31 Mayıs 2011 Salı

Dönüşüm muhteşem olacak...

Biz taşındık taşınmasına da babamın ameliyatı yılan hikayesine döndü. Anevrizma diye başlayan ameliyat beklentisi geçen haftaki anjiyo sonucu by-pass ameliyatına döndü. Meğerse babamın kalbi de patlamaya hazır başka bir bombaymış. Geçen hafta radyoloji bölümünde radyasyon sızıntısı olduğu için ameliyat olamayan babam bugün de grev olduğu için ameliyat olamadı. Gerçi belki de isabet oldu, böylece 10 ünite 0 Rh (-) kan bulabildik. Ama sürekli arayıp babamı soran eş dost akrabaya, "Yok kardeş/yenge/teyze/amca..vs,  bugün de ameliyat olamadı babam" diye durumu anlatmaktan biz bile bıktık ama o adamcağız sürekli kurbanlık koyun gibi ameliyat olucam diye gidip gidip geliyor hastaneye. Damar yolu açılıyor, lavman yapılıyor, aç karnına bekliyor, ameliyat olmayınca hadi herşey sil baştan.  Esas ona canımız sıkılıyor. Neyse geç olsun da güç olmasın diyoruz. 

Bu hafta sonuna kadar hayırlısıyla babamı ameliyata alacaklar. Yani bir süre daha uzak olacağım monitör başından. Artık Özgür'ün bulduğu bu yepisyeni siteye aslında doğalgaz bile bağlanmamış olduğunu, bizim kata kadar olan devir daim pompasında sorun olduğu için halen sıcak suyumuzun olmadığını, doğalgaz olmayınca haliyle elektrikli ocağın elverdiği ölçüde sandviç, makarna ve yumurta tarzı şeyler yemekten hepimizin içinin kuruduğunu başka zaman anlatırım sevgili okuyucu. İnternetimse Özgür'ün 3G modeminin limitiyle sınırlı. Yine de sabırlıyım dayanıyorum, baskılar beni yıldıramayacak. Dönüşüm muhteşem olacak, söz veriyorum.

21 Mayıs 2011 Cumartesi

I'm going slightly mad



Eveet, hummalı çabalarım sonuç verdi. Evi 2 haftada öyle topladım ki neredeyse adamlara birşey bırakmadım. Hal böyle olunca hepimizin içine fenalık geldi. Kolilerden, paketlerden evde adım atacak yer kalmadı. Halı ve kuşlarla koliler de birleşince bizim ufaklığın alerjisi daha beter oldu. Babamın ameliyat tarihi de belli olunca eh dedik her şey hazır bari ameliyattan önce şu taşınma işini de aradan çıkaralım. Zaten ha desen taşınacak durumdayız. O yüzden taşınma gününü 1 hafta önceye çektik. Dolayısıyla yarın, evet evet yanlış duymadınız, yarın taşınıyoruz. Çıldıracak gibiyim. Sürekli birşeyleri organize etmeye çalışmaktan, birşeyleri paketlemekten, yeni evin eksiklerini düşünmekten kafam durma noktasına geldi. Freddie Mercury artık hayatta olmasa da ben hala sıkı bir Queen hayranıyım, bu şarkıları da şu anki ruh halime cuk oturduğu için bu yazıya şarkının adını verdim. Ben yokken dinleyip eğlenin ve beni özleyin e mi? İnternet bulduğum ilk fırsatta yazarım gelişmeleri...

18 Mayıs 2011 Çarşamba

Bunu da başardım

 

Şuradaki tarifle evde çilekli dondurma yapmayı başardım dün. Farkındayım 33 yaşından sonra bana bi haller oldu. Annelikten değil yaşla gelen bir durum sanırım. Çünkü çocukların biri geldi 9 diğeri de 7,5 yaşına. Onlar küçükken bu kadar titiz ve hamarat bir insan değildim ben. Bir fen lisesi mezunu, mühendisken pek evcimen bir insana dönüştüm. Herşeyi evde yapmaya çalışır oldum. Bilimsel geçmişimden utanmasam tarhana ve erişte işine de gireceğim, o kadar yani. Evde dondurma yaptığıma inanmayanlar için de fotoğrafını koydum buraya kanıt olarak. İnanmayanlar elbette ki beni blogumdan tanıyanlar değil. Benim taa ilkokuldan, liseden arkadaşlarım, bebekliğimi bilen kuzenim var blogumu okuyan. Onlar için bu fotoğrafla destekli inandırma çabası. Bendeki bu değişime inanmak zor olabilir beni yıllardır tanıyan insanlar için. Tabi yine dayanamayıp fotoğrafını çekmeden önce tadına baktığım için köşesindeki o eksik kısım oluştu. Ama bilim aşkıyla yanıp tutuştuğum için tadına bakmak zorundaydım, her şey sizin için (!) yani sevgili okurlarım. Ne de olsa karşınıza iğrenç bir şeyle çıkamazdım. Görüyorsunuz, sizin için hiç bir şeyden kaçınmıyorum, kendimi kobay olarak kullanmak ta buna dahil. 

İlk deneme için dondurmam oldukça başarılı oldu. Geç bir saatte yaptım, buzluğa koydum. Sonrasında her yarım saatte bir çıkarıp karıştırmak gerekiyordu ama açıkçası 2-3 seferden sonra yattığım için haliyle sabah tamamen donmuş buldum. Ama tadı gayet güzel olmuş, hazır dondurmadan hiç bir eksiği olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Sahlep bulamayanlar katılaştırma için yumurta kullanabiliyormuş ama korkulacak bir şey yok zira dondurmadan önce nasılsa biraz pişiriyorsunuz. Deneyin bakalım, sonra da tecrübelerinizi yazın bana...

17 Mayıs 2011 Salı

Keyif günü


Bugünü kendime ayırıp keyif ve dinlenme günü ilan ettim. Taşınma hazırlıklarıyla normalde 1 ayda yapacağım hareketi 1 haftada yapınca doğal olarak insanın bünyesi sapıtıyor. Dün akşam sırtımın her iki yanındaki kaslar sürekli eğilip kalkmaktan iflas edip sızım sızım sızlamaya başladılar. Sabah kalktığımda da boğazımda hafif bir yanma hissedince tamam dedim hastalık geliyor. Özgür'e çaktırmadım tabi. Bu aralar evde çizim yapıyor yine, beni gördükçe de söylenip duruyor, kendi lahana gibi giyinmiş otururken ben evde tişörtle dolaşıyorum diye. Haftasonu hele demediğini bırakmadı. Ben kolilerin tozundan hapşırdıkça söylendi arka fonda. "Ben donuyorum, sen nasıl böyle incecik tişörtle gezebiliyorsun?" dedi durdu. En nihayet isyan edip "Sen de azıcık poponu kaldırıp bana ev toplamada yardım edersen görürsün bak insan nasıl ısınıyor" dedim. Uğur da eksik kalmadı lafa karıştı "Baba ısınamazsın tabi, vücudundaki ısı bütün gün popondan sandalyeye geçiyor" dedi. :)

Dolayısıyla bu halsizliğin üzerine bir de onun vırvırını çekemeyeceğim için sabah hiç renk vermedim. Çocukları okula bırakıp gittim paşa paşa limonumu, sıkma portakalımı aldım geldim. Bugün kısmetse, zencefilli, ballı limonlu çayımı içerek ayağımı uzatıp oturacağım. Glee'nin yeni bölümleri var izlenecek, böyle bir gün için biçilmiş kaftan. Niyeyse 1 haftadır sefil olan bünyede acaip bir çikolatayla pohpohlanıp şımartılma isteği var bugün. Bu kadar hareketle verdiğim 1 kiloyu geri almadan çikolata yemenin bir yolunu bulursam ne ala!

Not: İşyerinin ön muhasebe işlemleri yüzünden gerilen sinirlerimizi yumuşatmak için Özgür'e bir battaniye başladım. Bayılıyor koltukta uyuklamaya. Tığ işi motif işte o battaniyenin motifi. Yeryüzündeki en basit motif olsa gerek ama siz çaktırmayın Özgür'e. Aralarını lacivert iple birleştirip öreceğim. Basit bir şey olacak ama biraz uğraştırıcı işte.  Kitapsa geçenlerde bulup aldığım, oldukça ilginç bir araştırma üzerine yazılmış bir kitap. Kurabiyeler ise şuradan. Ben bir bardak yağ yerine yarım bardak yağ, yarım bardak ta süt kullandım yalnız.l

16 Mayıs 2011 Pazartesi

Gıda terörü ve genel durum özeti



Taşınma günü yaklaştıkça sinirlerim gittikçe geriliyor. Kitaplarımı kendi ellerimle, özenle paketledim. Çoğu şeyi de sınıflandırmayı başardım. Meğer evde ne çok ıvır zıvır biriktirmişiz de haberimiz yokmuş. Evde kolilerden adım atamaz hale geldik. Sinir stres had safhada. O yüzden tüm bu bunalımlar içinde, ağlak vaziyette buraya bir şeyler yazıp sizin de asabınızı bozmak istemiyorum açıkçası. Taşınma hazırlıklarıyla geçen bu koca haftaya renk katan yegane olay Perşembe günü Yasemin'le buluşmamızdı. Muhabbete doyamadığım, çok keyifli bir gün geçirdim.

Cuma günü ise okul çıkışı acilde aldık soluğu. Küçük oğlan krize girmiş "Nefes alamıyorum Anne, göğsüm çok acıyor" diye ağlıyordu okuldan almaya gittiğimde. Bronşiolit Astım teşhisi koydu çocuk doktoru.  Ardından alerji doktorumuza uğradık. Halihazırda kullandığımız alerji ilaçlarına bir kaç ekleme yaptılar. Şimdilik iyi çok şükür. Ama düşündükçe sinirleniyorum, çocuklar yiyecek % 100 doğal şey bulamıyorlar ki... Her şey işlem görmüş, her şeyin içinde kim bilir bilmediğimiz, bilmeyi bırak adını bile okuyamadığımız,  hangi katkı maddeleri var. Doğal beslensin, abur cubur yerine meyve yesin desen bile "Kim bilir hangi hormonu verdiler, hangi tarım ilacını sıktılar?" diye soruyor insan kendine. Ondan sonra her iki çocuktan biri alerjik oluyor işte. Kaç tane köy çocuğu gördünüz alerjik bünyeye sahip?

Ne zamandır yazmak istedim ama fırsat olmadı, geçen hafta bizim küçük oğlanın bilim şenliği vardı. Bilim şenliğinde Yavuz Dizdar'ın Nişasta bazlı şekerin zararları üzerine bir konuşması vardı. Taşınma, babamın hastalığı vs derken öyle isteksiz gitmiştim ki bilim şenliğine hiç böyle bir aydınlanma anı beklemiyordum açıkçası. Yavuz Bey'in konuşmasını dinledikçe sinirden renkten renge girip, gıda teröristlerini öldürene dek kendi ürettikleri çöpleri yedirmek istedim. Gerçi örneğin bazı marka "katkısız ve doğal" yoğurtların haftalar geçse de bozulmadığını artık bilmeyen yok ama yine de siz şuraya bir tıklayıp süt ve yoğurtlarda ne kumpaslar döndüğünü yeniden bir okuyun. Son bir kaç aydır zaten kendi yoğurdumu mayalıyordum ama Yavuz Bey'in anlattıklarından sonra artık kafayı yeme noktasına geldim.

Cuma günü markete gittim. Önce günlük süt reyonunu gezdim. "Homojenize" olmayan pastorize bir süt bulamadım. Belki ben sütümü kaymaklı seviyorum, olamaz mı kardeşim? Kimse bana sordu mu sütün içindeki yağ moleküllerini basınçla parçalamadan önce? Diyelim ki,  ben sadece pastörize edilmiş, kaymaklı süt istiyorum. Tamamen doğal olmasa da doğala daha yakın bir süt satın alma şansı neden tanınmıyor bana? Ama yok, böyle bir süt temin etme şansım yok. Çünkü böyle bir süt üreten yok.

Süt reyonundan çikolata reyonuna geçtim. Çocuklara çikolata alayım dedim. Üşenmedim tüm çikolataların "içindekiler" kısmını okudum, istisnasız tüm markalarda soya lesitini kullanıldığını öğrendim. Hiçbirinde fruktoz şurubu ya da mısır şurubu yazmıyordu ama insan düşünmeden edemiyor, soya lesitini kullanan adam gidip ürettiği üründe halis muhlis pancar şekeri mi kullanıyor yani? Ardından baktım içinde soya lesitini olmayan çikolata yok bari kakao alıp kendim çocuklara kurabiye yapayım dedim. Aldım bir paket kakao elime, bir baktım üzerinde  "Alkali işlem görmüştür" yazıyor. İnsan elinde olmadan düşünüyor tabi, iyi bir şey olsa neden üzerine böyle bir uyarı yazsınlar? Elimi attığım tüm kakao paketlerinde aynı uyarı vardı, korktum, kakao almadan eve döndüm. Nitekim alkali işlemin sadece ama sadece kakaoya daha koyu bir renk ve daha güçlü bir tad vermek için uygulandığını öğrendim. Doğal kakao nereden temin edilir henüz bir fikrim yok, ama bulursam yazarım.

Uzun lafın kısası markette çocuklara yedirecek bir şey bulamıyorum artık. Tüm sakızlarda gerçek şeker yerine tatlandırıcı kullanıldığı yetmiyormuş gibi tüm çikolatalarda da soya lesitini var. Artık GDO'lu soya mı değil mi diye düşüneceğime çikolata almam daha iyi. Çoğu kek, bisküvi ve içecekte hatta Yavuz Bey'in söylediğine göre mesela hamburger köftelerinde bile mısır şurubu ya da fruktoz şurubu kullanılıyor. Çünkü fruktoz şurubu içine katıldığı ürünün bozulmasını da önlüyormuş. Zaten çocuklara çok abur cubur yedirme taraftarı olmadım hiçbir zaman ama şu son duyduklarım resmen hazır gıda sektörünü gözümde sıfıra indirdi.

Kendi çapımda yaptığım bazı denemelerin sonucunu paylaşmak isterim. Günlük sütleri kullanarak mayaladığım yoğurtların arasında en iyisi Yörsan'ın günlük sütüyle yaptığım yoğurt oldu. Yörsan yetkililerini çok tebrik ediyorum buradan bu konuda.  İstanbul'da olmama rağmen yakındaki bir mandıradan temin ettiğim sütle de yoğurt mayaladım. Yoğurt mayalamanın aslında marketten yoğurt almak kadar kolay olduğunu söyleyebilirim. Zannettiğimin aksine kendi mayaladığım yoğurt ta 1 haftaya yakın ekşimeden dayandı buzdolabında. Ama çocuklar bayıldığı için genellikle 2-3 gün içinde bitiyor zaten.

Nasıl oldu bu hale geldik bilmiyorum. Neden doğaldan ve doğallıktan bu kadar uzaklaştık? Neden bu kadar işlem görmüş ürünler üretiliyor onu da anlamıyorum. Bozulmayan bir yoğurt üretebilmek kimine göre başarı olabilir ama bence çok korkutucu. İçinde bakterilerin bile çoğalamadığı ürünleri çocuklarımıza yedirmek ne kadar mantıklı?

10 Mayıs 2011 Salı

Taşınma öncesi stres bozukluğu


Taşınma günü yaklaştıkça ben de havaya girdim artık. Artık benden hayır beklemeyin arkadaşlar. Atılacakları atıp, verilecekleri bir kenara ayırıp yavaş yavaş eşyaları kolilere koymaya başladım. Dün yatak odasını elden geçiriyordum, saç düzleştiricimi buldum. Oturup tam 1 saat boyunca saçımı düzleştirmeye uğraştım. Sonuç pek fena olmadı. Ama Özgür ve çocuklar çok yadırgadılar evdeki bu düz saçlı kadını. Çocuklar gidip gelip "Anne saçın hep böyle mi kalacak?" diye sordular. Ben de biraz eğlenmek istedim "Evet çocuğum bundan sonra artık böyle saçım, biraz da böyle gitsin bakalım" diye kandırdım onları. Nıhahaha, kötüyüm ben kötüyüm.. En nihayetinde gecenin 11'inde Özgür  "Yeter artık kadın, en kısa zamanda kıvırcık saçlı karımı geri istiyorum. Ne zaman sana gözüm takılsa, evdeki bu kadın da kim diyorum kendi kendime" diyerek patladı.

Neyse taşınma olayının ruh halime etkisinden bahsediyordum devam edeyim. Özgür akşam eve gelip te beni kolilerin ortasında, darmadağınık bir evde, dümdüz saçlarımla bulunca "Eyvah eyvah, bizimki uçmuş" dedi. Gerçi "Saçlarını düzleştireceksin diye bugün kasayı işlemediysen kafanı kıracağım" da dedi ama gerçekten kasayı işlemediğimi öğrendiğinde hiç ses etmedi. O ana dek farketmemiştim garipliğimi, ama iyi geldi be blog. Yemin ederim bunu hiç planlamamıştım, herşey hayatın doğal akışı içinde gelişti. Psikozlu hallerimi bir süreliğine taşınmaya bağlayacaklarından hiç sözümü sakınmadım. Zaman zaman ileri geri konuşmalarım oldu ama hep taşınma stresine bağlayıp ses çıkarmadılar.

Mesela dün gece temiz çamaşırları dolaba yerleştirirken bir baktım, Özgür yine alttan t-shirt alacağım diye çekmecesini didikleyip bırakmış. Benim yıkayıp paklayıp, ütüleyip güzelce dizdiğim t-shirtler yumak halinde çekmecede duruyor.  En psikopat halimle gidip "Bana bak, bir daha o çekmeceyi o halde bulursam içindeki tüm t-shirtlerini yere atıp üzerlerinde tepineceğim ve de öyle bırakacağım. Bir dahaki sefere yerden alır öyle giyersin onları" dedim. İnanabiliyor musunuz; benden özür diledi! Ne yalan söyleyeyim sevdim ben bu işi.  Belki de düz saçlarım yüzünden yabancılık çekmişlerdir bilemiyorum. Ama eğer böyle devam ederse taşınma stresi bahanesiyle kendime şahane bir deşarj yolu bulmuş oldum. Eh ne diyeyim, kısaca elimden çekecekleri var.

Bu sabah kalktığımda, dün özene bezene düzleştirdiğim saçlarım tanınmaz haldeydi. Aynada kendime baktım da gerçekten psikopata benzemiştim. "Tekrar düzeltmekle uğraşacağıma yıkar kendi halinde kuruturum daha kısa sürer" dedim kendi kendime. Dolayısıyla bu sabah itibariyle yine eski kıvırcık Selen'e dönüştüm. Bu gün göreceğiz bakalım, marifet saçta mıymış, yoksa gerçekten taşınma stresine bağladıkları için mi dün bana korkuyla karışık bir itibar göstermişler anlayacağız.

5 Mayıs 2011 Perşembe

Ergenlik provası





Uğur gün be gün büyüyüp serpildikçe olmadık şeylerden hır çıkarır hale geldi. Okulun Yalova'ya düzenlediği sınıf gezisine yollamadım diye başımın etini yedi. Bunu da anlamış değilim. 3. sınıf çocuğunun Yalova'da ne işi var? İsteyen veliler de geziye katılabilirmiş ama ne lüzumu var?  9-10 yaşında çocukları bir otobüse tıkıp şehirlerarası seyahate çıkarmak benim mantığıma sığmıyor. Ben olsam hayatta 40-45 çocuğun sorumluluğunu üzerime almak istemem, nedir bu gezi merakı anlayamadım gitti.

Neyse, geziye izin çıkmayınca bizim evde kıyamet koptu. Çocukları okuldan alan da ben olduğum için bu kopan kıyamet sadece beni kapsadı. Zaten Özgür eve gelene kadar sular durulmuş oluyor, o arada olan bana oluyor hep. 
Uğur surat astı, söylendi durdu.
- Herkes gidiyor anne ben de gideyim
- Tek başına, baban ve ben başında olmadan nereye gidebileceğini sanıyorsun? Ya şaka yapıyorsun ya da sen bizi hiç tanımamışsın.
- Ama arkadaşlarıma aileleri izin veriyorlar. 
- Arkadaşlarının aileleri beni ilgilendirmiyor, benim çocuğum sensin ve tek başına şehirlerarası bir geziye katılmak için yeterince büyük değilsin. 
- O zaman sen de gel anne, beraber gidelim.
- Oğlum, evladım, Yalova'yı gidip görmek istesem zaten atlar bir otobüse giderim. Hem sabahın 7 sinden akşamın 8 ine kadar sürecek bir geziye ben gidersem kardeşin ne olacak? Kim O'nu okula götürüp, okul çıkışı alacak?
- Yengem alır anne, ya da anneannem...
- .....

Yani, uzun lafın kısası, o geziye ille gidilecek, gitmek için ne gerekiyorsa yapılacak. Uğur Efendi ne isterse o olacak, olmazsa da oldurulacak. Çocuklar küçükken daha iyiydi. En azından "Olmaz" dedin mi şöyle bir suratına bakar ciddi misin değil misin anlarlar ve orada dururlardı. Büyüdükçe, sorular çoğalıyor. "Neden?" "Niye olmaz?" sorup duruyorlar. Gerekçeleriniz onların akıllarına yatmazsa kendi çözüm yollarını üretiyorlar. İtiraz da kabul etmek istemiyorlar. "Ama" ile başlayan cümlelerin ardı arkası kesilmiyor. Tüm ısrarlara rağmen fikrinizden caymaz ve istediği şeye izin vermezseniz de o anda dünyanın en kötü annesi oluyorsunuz. "Hiç benim istediklerim olmuyor" diye haykırılıyor. Oda kapıları çarpılıyor. Suratlar asılıyor. Sanki siz O'nun üzerine titreyen, dünyadaki herşeyden çok O'nu seven annesi olmaktan çıkıp bir anda baş düşmanına dönüşüveriyorsunuz. O kadar bıkıyorum ki bazen bu saçma sapan uzayıp giden tartışmalardan; bana yine aynı mızmız suratla "Neden okula montla gitmemi istiyorsun anne, hava çok sıcak" dediğinde "Çünkü Uğur, seni hiç sevmiyorum ve tek amacım sana eziyet etmek" diye cevap veriyorum. O zaman susuyor işte. Biliyor çünkü söylediklerimin aslında hissettiklerimin tam tersi olduğunu ve belki de tartışmanın saçmalığı kafasına dank ediyor. En azından ben, susmasını buna yormak istiyorum. Korkuyorum, seneler geçtikçe ve ergenliğe her geçen gün yaklaştıkça daha ne tartışmalar yaşayacağımızı hayal bile edemiyorum. Çocukların beraberlerinde birer kullanma kılavuzuyla doğmamaları ne yazık...

3 Mayıs 2011 Salı

Romantizmin realistik izdüşümü



Sevgili kocam, bütün günümü harcayıp düzenlemeye çalıştığım dosyaları inceledikten sonra, dün gece bana yapılacak işlerin listesini mail atmış. Aynı masada yanyana oturup çalıştığımız halde neden böyle bir şeye gerek duydu bilmiyorum ama aldığım "romantik" maili sizlerle paylaşmadan edemedim. İşte sözkonusu mail,


Allah cezanı verecek……….

1-      Nisan maaş bordrosu imzalatılacak
2-      Cari dosyası düzeltilecek 
3-      Hasan'a vergi tahakkuku nasıl işlenecek sorulacak 
4-      Kira iptali söylenecek


İşte budur. Ne bir hitap cümlesi ne de bir son söz...  Bu adam evlendiğimiz gün sokak kapısından yatak odasına kadar gül yaprakları serperek beni karşılayan bir adam. İşin ilginç yanı, 12 yıllık evlilik ve iki çocuktan sonra bu adamın bana böyle mailler atması değil; bu mailin beni romantik birkaç kelime içeren klişe bir mailden daha çok eğlendirmesi... Romantizm, 30 yaş üstü, evli ve çocuklu insanlara göre değil sanırım. Öyle olsaydı en azından bize bu kadar komik gelmemesi gerekirdi.

2 Mayıs 2011 Pazartesi

Dokuz ayın çarşambası


Nereden başlasam, nasıl anlatsam bilmem. Geçen hafta öyle yoğundu ki. Malum, ev arama telaşı, Özgür'ün üzerime yıktığı işyerinin ön muhasebe işlemleri, büyük oğlanın doğum günü hazırlıkları derken bir de babamın sinüzit tedavisi için gittiği doktordan anevrizmaya sahip olduğunu öğrenerek dönmesi haftanın şoku oldu bizim için. 

Uzun bir süredir öksürüyordu. Yaklaşık 1-1,5 ay önce zorla bir randevu alıp götürdüm doktora. Kutularca antibiyotik içip defalarca kan testi yaptırdıktan sonra artık sinüzitten eser kalmadığına dair son röntgen filmini de görüp, kanındaki düşmeyen CRP değeri yüzünden babamı komple check-up tan geçiren doktor, en sonunda safra kesesinde nurtopu gibi bir taşı ve de böbreğe giden damarlardan birinde de irice bir anevrizması (baloncuk) olduğunu buldu. En başta babam olmak üzere hepimiz büyük şok yaşadık çünkü hiç böyle bir sonuç beklemiyorduk ama detaylı tetkiklerden ve son MR dan sonra müdahale edilebilecek, uygun bir yerde olduğunu öğrenip rahatladık. Şimdi hayırlısıyla gerekli tetkikler yapıldıktan sonra mümkün olan en yakın ve de uygun zamanda babama stent takılmasını bekliyoruz.

Ev olayında büyük aşama kaydettik. Bugün itibarıyle evi tuttuk. Haziran başında taşınacağız kısmetse. Özgür'le epey didiştikten sonra nispeten merkeze yakın bir yerde bir ev tutturmayı başardım. Bana kalsa yeşillikler içinde geniş bir balkonu olan okula nispeten uzak bir evi istiyordum ama son anda Özgür'ün çalımıyla bu yeni bitmiş binanın 8. katını tuttuk. "Koydun kafana, illa beni kapatıcan yaz günü apartmana" dediğimdeyse "Evet, kapatıcam, benim kapatmam olacaksın" diyerek aklı sıra espri yaptı bana. Sonuç olarak yeni ev tutuldu, mevcut ev sahibi haberdar edildi, okul olayı da halledildi sayılır. Haziran'da okullar kapanana kadar çocukları annemde bırakmayı düşünüyorum. Onlar oradan okula gidip gelirlerken ben de yeni evi yerleştirebilirim. 

Bunun dışında hem cumartesi hem de pazar Uğur'un doğum gününü kutladık. Cumartesi kuzenleriyle, Pazar da anneanne, dede, dayı ve de dayının nişanlısı ile birlikte. Adam resmen 10 yaşına bastı. Sanki dün gibi ilk kucağıma aldığım gün oysa. Zamanın ne kadar hızlı akıp gittiğinin kafamıza dank etmesi için var bu doğum günleri sanırım. Doğum gününde büyük kuzeniyle çekilmiş fotoğraflarına baktık Özgür'le, sanki iki çocuk değiller de iki genç olmuşlar artık. Biraz içimiz burkuldu doğal olarak ama atlattık işte. 

Şimdi ufaktan taşınma için eşya toplamaya başlamam lazım. Önümüzdeki hafta da küçük oğlanın bilim şenliği varmış. Özgür desen dün gece bir güzel azarladı beni. Neymiş efendim kendisinin 4 ay uğraşıp oturttuğu düzeni ben 10 günde bozmuşum. Tüm yaptıkları boşa gidecekmiş. Ne kasanın kaydını doğru düzgün tutuyormuşum ne de carileri. Hep bir gerilim, hep bir stres, bu taşınma olayı sonlanana kadar hep diken üstünde olacağım sanırım. İdare ediverin lütfen.