz, azıcık sağduyu ve vicdan sahibi herkesin zor tahammül ettiği günler bunlar. İnşallah bu seçim bir şeylerin başlangıcı olur, güzel günlerin habercisi olur yoksa insanıma olan inancımı ve umudumu yitireceğim.

Bazı şeyleri görmek duymak çok ağır geliyor, bir müddet televizyondan ayrı yaşadım. Elimden geldiğince kitap okumaya, bir şeyler örmeye çalıştım. DR'da bazı kitaplarda indirim yapmışlar tanesi 5 TL olmuş. Onca okunacak kitabım var ama ben almak istediğim bir kaç kitabı 5 TL ye bulunca aldım yine. Okunacak kitap dağım gün be gün büyüyor bakalım ne ara okuyacağım bu kadar kitabı. Bu hızla gidersem bir kaç seneyi bulacak sanırım mevcut stoğumu eritmem.

Saçma sapan bazı şeyler ördüm, ne işe yarayacaklarını bilmiyorum...


Örgü sitelerinde bu modeli yapmayanı dövüyorlarmış diye duydum. Örgü blogu değil bu, ama sizin için hiç bir masraftan kaçınmadım gördüğünüz gibi. Bu ve diğer yeşilli olandan nihale mi daha iyi olur tutacak mı sizce?
Bu da başka bir lüzumsuz dantel örneği oldu. Bu mumla da yakıştı sanki. Öyle heryere bir şey seren/örten bir tip hiç değilim ama ördük bir kere, bir yer bulucaz mecbur.

Bıdık yürümeye başladı Mart başında. Artık tutabilene aşk olsun. Düz duvara tırmanan cinsten bir şey oldu ne yapacağım bilmem. Dün gece evin içinde havası kaçan balon gibi daireler çizerek koşarken yanağını koltuğa çarptı mosmor oldu yanak.  Ama gördüğünüz üzere her zamanki gibi sabahları ortalığı karıştırmasına engel olamadı mor yanak.



16 Ocak 2014 Perşembe

Kış günleri nasıl geçer?



Nihayet Kuyucaklı Yusuf'u bitirebildim. Güzeldi ama çok içime sıkıntı verdi. Felaket iç karartıcı bir kitaptı benim için. Belki bu kitabı okumak için zamanlamam kötüydü artık bilemeyeceğim. Zaten ülke gündemi yeterince kalabalık ve karanlıkken bu kasvetli kış günlerinde hiç hoş bir tat bırakmadı bende. Sonu da biraz eksik kaldı sanki. Ne bileyim hani olur ya, bir film izlersiniz, öyle bir yerde biter ki "Hah kesin devamı çekilecek bunun" dersiniz. Biraz öyle oldu bunun sonunda da, sanki devamı yazılacakmış gibi bitti. Neyse piyasada bir sürü sabun köpüğü kitap varken aman sakın bunu okumayın diyecek halim yok elbet. Sonuçta güzel yazılmış, gerçekçi, insanın içine oturan ama uslup olarak oldukça akıcı bir roman. Okuyun siz karar verin.

Howard's End'e başladım. Tipik ingiliz romanı, şimdilik fena gitmiyor. Karanlık kış günlerinde kendimi örgüye ve kitaba vurdum. Bazen bebişi uyutunca işim yoksa Digitürk IQ dan güzel bir film seçip izliyorum. Özgür'ün sevmeyeceği dram veya romantik tarz filmleri seçiyorum yoksa arıza çıkarıyor. En zevkli bu şekilde geçiyor bu kasvetli günler. Battaniyenin hala çevresini örüyorum ama artık zor kısmı bitti o yüzden onu askıya aldım, nasılsa acelesi yok. Bu şala başladım, kış bitmeden birisine sürpriz yapmak istiyorum. İnşallah çabuk biter.

Bu arada,yukarıdaki resimde yeniden değerlendirme projemi bulan oldu mu? Üç çocukla anca bu kadar oluyor anacım. Tığlarım orada burada atılıyordu. Eski bir kavanoza, yeni yıl süslemeleri reyonundan aldığım renkli bantı yapıştırıp tığlarımı doldurdum içine. Şimdilik büfe-kitaplık karışımı mobilyamsı şeyimizde duruyor. Mobilyamsı şeyin bir adı yok çünkü İkea malzemeleriyle biz dizayn ettik. Fotoğrafını koymak isterdim ama taşınırken sağı solu çarpıldı. Ve de o raflar kitap taşımaya uygun değilmiş, rafların ağırlığıyla dik kenarları hafifçe dışarı doğru eğildi. (Kendimize not: bir daha eve İkea'dan dolap büfe vs modüler birşey almayın)

26 Kasım 2013 Salı

Çılgın Yıl Sonu Projesi



Koca bir ayı "Ne okusam?" ve "Ne örsem?" diye bakına bakına bomboş geçirdikten sonra sonunda karar verebildim. Bebeği uyuttuktan sonraki çok değerli boş vakitlerimi kah örgü ve dantel kitapları ile internet sitelerinde şuursuzca kendimi kaybederek, kah kitaplığın önünde kitaplara bakarak boşa harcadıktan sonra aklım başıma geldi sonunda. En son Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonnası'nı okumuştum. Öyle tadı damağımda kaldı ki üstüne yeni bir kitaba başlayamadım bir türlü. O yüzden yine Sabahattin Ali ile devam etme kararı aldım. Eltim de getirip "bunu oku" diye elime tutuşturunca memnuniyetle kabul ettim. Bu da ilk sayfadan sonra içine insanı içine çekiveren bir kitap. Doğum günü telaşından fazla okuyamadım bu aralar, daha çok başlarındayım, ama yine öbür kitabı gibi çok güzel akıp gidiyor bu da.

Yukarıdaki battaniyeye ise başlayalı 3 sene olmuş (artık rezaletin son perdesi) Daha önce de pek çok defa, mesela burada ve burada elime alıp bitirmeye niyetlenmişim ama sonunda yine sıkılıp atmışım bir kenara. Bu sefer bitirmeye çok acaip azimliyim, kendimi motive ettim, gaza getirdim artık ne derseniz deyin. İnşallah yılbaşından önce bitirebilirim ve yeni bir projeye başlayabilirim. Gerçi bir tane daha bitmeden bir köşeye atılmış başka bir motifli battaniyem daha var ama bunu bitirince yeni bir şey yapmak için kendime izin verdim. O zamana dek başka şeyleri araya sokup yine bunu yarım bırakmayacağım; söz. :P

Evet çılgın yıl sonu procem bu; 3 senedir elimde sürünen bu battaniyeyi nihayet bitirebilmek. Siz ne sanmıştınız? :) Adını "ömrümü yedi battaniyesi" veya "ömür törpüsü" koyabilirim sanırım, hak etmiş artık.

Neyse, bebiş uyandığına göre battaniye de kitap ta yorumlar da biraz daha bekleyecek beni zira boş vaktimi, bir kahve bile içemeden, bunları yazarak geçirdim bu sefer. Ühüüü...

Not: Yeni telefonun fotoğraf kalitesini sevmedim, sehpa çok tozlu çıkmış. Daha iki gün önce doğum günü yaptık herhalde, elbette temizledim köşe bucak her yeri.  Gözünü seveyim eski telefonun, flu mlu çekiyodu ama insanı yok yere rezil etmiyordu en azından... :P


28 Ekim 2013 Pazartesi

Beyin Fırtınası

Bugün blogta yeni bir şeyler denemek istedim. Çok uzun süredir eski tasarımıyla yayındaydı. Bugünlük böyle oldu, belki daha farklı bir hale de getirebilirim henüz emin değilim. Ama gelin şöyle bir şey yapalım; blogun yeni halini beğenenler ya da en azından değişiklik fikrini beğenenler "Değişiklik iyidir, hadi çekiliş falan yapmıyorsun kabul ama bari arada şablonu değiştir, bi silkin, olaya bi renk kat, azıcık aktif ol be kadın, tembel olma." diyenler yorum bıraksın. Yaptığım değişikliği ve hatta değişiklik fikrini bile beğenmeyip "Hiç olmamış, ne bu böyle, eskisi gibi kalsa daha iyiydi, biz alışmıştık o haline, yeniliğe hiç gerek yok, hele çiçekler ne alaka canım?" diyenler de yorum bıraksın. Bugüne kadar hiç ses vermemiş olan, sessiz takipçiler de ses versin hatta, bu vesileyle aramızda bir tanışıklık olsun. Oylama sonucuna göre karar veririz blogun şekline. :D

Kimseden ses çıkmazsa da ben okuyucuları boşverir canım ne isterse onu yaparım. Bundan sonra blogu okumak için büyüteç mi gerekir, yazdıklarımı dinlemek için bir yerlerden hoparlör mü bulursunuz, yoksa Leonardo da Vinci usulü bir ayna mı edinirsiniz orasını ben bilemem artık. :P

Not: Handan bilirim sen ayna kullanmayı vs egzantirik yolları tercih edersin ama hayır anacım o bir tehdit cümlesi o yüzden düzgün bir şıktan yana tercih yap. :)

22 Ekim 2013 Salı

Tatilin son günü

Oğlanlar sabrımı zorlarken ve de ben saatler süren bir mücadelenin ardından Özge'yi nihayet uyutabilmişken, kahvem yanımda buraya iki satır yazı yazmaya çalışıyorum. 9 günlük bayram tatili vesilesiyle zıvanadan çıkmış oğlanlar bebeği yeniden uyandırmadan önce kaç dakikam var bilemiyorum ama bazen, ruhen çok ama çok zorlanıyorum. Özellikle de bugünkü gibi büyükler, esas laf dinleyecek yaşta olanlar beni çileden çıkarttığında. Nedense insan gibi söylediğimde sözlerimi hiç kaale almıyorlar, en sonunda sinirlenip bağırmaya başlayınca da duygu sömürüsü yapıyorlar, "hemen bağırıyorsun anne" diye. Tek istediğim bebek uyurken sessiz sakin huzurlu bir yarım saat geçirebilmek. Ama hep bir birbirlerine sataşma, ağız dalaşı veya itiş kakış durumundalar. Hiç sakin sessiz bir oturma şekilleri yok.Ya kavga ediyorlar ya da bana birbirlerini şikayet ediyorlar. Oyun oynamaya kalktıklarında da öyle bir gürültü çıkarıyorlar ki sanırsınız evin içinde iki tane at tepişiyor. İkisinin arasında hakem olmaktan ve salak saçma sebeplerden başlattıkları tartışmaları dinlemekten o kadar yoruldum ki anlatamam. Vücut yorgunluğu bu kafa yorgunluğunun yanında hiç bir şey.  Küçük yeterince zamanımı alıyorken istiyorum ki bilgisayar, play station veya diğer herhangi bir dijital alet olmadan büyükler kendilerini oyalayabilsinler. Ama ne mümkün! Günlük limitleri var, okul zamanı zaten bilgisayar oyunları yasak, sadece tatil günleri ödevler bitince 2 saat oynama hakları var ve o süre herhangi bir şekilde (bilgisayar başında, play station ya da tablette) dolduğunda başlıyorlar birbirlerine sataşmaya. Tatil günlerinden nefret eder oldum, o kadar yoruyorlar beni. Ne yapacağımı bilmiyorum.

Öyle çok şey yapasım var ki.. Ama hiçbir şeye zamanım yetmiyor. Bir şeyi tam yapsam on tane şey eksik kalıyor. Özellikle ütü olayı yine kontrolden çıktı. Nasıl nefret ediyorum ütüden... Sadece dışarıda giydiğimiz şeyleri, bebeğin giysilerini ve çocukların okul kıyafetlerini ütülüyorum ama yine de yetişemiyorum. Bu aralar beni en çok bunaltan çamaşır ve ütü olayı. Yıka, ser, kurut, topla, katla yerleştir, ütülenecekleri ayır, sonra da geç karşılarına seyret ve vicdan yap. Kısır döngü... Hiç çamaşır sepetinin dibini göremiyorum. Bir posta yıka kaldır yerine yenisi doluveriyor sepete.


Geçenlerde bir cinnet anında, (sanırım bir buçuk- iki ay oldu, zaman konusunda da böyle şuursuz oldum) evdeki tüm tutacakları attım. Hepsinin tipi kaymıştı, kiminin ucunu yakmışım, kimi yıkanınca kumaş çekmiş kenardan dikişi patlamış süngerleri dışarı çıkmış falan rezalet görünüyordu hepsi. Onca zamanda, evdeki artık iplerle aha anca bu yukarıdakini ördüm. Bittiği halde uzunca bir süre de kenarlarını nasıl yapsam diye orada burada süründü. En sonunda baktım olacak gibi değil, ne zaman motif, kenar süsü vs bulayım diye bilgisayarı açsam kendimi kaybediyorum. Bebek uyurken değerli zamanımı internette veya bilgisayar başında harcıyorum, "başlarım ulen kenar süsüne! mutfak havlusuyla tencere sapı tutmakta bıktım. bari bi tane adam gibi bir tutacak olsun evde" deyip kenarlarını sık iğne yapıp bitirdim. Tutacağı kullanıma açtım nihayet.



Nasıl hevesim var, nasıl yünlere dalasım var ama yok, vakit yok. Örmeyi bırak daha "Ne yapsam" aşamasında takılıyorum, o aşamayı bile geçmeye fırsatım olmadı. Vakit olsa da zaten benden önce yünlere dalan hevesli tipin dolaştırdıklarını anca açıyorum. Ne yapsak bilmem ki... Armut dibine düşermiş. Anası kılıklı kendini kaybediyor yün görünce...


Hala okunacak dünya kadar kitabım var. Bayram, tatil derken aradan şu üç taneyi çıkardım;

Agnes Grey, umduğum kadar iyi değildi. Bir Jane Eyre tadı kesinlikle yoktu klasik mürebbiye hikayesi üzerine oldukça vasat bir romandı bence. (Bronté soyadının hatrına 5 üzerinden 2 puan veririm)

Yaz Bitince, nispeten daha iyiydi ama çok muhteşem diyemem, eh vasattan hallice.(5 üzerinden 3)

Kürk Mantolu Madonna, tek kelimeyle muhteşemdi. İlk sayfadan sarıp içine çekiverdi beni. Bu kadarını beklemiyordum. Klasik deyişle; bir solukta okudum, tadı damağımda kaldı. Başka bir kitabı aldım elime okumak için, ama hala başla(ya)madım, sanırım bunun ardından biraz daha zaman geçmesi lazım. Hala etkisinden kurtulamadım. (5 üzerinden 5)

Neyse, pazar günü başladığım yazıyı, üç günde anca yazıp tamamlayabildim, körolmayasıca Blogger da bir türlü fotoğraf yüklemeyerek bana hiç yardımcı olmuyor. Yoksa daha bol fotoğraflı bir yazı olacaktı ama artık şansınıza küsün.

Not: Herkesin geçmiş bayramını kutlarım.

1 Temmuz 2013 Pazartesi

Amma uzun bir ay oldu beeh

Uzun zaman oldu buraya yazmayalı. Öyle içime kapandım ki bir dönem, neredeyse her şeyi bir süreliğine rafa kaldırdım. Okuyamadım, ev işi falan yapamadım, uyuyamadım, yatağa bile yatmaktan utandım zaman zaman. Kimi zaman isyan ettim, kimi zaman ağladım, kimi zamansa ülkemin kocaman yürekli insanlarıyla gurur duydum. Malum konularda paylaşılabilecek, söylenip tartışılabilecek ne varsa sosyal medya aracılığıyla yerine getirdim. Bol bol dua ettim, düşündüm,  hayatım boyunca hiç ilgilenmediğim kadar politikaya bulandım, yüzlerce yazı okudum, ne olacak bu memleketin hali diye Özgür'le uzun uzun hararetli tartışmalar yaptım, en sonunda bir gün feci şekilde birbirimize girdik te ondan sonra biraz ara vermeye karar verdim. Blogta da Gezi olayları ile ilgili daha fazla yorum yapmak istemiyorum. Anlayış göstereceğinizi umuyorum.

Haziran ayında neler yaptığımıza gelince;


Haziranı çocuklarla Alien filmleri ayı yaptık. Ne kadar Alien filmi varsa (Prometheus hariç onu Özgür'le ben izledik sadece) oturup ailece izledik. En iğrenci en sonuncusuydu. Alien Predatör'e karşı 2 filmiydi dün izlediğimiz, ben bile rahatsız oldum izlerken. Çocuklar artık yalama olmuşlar anladık, Alien 2'de Ömer uyuyakaldı. O yüzden onu iki defa izledik, ikinciye izlerken de ben uyuyakaldım sonra yatmaya giderken bir baktım gecenin bir yarısı lağım borusu tıkanmış ve taşmaya başlamış. Bizim banyo paspası yüzmeye başlamıştı. O gece erken yatsaydık neler olabileceğini düşünmek bile istemiyorum. Geceyarısı boruyu açtırdık, paspasları atıp her yeri domestosa buladık en sonunda duş alıp yattığımızda gecenin 3 buçuğu olmuştu. Demek ki neymiş bahçe katı pek te matah bişey değilmiş ve banyodan plop plop sesini duyduğun anda teknik servise haber vermek lazımmış, 1,5 ay bekleyip lağımın taşmasını beklemek iyi bir fikir değilmiş. Iııyyhhh, neyse kapatalım bu konuyu.


Bu aralar öyle bir okuma hevesim var ama öyle de az vaktim var ki anlatamam... Geçenlerde gözümü kararttım bir sürü kitap aldım, yığdım kitaplığa, bakalım ne zaman okuyabileceğim. Kendi kendime işkence etmeye yarıyorlar şimdilik... Öyle bakıp duruyorum raflara acıklı acıklı... Momo'yu Yeliz öve öve bitiremedi sırf o yüzden merak edip aldım. Onun dışında anlayacağınız üzere bu aralar bir İngiliz edebıyatına sarma durumum var. Thomas Hardy'nin Orman Kızı (kimi yayınevleri Orman İşçileri diye de çevirmiş) ve Çılgın Kalabalıktan Uzak kitaplarını okuyup çok sevmiştim o yüzden Tess'i ve Adsız Sansız Bir Jude'u almadan edemedim. En üstteki ise sabırsızlığımdan, Game of Thrones (Taht Oyunları) serisinin son kitabını Sibel Alaş'ın Türkçe'ye çevirmesini bekleyemedim zira kaset çıkaracağı yönünde bir söylenti duydum inşallah yanlıştır. Çevirmenlikte daha başarılı buluyorum kendisini.


Yine Haziran'da bu tarifi denedim. Nigella Lawson'un bir programında buna benzer birşey görmüştüm. Bayat ekmekleri küp şeklinde doğradım. 3 yumurtayı, küçük bir çay fincanı dolusu toz şeker ve yaklaşık1 bardak sütle çırptım. Ekmeklerin üzerine döktüm. Azıcık tarçın ve damla çikolata ekleyip ekmekler iyice ıslanıp sütlü karışımı emene dek karıştırdım. Bu aşamada gerekirse biraz daha süt eklenebilir sanırım. Sonra fırında yaklaşık 175 derecede üstü hafif kızarana dek pişirdim. Bayat ekmeklerle yapılabilecek en tatlı tarif oldu sanırım. Hepimiz çok beğendik.


Bu arada Özge 4,5 aylık oldu. Artık gözü ufaktan bizim yediklerimizde... Bakınız burada dondurmama kesik atarken...

Haziran'da ayrıca bu danteli ördüm, bizim camın önündeki sehpaya da yakıştı bence, siz nasıl buldunuz? (Sehpa üzerindeki bardak izini görmezden gelin lütfen malum 3 çocuklu kadınım :P)



Bu arada Özgür'le 14. Evlilik yıldönümümüzü kutladık, geçen seneki fiyaskodan sonra bu seneki oldukça iyi geçti. İlk çıkmaya başladığımızdan bu yana da 20 sene geçmiş, onu da kutladık. ( Bu arada linke göz attım da her sene Haziran ayında bir mavi dantel olayına giriyorum anlaşılan tuhaf...) Haziranda Özgür hayatında ilk defa dayı oldu gittik yeni doğan bebişi gördük, Cuma günü de nihayet kardeşimi evlendirdik ve bu ayı böylece kapattık. Haziran ayına bunca heyecan, endişe ve mutluluk sığdırdıktan sonra artık biraz durulma vakti geldi sanırım. Zaten Ramazan da yaklaştı, huzur bulup sakinleşme, düşünme, kısmetse bol bol okuma veözünü arama zamanı artık.

Gördüğünüz gibi Haziran ayına pek çok şey sığdırmışız. Eeee, ben yokken siz neler yaptınız?

27 Aralık 2012 Perşembe

Bu oldu, şimdi sıra öbüründe




Hiç bir şey planlamış değildim yemin ederim. Geçen Cuma kahvaltıda çocuklara takılmak için, öylesine dedim ki ; "Ne zaman büyüyeceksiniz de beni sinemeya götüreceksiniz leyn?" Çocuklar yerine Özgür hemen üzerine alınıp trip yaptı, "Onları niye bekliyorsun, sen ne zaman sinemaya gitmek istedin de ben götürmedim gulüm?" (Hayır yanlış yazmadım gülüm kelimesini aynen o şekilde söyledi)

Kelimedeki vurgudan mı nedir bir anda kafama dank etti ki aslında elime kolay kolay bulunmaz bir fırsat geçmişti. Seneler önce İzmir'de çocukları ilk defa sinemaya götürdüğümüzde izlediğimiz film Buz Devri idi. Zaman içinde çocuklar büyüdükçe sinemaya gitmeye devam ettik. Ama günün birinde, üç boyutlu olarak izlediğimiz "Köfte Yağmuru" isimli animasyon filmden sonra ben şahsen çocuklarla sinemaya gitme işine bir nokta koydum. Çünkü sinemada zevk alarak izlediğim en son yetişkin filminin taaaa Uğur'a hamileyken (ki Uğur bugün 10 yaşında) gittiğim "Yüzüklerin Efendisi, Yüzük Kardeşliği" olduğu gerçeği aniden suratıma yediğim bir tokat gibi canımı acıtmıştı. Çocuklar doğdu doğalı yeni çıkan filmleri hep DVD'den veya internetten izler olmuştuk. Harry Potter serisini, Inception'u, Avatar'ı hatta Yüzüklerin Efendisi'nin diğer iki filmini de hep DVD'si çıktıktan sonra evde izledik. Haliyle son zamanlarda çocuklar sinema diye tutturduğunda Özgür'ü ve abisini toplam 4 çocukla beraber bir animasyon filmi için sinemaya tıkıp eltimle birlikte D&R veya Remzi kitabevini gezmek, oturup sakin kafayla birer kahve içmek daha cazip bir fikir haline gelmişti.

Neyse bu muhabbet açıldığında ve Özgür sanki ondan istedim götürmedi de o yüzden sitem etmişim gibi trip yaptığında bir anda anladım ki bebek doğup ta ben yeniden dünyadan el ayak çekmeden önce doğru dürüst bir filme gidebilmek için bu son şansım olabilirdi. Ben iç dünyamda sessiz sakin bu aydınlanma anını yaşarken Özgür "Var mı güzel film, neye gideceğiz?" diye sorduğunda o yüzden hiç düşünmeden "Hobbit geldi geçen hafta" dedim. Özgür'ün tepkisi sırıtarak "Vay çakaal, takip te etmişiz bakıyorum" oldu. Çocuklar zaten Yüzüklerin Efendisi filmlerini hayran hayran seyrettikleri için Hobbit'e atladılar resmen. Nasılsa ikisi de artık gayet güzel okuyabildikleri için dublajlı bir film olsun diye kasmamıza da gerek yoktu. En sevmediğim şeydir güzel filmleri dublajlı izlemek. Uzun lafın kısası Cumartesi akşamı kendimizi sinemada bulduk. Hobbit filmini üç boyutlu olarak izledik, tam 3 saat sürdü. Sonunda film bittiğinde saat 22:00 olmuştu. Biz çocukların uykuları gelmiştir, 3 saattir karanlıkta hem de altyazılı bir film izliyorlar diye düşünürken bir baktık ışıklar yandığı halde ikisi de üç boyutlu gözlükler hala gözlerinde takılı şekilde oturarak "Eeee bu kadar mı? Burada mı bitti film yani?" diye soruyorlardı.

"Üç kitaptan 3 film yapmak kolay da bir kitaptan 3 film nasıl çıkaracaklar, Peter Jackson'un gözünü amma da para bürümüş" diye düşünüyordum ama yanılmışım, muhteşem bir filmdi. Hobbit'in kitabını Uğur'a hamileyken Emre'den ödünç alıp okumuş ve de bayılmıştım. Çocuklarım Tolkien'le benim kadar geç tanışmasın deyip, belki okur diye Uğur'a geçen yaz kitabı almıştım ama dönüp yüzüne bile bakmamıştı. Filmi izledikten sonra baktım geçen akşam kitap elinde çıkageldi "Anne bunu okuyabilir miyim?" diye. Neredeyse gözlerim dolarak "Oku evladım, oku çocuğum, zaten senin için aldım onu" diye coşkuyla cevap verdim. İki gündür oğlum Hobbit'i okuyor, sonunda başardım Allah'ım, çok mesudum.

30 Kasım 2012 Cuma

Dikkat deli var!

Bu hafta Özgür fuar yüzünden geç saatlere kadar çalıştı durdu. Onun yokluğunda ise benim oğlanlar iyice kudurdular. Artık bende ne kafa kaldı ne de sabır. Yine sabahın köründe okula gitmeden önce birbirimize girdik. Birbirlerine sataşmadan bir an bile geçiremiyorlar. Sürekli bir didişme ve birbirlerini şikayet durumu içindeler. Artık bir yerden sonra insanın sabrı taşıyor. Bu hafta gerçekten kaçıp gitmeyi düşündüm evden. Neyse ki okul var da okul saatleri içinde kafamı dinleyecek huzur dolu bir kaç saatim olabiliyor. Yoksa aklımı kaçırmam an meselesi.



Bu çocuklardan uzak, kaçamak zamanlarımda bu hafta sürekli tığ işleriyle uğraştım. Bol bol dantel kitaplarını inceledim. Tüm o romantik görünüşlü danteller bünyeye acaip bir huzur veriyor nedense.  Hırkam hala orada burada, evin muhtelif yerlerinde sürüne dursun bu hafta hep böyle minik danteller ördüm durdum. Artık olur da eve aklını kaçırmış bir misafir gelirse (zira aklı başında bir insan bu eve kendi isteğiyle gelmez bence) çayını kahvesini bu dantellerin üzerinde ikram ederim. En olmadı artık deli gömleğimin bir köşesine dikiverirler, hastanede romantik bir izlenim bırakırım.



Dolapta kalan son aşureyi fotoğrafladığımı da çaktırmayın. Kenarları kurumuş falan ama tadı hala yerindeydi valla. Hafta sonunda çocuklar bir huzur verirse daha güzel bir şeyler düşünür, pişirir, yemeden önce de dantelimle birlikte çeker koyarım buraya. Tam da sinirden ne bulursam yeme moduna girmişim bu gidişle doğuma kesin yuvarlanarak gideceğim. Herkese mutlu hafta sonları dilerim.

12 Kasım 2012 Pazartesi

Örgüyle geçen bir hafta

Geçen hafta yamuldum kaldım blogcum. Mikrobik ishal salgını varmış meğer. Ancak  pazar gecesi 2:30 da müthiş bir karın ağrısıyla uyanıp geri kalan tüm pazar gecesini tuvalette geçirdikten sonra haberim oldu bu salgından. Doktor gebelikte ishal tehlikeli deyince pazartesi sabahı gözümü acilde açtım desem yeridir. Uykusuzluktan ve de ishalden yorgun düşmüş bünyemi ancak laboratuardaki beceriksiz bir hemşire kan alıcam diye iğneyi kolumda kanırta kanırta kendine getirdi. Sonrası malum, antibiyotik, örgü ve bu aralar sardığım bir yabancı dizi eşliğinde yatak istirahati ile toparladım durumu.


Haftanın özetini geçecek olursam, uzunca bir süredir okumakta olduğum kitabın kahramanı peri çocuk Azaro'nun aşırı fantastik dünyası içime hayli fenalık getirdiğinden örgü ve dizilere ağırlık verdim geçen hafta. Demek ki neymiş; ödüllü kitaplar güzel olur diye genel bir kanıya varmak hatalıymış. Yerli dizilerin her bir bölümü 120 dakika sürdüğünden ben şahsen 40 dakikalık yabancı dizileri tercih ediyorum. Zaten konu, içerik  ve oyunculuk itibariyle de yabancı diziler daha kaliteli oluyor bence. Sonuçta örgü örerken bol bol yabancı dizi izledim geçen hafta. Kendime uzun kollu bir hırka örmeye çalışıyordum, daha önce de anlattığım üzere kollu bir şey örmekte feci başarısızım. Yenilen pehlivan güreşe doymazmış benimki de o hesap, senelerdir uğraşıp duruyorum kollu bir şey öreyim diye. Sonuç yine değişmedi tabi. Koca bir arka, iki ön ve de bir kol ördükten sonra "hele bi teğelleyip neye benzediğini göreyim" dediğim hırkam yine başarısız olunca o sinirle fırlattım attım bir kenara. Söküp söküp yeniden örmekten öyle nefret ediyorum ki... Bir kere de kendim için bir şeyi bir seferde, sağını solu söküp düzeltmeden örebilsem kendimle müthiş gurur duyacağım. Hırkaya sinir olunca oturup onu sökmek yerine bir tane bebek yeleği ördüm. Neyse ki o fena olmadı.


Aslında bu hafta o fırlatıp attığım hırkayı yeniden ele alsam fena olmayacak. Çünkü kış geldi ve kışlık montumun fermuarı göbeğim yüzünden kapanmıyor. Tutup 3 ay için mont almak istemiyorum. Zaten hormonlar yüzünden Kasım ortasında hala tişörtle gezen bir tip olarak bu kış şal, hırka vb takviyelerle idare edebilirsem, inşallah Mart başında doğum yaptığımda zaten kışı atlatmış olacağım, eh seneye de artık benim emektar montun yerine yenisini alır daha uzun süre kullanırım diye düşünüyorum.

Endişeli bir şekilde akıbetini bekleyen hırka denemesi
Siz de öyle misiniz bilmem ama ben sevdiği eşyalardan çok zor kopan bir insanım. Modaya göre değil kendi zevkine göre giyinen bir insan olduğum için herhalde. Sıkılıp, modası geçti deyip yollarımı ayırdığım eşyam yoktur. Zaten çok alışveriş yapan bir insan değilim. İhtiyacım olmadıkça pek bir şey almam kendime. Az şey alırım, sadece sevdiğim şeyleri alırım ve de haşatı çıkana dek kullanırım. Doğal olarak dolabımda 10 senelik bir ayakkabı, 6-7 senelik mont veya 15 senelik bir ceket bulmanız her zaman olasılık dahilindedir.

9 Ekim 2012 Salı

Güzel bir gün

Bu güzel, güneşli günde keyfime keyif katan bir gelişme oldu. Ömer etüde başladı. Artık haftanın 3 günü önce 2:30 da Ömer'i almaya sonra 4:00'te Uğur'u almaya okula gitmeme gerek kalmadı. İkisi de haftanın ilk üç günü 4'te diğer iki gün 2:30 da çıkacaklar. Eyooooo! Günde 3 defa okula gidip gelmekten, koca göbeğimle o yokuşu tırmanmaya çalışmaktan fenalıklar geliyordu. Hatta geçenlerde birlikte çocukları almaya giderken eltime diyordum, "Korkarım günün birinde bu yokuşta ruhumu teslim edicem" diye. Nasıl iyi geldi bu düzenleme anlatamam. Ömer de en iyi arkadaşı etüde kalıyor diye fazladan 1,5 saat okulda kalmak isteyince çok işime geldi açıkçası. Çünkü sırf gidip gelmek zor oluyor diye çocuğu da okulda kalmaya zorlayacak değildim. Neyse işin özü bugün ayrı bir hafifledim sanki. İkisini birlikte alacağım okuldan artık.

Bu aralar hiç içimden kitap okumak gelmiyor niyeyse. Thomas Hardy'nin Çılgın Kalabalıktan Uzak kitabını çoktan bitirdim ama yeni bir kitaba başlayamadım bir türlü. Keşke şu Taht Oyunları serisinin yeni kitabı çıksaydı ya da Patrick Rothfuss'un Kvothe'nin maceralarını anlattığı yeni kitabı çıkabilseydi. Canım öyle fantastik bir şeyler okumak istiyor ama bulamıyorum beni çeken bir kitap. Sürekli bir örgü-dantel vs el işi yapasım var ama neye, neresinden başlayayım karar veremedim. İnternetteki DIY projelerine, elimdeki dantel ve örgü dergilerine bakıp duruyorum. Şu bebeğin cinsiyeti bir belli olsaydı ona göre birşeyler başlardım belki. Haftaya doktor kontrolümüz var, 20 hafta bitecek inşallah. Belki o zaman doktor cinsiyet konusunda kesin bir şey söyleyebilir.


Geçenlerde eski tişörtlerden yaptığım bu paspası bitirdim. Maalesef böyle düdük gibi, ufacık birşey oldu. Ama malum, evde temizlik bezi olmaktan kurtulabilecek kalitede sağlam ve eski tişört bulmak biraz zor oldu. İleride yeniden paspas yapmakta kullanabileceğim şekilde kırpıp doğrayabileceğim, penye kumaşından bir şey bulursam diye ucunda ek yapılabilecek bir parça ip bıraktım. Mutfakta lavabonun önüne serebilirim sanırım.  Sürekli oraya elimden su falan damlıyor yerler ıslak olunca da kayıyoruz. Ufak ama orada iş görecek kadar emicidir herhalde. Sıradan bir temizlik bezinden da daha güzel görünür orada.

Bu aralar zaman garip bir hızda akıp gidiyor. Bazen okul açılalı aylar olmuş gibi geliyor, bakıyorum sadece 3 hafta geçmiş. Ama diğer yandan 4 hafta bitse de cinsiyetini öğrensek diye iple çektiğimiz doktor kontrolü bir türlü gelmek bilmiyor. Evin içinde bir sağı bir solu didikleyip duruyorum can sıkıntısından. Hangi iple ne yapabilirim diye mevcut yünlerimi elden geçiriyordum da, taşınma günü gelmeden önce tüm stokladığım yünleri kendim paketlemem şart. Özgür yün stoğumu görecek olursa büyük ihtimalle kafamı kırar, "Kafasız kadın altın mı bunlar, durdukça değer kazansın. Bari mantıklı bir şeye yatırım yapsaydın" diye söylemediğini bırakmaz. O yüzden iki elim kanda da olsa, karnım burnuma değil alnıma bile çıksa olsa o yünleri mutlaka kendim paketlemeliyim. Maazallah sonra hayatta çenesinden kurtulamam.

29 Ağustos 2012 Çarşamba

Yaz biterken

Günler haftalar öyle hızlı akıp gidiyor ki... Okulun açılmasını çocuklar olmasa da ben iple çekiyorum. Çünkü bazen cidden delirtiyorlar beni. Can sıkıntısından sürekli didişiyorlar, inanın ne kafa kaldı artık ne sabır sık sık kendimi çocuklara tehditler savururken, avaz avaz bağırırken buluyorum. Böyle zamanlarda beni hiç takmamaları ise beni daha da sinir ediyor. Ama babam zamanında söylemişti "Boş tehditler savurmanın çocuk üzerinde etkisi olmaz, yapmayacağın yapamayacağın şeylerle tehdit etme onları, veya bir gün söylediklerini gerçekten yap ki bir işe yarasın söylediklerin" diye. Tecrübe böyle bir şey işte...

Zaman zaman çocukları gölete götürüyoruz. Top oynayıp uçurtma uçurmaya falan çalışıyorlar. Ya da en kötü ihtimal çimenlerde yalınayak koşturup yuvarlanıyorlar. Eh kan çıkmadan önce bir şekilde aileden bazılarımızın elektriğini boşaltması lazım ... :P





Geçenlerde kahvaltıyı göletin yanındaki parkta, piknik gibi yapalım dedik. Yanımıza birkaç poğaça, biraz peynir, zeytin ve bolca domates salatalık alarak koca bir termos çayla birlikte gölete gittik. Hafif tepe bir yere ağaçların altına kilimleri serip tam kahvaltı etmeye başlamıştık ki göldeki ördekler vaklayarak kahvaltı soframızı bastı. Mecburen Özgür'ün aldığı simitleri onlarla paylaştık. Ondan sonra biraz rahat verdiler de pikniğimsi kahvaltımızı bitirip günün keyfini çıkarabildik.






Bu aralar fazla elişleriyle uğraşamadım. Şu battaniyeyi Gönen'e gitmeden önce bitirmiştim bayramdan önce de kenarlarını örüp tamamladım. Kocaman bir şey oldu. Hatırlarsanız Nezaket Teyze'nin çocuklara ördüğü iki küçük battaniyeyi birleştirerek yapmıştım bunu. Kendisi anneannemin küçük kardeşiydi.


Bayramın birinci günü maalesef teyzemi toprağa verdik. Ondan yadigar işte bu battaniye kaldı geriye. O da örgü örmeyi çok severdi. Herkese battaniye, bebek hırkası veya yeleği örer dururdu.  Cenazeden sonra evini toparlayan annem ve teyzem Nezaket Teyze'nin örgü sepetini ve şişlerini hatıra olarak bana getirdiler.  Çok duygulandım. Sepete kılıf diktim geçen gün. Koca bir günü o kılıfı dikmeye harcadım ama güzel oldu bence. Şirin ve dayanıklı bir örgü sepetim oldu hem de her kullandığımda, nur içinde yatsın,  Nezaket Teyze'yi hatırlatacak bana...




Arkada koltuğun üzerine atılı duran battaniye ise hala sürünüyor elimde. Arada bir bir -iki motif yapıp ekliyorum sağına soluna. Böyle geçip gidiyor işte günler. Günde 100 sayfa okuma olayı bu hafta pek iyi gitmedi. 100 sayfaya yaklaşamadım bile, 50 sayfalarda kaldım hep. Ama başladığımdan beri iki kitap bitti üçüncüsü de sonuna yaklaştı. Okul açılınca daha hızlanırım diye ümit ediyorum bakalım zaman ne gösterecek.

7 Haziran 2012 Perşembe

Komediden trajediye

Okul kapandıktan sonra, önümüzdeki hafta çocuklarla büyük teyzeleri ziyarete Gönen'e gideceğiz. Biletlerimiz aldık. 10 günlüğüne orada olacağız inşallah. 10 gün Özgür'ü evde yalnız bırakacak olmak pek içime sinmiyor ama teyzeleri de görmeyeli 2 sene oldu. Özledik. Onlar da çocukları çok özlediler.

Onca süre evde olmayacağım için Özgür'e evi tertemiz ve düzenli bir şekilde teslim etmek istiyorum. Diğer yandan işle ilgili yapılacak bazı şeyler var.  Malum karın tokluğuna çalışan bir eleman olarak faturaları derleyip toplayıp, gitmeden önce muhasebeye teslim etmem lazım. Battaniyem de çok az kaldı gitmeden bitirmek istiyorum. Gitmeden tüm çamaşırları yıkayıp ütüleyip yerleştirmek te lazım. Düşündükçe içim sıkılıyor,bakalım Çarşamba gününden önce bunların hepsini halledebilecek miyim..

Bu aralar kafayı dantelle, tığ işiyle bozdum. Sehpanın üstüne bir örtü öreyim diye çıktı bu heves. Ne öreyim diye araştırırken dünya kadar Japonca dantel kitabı inceledim. Meğer Japonlar dantele ve tığ işlerine ne meraklıymış. Öyle güzel kitapları var ki... Üstelik motif açıklamalarını diyagramlarla yaptıkları için Japonca bilmenize gerek yok anlayabilmek için. Kaç gündür  dantel resimleri ve diyagramları arasında kendimi kaybettim resmen. Hatta maymun iştahlı ben, daha battaniyeyi bitirmeden, dantel ipliği bile bulamadığım halde kendimi tutamayıp şöyle bir şeye başladım. Gerçi neden mavi bilmiyorum, evde hiç mavi tonda bir eşyamız da yok. Ama her işte bir hayır vardır derler, göreceğiz. Sahibi kimse çıkar elbet ortaya.


Çocuklar zaten bu son hafta ders işlenmediği için çoğunluk evdeler. Geçen gün götürdüm okula, "Sınıfta sadece kızlar var" diye eve geri döndüler. Ben de saf saf "Daha iyi ya işte" dedim. Uğur "Anne ne yapıcaz kızlarla bütün gün okulda?" diye cevap verdi. "Şöyle bir kaç sene geçsin, sonra yeniden sorarım ben sana kızlarla ne yapacağını oğlum" dedim çok kızdı bana. :D Neyse şimdiden tatil moduna girdiler, bütün gün evde kafa şişirip duruyorlar sizin anlayacağınız.

Sağlam olsak neyse, daha katlanılır olacak gürültüleri ama bir yamulduk ki sormayın. Geçen akşam 13. evlilik yıldönümümüzü kutlamak için yemeğe çıktık, ama en sevdiğimiz restoranı kapanmış bulunca başka bir yere gittik. Aslında 13 sayısı ve kapanmış restoran bir ampul yakmalıydı bizde, mesajı almamız lazımdı ama biz eve dönmek yerine tuttuk başka bir yerde yemek yedik. Sonuçta Özgür gıda zehirlenmesinden geceyi acilde tamamladı. Bense evde onu beklerken uyuyakalıp sabah boynumu tutulmuş buldum. Özgür öğlen lapasını yerken ben de boynum ilaçlanıp sarılmış vaziyette karşısında oturmuş soda içiyordum. Öyle içler acısı bir halde karşılıklı oturmuşken "13. yıldönümümüzdü bu, anlamamız lazımdı, kesin ondan böyle ters gitti herşey " dedi durdu...

14 Mayıs 2012 Pazartesi

Ne haftaydı ama!

Bir anneler günü daha geride kaldı blogcum. Bu sene anneler gününde aldığım hediye işte bu.


Özgür sipariş verdiğim küpe çiçeğini bulmak bir yana eve bile neredeyse uğramaz oldu bu hafta. Yeni imalata girecek makinanın ve revüzyonu yapılan diğer bir makinanın otomasyon programlarının hazırlanması tam da bu döneme denk geldi. Nasıl başarıyor bilmiyorum ama tüm önemli gün ve haftaları hep böyle yoğun çalışma dönemlerine denk getiriyor. 10. evlilik yıldönümümüzde mesela Trabzon'da iş seyahatindeydi. Ama hakkını yemeyeyim, geçen seneki doğum günümde uzun zamandır ilk defa (sanırım 8 sene sonra) paraya kıyıp bana bir çift küpe hediye almıştı ama ben kafamdaki kistleri aldırırken hastanede tekini kaybettim :( Dolayısıyla bundan sonra hiç bir şey almasa da bir şey diyecek yüzüm yok. Kendi kendimi baltalamış oldum alınan hediyeyi kaybetmekle ama yapacak bir şey yok. Neyse hepsi sağlıklı olsun da bir daha ömrü billah hediye almamaya razıyım ben.

Özgür'ün gece 12'den önce gelmemesi başta eğlenceli gibiydi. İlk iki gün çocukların sevdiği ama O'nun hiç sevmediği yemekleri yapıp yedik. Çocuklara ziyafet çektim. Ama baba evde olmadıkça benimkiler azıtıp çoştular. Didiştiler, birbirlerine ve hatta bana bağırdılar. Bu sefer ceza faslına geçtik. Bu iki bacaksız anneye saygı göstermeyi öğrenene kadar evde sıkıyönetim ilan ettim. Kısaca bağırış, çağırış, bolca duygu sömürüsü ve  gözyaşı eksik olmadı bizim evde. Pazar günü de dahil hafta sonu bile çalıştı Özgür, sadece Pazar günü anneler günü olduğu için oğlanlar bana karşı daha uysal davrandılar ben de biraz kafa dinledim.

Bunun dışında büyük büyük teyzemin (anneannemin kardeşi oluyor kendisi) çocuklar için, kare desenlerin arasını sakallı iple birleştirerek yaptığı iki küçük battaniye vardı. Zamanla o sakallı ip sökülmeye başladığı için her iki battaniyenin de motifleri birbirinden ayrılmaya başlamıştı. Çocuklar da büyüdüğü için battaniyeler zaten küçük geliyordu artık. Bari motifleri komple birbirinden ayırıp iki battaniyeyi birleştirerek bir tane büyük yapayım dedim. Teyzenin hatırası olarak kalır, hem daha çok kullanılır diye düşünmüştüm. Evde bir gri ipim vardı tam da motif birleştirmeye uygun. "Hazır motifleri birleştirmekten kolay ne var? Benimkine biraz ara veririm olur" dedim. Halt etmişim... O sakallı ip canıma okudu resmen. Sökülmedi bir şeyle, kestikçe de her yere saçıldı ince ince saçakları. Evi ve hatta kendi üstümü başımı kaç kere süpürdüm hatırlamıyorum. Zar zor motifleri ayırdığımda da ayvayı yediğimi daha iyi anladım. Çünkü teyzem gözleri pek iyi görmediği için çok düzgün örememiş motifleri. Bu sefer onları düzeltmeye başladım. Hatalı yerlerini söküp yeniden öreyim deyince de ikimizin örgüsü arasında fark ortaya çıktı. Ben teyzeye nazaran epey sıkı örüyormuşum meğer. Sizin anlayacağınız boyumdan büyük bir işe kalkışmışım. Nasıl altından kalkacağım bu kadar motifin bilmiyorum. Onca uğraşıdan sonra ancak şu kadarlık bir şey elde edebildim. Çok asabım bozuldu ama başladım artık bir kere, mecbur tamamlayacağım. Bitince epey de büyükçe bir şey olacak sanırım.


Onun dışında bu hafta kitabımın anca yarısına gelebildim. Bir köşede battaniyeyle boğuşurken National Geographic ve History Channel'da bir sürü belgesel izledim. Zaten ailece biz belgeselleri çoğu ulusal kanala tercih ederiz. Bu sefer Göbekli Tepe ve Stonehenge ile ilgili çok ilginç şeyler öğrendim. Lespaul gitarlarının ve Legoların nasıl yapıldığını izledim ve insanların yaptıkları işe saygı duymalarının ne muhteşem bir şey olduğunu bir kez daha anladım. Hollanda'nın Türkiye'den çok daha küçük ve tarıma elverişli toprağı çok daha az olduğu halde tarımda nasıl bu kadar ilerleyebildiğini öğrendim. Çocuklarla birlikte de Herkül'le ilgili bir belgesel izledik. Çok eğlendiler. Herkül'ün geçekten yaşamış olup olamayacağına dair uzun uzun sohbet ettik. Dövüşüp yendiği canavarlarla ilgili öykülerde nelerin abartılmış nelerin gerçekten yaşanmış olabileceğini konuştuk. Haftanın en eğlenceli kısmı buydu sanırım. Eee? Siz neler yaptınız?

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Güzel şeyler

İç karartıcı bir tatil gününden sonra bugün bu aralar beni mutlu eden şeylerin bir kısmını yazayım dedim.


Kitaba yeni başladım, geçen sene dizisini izleyip bayılmıştım zaten. Muhteşem bir dizi, hala izlemediyseniz sakın kaçırmayın. CNBC-E yayınlıyordu geçen yaz, bu sene ATV de gördüm bir ara. Ama ben her zaman dublaj yerine altyazılıyı tercih ettiğimden internetten izliyorum. Böylece yeni bölüm için bir hafta beklemek zorunda kalmıyor insan, hem istediğiniz zaman izleyip istediğinizde durdurabiliyorsunuz. Bu sene Game of Thrones'un  yeni sezonunun bölümlerini izlemeye başlamadım. İnternette 5 bölümü yayınlandı bile. Genelde kitap uyarlaması dizi ve filmler hüsran yaratıyor ama şimdi okudukça anlıyorum ki diziyi tamamen aslına uygun çekmişler. Arada çok ufak farklılıklar var mesela dizideki karakterler kitaptakilere göre biraz daha yaşlılar ama genelde  kitaba bu kadar bağlı kalındığını görmek beni çok sevindirdi. Tabii kitapta ekrana yansıtılamayan ayrıntılar her zaman oluyor. O yüzden diziyi izlemiş olsanız da kitabını okuyun bence. Eksikleri tamamlamak açısından büyük faydası oluyor. Zannedildiği kadar sıkıcı olmuyor kitabı sonradan okumak.

Rüzgarın Adı ve Bilge Adamın Korkusu'ndan sonra fena gitmedi aslında. Belki de olayların çoğunu diziden bildiğim için başta sıkıldığım bazı yerler oldu ama okudukça dizide olmayan veya olsa da benim gözden kaçırdığım detayları bulmak kitabı daha eğlenceli hale getirdi.  Diziyi izlerken kitabı daha önceden okumadığım için neredeyse her bölümde yeni bir şok geçiriyordum, şimdi kitabı önce okursam öyle olmayacak. O yüzden belki de ikinci sezon bölümleri izleyip  ikinci cildi öyle okumaya da karar verebilirim. Henüz karar vermedim önce okumalı mı yoksa önce izlemeli mi... Ama en az birini mutlaka yapın, ya izleyin ya da okuyun gerçekten değecek göreceksiniz.


Diğer beni sevindiren şey bu minik geri dönüşüm saksı. Eskiden dondurma kabıydı. İçine toprak koyup üzerine bir kaç çıkartma yapıştırıp saksıya çevirmiştik. İçinde bir kaç farklı şey ekip tutturamadım önceden. geçenlerde bir yapı marketten aldığım fesleğen tohumlarını ekmiştim. İlk filizleri görünce çok sevindim. Ama arada bir kaç tanesi sanki farklı bir şeye benziyordu ama ben çıkartamıyordum. Belki de bir kısmı marul yapraklı bir kısmı bildiğimiz anneannelerimizin yetiştirdiği minik yapraklı fesleğenlerdendir diyordum kendi kendime. Haftasonu Uğur'un doğumgününe gelen kayınvalidem gördü bu saksıyı. "Buraya ne ektin Selen?" diye sordu hemen. Ben fesleğen deyince de güldü "Bir kısmı domates bunların" diye cevap verdi. O zaman kafamda bir ışık yandı işte. Geçenlerde tadını çok beğendiğim cherry domateslerin bir kaç çekirdeğini sokuşturmuştum o saksıya ama bir türlü çimlenmeyince de herhalde yine kısır tohumdandı yediğimiz domatesler diye üzülmüştüm hatta. Meğerse o domates çekirdekleri fesleğenleri görünce gaza gelmişler. Fesleğenlere seviniyordum, domatesleri görünce sevincim ikiye hatta üçe katlandı resmen. Şimdi tek korkum bu saksı tüm bunları besler mi beslemez mi? Varsa bir bilen aydınlatsın lütfen.  Mühendis yerine çiftçi falan olmalıymışım ben sanırım.


Bu sümbülü ekeli nerdeyse bir ay oldu ama hala bundan daha fazla büyüyemedi. Yanındaki incecik filiz ne sizce? Geçenlerde deneme amaçlı saksıya sokuşturduğum mini minnacık bir diş sarımsak. O kadar küçüktü ki  yemeğe koymayı bırak soymaya bile imkan yoktu. Ben de atmaya kıyamayıp, sümbüle gıcıklığına o saksıya sokmuştum. Eğer büyürse taze sarımsak yiyeceğiz inşallah. :P

Bir de eskiden bu çiçek dikme-yetiştirme işlerinde bir şey yetiştiremeyince toprak beni sevmiyor sanıyordum. Sanıyordum ki toprak adam seçiyor. Belki seçiyordur da bilemeyeceğim, ama toprağın seçtiği asıl şeyin tohum olduğunu yeni anladım. Eğer can vermeye değecek bir tohumsa, yeterince güçlü ve sağlıklıysa toprak besliyor o tohumu. Belki de kışın kaybettiğim bebek yüzündendir bu bakış açısı, sonuçta o da yeterince sağlıklı olsaydı belki daha sıkı tutunacaktı hayata. Eee sonuçta hayat bitmedikçe öğrenecek şeyler de bitmiyor değil mi? :D

24 Nisan 2012 Salı

Pencere önü bahçem

Kitabım bitti sonunda. Nasıl güzeldi anlatamam. Kim bilir üçüncü kitap ne zaman çıkar, o yüzden içim biraz buruk. O yüzden kendimi oyalayacak başka şeyler peşindeyim. Sabahtan çocukları basketbol oynamaya götürdüm. Öğlen dönüşte camları sildim, perdeleri yıkayıp yeniden astım. Çiçeklerimi elden geçirdim. Sakız sardunyalarım küçük saksılarda evin muhtelif yerlerindeydi. Kışın 3 ayrı dalı toprağa ekerek tutturmayı başarmıştım. Hepsini bir araya toplayıp aynı saksıya ektim. Annemin sardunyalarının arasındaki naneleri ayırdım, onlara kocaman bir saksı verdim. Umarım çoğalıp tüm saksıyı kaplarlar. Sonuçta çok yoruldum ama değdi sanırım.





Bu güzellik te geçen seneden beri epey serpildi, mutfağı sevdi galiba. 

Bunlar da mini mini fesleğenlerim. Yerim onları ben :P 

Sardunyalar açınca yeniden çekerim bir fotoğraflarını sizin için. Eeee? Biraz da sizin çiçekleri görelim. Benimkilerin toplu gösterimi bu kadar. İsteyen herkesi itinayla mimlerim. Mutlu baharlar.. 


14 Mart 2012 Çarşamba

Kontrol bende mi acaba?

Bu, artık iplerle battaniye yapma projesi ufaktan kontrolden çıktı sanırım. Bugün motiflerin aralarını örmek için krem rengi yünle birlikte, az miktarda olan bazı renkteki iplerin yerine yenilerini de alınca ben kendimden korkar oldum. Evdekileri de korkutmadan önce kendime salondaki orta sehpadan daha iyi bir çalışma yeri bulsam iyi olacak galiba. Şu halde durumum pek güven vermiyor sanki.


Bundan başka, son iki haftadır Uğur'un proje ödeviyle uğraşıyorduk. Gene gidip almış vücut parçaları veya vücudun işleyişiyle ilgili bir ödev. Bu seferkinin konusu kan dolaşımıydı. Uzun süredir balon, serum hortumu, izole bant ve gıda boyalarıyla ufak çapta bir küçük kan dolaşımı maketi yapmaya uğraşıyorduk.  Renkli su dolu balonları serum hortumlarının ucuna bağlayıp su akıtmamalarını sağlayabilmek epey zor oldu. Gıda boyalarıyla mutfakta boyanmadık yer kalmadı. Bir defasında balon patladı, başka bir seferde maketi yapıştıracağımız kartona adam şekli çizmeye çalışıp beceremeyince koca bir kartonu atmak zorunda kaldık. Sonunda güzel bir şey yapıp vermeyi başardık. 100 almışız. Almışız diyorum evet, çünkü şahsen ben Uğur'dan daha çok uğraştım o ödev için. Tüm bu süre boyunca tabi "Niye yanardağ gibi daha basit bir şey almadın sanki? Kan dolaşımı olmak zorunda mıydı?" diye çocuğun kafasını yedim. Bayılıyor vücudumuzla ilgili ödevlere. Yok iskelet maketi, yok çiğ tavuğun kemiklerinin incelenmesi derken, şimdi de bu kan dolaşımı olayı, kafaya takmış durumda resmen. Doktor mu olacak nedir? Bizse boşuna bilirkişi hocamızla görüşmeye, eski okulumuza giderken, belki birşeyler bulaşır, gaza gelir diye bu çocuğu da yanımızda sürüklüyoruz.