29 Aralık 2014 Pazartesi
Hayat yükü
Uzun zaman oldu buraya bir şeyler karalamayalı. Hayat öyle hızlı akıp gidiyor ki oturup sakin kafayla iki satır yazı bile yazamadım şuraya. Bir pazartesi oluyor sonra bakıyorum hop cuma gelmiş ardından hafta sonu son hızla geçip gidiveriyor. Bakmışsın yine pazartesi olmuş. Su gibi akıp gidiyor zaman. Özge'ye hamile olduğum günler daha dün gibi ama neredeyse 2 yaşını bitirecek çocuk. Hoş Özge'ye sıra gelene dek abileri boyum kadar oldular.
Hafta sonu İstanbul trafiğindeki uzun araba yolculuklarımızda bazen bir şarkıya denk geliyoruz Uğur'un bundan tam 10 sene önce o şarkıyı söylemeye çalışırkenki hali gözümün önüne geliyor, sesi kulaklarımda çınlıyor. Elinde mikrofon gibi tuttuğu ayva ile, şarkıyı bitirip bize selam verişi zihnimde aynı o gün gibi canlanıyor tekrar. O zamanlar Ömer kucağımda yeni doğmuş bebek henüz...
Sonra başka bir şarkı ilk evlendiğimiz günlere alıp götürüyor beni. Henüz yeni evli, iki tıfıl gençken, 15 sene içinde başımıza geleceklerden bihaber, oturmuş yeni kurduğumuz evimizde müzik dinlediğimiz günleri gülümseyerek hatırlıyorum. Bazen yatak odasının girişinde duran halıya gözüm ilişiyor evlenmeden önce evimiz için ilk aldığımız eşya olduğunu hatırlıyorum ve onu aldığımız gün ve dakikaya ışınlanıyorum. Bazen bir fotoğraf görüyorum bana bir anıyı çağrıştırıyor hop o anıyı yaşadığım güne gidiyor aklım. O günkü hayalleri, endişeleri, umutları sanki bugünmüş gibi hissediyorum yüreğimde.
Bu aralar en çok başıma gelen de Özge'ye baktıkça oğlanların bebekliklerini hatırlamak... Belki size çok garip gelecek ama bana inanılmaz acı veriyor. Çünkü hiç hatırlamak istemediğim kişisel bunalımlarla sarmalanmış bebeklik anıları onlar. Oğullarım açısından unutulmaması gereken çok ama çok kıymetli günler, ama diğer yandan hiç adını bile anmak istemediğim, hayatımın en mutsuz, en sefil dönemi. İzmir günleri.. Benim psikolojik olarak en dibe vurduğum dönem... Özgür'le ilişkimizin en berbat, evliliğimizin ise en karanlık en bulutlu günleri...
Dolayısıyla Uğur ve Ömer'e nazaran Özge şüphesiz çok daha şanslı bir bebeklik yaşıyor. Anneleri şimdi daha mutlu, huzurlu, kendiyle barışık ve daha dengeli ama diğer yandan, tüm çocuklarına aynı şeyi veremediği için vicdan azabından kahroluyor. Geriye dönüp baktığımda o değerli günleri boşa harcamışım, kıymetini bilememişim diyorum. İçim öyle acıyor ki hiç bir şey teselli vermiyor. Geçip gitmiş telafisi olmayan bir zaman. Özge'nin bebekliği her zaman mutlulukla, gülümsemeyle hatırlanacak ama oğullarımın bebekliği bana hep bir burukluk verecek. Onların bebekliğini hatırlamak bana en nefret ettiğim Selen'i hatırlatacak çünkü. Şimdi karşımda olsa suratına şöyle okkalı bir kaç tokat atıp, omuzlarından tutup sarsarak "Kendine gel, aklını başına topla" diye bağırmak istediğim o kadın... Diğer yandan kendime sürekli "o günler yaşanmasaydı belki bugünlerin kıymetini bu kadar iyi bilemeyecektik" diyorum ama her halükarda o günleri anmak içimi tarifi imkansız bir hüzünle dolduruyor.
Belki de bu hissettiklerim yüzünden zihnimin bu zaman içinde gidip gelmeleri artık o kadar sık oluyor. Yaşlanıyorum belki de... Ya da olgunlaşıyorum mu demeli? Yaşanmışlıklar arttıkça, eskiye dair hatırlanan şeyler de o oranda artıyor. Bir nevi yaşamın yükü birikiyor insanın zihninde. Belki de bu yüzden artık bir şeyleri saklamaya fazla ihtiyaç duymuyorum. Bir yeri toplarken, temizlerken kolayca elden çıkarıveriyorum görevini tamamlamış eşyaları. Artık biliyorum, hayatta hatırlamak istediklerimi bana hatırlatması için anılarımdan ve kafamdan başka bir şeye ihtiyacım yok. Öyle olmasaydı şimdiye tüm bu üzücü anıların da unutulup gitmiş olması gerekirdi.
Yeni yıl zamanı mı bunları bana düşündüren bilemiyorum. Benim açımdan yeni bir yılın gelmesi pek bir şey fark ettirmiyor. Ama annelik insana çocukların umutlarını, sevinçlerini canlı tutabilmek için hayata daha sıkı sarılmayı öğretiyor. Hayatımızdaki her çocuk bizim açımızdan yeniden çocuk olabilmek için bir fırsat. O yüzden üçüncü bir çocuğa hayatımı ve benliğimi açmak verdiğim en doğru kararlardan biriymiş, bunu her gün daha iyi anlıyorum. Kızımın yüzüne bakıyorum da, o kadar basit şeyler için bana verdiği o kocaman, içten gülümseme için şükrediyorum. Nedensiz mutlu olabilmeyi çocuklar çok iyi beceriyor. Ya da hayatı bizden daha fazla hissederek yaşadıkları için daha mutlular. Çocuklar bize yavaşlamayı, hayatın küçük hediyeleriyle mutlu olabilmeyi, hayatı daha doyasıya hissederek yaşamayı öğretiyorlar. Hayatında ilk defa geçen pazar yağmurda ıslanan kızımın gösterdiği hayranlıkla ve şaşkınlıkla dolu tepki bunu kafama iyice çaktı. Biz yetişkinler aslında ne kadar körüz ve ne kadar aptalız. Günümüzde insanoğlu aslında bilge doğan ve yaşça olgunlaştıkça kafaca salaklaşan bir ırk bence.
Ne saçma, daldan dala konan bir yazı oldu bu da böyle... Bu aralar ben de böyleyim, zihnim biraz karışık. Yaklaşan yeni yılda umudum daha yaşanılası bir dünya, daha höşgörülü, sevgi dolu insanlar... Gelecekten güzel şeyler beklemeye yetecek biraz umut. Biraz iyi yönde değişim...
Bir de geçen yıldan daha fazla okumak ve daha çok bir şeyler üretmek istiyorum. Orası da nasip artık...
Herkesin yeni yılını kutlar hayattaki beklentilerine göre güzel bir sene dilerim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
