31 Mart 2011 Perşembe

Bahar


Son zamanlarda hep iç karartıcı yazılar yazdım farkındayım. O yüzden bugün, sırf azıcık içiniz ferahlasın diye sabah sabah bloga şekil bile yaptım,  kıymetimi bilin. Hatta geçen bahar bizim evin bahçesinde çektiğim fotoğrafı da koyuyorum buraya, baktıkça içiniz açılsın. 

Bu arada, umarım arka plan değişti diye istatistiklerim uçmaz. Siz farkında değilsiniz, yorum yapmıyorsunuz belki ama ben düzenli yoklama yapıyorum. :) İstatistiklerle çok ama çok eğleniyorum bazen. Mesela Sitemeter'a göre unknown diye geçen ziyaret yerleri Webstats'a göre 3G üzerinden yapılmış girişler oluyor bazen. Hadımköy ya da Mahmutbey Gişelerden 3G ile bloguma girip okuyan kişiyi çok takdir ediyorum mesela, buradan kendisine kucak dolusu selamlarımı yolluyorum :D Çoğunuzu tanımıyorum ama hepinizi takip ediyorum, uzun süre uğramazsanız merak edip özlüyorum. Böyle de sapık bir yanım var işte, itiraf ediyorum. Yalnız, Google Analytics'i çözebilmiş değilim. Yani günlük ziyaret sayısı sadece 3 iken nasıl oluyor da günde 7 farklı ülkeden ziyaretçi gelmiş diyor anlayabilmiş değilim. Yine de seviyorum kendisini zira sanki dünyanın her yanından takipçim varmış gibi hissettiriyor beni.

Kısaca, bugün keyifli günümdeyim, gizli ya da aleni tüm okuyucularımı kucaklıyor ve hepsini tek tek öpüyorum. Teşekkür ederim hepinize, bunca zamandır karamsar yazılarıma katlandığınız için. Devlet daireleriyle işlerimi yoluna koydum sayılır. Bahar da geldi diyebiliriz artık, ağaçlar çiçeklenmeye başladılar bundan sonra daha neşeli şeyler yazacağım inşallah. Herkese iyi baharlar!

28 Mart 2011 Pazartesi

Torba yetmez çuval lazım

Kendi çapında ticaretle uğraşan (hatta didinen) insanlar olarak son çıkan torba yasasına pek çok esnaf gibi Özgür ve ben de çok sevindik tabi. Çünkü bu ülkede bir yerlerde maaşlı çalışmayıp kendi işini kuran her Türk evladı gibi bizim de SSK, Bağkur, Vergi Dairesi gibi bilimum resmi kurumlara borcumuz ve de güzide memleketimin muhtelif ticaret mahkemelerinde görülen davalarımız var. Bugüne kadar devletten alacağı KDV bedeline 3 yıl boyunca 1TL bile faiz ilave olmadığı halde vergi ve SSK borcu her geçen gün bayır aşağı yuvarlanan kartopundan daha hızlı büyüyüp dudak uçuklatan rakamlara ulaşan iki insan olarak biz de ilk fırsatta yasa kapsamındaki resmi dairelere turlara başladık.

Bu sabah ilk işimiz trafik işlemleriyle ilgilenen bir muamelecideydi. Yaklaşık 3 senedir SSK borcu yüzünden haczedilip Üsküdar civarlarında bir yeddiemin deposunda rehin kalan bir adet arabamız vardı, nihayet bu yasa kapsamında 2004 yılından kalma SSK borcumuzu ödeyebildik te arabamız özgür kaldı. Benden size tavsiye, hele de ticaretle uğraşan bir insansanız, siz siz olun kredisi biten arabanızın üzerindeki rehini kaldırmakta acele etmeyin, olur da haciz gelirse işte böyle bizimki gibi satılamadığından 3 sene otoparkta kalsa bile en azından geri alabilme ümidiniz olur. Gerçi biz arabasızlığa epey alışmış, hatta gittikçe artan benzin fiyatları sağ olsun, ortama gayet iyi uyum sağlamıştık. Neyse uzun lafın kısası, uzun mücadelelerden sonra arabamız artık özgür ama gel gör ki ne muayenesi var, ne pulu, ne de sigortası. Üstelik kullanılabilir durumda değil. Trafikle ilgili evrak işlemleri bitince bir çekiciyle 3 senedir durduğu otoparktan aldırıp ilk iş olarak bir servise göndermeye karar verdik.

Araba olayını bu şekilde hallettikten sonra SSKya  yani SGK'ya gittik. Girişte başvuru masasında oturan "hanımefendi" devletin parasıyla çoğaltılıp oraya vatandaşın hizmetine konulmuş başvuru formlarından her başvuru için 3 nüsha doldurmamız gerektiğini ama bizim bir taneden fazla form alamayacağımızı söyledi. İşi bütün gün orada oturup gelen giden vatandaşa form vermek olan kadın tarafından alenen azarlandık. "Bir tane alın ve şuradaki fotokopide çoğaltın" diye buyurdu bize. Biz de dediğini yaptık bize 3 farklı başvuru için en az 3 form gerektiği halde sadece 1 tane alıp fotokopinin başındaki takım elbiseli ve işi SGK'da fotokopi çekmek olan "beyefendi"den rica ettik. Önce yapacağımız başvuru sayısına göre toplam kaç kopya çektirmemiz gerektiği konusundaki sorumuza elindeki cep telefonuyla çok meşgul olduğundan cevap veremedi. Daha sonra telefonuya işi bittikten sonra lütfedip bizi dinlediğinde ise  "Boş formun niye fotokopisini çektiriyorsunuz bana? Doldurun önce formu sonra kaç nüsha gerekiyorsa çekelim fotokopisini" diye bizi azarladı. Bizim ödediğimiz vergilerle maaş alan ve birinin işi oturup form dağıtmak diğerininki de fotokopi çekmek olan iki ayrı insandan 5 dakika içinde azar işiten her insan evladının sinirleneceği üzere biz de sinirlendik. Boş formlardan sadece 1 tane almamıza izin veren teyzeyi fotokopici amcaya şikayet edip ikisini kapıştırdık. Sonra da sadece bir form alıp "Biz işyerindeki kendi fotokopimizde çoğaltır geliriz siz sakın rahatsız olmayın" deyip uzaklaştık oradan.

Bağkur işlemleri ile ilgilenen SGK şubesi Bostancı'daymış. Bostancı'ya vardığımızda zaten öğle tatili olmuştu. 1 saat oturup yemek yiyip, civarda öyle boş boş takıldıktan sonra öğle tatili sonunda Bağkur binasının önündeki kuyruğu görünce ufak çapta bir şok geçirdik. Sonra şansımızı vergi dairesinden yana kullanmaya karar verdik.

11 Mart'ta vergi dairesine vergi borcumu nakit ödemek için başvuruda bulunmuştum ama sonra oturup detaylı hesap kitap yaptıktan sonra Özgür'le benim borcu 18 taksit yaptırmaya karar verdik. Tabi büyük problem oldu bu. Vergi dairesi'ndeki işlemleri esas takip eden ve işleri yapan hiç kimse yorum yapmazken en arka tarafta oturan ve elindeki yeşil elmayı kemiren bir "hanımefendi" tarafından "Madem nakit ödeyemeyeceksin neden nakit diye başvurdun önceden?" diye azarlandıktan sonra O'na ilişmemem gerektiğini anlamış oldum ve neyse ki işlemlerimi o kalabalığa rağmen sabırla ve kibarlıkla işini yapmaya çalışan diğer memurlarla tamamlayabildim. 

Bu arada gelmişken vergi dairesinde arabanın pulunu, cezasını falan da halledelim dedik ve taaa 2004 te kesilmiş bir trafik cezamız olduğunu, bunun zaten 120TL altında kaldığı için yasa kapsamında iptal edileceğini ama yine de bu konuyla ilgili dilekçe vermemiz gerektiğini öğrendik. Devletimin vergi dairesinde bir adet beyaz dosya kağıdı ve yazan bir tükenmez kalem bulmak ne kadar zormuş bir kere daha anladık. Dilekçeyi zor bela yazıp teslim ettiğimizde ise ta 2004'te kesilen o trafik cezasına ait makbuzun aslının da gerekli olduğunu söylediler. Yani üst kattaki memur bir tıkla bilgisayardan görebiliyorken bizim 7 sene öncesine ait, varlığından bile haberdar olmadığımız bir ceza makbuzunu saklıyor olabileceğimiz ihtimali bile çok komikti ama biz pek eğlenmedik nedense. 

Kısaca bu resmi daire borçlarını yapılandırmak ve tahsil edebilmek adına yapılmış çok çok önemli bir adım bu yeni yasa. Ama devlet dairelerinin işleyişlerindeki hantallık ve bu kurumlardan gereksiz yere maaş alan, aslında amacı çalışmak değil vatandaşa zulüm etmek olan bazı insanların varlığı insanı hala hayattan bezdiriyor. Torba değil bir çuval bulup devlet dairelerindeki bu az çalışıp çok konuşan insanların hepsini bu çuvala tıkmak lazım. Birine beddua etmek isterseniz "Devlet dairelerine işi düşesice" demeniz yeter bence. 

24 Mart 2011 Perşembe

Ağaçtan nasıl düşülür?


Akşam ben mutfakta yemek pişirirken çocuklar da ödevlerini yapıyorlar, içerden gelen konuşmaları duyabiliyorum. Uğur'un ödev konusu hastanelerin acil servislerinin ne işe yaradığı. Konuyu okuyor kardeşine sonra da tartışıyorlar.

Uğur- Parmağınızı kırsanız, ya da ağaçtan düşüp yaralansanız, zarar görseniz ne yapardınız? Ya da gece aniden rahatsızlansanız ve telefonla bir doktora ulaşamasanız...
Ömer- (Gülerek)  Ağaçtan düşüp yaralansak mı? Ne saçmaymış.
Uğur- (O da gülerek) Evet ağaçtan düşüp neden yaralanalım ki? Ağaçta ne işimiz var??!!

Bu noktada güldüm kendi kendime, ama sonra düşününce yüreğim sızladı. İki oğlum var ve bir insan neden ağaçtan düşebilir bilmiyorlar. Sebebini hayal bile edemiyorlar, öyle ki birinin ağaçtan düşüp yaralanması fikri bile onlara çok saçma geliyor. Nereden bilecekler? Hiç bir ağaca tırmanmadılar, bir meyveyi dalından koparıp yiyemediler ki... Ya da karanlık bir gecede, gökyüzünde uzanıp giden yüzbinlerce yıldızı, samanyolunu şehir ışıklarının arasından seçip göremediler ki... Bana soruyorlar "Kestane nerede yetişiyor anne? Peki ya turp?" diye. İnsanlık nasıl bir noktaya geldi. Gurur mu duymalıyız şimdi kendimizle? Hepimiz kendimize soralım; bu kadar tabiattan kopuk yaşamak normal mi?

23 Mart 2011 Çarşamba

Kim Bilir?



Hava çok güzel bugün. Güneşli, aydınlık... Ama içimde bir burukluk var bir süredir. Bu aralar hiç ummadığım bir kaç yerden ölüm haberi aldım. Hayatın ne kadar anlamsız ve ne kadar naif olduğunun kanıtı bu ölüm haberleri. Ama insanı acaip bir ruh haline ve meraka da sokmuyor değil. 

En basitinden dün gittiğim cenaze evinde duyduklarım tüylerimi ürpertti.  Konu rahmetlinin bir gece önce her iki yanında oturan, iki tane sarı saçlı masmavi gözlü adam olduğunu söylemesi ve de o "iki adamı" O'ndan başka kimsenin görememesi...

Kim bilir aslında ne kadar körüz, etrafımızda neler olup bitiyor ve biz sadece "görmüyoruz" diye hiçbir şeyin farkında değiliz. Hayat aslında ne kadar büyük bir hediyeyken biz ne saçma sapan şeylerle vaktimizi harcıyoruz. Düşünmemek, üzülmemek elde değil... Ve yalnız olduğumuzu sandığımız anlarda aslında kim bilir dışarıdan ne kadar aptal gözüküyoruz...

21 Mart 2011 Pazartesi

Nereye gidiyoruz?

Hiç keyfim yok bu aralar. Japonya'daki nükleer kriz hakkında kısa da olsa bir haber almak umuduyla açtığım her haber programında İbrahim Tatlıses'i görmekten çok sıkıldım. Gerçekleşen olaylardan ders almayı bilmeyen, tüm dünya nükleer enerjinin faydalarını yeniden gözden geçirirken nükleer enerji programından asla vazgeçmeyeceğini açıklayan bir yönetim güdümünde yaşamaktan çok rahatsızım. Kongo'da tecavüz bir savaş silahı olarak kullanılırken, uyuyan batılı ülkelerin ve BM'nin Libya'ya anında müdahale etme kararı vermesi ise çok manidar ve mide bulandırıcı. Ama tabii eninde sonunda o yıkılan altyapının ve tahrip edilen savunma silahlarının yerine yenilerinin konulması gerekecek. Kim kazançlı çıkacak o zaman dersiniz?

İnsanlık nereye gidiyor bilmiyorum ama, çok ama çok umutsuzum. Her geçen gün Matrix filmindeki Ajan Smith'in haklı olduğuna daha çok inanıyorum; İnsanoğlu aslında bir virüs.

17 Mart 2011 Perşembe

Kırmızı Papyon


Hala Özgür'ün atkısıyla boğuşuyorum. Bitemedi gitti. Zaten bu gidişle, biter bitmez naftalinleyip kışlıklarla birlikte kaldıracağım galiba. Havalar bir anda ısındı ama ben tabii ki mevsim gribini ucundan kıyısından yakalamayı başardım. Herhalde bu sene kendisini pas geçseydim üzülürdü. Pazartesiden beri genzim yanıyor, denemediğim şey kalmadı. İçim dışım ballı limonlu zencefil çayı oldu. Neredeyse burnumdan çıkacak diyeceğim ama burnum da okyanus suyu dolu. Acıdan uyuyamadığım bir sabahın 3:30'unda, internetten geniz yanmasına en iyi gelen şeyin tuzlu su olduğunu öğrendiğimden beri, burnuma okyanus suyu sıkıp duruyorum. Boğaz olsa işim daha kolay olacaktı sanırım, ama sorunlu bölge geniz olunca hiçbir şey fayda etmedi. Hafifleyeceğine gittikçe azıyor sanki bu grip. Baktım olacak gibi değil, bu sabah burnumu açmaya çalışırken kulaklarımda bir hışırtı başlayınca mecburen antibiyotikle flörte başladım yine.

Grip yüzünden ayılıp bayıldığım, evdekileri postalayıp kafamı vurup yatayım diye hayaller kurduğum günlerden birinde, Pazartesi mi Salı mı hatırlamıyorum, okuldan Uğur aradı; "Anne büyük çocuklar çelme taktı, düştüm, kaburgamı merdivene vurdum, çok acıyor" diye. Apar topar koştuk, öğlen, yemek tatilinde bir röntgen çektirdik. Allah'tan kırık ya da çatlak çıkmadı. İçim rahatlamış vaziyette çocuğu okula bıraktım, akşamüstü almaya gittiğimde bu sefer dudağı patlamış buldum. Yan sınıfla kavga çıkmış, bu akıllı kavgayı ayırmaya çalışırken çocuğun biri kafa atmış. Bir de patlayan dudağına mikrop kaptırmış, balon gibi şişti dudağı. Yarılan kısımda ise sapsarı iltihap oldu. Kafayı yemek üzereyim. Bir daha kimsenin kavgasına karışmaması, sakin sakin okuluna gidip gelmesi yönünde azarlarım ne kadar fayda edecek bilmiyorum.

Onun dışında bu hafta yine proje ödevleriyle geçti. Benim derdim bana yetmiyordu sanki, bir de çocuk başına ortalama ikişer proje ödevi yapıp teslim ettik bu hafta. Artık ya kendimi atacağım camdan ya da bu proje ödevlerini veren öğretmenleri... Hasta hasta kaç kere bilgisayar çıktısı, mukavva ya da fon kartonu almaya Office Superstore'a gittim bu hafta, hatırlamıyorum. Eczaneye gittiğim kadar oraya da gitmişimdir herhalde. Hafta da bitmedi henüz, bugün daha Perşembe! Yarın ise malum 18 Mart Çanakkale Zaferi'nin yıldönümü. Benim ufak oğlan Ömer, okulun Çanakkale Zaferi'ni kutlama etkinliklerinde görev almış. Kendi hastalığımla mı, kaburgasını çarpıp dudağını patlatan Uğur'la mı, bu ikisinin proje ödevleriyle mi, Özgür'ün atkısıyla mı uğraşayım diye düşünüp durduğum bir ara bu geldi "Cumaya beyaz uzun kollu gömlek ve kırmızı papyon lazım Anne" diye.... "Gömlek tamam da kırmızı papyonu nerden bulayım oğlum?" bile demedim... Diyemedim... Kırmızı papyon mevzusunun, atlatmaya çalıştığım grip nedeniyle, ateşten kaynaklanan bir halüsinasyon olduğunu düşünmeye daha meyilliydim. Ama bizim asabi oğlan cinlerimi tepeme çıkartacak şekilde,  kırmızı papyonun ne kadar hayati bir önem taşıdığını ifade etti. Sonuçta anneannemiz sağolsun, kardeşim Emre'ye internetten bir papyonun nasıl yapılacağını buldurup, elindeki kırmızı saten kumaşla bizim oğlana bir papyon yapıvermiş. Yani Allah razı olsun, şu hasta halimle bir de gidip sokaklarda kırmızı papyon aramak zorunda kalsaydım herhalde beni Bakırköy'den falan toplarlardı sonunda.

Bu hafta bir de evin yakınındaki, köşedeki bakkal muamelesi yaptığımız Tansaş tadilata girdi. Mecburen hasta hasta 2 sokak ötedeki Migros'tan taşımam gerekti herşeyi. Herşey bir yana, bu en yakın marketteki tadilat işinin de bu haftaya gelmesi nasıl bir tesadüftür biri bana anlatsın. Kısaca bu hafta öyle uzun sürdü ve kendinden öyle bıktırdı ki anlatamam. Yani ne haftaymış be kardeşim! İnim inim inletti resmen. Aman neyse, çocuklar hastalanmasın da ben buna da razıyım.

14 Mart 2011 Pazartesi

Gözümüz Aydın!

 Bloglar açılıyormuş. Herhalde birkaç güne yeniden engelsiz, eski mutlu günlere dönebiliriz. Günün en iyi haberi bu oldu benim için. Sevgiler herkese..

10 Mart 2011 Perşembe

Koca Çocuk



Çocuklara ördüğüm atkıları kıskanan Özgür tutturdu, "Bu Uğur'a ördüğünün aynısını, siyah ve gri renklerden yap bana" diye. Daha önce anlattığım sebeplerden ötürü "Yemin ettim, sana bir daha bir şey örmem ben, git parasını ver nerden istiyosan al" dediysem de dinletemedim. "Uğur'unki biter bitmez benimkine başla, başka bir şey ördürmem bak, sen örersin ben sökerim. Bana atkı öreceksin kadın!" dedi. "Ben senin atkını örene dek bu kar biter bak, bahar gelir. Sonra da bu havada atkı takılmaz diye atarsın bir kenara. Ben de seni o atkıyla boğarım, gel vazgeç bu sevdadan" dedim. "Takıcam söz! Sen ör" dedi. Bakın siz de şahitsiniz. Eğer bir sabah gazetenin üçüncü sayfasında "Kadın 12 yıllık kocasını kendi elleriyle ördüğü atkıyla boğdu" diye bir haber okursanız şaşırmayın.

Uğur'un atkısı bitti, bu sefer "Elimde senin istediğin renk ip yok" diye bu işten sıyrılmaya çalıştım. "Al internetten" dedi. "Bir atkı örmek için 800gram ip mi sipariş edeceğim internetten, öyle tek yumak satmıyorlar" dedim. "O zaman git Kadıköy'den al, cumartesi ben çocuklara bakarım" dedi. Kulaklarıma inanamadım bir an. Ama tabii bu fırsatı kaçırmak için ahmak olmak gerektiğinden bir dakika durmadım, Cumartesi attım kendimi Kadıköy'e. O gün de şansıma hava bahar gibiydi. Gittim bunun istediği renklerde ip aldım benim 3 katlı yüncüden. Bu arada şekerci dükkanındaki çocuk gibi tüm yünleri mıncıklamadan da ordan çıkmadım.Güzel bir gün oldu benim için.

Neyse uzun lafın kısası geçen hafta sonu başladım Özgür'ün atkısına, ama daha yarısı bile olmadı. Kar yağışı ise Cuma günü bitecekmiş. Bakalım Cumadan sonra, bu atkı bittiğinde ne yapacak Özgür, heyecanla bekliyorum. Bahar günü siyah üzeri gri çizgili bir atkıyla gezen bir adam görürseniz de sakın şaşırmayın. Zira o kadar uğraştırdı ki beni bu atkı için, ya söz verdiği gibi takacak ya da ben zorla takacağım o atkıyı boynuna. Ama ikinci şık Özgür'ün sağlığı açısından aşırı tehlike arz ediyor. Gelişmelerden sizi haberdar ederim..

Not: Bloguma Dokunmayın! Yetti artık yahu, bir resim bile ekleyemiyorum, eklesem de ben göremiyorum hala. Yorumlara cevap yazamıyorum. Digitürk çek elini blogumdan ve hayallerimden.

8 Mart 2011 Salı

İnsanlar böyle cinnet geçiriyor işte..

Digitürk sağ olsun bloglara erişim hala kapalı. Yazdığımı okuyamıyorum ama bloguma yeni yazı ekleyebiliyorum. Bu da işin başka bir boyutu. Düşüncelerimi ifade etme özgürlüğümü engellemeyi başarabilir belki ama Digitürk hakkında halen istediğimi düşünmekte serbestim. Pek te güzel şeyler düşünmediğimi itiraf etmeme gerek yok herhalde. Kendi hakkını korurken benim hakkımı elimden almasına gerek yoktu tabii ama neyse... Uzun lafın kısası hala daha Digitürk'e çok kızgınım.

Destek için şuraya bir tıklayıp bir imza da siz verin dostlar. Bu arada böyle de bir sevindirici gelişme var bakalım bir şey çıkacak mı. Facebook grubu 15528 kişiye ulaştı. Bir umut, bekliyoruz bakalım.

Diğer yandan bu aralar Ömer'in proje ödevleri iyice kabak tadı verdi. Bir çocuğa haftada 2-3 tane araştırma ödevi verilir mi yahu? Hayır internetten araştırması neyse de, evdeki printerı işyerine gönderdiğimiz için, çıktı almak için neredeyse her gün yakındaki Office Superstore'a taşınır oldum. Bıktım usandım proje ve araştırma ödevlerinden. Evin işi yetmiyormuş gibi bir de ödev peşinde koşuyorum. Artık kime çektiyse bizim oğlan bi asabi bi mükemmeliyetçi ki sormayın gitsin, ödevi uyduruk oldu diye yine gelip benim başımda zırlıyor. Çıldırmak üzereyim. Tek avuntum, biricik blogum da engelli, ben delirmeyeyim de kim delirsin?

4 Mart 2011 Cuma

Hayallerine dokun ama benim bloguma dokunma Digitürk!

Blog yasağı iyice kabak tadı vermeye başladı. Digitürk aboneliğimi Teledünya ile değiştirdim. Bugün yarın gelip yeni yayınımı bağlarlar sanırım.  Taşıdığım bloguma arada bir girip ısınmaya çalışıyorum ama hala daha çok yabancı duruyor bana. Bu arada sıkıntıdan sürekli internette yeni bir gelişme var mı diye bakıp durmaktan öyle yoruldum ve bunaldım ki kendimi komple örgüye ve temizliğe verdim bu hafta. Evi köşe bucak temizledim. Temizlemekten öte kazıdım hatta. Hava çok soğuk olmasa camları bile silecektim öyle hırslandım yani şu blog kapatma olayına. 

Camları silemeyince ben de o hırsla oturup bir günde küçük oğlana bir atkı ördüm. Hemen her gün başka bir atkıyı okul zemininin tozunu almak suretiyle kirlettiği için en sonunda babasının atkısıyla sarıp sarmalayıp okula yolladım. Sonra da eve dönüşte en sevdiği renk olan turuncu bir iple kaşkol örmeye başladım. İp kalındı, şişler de.. Örnek te basit olunca azmettim o gece bitirdim atkıyı. Bitiremeseydim zaten ertesi güne oğlanı sarmalayacak atkı kalmamıştı. Örneğini internette buldum. Yalancı selanik miymiş neymiş. 3 ters bir düz örüyorsunuz, arka sırada da yine aynı ama ön sıradaki 3 tersin ortasındaki ilmek düz olacak şekilde örülüyor. Onu bitirdim büyük oğlan mahsun kalmasın diye bu sefer de ona bir kaşkol başladım. Blog yasağı devam ederse korkarım yakında evdeki atkıları koyacak yer kalmayacak.Ya da ben bir sinir krizi geçireceğim.

Bu arada geçen Cumartesi Boncuk'a bir dişi arkadaş bulduk ve aldık. Adını da Fıstık koyduk. Bilmem rengini söylememe gerek var mı bu durumda. :P Boncuk başta çok korktu yeni kuştan. Herhalde renginden ötürü. Galiba tüm muhabbet kuşları kendisi ve İnci gibi beyazımsı oluyor sanıyordu. Sonradan alıştılar birbirlerine.  Ben de kafeslerini açıyorum ki yeni gelen de uçup alışsın, hem bize hem de eve. Boncuk evi gezdiriyor kendisine. Hatta sürekli üstümüze başımıza konuyor ki sanırım Fıstık'a "bak zarasız bunlar" mesajı vermeye çalışıyor. Mutluyuz, çünkü yeni kuşumuz mizaç olarak Boncuk'a daha yakın karakterde, İnci gibi asabi tavırları yok, Boncuk'u hırpalamadı henüz. İleride sanırım daha da  iyi anlaşacaklar. 

Neyse, bizden son haberler de böyle işte. Atkıların resmini eklemek isterdim ama mahkeme kararı sağolsun, bunları yazabildiğime bile şükredelim. Resim falan eklememe izin vermiyor blogger.

2 Mart 2011 Çarşamba

Daha neler göreceğiz bakalım

Yeni bir yasaklı sabaha uyandık bugün. Özel siteler üzerinden girip blogumu ve diğer blogları okumaya çalışmak, kimseye hiç bir konuda yorum yapamamak berbat bir durum. Çok çok canım sıkkın. Her ne kadar Digitürk'ün de bunu kendi menfaati için yaptığını düşünmeye çalışsam da yüzbinlerce insanın blogunu kapattırarak onların emeklerine göstermiş oldukları saygısızlığı bir türlü haklı göremiyorum. Bir de utanmadan yeni slogan bulmuşlar, "Hayallerine dokun" ???!!!!

Sen tut kayıtlı 4milyon Türkçe sayfayı, 600 binin üzerinde aktif kullanıcıyı hiçe say, onların hayallerini paramparça et sonra da böyle bir sloganı kendine yakıştır. Çok gülünç doğrusu.

Her ne kadar burayı terketmek istemesem de ben de doğal olarak kendi emeğimi korumak, yalnızca kendim olabildiğim tek yeri emniyete alabilmek için wordpress'e blogumu yedekledim. Bunca insanın direnişi hiçbir sonuç vermezse oradan yazılarıma devam edeceğim ama ne yalan söyleyeyim çok sevimsiz gözüküyor orası blogspottan sonra. 

Neyse bu sabah Digitürk Genel Merkez'den aradılar ben bir markette kasadayken. 10 dk sonra aramalarını istedim. Bekliyorum hala. Herhalde "Aboneliğinizi iptal ettirmeyin, şöyle indirim yapalım, su fiyattan devam edin" falan diyecekler. Çok çok kızgınım. Üstelik biz Lig TV'ye de aboneydik. Düşünün, parasını verip Lig TV izliyorum ama bir sabah bilgisayarı bir açıyorum ki kendi blogumda "Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir" yazıyor. Çok çok büyük haksızlık. Affedemiyorum, hazmedemiyorum. Çok kırgın ve kızgınım Digitürk'e...

1 Mart 2011 Salı

Kişisel protesto

Kimsenin bloguna normal yolla ulaşamıyorum, ama vtunnel gibi sitelerden kimseye yorum da yazamıyorum o yüzden yazabildiğim sürece buraya yazmaya karar verdim.

Bloglara erişim yasağının ardındaki ismin Digitürk olduğunu öğrendim bugün ve elimden gelen tek şeyi yaptım; 10 yıllık Digitürk aboneliğimi iptal ettirdim. Gerçi müşteri hizmetlerindeki kızın blog nedir haberi bile yoktu ama ben içimden gelen her şeyi söyledim rahatladım. "1 tane şerefsiz, lig tv'yi yasadışı olarak blogunda yayınlıyor diye binlerce insanı niye cezalandırıyorsunuz?" dedim. "Siz de haklısınız, milyon dolarlar verip maçları satın alıyorsunuz, elbette yasadışı yayın yapanlarla mücadele edeceksiniz ama bunun başka bir yolunu bulmanız lazım, o yolu da ben mi düşünücem?" dedim. "Ama Selen Hanım ayrıcalıklı üyemizsiniz, eğer iptal ettirirseniz tüm bu ayrıcalıklarınızı, kazanmış olduğunuz indirim hakkını kaybedeceksiniz" falan dedi kız. "Umurumda bile değil, bu zihniyette bir firmayla ilişkim olsun istemiyorum artık" dedim. Umarım müşteri hizmetlerinin kalitesi açısından kayıt altına alınan bu konuşmaları gerçekten dinleyen birileri vardır. Sonuç olarak 2 gün sonra Digiturk yayınım kesilecek, blogumsa açılacak mı bilmiyorum ama ben elimden gelen protestoyu yaptım. İçim rahat.