28 Nisan 2011 Perşembe

Yağmurlu Sabah'ın Sürprizi


Hiç şaşırmayın, bu bir yemek blogu değil. Zaten fotoğrafını çekmek için bile bekleyemeyip bir dilimini lüplettikten sonra aklı başına gelen insandan yemek blogu falan beklemeyin. Gördüğünüz gibi fotoğraf kompozisyonu da oldukça minimalist. Dolayısıyla tarif falan vermeyeceğim. Çünkü bu tarifi Vejetaryen Kedi vermiş zaten. Ben sadece malzemeleri değiştirdim. Mısır yerine tost sucuğu, maydanoz yerine de fesleğen koydum. Yağsız teflon tavada, kısık ateşte, sucuklar iyi pişsin diye üstüne bir kapak örterek pişirdim. 

Bu sabah sadece 10 dakika erken kalkarak çocukları kahvaltıda sevindirdim. Kendimle gurur duydum yüzlerindeki sevinci ve şaşkınlığı görünce. Domates sosunu hazırlamak ve kaşar peyniri rendelemek en "zahmetli" kısmı. 4-5 dakika falan sürdü sanırım. En fazla 5 dakikada da pişti. Sağolasın Vejetaryen Kedi.

Uzun lafın kısası; yok böyle bir lezzet! Parmaklarımızı yedik resmen. Malzemelerle istediğiniz gibi oynayabilirsiniz sanırım. Bu güzelliği sizinle paylaşmadan duramadım. Mutlaka deneyin diyorum, başka da bir şey demiyorum.

27 Nisan 2011 Çarşamba

Şamar Oğlanı

Taşınma olayının yarattığı gerginlik yetmezmiş gibi ben, işyerindeki sekreter kızcağızın işten ayrılmasıyla Özgür'ün tam zamanlı kölesi ve şamar oğlanı olarak asli görevime geri döndüm. Akvaryum dönüşü gecenin 12'sinde "bitse de yatsam artık" diye bekleyerek dinlediğim, içinde bol bol SSK, Bağkur ve KDV tahakkukları, mali müşavir, KDV stoğu gibi kelimelerin geçtiği uzuuun bir söylev vererek bana yapılması gerekenleri anlattı. Tam gün internet başında Google Earth'de ve emlak sitelerinde dolaşıp kiralık ev aramanın yanısıra yemek, ütü, alışveriş gibi ıvır zıvır işleri yetiştirmek için debelenip, bir de akşam yemeğinde "KDV tahakkuklarını kasaya işledin mi? gibi bana hiçbir anlam ifade etmeyen sorulara yine maruz kalmaya başladım. Taşınınca, hazır tüm tekstil firmaları da oradayken, belki kendi mesleğimle ilgili bir iş bulabilirim de kurtulurum bu adamın tacizlerinden.

Geçen hafta yeni bir kuaföre gittim ve de saçımı tam istediğim gibi kestirdim nihayet. Ama nihayet bulabildiğim, "kıvırcık saç kesebilen" bu kuaförden de taşınma nedeniyle ayrılacak olmam çok acıklı tabi. Bahar projem ise Özgür'ün saçma alaylarına maruz kaldığı için şimdilik rafa kaldırıldı. Ben de taşınmadan önce Özgür'ün atkısını bitirmeye çalışıyorum, zira bu gerginlik devam ederse lazım olacak gibi görünüyor.

25 Nisan 2011 Pazartesi

Kan Çıkmazsa Para Yok


Daha havalar bile ısınamamışken biz bir şekilde leyleği havada görmüş olmalıyız ki bu Pazar da düştük yollara. Özgür'ün işi nedeniyle taşınacağımızdan bahsetmiştim önceki yazımda. İşte taşınmaya 2 ay kalmışken bari gidip şu taşınacağımız semte bir bakalım, okul nerede, kiralık evler nerede görelim, ısınma turları düzenleyelim istedik. Pazar sabahı köprü trafiğine falan kalmadan geçelim diye sabahın köründe kargalar bile kahvaltısını yapmadan düştük yollara.
 
Eğlence olsun diye de tek araba gidelim deyip 4 yetişkin, 4 çocuk doluştuk bir arabaya. Kafamıza edeyim. Bir eğlendik bir eğlendik ki sormayın. (!) Sabah 9:30 da evden çıktık tam 25 dakikada müstakbel yeni evimizin bulunacağı semte vardık. Ondan sonra da saatlerce arabayla dolaşıp okul ve ev aramak suretiyle kendimize işkence ettik. Çocuklar önce bağıra çağıra muhabbet ederek kafamızı şişirdiler. Arkasından acıktık demeye başladılar. Saat daha 11:00 olduğundan acıkma konusunda iyi birer fırça yiyince bu sefer susadık diye başladılar. Su aldık, içtiler ve sonra da doğal olarak "Çişimiz geldi" diye başladılar. Bir yerde mola verip hem tuvalete götürdük hem de arabada birbirimize kaynadığımızdan kolumuz bacağımız açılsın, kan dolaşımımız normale dönsün diye biraz oturup sıcak çikolata içtik. Ama hiçbir şey fayda etmedi.  Zaman geçip ev arama muhabbeti uzadıkça arabada hem bizi hem de birbirlerini yediler. 

Saat 14:00 olduğunda gidip bir şeyler yemeye karar verdik. Çocuklara da sabah beri işkence ettiğimiz için gönüllerini almak için akvaryuma götürmeye karar verdik. Pazar trafiğinde akvaryumun bulunduğu alışveriş merkezine ulaşıp arabayı park edecek bir yer bulmak neredeyse 1,5 saat sürdü. saat 16:00 da ancak birşeyler yiyebildik. Sonra da akvaryuma girdik ve hepimiz kendimizden geçtik. Çok eğlenceli oldu akvaryum ziyareti.Günün en güzel ve en rahatlatıcı kısmı buydu.


Oradan çıkıp eve geldiğimizde saat akşamın sekizi olmuştu ve hepimiz yorgunluktan bayılmak üzereydik. Çocukların banyosuydu, yiyecek bir şeyler hazırlamasıydı derken saat 21:00 de ancak oturup kendimize gelebildik. Ama harcadığımız enerji yetmemiş olacak ki o saatten sonra da Özgür'le ben birbirimize girdik. Ev ararken görüp "Aaaa ne güzel site" diye tepki verdiği, bir bahçe içinde 5 tane devasa blok ve de büyük bir havuzdan oluşan, dağ başında bir yere taşınmakta ısrar ettiği için neredeyse elimde kalacaktı. Neymiş efendim site süpermiş, fitness centeri, kapalı havuzu bile varmış, içinde okul da olacakmış seneye, e daha ne istiyormuşum. Hiç abartmıyorum site dediği, şehir merkezinden oldukça uzak, dağ başındaki bu bina yığınının etrafı, göz alabildiğine toz toprak, moloz, tahta yığınları ve amele konteynerları ile dolu devasa bir şantiyeye benziyordu. Şansımız yaver gider de site içine bakan kiralık bir daire bulabilirsek ne ala. O zaman da  sadece çim ekili cascavlak bir bahçede, 5 bina ve bir de havuz manzaramız olacak. Haliyle delirdim tabi. "Yepyeni bina olmayıversin, satın almayacağız ya! Altı üstü kiralayacağız. Varsın 10-15 yıllık bina olsun ama merkezde, okula, çarşıya, pazara, toplu ulaşıma yakın olsun" dedim durdum ama dinleyen kim. İkimizin de sinirleri bozuldu sonra. 12 senedir evliyim, bu adamla beraber büyüdüm diyorum  ama halen daha adamın kafasının nasıl çalıştığını çözebilmiş değilim.

22 Nisan 2011 Cuma

Sil Baştan!

Uzun bir süredir, yaklaşık 1,5 sene oldu galiba, Özgür iş için her gün karşıya gidip geliyor. Dolayısıyla günde en az 3 saati yollarda geçiyor. Köprü trafiğine ya da trafik kazasına denk gelirse daha bile uzun sürebiliyor yolda geçirdiği süre. Daha bu sabah 9'da evden çıktı saat 11:30 da aradığımda daha fabrikaya ulaşamamıştı. Bu iş nedeniyle iki kıta arasında gidip gelme olayı daha bi 4-5 sene daha sürecek gibi göründüğünden artık ciddi ciddi Avrupa Yakası'na taşınmayı düşünmeye başladık.

Çocukların okulunun değişecek olması ise şimdiden beni germeye başladı. Buradaki okulumuzdan ve öğretmenlerimizden acaip memnunuz çünkü. Orada da böyle memnun kalabileceğimiz okul ve öğretmen bulabilecek miyiz diye çok endişeliyiz.  Hal böyle olunca planlar hep okul ekseninde şekillenecek. Önce fabrikaya yakın iyi bir okul bulacağız sonra da o okula yakın bir ev. Planımız bu. Tabi bu planı uygulamaya koymak için de şimdilik okulların kapanmasını bekliyoruz. O yüzden, ilk etapta, öncelikle çocukları bu fikre alıştırmak en mantıklısı gibi geldi.

Bu sabah kahvaltıda açtık konuyu; "Okullar kapansın, bu yaz taşınacağız. Karşıda güzel bir okul bulacağız, okula yakın bir de ev. Kuzenler de gelecek, hep beraber taşınacağız" diye anlattık. Özgür'ün abisinin çocukları oluyor bu "kuzenler" ki  bize inanılmaz büyük bir avantaj sağlıyorlar. Kelimelerle anlatmama imkan yok. Sık sık görüşüyorlar, okulda sürekli birlikteler, doğum günler, bayramlar hep beraber kutlanıyor. Nereye gitseler zaten arkadaşları da yanlarında gitmiş olmuş oluyor böylece, adaptasyon çok ama çok kolay oluyor.

Biz şimdi okuldan ve arkadaşlarından ayrılacaklar diye üzülecekler, nasıl telkin etsek, ne desek te sakinleştirsek diye beklerken Ömer demesin mi, "Nasıl yani? Ben şimdi herşeye baştan mı başlayacağım?" diye... Zavallım, yeni bir okula geçince yeniden 1. sınıftan başlayacağını sanmış. :-)  Sabah sabah öldük gülmekten. 3. sınıfa geçecek ama hala bir bebek gibi saf benim çocuğum. Ne tatlı şey çocukluk....

21 Nisan 2011 Perşembe

Benden bu kadar!

Yazmayacağım diyorum, konuşmayacağım diyorum yine de tutamıyorum kendimi. İlk başladığı günden beri Öyle bir Geçer Zaman Ki yi tüm saçmalıklarına ragmen takip ediyordum. Berrin'in salaklıklarına, Ali Kaptan'ın kalpsizliklerine, Carolin'in şirretliğine, Mesude ve ailesinin gıcıklığına hep katlandım geçen akşama dek. Ama geçen geceki son bölümde, Soner'in hazır Mesude'nin ağzının payını da vermişken, ertesi gün sırf kardeşine birşeyleri ispatlamak için, sanki dünyada başka kadın kalmamış gibi gidip yine Mesude'ye evlenme teklif etmesi ardından da son sahnedeki tecavüz resmen bende filmi kopardı. 

Yeter yahu, bu drama dizisi değil resmen en ağırından duygusal gerilim dizisi oldu. Bu kadarına da pes yani! Ne zorum var? Her Salı akşamı sinirlerimi ne bozacağım? Bu zamana kadar katlandım bundan sonra katlanmayacağım. Bundan sonra izlemiyorum bu diziyi, aha buraya da yazıyorum. İstedikleri kadar rating yükselecek diye beklesinler en azından bir izleyici kaybettiler.

19 Nisan 2011 Salı

Bir evliliğin suyu nasıl çıkarılır?


18 yıldır birlikte olup, beraber büyüyünce ister istemez Özgür'le aramızda yeni bir iletişim şekli gelişti. Bazı konuşmalarımızı duyan herhalde ya bize deli der ya da şifreli bir dil kullandığımızı falan sanır.

Bazen birbirimize saçma sapan şakalar yapıyoruz ve çocuklar anlamadığı için de sadece ikimiz gülüyoruz. Birbirimizin herhangi bir olay karşısında nasıl tepki vereceğini çok iyi bildiğimizden durumu çoğu zaman kolaylıkla avantaja çevirebiliyoruz. Mesela akşam eve gelirken fırından ekmek almasını istediğimde, telefonda bana mırın kırın ederse dramatik bir ses tonuyla "Eve ekmek getir Adam!" diyorum. Gülerek kabul ediyor ekmek almayı. Beni delirtip zıvanadan çıkarttığı anlarda "Hasta ediyorsun insanı" diye çıkışıyorum Özgür'e O da cevap veriyor;  "Hasssta oluyorsun bana, di mi!".  Ne kadar kızgın olsam da gülüyorum ister istemez.

Annemin "keçiayağı" denilen bir çeşit hamur kızartması var. Çocuklar ona bayılıyor. Bazen anneanneyi arayıp akşam yemeğine keçiayağı ısmarlıyorlar, böyle durumlarda ben Özgür'ü arayıp "Kodadı Keçiayağı" diyorum O anlıyor ki akşam yemeğe annemlerdeyiz. İş çıkışı oraya geliyor. Ya da bazen çocuklar beni delirttiğinde ve ben dert yanmak için Özgür'ü arayıp "Senin filanca oğlun bana şöyle şöyle yaptı" diye başladığımda "Hmm peki... Var mı acil bir şey?" diye soruyor. Ben anlıyorum ki toplantıda "Yok" deyip kapatıyorum telefonu. Kimi zaman gün içinde aradığımdaysa "Alo, Galaksi Taksi" diye açıyor telefonu, bense "Araba var mı?" diye soruyorum, çünkü telefonu öyle açtığında moralinin iyi olduğunu, toplantıda vs olmadığını hatta muhtemelen eve dönmekte olduğunu anlıyorum.

Evde bazen Özgür salonda birşeylerle meşgulken "İyi geceler" deyip yatmaya gidiyorum. Ama klasik, yatmadan önce bir sürü yapılacak şey buluyorum evde. Hepsini halledip yatmaya gittiğimde bir bakıyorum Özgür sırf beni sinir etmek için benden önce yatmış sinsi sinsi gülüyor. Basit bazı şeyler bize başka anıları ya da başka eski olayları çağrıştırıyor, karşılıklı durup bir an birbirimize bakıyoruz ve o bakışta ikimiz de aynı şeyi düşündüğümüzü anlayıp durup dururken gülmeye başlıyoruz. Çocuklar çok bozuluyorlar böyle durumlarda. Uğur zaten ergenlik provası yapıyor bu aralar, herşeyi üzerine alınmakta bir numara. 

Ben bir şeylerle uğraşırken, ellerim kirli, ıslak vs iken çocuklar oyuncak legolarını getiriyorlar ayırayım diye. Ben de "Götürün, meendis bey yapsın" diye babalarına yolluyorum, meşgul de olsa "meendis" lafına çok güldüğünden yapıyor çocukların istediğini.  Benimle "mahallenin geceleri çamaşır asan manyağı" diye dalga geçtiği için akşam vakti elimde çamaşır sepetiyle görür görmez korku filmlerine yaraşacak bir fon müziği çalmaya başlıyor ıslıkla. Bazen ben dalmış harıl harıl bir şey söker ya da örerken ya da elimdeki sudokuya kafa patlatırken "Kahve yap Kadın!" diye takılıyor bana ben de gülüp kahve yapmaya gidiyorum çünkü biliyorum ki  "Kahve yap ta şöyle karşılıklı bir keyif yapalım" anlamına geliyor bu. Bazen ben evde sinirlenip ev ahalisine bağırıp çağırdığımda Özgür başlıyor "Evdeki ses, evdeki ses. Kes! Stres yaratma" diye Manga'nın şarkısını söylemeye. Hiçbir şey bulamazsak birbirimize sataşacak, şokellalı ekmek yerken birbirimize hülyalı hülyalı gülümsüyoruz. Dişleri kaplamış şokellayla pek eğlenceli oluyor. 

Geçenlerde kendisinin karşı yakada işi olduğu için Bağkur ve vergi borçlarımı taksitlendirmek için beni aynı zamanda en yakın arkadaşı olan ortağıyla Bağkur'a gönderdi. Dönüşte taksitlendirdiğimiz toplam borç miktarını öğrendiğinde adamcağıza benim için "Gelirken O'nu at bir yerde bi çukura, çok pahalıya patlıyor artık bana" demiş....

Kısaca bizim evliliğimiz anne babalarımızdan gördüğümüz resmiyet sınırlarına hiç uğramıyor. Ya belli bir süreyi birlikte geçirince insan birbirini daha iyi tanıyor ve çocuklar da büyüdüyse evlilikteki eğlenceli yanları yeniden görmeye başlıyor ya da biz gerçekten suyunu çıkardık bu işin. 

18 Nisan 2011 Pazartesi

Kitap peşinde

Günlerdir Özgür bana söylenip duruyor. Birisinden bir kitap ismi almış "Bunu bana al" diye geldi geçenlerde. Evin online alışveriş uzmanı olarak bana internetten alayım diye verdi kitabın ismini.  Artık fi tarihinde basılmış olduğundan mıdır nedir internette kitap satan hiçbir sitede kitabı bulamadım. Ben ne zaman kitap almak istesem "Önce evdekileri oku bitir sonra alırsın, masraf çıkarma şimdi" diyen adam tutturdu "İlla bu kitabı almam lazım" diye. Belki şimdi anlamıştır neden bir kitabı basılır basılmaz almanın daha mantıklı olduğunu çünkü işte böyle aradan zaman geçip te baskısı tükenince hiçbir yerde bulunmuyor. 

Neyse baktı ben bu kitabı internet üzerinden alamayacağım bu sefer Özgür tutturdu "Sahaflara gidelim" diye. 16 yaşından beri tanıdığım bu adamı henüz kendi çıkarlarım için Sahaflara bir kerecik bile götürememişken kendisine bir kitap lazım oldu diye taaa Ataşehir'den Beyazıt'taki Sahaflara gitmek istemesine bozulsam da karşı çıkmadım elbet. Sahafların benim için ayrı bir yeri vardır. 

Ben küçükken, annem ve babamın memuriyetleri dolayısıyla ülkeyi gezmekle meşgul olduğumuzdan bayramlarda, tatillerde hep İstanbul'a dedemi ve babaannemi ziyarete gelirdik. Ne zaman İstanbul'a gelsek te babamla el ele tutuşur, dedemin Karagümrük'teki evinden çıkar, yürüye yürüye Fatih'e, oradan Vezneciler'e oradan da Beyazıt'a Sahaflara giderdik. Baba kız tüm dükkanları eşeler, kitapları didik didik eder ondan sonra da ya aynı yolu yine yürüyerek geri döner, ya da Kapalıçarşı'dan veya Cağaloğlu Yokuşundan aşağı Eminönü'ne inerdik. Bazen yine yürüyerek Galata Köprüsü'nden geçip Karaköy'deki eniştemin berber dükkanına uğrardık.  Orada babam traş olurken ben genelde gazoz falan içerdim. Bir keresinde Tünelden Beyoğlu'na bile çıkmıştık. Akşam olunca da yine yürüye yürüye, baba kız eve geri dönerdik. Hiç unutmamışımdır babamla o uzuuun İstanbul yürüyüşlerinin keyfini. Dolayısıyla Beyazıt, Sultanahmet, Cağaloğlu, Eminönü hep sevdiğim mekanlar olarak kalmıştır bugüne dek.

Oldum olası yürümeyi de sevmişimdir. Dolayısıyla Özgür önce bir Sultanahmet turu arkasından da Beyazıt Sahaflar ziyareti önerince atladım tabi hemen "Olur" diye. Atladık arabaya 1. köprüden geçerek direk Eminönü üzerinden Sultanahmet'e gittik. Yolda da hep beraber 1. köprüden dönmemeye ant içtik. Pazar günü öğle saatleri olmasına rağmen öyle bir trafik vardı ki Anadolu'ya geçişte görmeniz lazımdı. 

Neyse Sultanahmet'te çok güzel bir gün geçirdik. Hava da süperdi. Kutlu Doğum Haftası olduğu için Sultanahmet Camii'nde Kur'an okunuyordu. Cami de hınca hınç doluydu. O yüzden turistleri içeri almamışlar zavallılar kapıdan bacadan içeriyi görmeye çalışıyorlardı. Etrafta turladık, her yere lale ekmiş Büyükşehir Belediyesi ama itiraf etmeliyim çok ta güzel görünüyordu hepsi. Camiye giremeyen turistler zaten lalelerle oyalanıyorlardı. Ya sadece laleleri fotoğraflayarak ya da önüne geçip poz vererek eğleniyordu çoğu. Kalanlar da kestaneci ve mısırcıları yakın markaja almış inceliyorlardı. Açık havada müzik yapanlar da vardı. Ayasofya ya da Yerebatan Sarnıcı için kuyrukta beklemeyi göze alamayanlar da müzik çalanları dinliyorlardı.

Biz de ortama uyduk, çocukların lalelerle resmini çektik


Sultanahmet'te karnımızı doyurup Beyazıt'a doğru yola koyulduk. Yolda öyle çok yerde durduk, öyle çok sağa sola bakındık ki o yol bize çok uzun geldi. Çok ta yorulduk. Genel kanının aksine Pazar günü Sahaflar açıktı. Özgür de aradığı kitaba kavuşup mutlu oldu yazık. Çocuklar helak oldular yürümekten. Çocukları bırak zaten biz de feci yorulduk. Eve bir an önce dönmek için hızla yürüyerek Sultanahmet'e geri döndük. Dönüş o kadar kısa sürdü ki hepimiz şaşrıdık. Meğer Beyazıt'a sallana sallana, etrafa bakına bakına gittiğimiz için bize çok uzak gelmiş. Dönüşte köprü trafiğine girmemek için Eminönü'nden arabalı vapura bindik 15 dakikada Harem'e geçmiştik bile. O kadar hızlı döndük ki eve, biz bile inanamadık. 

Sahafların fotoğrafını çekmek aklıma bile gelmedi Ömer yorgunluktan öyle çok huysuzluk yapıyordu ki kitaplara bile bakamadım doğru dürüst. Uğur'sa "Anne yalvarırım, artık dönelim eve" diye yalvarmakla meşguldu. Eşek sıpaları, evde bütün gün tepinir dururlar, "Oğlum yapma, etme, otur.." dedikçe daha çok azarlar, ama iki adım yol yürütünce de böyle "Yorulduk" diye ayılıp bayılırlar. O kadar çok yorulmuşlar ki Uğur bu sabah okula gitmeden önce şöyle dedi "Anne öyle çok gezdik ki hafta sonu, sanki 15 gün tatil yapmış gibiyim."

15 Nisan 2011 Cuma

Okulun asabiyet seviyeme etkisi 1. bölüm

İtiraf ediyorum, ben aslında asabi bir insanım. Hele okulla ilgili bazı konular var ki asabiyetim tavan yapıyor. Çocuklar okula başladığında ilk olarak biz de özel bir okula gittik kayıt yaptırdık. Çocuk modern çağın tüm nimetlerinden faydalansın dedik. Çocuk odaklı, çok yönlü bir eğitim programı olan, pek çok yerde şubesi bulunan ama emsallerine göre nispeten ucuz bir özel okuldu. Uğur 1. sınıfı orada bitirdi. Ömer de aynı binada anaokulu sınıfına gitti. Beraber servisle gidip geliyorlardı okula. O bir senede resmen anam ağladı. Ödediğimiz parayı ve çocukların okula servisle gidip gelmesinin bende yarattığı stresi hesaba katmıyorum bakın. Ama her hafta da bir şey kutlanır mı yahu? Bir de iki çocuk olunca ben de neredeyse çocuklar kadar okula gider hale geldim. Yok birinin gösterisi sabah 11'de ona yetiş oradan çık koştur diğerininkine gir. Haftaya başka bir program vs. Tabi her bir gösteri için çocukların provalarda harcadıkları zaman ve ödediğim kostüm parası da cabası. Ne saçmalık!

Özel okulda en çok sinir olduğum şeyse diğer bazı velilerin tutumlarıydı. Benim özellikle büyük oğlan Uğur'un bilgisayar ve playstation türü oyunlara zaafiyeti var. Oğlan çocuklarının hangisinin yok ki zaten? Bıraksam sabahtan akşama bilgisayar oyunu başında gününü geçirebilir ikisi de. Soruyorum şimdi size ben buna göz yumsam bu normal olur mu? Çocuk dediğin koşar, zıplar, tırmanır, tepinir böyle çıkar çocukluğun tadı. Biz de haliyle bu bilgisayar oyunlarını çok sınırlı tutuyoruz evde. Okul zamanı hafta içi bilgisayar ve playstation oyunları kesinlikle yasaktır bizim evde. Hafta sonu da ödevler bittikten sonra günde adam başı maksimum 1 saat oynarlar. Hal böyleyken ben çocuklarıma böyle bir disiplin vermeye çalışırken, normal çocuklar gibi gelişim göstermeleri için birlikte oyun oynamalarını isterken özel okuldaki bazı veliler 1. sınıf çocuğuna PSP alıp okula onunla gelmesine göz yumuyorlar. Şimdi siz benim yerimde olsanız delirmez misiniz? Biliyorsunuz ki çocuğunuzun buna zaafı var ve siz kendi çabanızla bunu kontrol altına almış, normal bir çocuk yetiştirmeye çalışıyorsunuz ama bir duyuyorsunuz ki öğretmeni sizin çocuğunuzu okulda PSP oynuyor diye size şikayet ediyor. Haliyle ben de deliye döndüm.

Ben çocuğumun oyun oynama zamanını kontrol edebilmek için bilhassa böyle portatif oyun konsolları almazken bir baktım, çocuğum hem de okulda, arkadaşının PSPsiyle oynamaktan ders dinlemiyor. İşte özel okul böyle bir şey.  "Aman çocuğum, yapma evladım, mıy mıy mıy" sürekli çocuğu bir pohpohlama var. Çocuğa laf edilemiyor özel okulda çünkü o çocuklar özel okulların para kaynağı. Devlet okulunda, bir öğretmen bir çocuğun elinde o PSP yi görse, en başta yapıştırır tokadı çocuğa, alır elinden o oyuncağı ve okula ancak çocuğun velisi gelince geri verir. Neden sizce? Uzun vadede hangisi çocuk için daha faydalı?

Uzun lafın kısası Özgür'le uzun uzun düşündük. Maddi yönü bir yana çocukların özel okulda ufaktan yoldan çıkmaya başladıklarını gördük. Hele bir gün büyük oğlan gelip "Anne Belgrat'a Kayak gezisi düzenleniyormuş biz de gidelim miiieeeaa?" dediğinde bizde film koptu tamamen. Sonra basit bir hesap yaptık senede ortalama 10.000TLden 2 çocuk 8 senede en kötü ihtimalle 160.000TL para yapar ki çoğu özel okulun yıllık ücreti yemek dahil bundan çok daha fazla tutar. Buna servis paralarını, okul için harcana ekstra kitap ve kıyafet paralarını, her türlü saçma sapan gösteri kostümleri gibi ıvır zıvırları da eklerseniz sadece ilköğretim çağındaki bir çocuğa harcanacak para uçuk bir rakam oluyor. Nerdeyse bir ev parası. Bu parayı bir yatırım hesabında, çocuklar adına biriktirseniz çocuk üniversiteyi bitirene kadar hatırı sayılır miktarda para sahibi olur. Belki iş kurar o parayla ileride, kim bilir? İngillizceyi de kurstan öğrenir ne var? Hangimiz ilkokulda ingilizce eğitimi aldık ama çoğumuz gayet güzel ingilizce biliyoruz.

Hiçbir zaman çok zengin olmadım ama paraya gereğinden fazla kıymet veren bir insan da olmadım çok şükür, çocuklarımın da sonradan görmeler gibi olmasını istemem. Kimse beni yanlış anlamasın. Ben memur bir ailede, paranın kolay kazanılmadığı bilinciyle, paranın kıymetini bilerek büyüdüm. Benim düşünceme göre mütevazilik, tutumlu olmak bir çocuğun sahip olması gereken özelliklerdir. Hayatın kime ne vereceği bilinmez. Gün gelip parasının olmayacağı bir gün de olabilir insanın hayatında ve ben de çocuğumun bunun bilincinde olarak büyümesini isterim. Eğer bunu ben öğretmezsem zaten hayat öyle bir öğretir ki sonunda belki ben bile çocuğumu tanıyamam. Dolayısıyla hiçbir zaman çocuklarıma istedikleri her şeyi istedikleri anda almadım. Günü geldi param yok dedim, günü geldi istediği şeyin aslında ne kadar gereksiz bir şey olduğunu anlatmaya çalıştım. Günü geldi banyoda suyu şar şar akıtırken kızıp azarladım. İsraftan ben kendim kaçınırken çocuğuma neden göz yumayım? Kendisinin sahip olduğu şeylerin yarısına bile sahip olamayan çocuklar varken bu dünyada benim çocuğum da elindekilerin kıymetini bilip, ona göre davranmalıdır bence.

Ama özel okulda bazı veliler var ki paranın her zaman herşeyi çözebileceğine inanıyorlar ve çocuklarına sadece parayı harcamayı öğretiyorlar. Bilmek istemiyorlar ki insanın parası olması bir meziyet değil. O insana, insan olarak hiç bir katkısı yok paranın. Bunu daha veliler kavramamışken çocuklarına öğretmeleri zaten imkansız. Birinci sınıf çocuğuna PSP alan, 2. veya 3. sınıf çocuğunu okula cep telefonuyla yollayan zihniyeti anlamam mümkün değil. Bu ülkede insanlar 200TL için adam öldürebiliyorken sen nasıl çocuğunu son model cep telefonuyla ya da 500-600 TL lik oyun aletiyle okula yollarsın? Akılları nerede bu insanların?

Benim çocuklarım okulda bunları görünce doğal olarak  "Falancanın PSP si var biz de alalım" demeye başlıyor, biz prensip olarak karşı çıkınca da çocuğun kafasında soru işaretleri oluşmaya başlıyor. Çocuklar sanıyorlar ki bir insanın yetişkin olması mantıklı düşünmesine yeter. Ondan sonra etrafımızdaki mantıksız insanlar yüzünden  ben çocuğumla çatışmaya başlıyorum. 

Devlet okulunda bu açıdan içim çok rahat. Çünkü devlet okulundaki çocukların aileleri, gerek gelir durumu gerekse sosyal çevre bakımından çok daha fazla çeşitliliğe sahip. Okula yemeklerini kendileri getiriyorlar çocuklar. O yüzden mesela okula pirzola getirip yiyen çocuk ta gördük ya da sadece bulgur pilavı ya da makarna getirebilen de... Çeşitlilik açısından memnunum bu okuldan çünkü çocuklarımın hayatı tanımak açısından çok daha fazla ders çıkarabildiklerini düşünüyorum arkadaşlarından. Ayrıca bir devlet okulunun eğitim ve disiplin seviyesinin özel bir okuldan çok daha iyi olabileceğine yeniden inandım burada.

13 Nisan 2011 Çarşamba

Hayattan Murathan Mungan dersi



Eskiden, ben daha çok küçükken diyemeyeceğim,  ama bariz bir şekilde zihinsel olarak şimdiki halimden daha az olgun ve daha sığken Murathan Mungan okumayı "İkimiz aynı aşktan bahsetmiyoruz" diyerek reddetmiştim. Yeni Türkü'nün bestelediği şiirlerini ortaokul yıllarımda bayıla bayıla söylerken tanışmıştım Murathan Mungan'la. Lise yıllarımda cinsel tercihi yüzünden bende büyük hayal kırıklığı yarattı ve Yeni Türkü şarkılarıyla nabız gibi içimde atan ritmlerdeki ve duygulardaki adamı gerçek Murathan Mungan'dan ayrı tutup aslında onunla aramızda hiç ortak nokta olmadığına inandırdım kendimi. Kendisini cinsel tercihi yüzünden okumayı reddettiğimi üzülerek itiraf ediyorum. Hor görmek değildi bu. Biz sadece hayata başka gözlüklerden bakıyorduk ve O'nun hissettikleriyle benim hissettiklerim asla aynı olamazdı bana göre... O zamanlar büyük bir "Ben"lik duygusu içinde sarhoş gezerken "Ben" değil "Hiç" olmanın marifet olduğunu herkesin "Bir" olduğu gerçeğini idrak edebilmiş değildim. Gençtim, divaneydim, uçlarda duygular yaşayıp bunu büyük marifet sanıyordum.

Aradan seneler geçip ben, beni hayal kırıklığına uğrattığı için yazara küsken bugünlere geldik. Deli gibi aşık oldum, evlendim, iki defa anne oldum, büyüdüm. Aradan uzuuun yıllar geçti, köprünün altından çok sular aktı ve benim uçuk kaçık düşüncelerim hayatın avuçlarında bir güzel törpülendi, sivri köşeleri yontuldu ve bugünlere ulaştım. Pazar günkü Hürriyet'te Murathan Mungan'ın röportajını okuduğumdaysa kafamdan aşağı kaynar sular döküldü. Deli gibi pişman oldum O'nu okumadan yıllarımı geçirdiğim için. Okurken kendimden geçtim, uçtum resmen, bir insan bu kadar mı güzel anlatır bazı şeyleri! Sözlerini okumadım, su gibi içtim ama yetmedi. "Kaç yaşında olursan ol, annen ya da baban hayattaysa, sen hâlâ birinin çocuğusun." demiş röportajın bir yerinde. En çok ta bu cümlesi dokundu yüreğime. Ah ben ne yaptım! Nasıl üzgünüm... İşin komik tarafı bunca yıldır  Murathan Mungan okumayarak aklımsıra O'nu cezalandırdığımı sanırken en büyük cezayı kendime vermişim de haberim yokmuş. 

Hayat daha ne oyunların var benim için? Olgunlaşmanın en güzel yanı bu değil mi? Hayatın her köşesinde yeni bir ders var görmesini  bilen için...

12 Nisan 2011 Salı

Bazen

İnsan bazen istiyor ki, en azından bir günü evde bir yerleri ovmadan geçireyim. Lime lime olmuş ellerime sürdüğüm krem suyla akıp gitmeden, ellerim ıslanmadan 1 saat geçirebileyim. Çamaşır asmadan ya da bulaşık makinesi boşaltmadan, ya da bugün akşama ne pişireyim diye düşünmeden bir günüm geçsin gitsin. Oraya buraya saçılan giysilerini bir kere de bana söyletmeden kendileri toplasınlar. Kim hangi ilacı içecekti, kimin boğazı ağrıyordu düşünmek zorunda kalan hep ben olmayayım. Lavabonun etrafını, banyonun aynasını bir defa da kuru bulayım. Bir kereliğine olsun aradıkları şeyleri kendileri bulabilsinler. Salona saçılan oyuncaklarını bana söyletmeden toplasınlar. Her gün topladığım halde sehpanın üzerine çay bardağımı koymak için ıvır zıvırları sağa sola ittirmek zorunda olmayayım, kendimi koltuğa attığımda orama burama saplanan oyuncaklar olmasın ya da kumandayı koyduğum yerde bulabileyim.

Hepsi birden değil elbet, bunlardan bir tanesi bile günün birinde gerçekleşirse o güne şanslı günüm diyeceğim.  Mantıklı düşünecek olursam, Onlar sağlıklı olsunlar da ben hep bunları yapayım razıyım elbet. Ama insan yine de arada bir düşünmeden edemiyor işte...  Olmuyor mu sizin de delirdiğiniz anlar? "Bunu da hep ben mi yapacağım?" ya da "Bunu neden hep söylemek zorundayım?" dediğiniz şeyler olmuyor mu bazen?

8 Nisan 2011 Cuma

Beni neden kıvırcık saçlı doğurdun Anne?

Bugünün konusu saçlarım olacak. Konudan bayılacak olanlar şimdiden okumayı bırakabilirler. 
Uzun zamandır düşünüyordum bu yazıyı yazmayı ama kısmet bugüneymiş. 

Efendim ben Aslan burcuna mensup bir insan olarak kabarık, kıvırcık saçlara sahibim. Aslan burcunun da saçlarından başka bir özelliğine sahip değilimdir aslında ya neyse. Çocukken saçlarıma çok sinir olurdum. Yine bir bunalım anında Anneme "Neden beni kıvırcık doğurdun?" diye çatmışlığım da vardır.  Kıvırcık saçlılar bilirler, bakımı ve şekil vermesi zordur kıvırcık saçın. Kabarır da kabarır, tararsanız elektriklenir daha çok kabarır. Taramazsanız da keçeye döner. Küçükken saçlarımla uğraşan hep annem olduğu için en sonunda saçımı kısacık, amerikan kestirip çıkmıştı işin içinden.

Kıvırcık saçlıların hepsi böyle midir bilmem ama ben nefret ederim kuaföre gitmekten. Çünkü kıvırcık saçı kesmeyi bilmeyen kuaförlerden çektiğim kadar kimseden çekmedim ömrümde. Hep özenmişimdir kuaföre gidip yeni bir model ve görünümle çıkan düz saçlı kadınlara. Benim hiçbir zaman öyle bir şansım olmadı, olamadı. Çünkü kıvırcık saça uygulanabilecek saç modelleri maalesef 21. yüzyılda bile olsak çok sınırlı. Ya uzatacaksın ya da kısacık kestireceksin ikisinin arası bir durum ve şekil yok, yalan. Dolayısıyla Lise son sınıftan beri saçım uzundur. Arada iyi bir kuaföre denk gelip saçımı kısaltabildiğim durumlar bir elin parmaklarının sayısını geçmez ki o zamanlarda da hiç şöyle havalı bir görünüme sahip olamadım.
Saçımı böyle görebilmek hiç kısmet olmadı...
Ya da böyle...
Ne de böyle...
Kıvırcık saç illet bir şeydir. Asla saçınızdan emin olamazsınız. Saçınızı şekillendirirsiniz, jöleler, köpükler güzel görünen bir hale getirirsiniz, hava biraz rutubetli olsun o bukleler tepenize çıkar ya da hepsi elektriklenip tel tel ayrılır. Yolda yürürken kendinizi vitrin camında görseniz tanıyamazsınız. Ne zaman bu saç bu hale geldi diye kafayı yemişliğim çoktur.

Acıklı tecrübeler sonunda kıvırcık saçı taramamak gerektiğini öğrendim. Sadece banyoda ya da banyodan sonra tararsınız. Islakken köpük ya da jöle uygularsınız. Ondan sonra da öyle fön makinasını tutup kurutamazsınız. Nemli saçla biraz beklemeniz gerekir ki saçınız jölenin etkisiyle, kendi başına buyruk bukleler oluştursun. Artık o gün canı nasıl isterse o yöne kıvrılır bükülür saç. Ancak ondan sonra didiklemeden, bukleleri bozmadan, nazikçe saç kurutulur. Ancak bu sayede eli yüzü düzgün, insanları dehşete düşürmeyecek, insan içine çıkılabilecek bir kıvırcık saç modeli elde edebilirsiniz.

Kıvırcık saçlarda bir de şöyle bir sorun vardır, normalden kısa olan saçlar, kendi başlarına buyruk, buklelerden bağımsız takılırlar. Özellikle saçı topladığınızda benim "anten" dediğim o kısa saçlar aradan çıkar saçınızı tuhaf gösterirler. Bu yetmezmiş gibi, düğün günümde, gelin saçımı yaptırdığım kuaför kahkül kesmişti. Tabi düğün bitip te saçımı yıkadığımda o kahküllerin ne hale geldiğini anlatmama gerek yok sanırım. O kahküller uzayana dek, aylarca taç takmak zorunda kalmıştım.

En son saçımı kısalttırmaya gittiğimde başıma gelenleri anlatayım. Kıvırcık saçlarım yüzünden kuaför mevzusu beni aşırı sıkıntıya soktuğundan, senede 1 defa kuaföre saç kısalttırmaya gider oldum. Çocuklar okuldayken gittim kuaföre. Nasıl bir şey istediğimi anlattım, ki daha önce belirttiğim üzere öyle çok bir alternatif yok. Kıvırcık saçın kesimi güzel olmazsa saçınızı açamazsınız, benim gibi hep toplamak zorunda kalırsınız. Toplarsanız da saç yatışır, bukleler bozulur, şekilsiz bir saç modeliniz olur. Uzun saçlı olmak ve istediğinizde kıvırcık saçlarınızı özgür bırakabilmek  istiyorsanız katlı bir kesim yaptırmak en iyisi. Kıvırcık saç düz saç gibi de kesilmez tahmin edersiniz, çünkü kıvrılınca kısalır, siz ıslakken uzun oldu dersiniz ama o kuruyup kıvrılınca bir bakmışsınız tepenizde yumak olmuş. Dolayısıyla bu kuaför olacak adama ben güzelce izah ettim. Neyse keserken dikkatli kesti, hafif kat verdi ama saçı kuruturken öyle çok didikledi ki parmaklarıyla, haliyle saçımda bukle falan kalmadı. Ben tabi adam düz saç kurutur gibi saçımı didiklemeye başladığında başıma gelecekleri bildiğim için "Eyvah!" dedim içimden. "Neyse hava yağmurlu, çıkar çıkmaz takar montun kapşonunu giderim eve" diye plan yaptım  ve bıraktım kendimi kuaförün ellerine, bekledim tepkisini. Adam uğraştı uğraştı, didikledikçe saçımın buklelerini iyice bozdu, fön makinasıyla da iyice kurutup elektriklendirdikten sonra en son aynadaki elektrik çarpmış gibi duran görüntüme bakıp "Toka vereyim mi?" diye sordu bana!!! Allah aşkına hangi normal kuaför az önce yaptığı saçı tokayla toplamak ister?? "Gerek yok, kapşonum var" dedim parayı ödedim ve utancımı şapkamla kapatarak koşarak evin yolunu tuttum. Doğal olarak o kuaförü son görüşüm oldu bu. 
O günden beri maceraya atılmak istemediğimden başka bir kuaföre gitmedim. Geçenlerde "Çok uzadı bu saç ucundan aldırmak gerek" diye hayıflandığım bir gün, banyodan sonra ıslakken, aldım makası elime o beceriksiz kuaförün gereğinden uzun bıraktığı alt katlardan 2-3 parmak kesiverdim. Nasılsa saçım kıvırcık, ıslak olmadığı sürece saç boyunun eğri büğrü olduğunu kimse görmeyecek. Şimdilik deniz sezonu açılana dek rahatım. O zamana dek yeni bir kuaför bulmam gerek sanırım.

Ben de kısa saç denemek istiyorum, ben de kuaföre gidip güzelleşip çıkmak istiyorum. Dolayısıyla kıvırcık saçı adam gibi kesebilecek, toplamasam da "Acaba düzgün duruyor mu, arkası yelpaze gibi kabarıp açıldı mı" diye düşünmeden özgürce açıp dolaşabileceğim bir model yapabilecek kuaför arıyorum. Bilenlerin insaniyet namına bana haber vermesini rica ederim.

5 Nisan 2011 Salı

Bahar Projesi

Son yazımdaki sehpanın örtüsüz hali pek bi içime dokundu. Bahar geliyor diye kurtlarım kaynamaya başlamıştı zaten. Evde kasvetli havaya bakarak oturmuş düşünüyordum ki taaa İzmir günlerinde kafayı kanaviçeye takıp eve yığdığım iş orlonlarım aklıma geldi. Yine o zamanlar yaklaşık 2 sene elimde sürünmüş bir dantel örtü projem vardı. Ancak İstanbul'a taşındıktan sonra bitirdim ve ipinin sadece minik bir masa örtüsüne yetecek kadar az olduğunu tabi ancak bitirdikten sonra farkettim. 




Dolayısıyla yemek masasına ufak gelen ama masada durması gerektiği gibi ancak sehpada duran kullanışsız bir örtüm oldu. Günün birinde yemek masası boyutunda bir sehpam olursa kullanırım belki... Neyse, gördüğünüz üzere çok kolay bir motifi var. İşte bu motifle bu sefer elimdeki iş orlonlarıyla sehpaya göre, evde şöyle bahar esintisi yaratacak bir örtü öreyim dedim. Ve örgümü bir kenara fırlatıp hemen motif çalışmalarına başladım. Şimdilik şöyle bir şey oldu. Bittiğinde ortaya güzel bir şey çıkarsa, sehpaya örter resmini çekerim sizin için.

3 Nisan 2011 Pazar

Kasvetli Haftasonu Geleneği



Bahar geldi derken yeniden kışa döndük. Bütün haftasonu bol yağmurlu ve kasvetli geçti. Bu hafta sonumun özeti yukarıdaki fotoğrafta. Kitap okudum, dekorasyon dergilerini karıştırdım bol bol. Bahar gelince insan evde bir takım yenilikler yapmak istiyor. Bizim aşırı yüklenmiş kitaplığa kat çıkalım veya bir ek yapalım, biraz ferahlasın dedik. İkea'nın bizim evdeki tüm diğer mobilyalarla uyum içindeki koyu kahverengi kitaplığını imalattan kaldırdığını öğrendik. İkea resmen evin dekorasyonunun içine etmiş oldu böylece. Öyle çok acaip iddialı bir dekorasyon olayımız yok evde, ama en azından 12 yıllık mobilyalar arasında bir renk uyumu yakalamıştık. İdare ediyorduk. Başka bir yerden de aynı renk kitaplık bulamazsak nasıl bir çözüm bulacağız düşüneceğiz bakalım. Kitaplığa asabım bozulunca kendimi temizliğe vurdum. Mutfaktaki aspiratörü akça pakça yapana dek ovdum parlattım. Onun dışında harıl harıl örgü örüp sudoku çözdüm hafta sonunda. 

Fotoğrafa gelecek olursak; kasedeki deniz kabukları atıştırmalık değil elbet, kasvetli kışa azıcık yaz esintisi verme amaçlı, naçizane dekorasyon objelerim. Sehpanın örtüsü ise çocuklar sağolsun yüzbininci meşrubat dökülme olayından sonra temelli kaldırıldı. Böyle olunca temizlemek daha kolay oluyor döktüklerini. Bu arada herhalde orta sehpanın en derli toplu hallerinden biri bu. Normalde üzerinde hiç yer olmaz. :P