Bizden etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bizden etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2 Şubat 2015 Pazartesi
Saç mevzusu çok derin
Son zamanlarda bizim evde bir saç muhabbetidir gidiyor;
Selen- Saçımı boyadım hiç fark etmiyorsun
Özgür (daha dikkatli inceleyerek) - Aynı renge boyamışsın saçını, nasıl fark edeyim?
Selen - Heee onu diyorum işte beyazlar kapandı hiç fark etmiyorsun.
Özgür - Sanki saçımda bi örümcek dolaşıyor...
Selen - Eeeee, Saçım derken??...
Selen - Traş mı oldun bugün sen?
Özgür - Saçımı da boyattım ama fark etmedin...
(Arabada)
Özgür - Falanca ne rahat adam, iş yok güç yok bayılıyorum adamın genişliğine
Selen - He valla yaz gelince aç pansiyonu çalış, kış gelince otur keyif çat.
Özgür - Bizse debelenip duruyoruz yaz kış...
Selen - Eee çoluk yok çocuk yok onda, rahat adam. Karnını doyuracak kadar kazansa yetiyor. Sen hata ettin aile kurdun, çocuk olayına falan girdin bi de..
Bizi dinleyip duran Uğur - Anne aslında babamın içinde bir hippi saklı ama maalesef hippi olabilmek için yeterince saçı yok.
22 Eylül 2014 Pazartesi
Yazın özeti
Çocukları uyutmuş bilgisayarın başına oturabilmişken iki satır yazayım dedim. Madem söz verdik daha iyi bir blogger olacağımıza, o halde biraz çaba gösterelim di mi ama? Günler nasıl geçiyor anlamak mümkün değil blogcum. Koca bir yaz mevsimi daha püf diye geçti gitti. Özge 19 aylık oldu, Ömer kasımda 11 yaşını bitirecek Uğur ise çoktan 12'yi bitirdi. Çocuklarıma bakıyorum da, gün be gün hayatta yaptığım en iyi şeyin onlar olduğundan daha çok emin oluyorum. (Çok şükür) Yirmili yaşlarımın sonunda kariyer eksikliği yüzünden kendime ve Özgür'e ettiğim eziyeti hatırladıkça kendimden utanıyorum yemin ederim.
Aman neyse yine bu eski defterleri açmadan en iyisi bu yazın kısa bir özetini geçeyim ben size;
Özge tek kelimeleri kullanarak konuşmaya başladı ama temel kelimeler (anne, baba, mama, meme, abi gibi) hariç söylediği çoğu şey "nu"nun bir versiyonu gibi. Mesela nu=su, monu=limon, nonu= dondurma, nooğna= dolma, mönü=meyve suyu. Bunların dışında ücüm (üzüm) ve deytin (zeytin) söylediği aslına en uygun kelimeler. Karpuza bütün yaz garkik dedi durdu. Diş çıkardığı dönemde karpuzdan başka bir şey yemiyordu da... Abiler ve babası sağolsun, çikolatayla tanıştığından beridir de "çuko çuko" diye geziyor ortada. Çiş ve kaka içinse kullandığı tek bir kelime var "Kaga". Bu temel sözlükle şu an söylediği pek çok şeyi anlayabiliyoruz. Dans etmeye bayılıyor, ne zaman hareketli bir müzik duysa hemen dans etmeye başlıyor. Bakınız oy kullanmak için zamanında tatilden dönmeye çalıştığımız, ve yollarda sefil olmuş vaziyette azıcık sapıttığımız şu video...
Bunun dışında bir zamanlar burada paylaştığım limon fidem işte artık bu kadar kocaman oldu, sanırım artık saksısını büyütmek gerekiyor.
Dereotu saksısının köşesine sokuşturduğum portakal çekirdeklerim de filizlenmiş ve beni çocuk gibi sevindirmişlerdi, onlar da işte böyle oldular.
Oğlanların büyüdüğünden bahsetmiştim. Ergenlik arifesinde iki oğlana sahip olmanın güzel yanlarından biri de evde yeniden güncel müzik kanallarını düzenli izleyem birilerinin olması ve ailemizin müzik zevkine katkıda bulunacak yeni şarkıları repertuarımıza katmaları. Zira bizim gidişatımız hiç parlak değildi. Özge'yi uyuturken kullandığımız Digitürk 422 nolu Aşk şarkıları kanalından başka dinlediğimiz güncel bir şey yoktu. Geçenlerde yine bir pazar günü babaanne ziyaretine giderken acıklı bir şekilde fark ettik halimizi. Eric Clapton'un Unplugged albümünü dinliyorduk ki gözüm teybin ekranına ilişti. Özgür'e dedim ki; "Özgür yav, baksana ne dinliyoruz; Unplugged 1992!! 22 sene olmuş lan bu albüm çıkalı!!! 22 senedir bu adamın çıkan yeni bir şeyi yok mu yahu biz hala bunu dinliyoruz?" Şok olduk bir anda, biz böyle konuşurken Uğur arkadan bir usb bellek uzattı "alın bunu takın anne" diye, taktık dinledik te "Ne güzel şarkılar bunlar, biz kopmuşuz dünyadan" diye utandık kendimizden. Özgür de yazık, gurur duydu oğullarıyla bana diyor ki; "Ama güzel bir müzik zevkleri var şimdi Allah için, hepsi birbirinden güzel bu şarkıların..". Dedim "Ya nasıl olacaktı Özgür? Biz yetiştirdik onları, daha bit kadardılar Gun's n Roses, Metallica, Queen dinletiyorduk bu çocuklara."
Uzun lafın kısası, oğlanlar sağ olsun, bizim için bu yaza damgasını vuran şarkı da bu oldu. Bayılarak dinledik, dinliyoruz...
Aman neyse yine bu eski defterleri açmadan en iyisi bu yazın kısa bir özetini geçeyim ben size;
Özge tek kelimeleri kullanarak konuşmaya başladı ama temel kelimeler (anne, baba, mama, meme, abi gibi) hariç söylediği çoğu şey "nu"nun bir versiyonu gibi. Mesela nu=su, monu=limon, nonu= dondurma, nooğna= dolma, mönü=meyve suyu. Bunların dışında ücüm (üzüm) ve deytin (zeytin) söylediği aslına en uygun kelimeler. Karpuza bütün yaz garkik dedi durdu. Diş çıkardığı dönemde karpuzdan başka bir şey yemiyordu da... Abiler ve babası sağolsun, çikolatayla tanıştığından beridir de "çuko çuko" diye geziyor ortada. Çiş ve kaka içinse kullandığı tek bir kelime var "Kaga". Bu temel sözlükle şu an söylediği pek çok şeyi anlayabiliyoruz. Dans etmeye bayılıyor, ne zaman hareketli bir müzik duysa hemen dans etmeye başlıyor. Bakınız oy kullanmak için zamanında tatilden dönmeye çalıştığımız, ve yollarda sefil olmuş vaziyette azıcık sapıttığımız şu video...
Bunun dışında bir zamanlar burada paylaştığım limon fidem işte artık bu kadar kocaman oldu, sanırım artık saksısını büyütmek gerekiyor.
Dereotu saksısının köşesine sokuşturduğum portakal çekirdeklerim de filizlenmiş ve beni çocuk gibi sevindirmişlerdi, onlar da işte böyle oldular.
2014 başından beri okuduğum kitaplar 16 olmuş, listesi işte şurada. Bu sene için hedefim 20 idi inşallah sene sonuna kadar hedefime ulaşabilirim. Şu anda okuduğum Masumiyet Çağını yarılayalı epey oldu ama araya taşınma girince bitiremedim.
Oğlanların büyüdüğünden bahsetmiştim. Ergenlik arifesinde iki oğlana sahip olmanın güzel yanlarından biri de evde yeniden güncel müzik kanallarını düzenli izleyem birilerinin olması ve ailemizin müzik zevkine katkıda bulunacak yeni şarkıları repertuarımıza katmaları. Zira bizim gidişatımız hiç parlak değildi. Özge'yi uyuturken kullandığımız Digitürk 422 nolu Aşk şarkıları kanalından başka dinlediğimiz güncel bir şey yoktu. Geçenlerde yine bir pazar günü babaanne ziyaretine giderken acıklı bir şekilde fark ettik halimizi. Eric Clapton'un Unplugged albümünü dinliyorduk ki gözüm teybin ekranına ilişti. Özgür'e dedim ki; "Özgür yav, baksana ne dinliyoruz; Unplugged 1992!! 22 sene olmuş lan bu albüm çıkalı!!! 22 senedir bu adamın çıkan yeni bir şeyi yok mu yahu biz hala bunu dinliyoruz?" Şok olduk bir anda, biz böyle konuşurken Uğur arkadan bir usb bellek uzattı "alın bunu takın anne" diye, taktık dinledik te "Ne güzel şarkılar bunlar, biz kopmuşuz dünyadan" diye utandık kendimizden. Özgür de yazık, gurur duydu oğullarıyla bana diyor ki; "Ama güzel bir müzik zevkleri var şimdi Allah için, hepsi birbirinden güzel bu şarkıların..". Dedim "Ya nasıl olacaktı Özgür? Biz yetiştirdik onları, daha bit kadardılar Gun's n Roses, Metallica, Queen dinletiyorduk bu çocuklara."
Uzun lafın kısası, oğlanlar sağ olsun, bizim için bu yaza damgasını vuran şarkı da bu oldu. Bayılarak dinledik, dinliyoruz...
20 Ağustos 2014 Çarşamba
Yaz...
Sevgili blogcum, farkındayım aramıza bir soğukluk girdi. Ama bunun seninle hiç bir alakası olmadığını bil istedim. Her ne kadar bunca zamandır sana yazmak pek aklıma gelmediyse de teknoloji de pek benim tarafımda olmadı. Kah bilgisayar formatlandı, format yetmedi komple değiştirmek zorunda kaldık arkasından telefonum arızalandı. Çekilen fotoğrafları yükleyemedikten sonra kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir durum ve mekanda yazsam ne olacak diye hepten seni boşverdiğim doğrudur. Ama bilirim sen dostumsun, anlarsın, gel anlatayım...
Bu yaz ben değiştim, olgunlaştım, büyüdüm blog. Artık bundan 5-6 sene sonra kendimi nerede, nasıl ve ne yaparken hayal edeceğimi, hayattan bundan sonra ne beklediğimi biliyorum. Ama bu olgunlaşma olayının tatilde okuduğum fantastik kitaplarla hiç bir alakası da yok bunu bilmelisin.
Bu yaz üç çocukla bir tatile gittik ve hayatımız değişti. Ondan önce de aslında çağrıyı ta kalbimizde hissediyorduk, mantığa dayanan, üstünkörü, sözde bir karar vermiştik zaten oraya yerleşmek için. Ama gidip gezdikten, 15 gün orada yaşadıktan, çok tatlı insanlar tanıdıktan ve de kalbimizle aklımızı orada bırakarak döndükten sonra anladık ki biz nereye kök salacağımızı gerçekten bulduk blog. Döndük döneli kendimizi artık bu şehirde misafir hisseder olduk. Allah hayırlısını nasip etsin, bazı adımlar da attık ama ne zaman temelli gidip yerleşeceğimiz ve İstanbul denen bu büyük beton yığınından kurtulacağımız kısmı sadece yeni bir hayata adım atabilmek için gerekli bazı maddi şartların ne zaman oluşacağına kaldı.
Neyse Özge uyandı, bu yaz hiç doğru dürüst gündüz uykusu uyumayarak beni bloglar aleminden uzak tutmakta o da elinden geleni ardına koymadı. Detaylar daha sonraya kalsın blogcum, zaten şimdi anlatacak bundan öte bir şeyim de yok. Öperim, okullar açılınca daha sık yazarım, söz. ;)
Bu yaz üç çocukla bir tatile gittik ve hayatımız değişti. Ondan önce de aslında çağrıyı ta kalbimizde hissediyorduk, mantığa dayanan, üstünkörü, sözde bir karar vermiştik zaten oraya yerleşmek için. Ama gidip gezdikten, 15 gün orada yaşadıktan, çok tatlı insanlar tanıdıktan ve de kalbimizle aklımızı orada bırakarak döndükten sonra anladık ki biz nereye kök salacağımızı gerçekten bulduk blog. Döndük döneli kendimizi artık bu şehirde misafir hisseder olduk. Allah hayırlısını nasip etsin, bazı adımlar da attık ama ne zaman temelli gidip yerleşeceğimiz ve İstanbul denen bu büyük beton yığınından kurtulacağımız kısmı sadece yeni bir hayata adım atabilmek için gerekli bazı maddi şartların ne zaman oluşacağına kaldı.
Neyse Özge uyandı, bu yaz hiç doğru dürüst gündüz uykusu uyumayarak beni bloglar aleminden uzak tutmakta o da elinden geleni ardına koymadı. Detaylar daha sonraya kalsın blogcum, zaten şimdi anlatacak bundan öte bir şeyim de yok. Öperim, okullar açılınca daha sık yazarım, söz. ;)
5 Temmuz 2014 Cumartesi
Kendim ettim kendim buldum..
Bu aralar fazla yazamıyorum. Hayır efendim "içimden susmak geliyor" veya "biraz da kendimi/içsesimi dinlemek istiyorum" triplerinde değilim. Günü gelir onu da yaparım ayrı, ama bu sefer aslında tam tersine bağıra çağıra konuşmak, böğüre böğüre ağlamak, içimdekileri bööaaah diye ortaya boşaltıp rahatlamak istediğim ama mecburen sus pus oturduğum bir dönemdeyim. Yazmaya vakit bulsam ilk önce şu liste yazısının devamını yazacağım ama yok, olmuyor bir türlü...
Malum okullar kapandı, benim iki deli oğlan bütün gün evdeler. Üstüne bir de bebe... Yemin ederim günde en az 3 posta alıp başımı kaçasım geliyor evden. Ama yapamıyorum elbet. İki abi gün boyunca her fırsatta deli gibi didişip birbirlerini ve de beni yiyorlar. Bildiğin boğuştukları, tekme tokat dövüştükleri bile oluyor. Ama haklarını yemeyeyim bak nihayet 1 senenin sonunda bizim sitede bir tanecik arkadaş edinmeyi başardılar. Gerçi onca zaman beklediklerine de değdi yani, sonuçta maşallah pek te sevimli bir çocuk bulmuşlar arkadaş olarak. O da kısa zamanda bizim evin üçüncü büyük çocuğu oldu çıktı. Geçen gün kapıda benim oğlanları beklerken muhabbet ediyorduk da bana doğrudan "Annemle tanışmanızı istiyorum, ailecek daha yakın olmamızı isterim" dedi. Kaldım bir an öyle. Zamane çocukları ne istediğini bilip, onu da lafı döndürüp dolaştırmadan doğrudan ifade edecek kadar nasıl kendine güveniyor şaştım tekrar.
Neyse konu dağıldı; oğlanlar, sağ olsun yeni edindikleri arkadaş sayesinde, artık dışarıda daha fazla vakit geçiriyorlar. Ama bu sefer küçük böcek beni hacamat ediyor. Yahu arkadaş, iki tane oğlan çocuğu büyüttüm ama daha önce salondaki yemek masasının üzerine tırmanan hiç olmamıştı. Bu bir acaip. Bu aralar uykuyu da azalttı gün içinde neredeyse 1 saat bile uyumuyor. Sürekli ortada koşturup duruyor. Bir tencere yemek yapayım diyorum kan ter içinde kalıyorum. Ben yemek yapmaya çalışırken kah gidiyor sebzelikten soğan patates aşırıyor, koşup alıyorum elinden bu sefer çöp kutusuna dalıyor bir bakıyorum elinde yumurta kabuğuyla geliyor. Hadi yine kapıyorum elinden yine eller yıkanıyor, koşuyorum geri. Bu sefer ben bir şeyler yerleştirirken illa ki gelip bulaşık makinasındaki kirli tabak çanağı mıncıklıyor. Buzdolabından bir şey almaya göreyim hemen aradan süzülerek dolapla benim arama girip alt rafta artık avucuna göre ne bulursa kapıp ağzına tıkıştırıyor, sanırsın aç geziyor velet. Artık bu kaptığı kimi zaman kayısı oluyor, kimi zaman mantar, kimi zaman sıkma portakal veya brüksel lahanası... Mevsimine göre ne denk gelirse artık... Tabi yine elinden kap yerine koy, koş yine çocuğun ellerini yıka artık bu arada benim soğanlar ocakta kavrulurken kömür mü olmuyor, pilav yapıcam diye şehriyeleri mi yakıp kavurmuyorum siz hayal edin halimi.
Bazen mutfak dolaplarını düzenlemeye veriyor kendini, ben bir şeyler doğrarken habire çekmeceleri karıştırıp çatal kaşıkları yerlere atıyor. Çekmecelerde bulduğu şeyleri paskalya yumurtası gibi evin muhtelif yerlerine götürüp saklıyor. Streç filmi geçen gün ailece aradık ta zor bulduk. Buz kalıbı salondaki kanepenin yastığının arkasından çıktı, çırpma teli televizyon sehpasının altından, şişe açacağı yatak odasında bulundu. Kepçeyi kaç gün aradım bilmiyorum. Bazen de eline uygun kap kacağı dolaplardan çıkarıp sağa sola vurarak müzik yapmaya çalışıyor. Öyle tangırdıyor ki bazen, sanırsınız evde usta var bir yere bir şeyleri çakıyor. Bakıyorum öyle kaptırmış ki kendini, aynı gerçek usta gibi çömeldiği yerde pijaması ve de bezi hafiften sıyrılmış, popo çatalı bile görünüyor. Hah diyorum bu gürültüyü yapan gerçek bir usta olsaydı, göreceğim manzara da ancak bu kadar olurdu, gerçi bunun popo çatalı daha sevimli insanın yiyesi geliyor ama yine de o gürültü bazen cidden katlanılmaz oluyor. Tencere tava senfonisine zorla ara verdirince gidip sinirinden ayakkabı dolabını karıştırıyor. Tabi o daha büyük panik yaratıyor, herhalde ayakkabı terlik mıncıklarken bir de amip kapmış. Geçen hafta hastanelik oldu velet. Hafif ateş ve ishali vardı. Doktor soruyor "geçen hafta şüpheli ne yedi?" diye Özgür'le ben kalakaldık kadının karşısında hangi birini saysak diye. Ayakkabı tabanı, çiğ patates, kuru soğan, market poşetinden çıkan yeşil soğanın uçları, kültür mantarı, yumurta kabuğu, yıkanmamış meyve, yerde bulduğu herhangi bir şey...liste uzayıp gidiyordu. Bunlar bizim gördüklerimiz ve elinden aldıklarımız ya göremediklerimiz?... Gerçi bunun büyük abisi de salyangoz yemeye kalkmıştı anacım, bu sülale böyle demek ki benim daha uyanık olmam lazım ama nereye kadar? Yetişemiyor insan... Yemin ediyorum bak bu ilk çocuk olsa ne deseniz haklısınız diyeceğim. Ama iki oğlanı, hem de aynı anda büyütmüş kadınım ben yahu! İkisi bu kadar yormadı beni.
Bu hafta banyo dolabını da açmayı öğrenmiş lavabo temizlediğim süngeri emerek geldi geçen gün. Yakındır deterjanları da içmeye kalkar bu. Buraya yazıyorum kafayı yiyeceğim gün yakındır.
Uzun lafın kısası blog, ben anamın evine gidiyorum bir hafta. Biraz ben de anama şımarayım, benimki de can yahu, yazıktır. Oruçlu, arada sırada da olsa halen emziren kadına bu eziyet yapılmaz.
NOT: Oğlanlar bilgisayara virüs bulaştırdı o yüzden format attık ama bu sefer de telefonla bilgisayar birbirine yabancı kaldı, niyeyse bir saattir tanıtamadım ikisini birbirine. Haliyle fotoğraf ta yükleyemedim. Yemin ederim fotoğraf yüklemeye çalışmak yazıyı yazmaktan uzun sürdü. O yüzden fotoğraf isteyenler yeni açtığım instagram hesabına takılsın bir süre. Ben dönene kadar Özgür can sıkıntısından illa ki bir çözüm bulur yüklerim yine fotoğrafları.
Malum okullar kapandı, benim iki deli oğlan bütün gün evdeler. Üstüne bir de bebe... Yemin ederim günde en az 3 posta alıp başımı kaçasım geliyor evden. Ama yapamıyorum elbet. İki abi gün boyunca her fırsatta deli gibi didişip birbirlerini ve de beni yiyorlar. Bildiğin boğuştukları, tekme tokat dövüştükleri bile oluyor. Ama haklarını yemeyeyim bak nihayet 1 senenin sonunda bizim sitede bir tanecik arkadaş edinmeyi başardılar. Gerçi onca zaman beklediklerine de değdi yani, sonuçta maşallah pek te sevimli bir çocuk bulmuşlar arkadaş olarak. O da kısa zamanda bizim evin üçüncü büyük çocuğu oldu çıktı. Geçen gün kapıda benim oğlanları beklerken muhabbet ediyorduk da bana doğrudan "Annemle tanışmanızı istiyorum, ailecek daha yakın olmamızı isterim" dedi. Kaldım bir an öyle. Zamane çocukları ne istediğini bilip, onu da lafı döndürüp dolaştırmadan doğrudan ifade edecek kadar nasıl kendine güveniyor şaştım tekrar.
Neyse konu dağıldı; oğlanlar, sağ olsun yeni edindikleri arkadaş sayesinde, artık dışarıda daha fazla vakit geçiriyorlar. Ama bu sefer küçük böcek beni hacamat ediyor. Yahu arkadaş, iki tane oğlan çocuğu büyüttüm ama daha önce salondaki yemek masasının üzerine tırmanan hiç olmamıştı. Bu bir acaip. Bu aralar uykuyu da azalttı gün içinde neredeyse 1 saat bile uyumuyor. Sürekli ortada koşturup duruyor. Bir tencere yemek yapayım diyorum kan ter içinde kalıyorum. Ben yemek yapmaya çalışırken kah gidiyor sebzelikten soğan patates aşırıyor, koşup alıyorum elinden bu sefer çöp kutusuna dalıyor bir bakıyorum elinde yumurta kabuğuyla geliyor. Hadi yine kapıyorum elinden yine eller yıkanıyor, koşuyorum geri. Bu sefer ben bir şeyler yerleştirirken illa ki gelip bulaşık makinasındaki kirli tabak çanağı mıncıklıyor. Buzdolabından bir şey almaya göreyim hemen aradan süzülerek dolapla benim arama girip alt rafta artık avucuna göre ne bulursa kapıp ağzına tıkıştırıyor, sanırsın aç geziyor velet. Artık bu kaptığı kimi zaman kayısı oluyor, kimi zaman mantar, kimi zaman sıkma portakal veya brüksel lahanası... Mevsimine göre ne denk gelirse artık... Tabi yine elinden kap yerine koy, koş yine çocuğun ellerini yıka artık bu arada benim soğanlar ocakta kavrulurken kömür mü olmuyor, pilav yapıcam diye şehriyeleri mi yakıp kavurmuyorum siz hayal edin halimi.
Bazen mutfak dolaplarını düzenlemeye veriyor kendini, ben bir şeyler doğrarken habire çekmeceleri karıştırıp çatal kaşıkları yerlere atıyor. Çekmecelerde bulduğu şeyleri paskalya yumurtası gibi evin muhtelif yerlerine götürüp saklıyor. Streç filmi geçen gün ailece aradık ta zor bulduk. Buz kalıbı salondaki kanepenin yastığının arkasından çıktı, çırpma teli televizyon sehpasının altından, şişe açacağı yatak odasında bulundu. Kepçeyi kaç gün aradım bilmiyorum. Bazen de eline uygun kap kacağı dolaplardan çıkarıp sağa sola vurarak müzik yapmaya çalışıyor. Öyle tangırdıyor ki bazen, sanırsınız evde usta var bir yere bir şeyleri çakıyor. Bakıyorum öyle kaptırmış ki kendini, aynı gerçek usta gibi çömeldiği yerde pijaması ve de bezi hafiften sıyrılmış, popo çatalı bile görünüyor. Hah diyorum bu gürültüyü yapan gerçek bir usta olsaydı, göreceğim manzara da ancak bu kadar olurdu, gerçi bunun popo çatalı daha sevimli insanın yiyesi geliyor ama yine de o gürültü bazen cidden katlanılmaz oluyor. Tencere tava senfonisine zorla ara verdirince gidip sinirinden ayakkabı dolabını karıştırıyor. Tabi o daha büyük panik yaratıyor, herhalde ayakkabı terlik mıncıklarken bir de amip kapmış. Geçen hafta hastanelik oldu velet. Hafif ateş ve ishali vardı. Doktor soruyor "geçen hafta şüpheli ne yedi?" diye Özgür'le ben kalakaldık kadının karşısında hangi birini saysak diye. Ayakkabı tabanı, çiğ patates, kuru soğan, market poşetinden çıkan yeşil soğanın uçları, kültür mantarı, yumurta kabuğu, yıkanmamış meyve, yerde bulduğu herhangi bir şey...liste uzayıp gidiyordu. Bunlar bizim gördüklerimiz ve elinden aldıklarımız ya göremediklerimiz?... Gerçi bunun büyük abisi de salyangoz yemeye kalkmıştı anacım, bu sülale böyle demek ki benim daha uyanık olmam lazım ama nereye kadar? Yetişemiyor insan... Yemin ediyorum bak bu ilk çocuk olsa ne deseniz haklısınız diyeceğim. Ama iki oğlanı, hem de aynı anda büyütmüş kadınım ben yahu! İkisi bu kadar yormadı beni.
Bu hafta banyo dolabını da açmayı öğrenmiş lavabo temizlediğim süngeri emerek geldi geçen gün. Yakındır deterjanları da içmeye kalkar bu. Buraya yazıyorum kafayı yiyeceğim gün yakındır.
Uzun lafın kısası blog, ben anamın evine gidiyorum bir hafta. Biraz ben de anama şımarayım, benimki de can yahu, yazıktır. Oruçlu, arada sırada da olsa halen emziren kadına bu eziyet yapılmaz.
NOT: Oğlanlar bilgisayara virüs bulaştırdı o yüzden format attık ama bu sefer de telefonla bilgisayar birbirine yabancı kaldı, niyeyse bir saattir tanıtamadım ikisini birbirine. Haliyle fotoğraf ta yükleyemedim. Yemin ederim fotoğraf yüklemeye çalışmak yazıyı yazmaktan uzun sürdü. O yüzden fotoğraf isteyenler yeni açtığım instagram hesabına takılsın bir süre. Ben dönene kadar Özgür can sıkıntısından illa ki bir çözüm bulur yüklerim yine fotoğrafları.
13 Haziran 2014 Cuma
Özgür & Selen ev hali
Geçenlerde uzuun uzun kredi kartı ekstresini inceleyen Özgür;
- Benim şu Sarar'dan aldıklarım....
Uzun süren sessizlikten endişelenen ben;
- Ne olmuş? Sarmış mı?
Burada iki saftirik te kopar, hatta kahkahalar yüzünden ayağımda salladığım bebeği uyandırmaya ramak kalır
- 9 aydır sarıp duruyorlar zaten de gelecek ay taksitleri bitiyormuş onu diyecektim..
- Heee... E iyi... (Hiçbir şey olmamış gibi ikisi de önüne dönüp yaptığı işe devam eder)
Akşam yemekten sonra başbaşa mutfakta çay içilmektedir. Özgür;
- Benim İzmir'deki eski ortak ta makina imalatına girecekmiş.
- Vaay, kendine güveniyor demek.
- Evet şirket te kurmuşlar bir tane; SUMAK
-Neeyyy Sumak mı? Puhahahahahaaaaa (Burada yine iki saftirik kopar, gülmekten gözlerimizden yaş gelip karnımıza ağrılar girene dek durmak mümkün olmaz)
- Sumak evet, bir nevi Su Makinaları yapacaklar ya.... Sumak oluyor işte
- Eh bu isimle Allah yardımcıları olsun o zaman..
Yine bir akşam karşılıklı çay içerken;
Özgür- O... var ya hani E... 'in sahibi
Ben- Eee?
Özgür- Bugün muhabbet ediyorduk, dedim ki senin yaptığın motor ne oldu? Ancak satmaya başladık dedi.
Ben- Hmmm
Özgür- Ne zamandır uğraşıyorsun diye sordum tam 1 buçuk sene dedi. Ben de neden 1,5 sene sürdü bir motoru pazarlamak diye sordum
Ben- Eee? Evet neden 1,5 sene sürmüş?
Özgür- Motoru yaptıklarında Çin malı motorlardan biraz daha yüksek ama Avrupa malı motorlardan daha düşük bir fiyat belirlemişler, "tüm piyasa yerli malı motor deyince bizi Çin malı ürünlerle kıyasladığı için pahalı buldular almadılar" dedi.
Ben- Ee ne değişmiş te şimdi almaya başlamışlar?
Özgür- Almanya'da bir atölye tutmuş, tüm parçaları buradan Almanya'ya gönderip orada montaj ettirip buraya "Made in Germany" etiketiyle getirip satmaya başlamış. Alman malı diye fiyatına bakmadan alıyormuş artık insanlar.
Ben- Hayatımda böyle aptalca bir şey daha duymadım.
Özgür- Aaaa! Neden aptalca olsun canım? Önceden motoru beğenmeyip almayanlar daha aptal değil mi?
Ben- Onlar zaten ayrı bir gerizekalı ama bu duruma böyle bir çözüm bulmak ta hayatta duyduğum en aptalca şey....
Özgür- Adam uğraşmış bir emek koymuş ortaya, Türkiye için bir değer yaratmış, satın almayan aptallara malı satmanın da bir yolunu bulmuş, sen nesini beğenmiyorsun gayet dahiyane bir fikir.
Ben- Bunun nesi dahiyane? Sen bir malı elindeki yerli parçalarla burada üretebiliyorsun ama yanındaki adam almıyor diye aynı parçaları başka bir ülkeye gönderip orada montaj ettirip yeniden getirip aynı adama satıyorsun. Mantık neresinde bunun? Dünyanın enerjisini harcıyorsun, dünyanın benzinini, mazotunu yakıp petrol firmalarını zengin ediyorsun, burada üretebileceğin birşeyi götürüp Almanya'da üeretebilmek için yaptığın nakliyelerle dünyaya fazladan zarar veriyorsun, tüm bunlar için ilave masraf yapıyorsun. Amaçsa aynı adama aynı malı satabilmek, böyle bir saçmalık olamaz. (Bundan sonra tartışma büyür, iki tip birbirine girer. Gecenin kalanı laf sokmalarla, bir türlü anlaşılamayan ticari dehaları izah etme çabalarıyla ziyan olur gider.)
Balkon kapısından mutfak dolabının üst rafına kadar ilerleyen karıncaların oluşturduğu yolu keşfeden Özgür,
- Ne olmuş gene burayı karıncalar basmış?
- Üst raftaki çocukların öksürük şurubunu keşfetmişler bu sefer, tatlı ya... Kafayı bulacaklar haberleri yok.
- Off bunların da sarhoşu hiç çekilmez....
Özgür- Bundan sonra çarşamba akşamları katıldığım toplantıda takım elbise giyeceğim. Her hafta Çarşamba takım elbisem gömleğim hazır olsun bak...
Ben- Emret reis, var mı başka bi emrin?
Bir pazar günü Babanne ziyaretine gitmeden önce evde duş alma çabası içindeyken Ben- Ne diye alelacele girdin o banyoya? Benim duş jelim orada kalmış, diğer banyoda duş almak zorunda kaldım şimdi de size aldığım şu erkek duş jeliyle yıkandığım için odunumsu bahatlı bişey kokuyorum...
Suratında kocaman bir gülümsemeyle Özgür- Evet, ben de mis gibi manolya kokuyorum.
Akşamın bir yarısı alışveriş merkezinden dönüşte otoparkta, ben uyuyan Özge ile kucağımda dikilirken benim adamlar bagajı boşaltıyorlar. Oğlanlar yorgun argın somurtarak arabadan poşetleri alırken Özgür bagajdan kaptığı Özge'nin pusetini roketatar gibi tutup "tatatatatata" sesi çıkararak şoka girmiş bizim oğlanları taramaya başlar. Sonrası malum, yine biz iki saftirik gülme krizine gireriz, oğlanlar olayı anlayana dek Özge uyanıp yaygarayı basar, asansörde eve çıkarken bebeği kim uyandırdı kavgası çıkar...
Galiba çocuk sayısı arttıkça insanda kafa kalmıyor...
- Benim şu Sarar'dan aldıklarım....
Uzun süren sessizlikten endişelenen ben;
- Ne olmuş? Sarmış mı?
Burada iki saftirik te kopar, hatta kahkahalar yüzünden ayağımda salladığım bebeği uyandırmaya ramak kalır
- 9 aydır sarıp duruyorlar zaten de gelecek ay taksitleri bitiyormuş onu diyecektim..
- Heee... E iyi... (Hiçbir şey olmamış gibi ikisi de önüne dönüp yaptığı işe devam eder)
*
Akşam yemekten sonra başbaşa mutfakta çay içilmektedir. Özgür;
- Benim İzmir'deki eski ortak ta makina imalatına girecekmiş.
- Vaay, kendine güveniyor demek.
- Evet şirket te kurmuşlar bir tane; SUMAK
-Neeyyy Sumak mı? Puhahahahahaaaaa (Burada yine iki saftirik kopar, gülmekten gözlerimizden yaş gelip karnımıza ağrılar girene dek durmak mümkün olmaz)
- Sumak evet, bir nevi Su Makinaları yapacaklar ya.... Sumak oluyor işte
- Eh bu isimle Allah yardımcıları olsun o zaman..
*
Yine bir akşam karşılıklı çay içerken;
Özgür- O... var ya hani E... 'in sahibi
Ben- Eee?
Özgür- Bugün muhabbet ediyorduk, dedim ki senin yaptığın motor ne oldu? Ancak satmaya başladık dedi.
Ben- Hmmm
Özgür- Ne zamandır uğraşıyorsun diye sordum tam 1 buçuk sene dedi. Ben de neden 1,5 sene sürdü bir motoru pazarlamak diye sordum
Ben- Eee? Evet neden 1,5 sene sürmüş?
Özgür- Motoru yaptıklarında Çin malı motorlardan biraz daha yüksek ama Avrupa malı motorlardan daha düşük bir fiyat belirlemişler, "tüm piyasa yerli malı motor deyince bizi Çin malı ürünlerle kıyasladığı için pahalı buldular almadılar" dedi.
Ben- Ee ne değişmiş te şimdi almaya başlamışlar?
Özgür- Almanya'da bir atölye tutmuş, tüm parçaları buradan Almanya'ya gönderip orada montaj ettirip buraya "Made in Germany" etiketiyle getirip satmaya başlamış. Alman malı diye fiyatına bakmadan alıyormuş artık insanlar.
Ben- Hayatımda böyle aptalca bir şey daha duymadım.
Özgür- Aaaa! Neden aptalca olsun canım? Önceden motoru beğenmeyip almayanlar daha aptal değil mi?
Ben- Onlar zaten ayrı bir gerizekalı ama bu duruma böyle bir çözüm bulmak ta hayatta duyduğum en aptalca şey....
Özgür- Adam uğraşmış bir emek koymuş ortaya, Türkiye için bir değer yaratmış, satın almayan aptallara malı satmanın da bir yolunu bulmuş, sen nesini beğenmiyorsun gayet dahiyane bir fikir.
Ben- Bunun nesi dahiyane? Sen bir malı elindeki yerli parçalarla burada üretebiliyorsun ama yanındaki adam almıyor diye aynı parçaları başka bir ülkeye gönderip orada montaj ettirip yeniden getirip aynı adama satıyorsun. Mantık neresinde bunun? Dünyanın enerjisini harcıyorsun, dünyanın benzinini, mazotunu yakıp petrol firmalarını zengin ediyorsun, burada üretebileceğin birşeyi götürüp Almanya'da üeretebilmek için yaptığın nakliyelerle dünyaya fazladan zarar veriyorsun, tüm bunlar için ilave masraf yapıyorsun. Amaçsa aynı adama aynı malı satabilmek, böyle bir saçmalık olamaz. (Bundan sonra tartışma büyür, iki tip birbirine girer. Gecenin kalanı laf sokmalarla, bir türlü anlaşılamayan ticari dehaları izah etme çabalarıyla ziyan olur gider.)
*
Balkon kapısından mutfak dolabının üst rafına kadar ilerleyen karıncaların oluşturduğu yolu keşfeden Özgür,
- Ne olmuş gene burayı karıncalar basmış?
- Üst raftaki çocukların öksürük şurubunu keşfetmişler bu sefer, tatlı ya... Kafayı bulacaklar haberleri yok.
- Off bunların da sarhoşu hiç çekilmez....
*
Özgür- Bundan sonra çarşamba akşamları katıldığım toplantıda takım elbise giyeceğim. Her hafta Çarşamba takım elbisem gömleğim hazır olsun bak...
Ben- Emret reis, var mı başka bi emrin?
*
Bir pazar günü Babanne ziyaretine gitmeden önce evde duş alma çabası içindeyken Ben- Ne diye alelacele girdin o banyoya? Benim duş jelim orada kalmış, diğer banyoda duş almak zorunda kaldım şimdi de size aldığım şu erkek duş jeliyle yıkandığım için odunumsu bahatlı bişey kokuyorum...
Suratında kocaman bir gülümsemeyle Özgür- Evet, ben de mis gibi manolya kokuyorum.
*
Akşamın bir yarısı alışveriş merkezinden dönüşte otoparkta, ben uyuyan Özge ile kucağımda dikilirken benim adamlar bagajı boşaltıyorlar. Oğlanlar yorgun argın somurtarak arabadan poşetleri alırken Özgür bagajdan kaptığı Özge'nin pusetini roketatar gibi tutup "tatatatatata" sesi çıkararak şoka girmiş bizim oğlanları taramaya başlar. Sonrası malum, yine biz iki saftirik gülme krizine gireriz, oğlanlar olayı anlayana dek Özge uyanıp yaygarayı basar, asansörde eve çıkarken bebeği kim uyandırdı kavgası çıkar...
Galiba çocuk sayısı arttıkça insanda kafa kalmıyor...
30 Nisan 2014 Çarşamba
Uzun ve karmaşık
Her şey üç hafta önce İkea'ya gitmemizle başladı. Nasıl oluyor bilmiyorum ama bir şekilde bizim dahil olduğumuz her şey sonunda kaosa ve karmaşaya dönüşüyor. Özge'ye doğru dürüst bir yatak alalım dedik, 1 senedir çocuk şu portatif park yataklardan birinde yatıyor ve son zamanlarda epey gıcırdamaya bizi ve hatta kendisini bile uyandırmaya başlamıştı. Zaten hala kendi odası yok, mevcut evde buna imkan da yok, bizimle aynı odada yatıyor hala. Galiba 3. çocukta böyle oluyor, ilk çocukta insan herşeyini özene bezene yapıyor, odasını komple halısından lambasına donatıyor ama artık 3. çocuk olunca belki de bizim rahatlığımızdan işte böyle 1 yaşını bitirdiği halde hala ne bir odası ne de doğru dürüst bir yatağı olmayabiliyor. Dolap yerine küçük bir şifonyere eşyalarını tıkıştırıyoruz falan. Neyse işte, artık bi zahmet çocuğa azıcık masraf yapalım, gıcırtılardan kurtaralım da doğru dürüst bir yatakta uyutalım dedik. Gittik İkea'ya.
Aman bir kalabalık bir kalabalık sormayın gitsin, bir aylık bebekle geleni de var, bizim gibi kazık kadar çocuklarıyla da, her ebat ve boyda çocuk mevcuttu. Neyse seçtik bir bebek yatağı, onun yanısıra "aaaa ne güzelmiş at bundan da bir tane çantaya" diye diye bir sürü ıvır zıvır da aldık. Sonra hazır gelmişken Özgür illa bizim 15 yıllık yatağı da değiştirelim diye tutturdu. Her ne kadar artık bizim vücut şeklimizi almış, bizimle bütünleşmiş te olsa emektar yatağımızdan kurtulmak hiç te zor olmadı ne yalan söyleyeyim, zira son zamanlarda ikimiz de oramız buramız ağrıyarak kalkıyorduk yataktan. Velhasıl uzun tartışmalar sonucunda bir yatakta karar kıldık ama ellerinde yokmuş bir haftaya getirtiriz dediler. Üzülerek(?) ertesi hafta yeniden gitmemiz gerekeceğini öğrendik.
Ertesi hafta Ömer'in ortodontist randevusu vardı. Bu sene okul açıldığından beridir tel takmaya başladı o yüzden aralıklarla kontrole gidip tellerini ayarlatmak falan gerekiyor. Neyse sabahın 9'unda ortodontiste cümbür cemaat gittik. Kulağa çok saçma geliyor biliyorum, ama açıklayabilirim; bir tane çocuğun diş randevusu için 5 kişilik bir aile olarak cumartesi sabahı, hem de sabahın köründe Esenyurt'un Bahçeşehir ucundan taaa Çapa'ya gitmek çok tuhaf kabul, ama oradan annemlerin evi çok yakın olduğu için hemen ortodontistten sonra onlara kahvaltıya gidebiliyoruz. Anne kahvaltısı ise muhteşem oluyor.
Gördüğünüz gibi kalabalık aile olmak son derece üstün bir organizasyon becerisi ve planlama yeteneği gerektiriyor. Külfet gibi görünen bazı şeyleri bu şekilde fırsata çevirmek, bir taşla iki, hatta hatta üç kuş vurabilmek şart, yoksa çocukların ıvır zıvır işleri bitmek bilmiyor, biz de giderek gençleşmiyoruz di mi ama? Annemlerden de eve dönerken İkea yolumuzun üzerinde olacağı için uğrayıp bizim yatağı da alırız diye plan yapmıştık. Gördünüz değil mi bir güne kaç plan ve iş sığdırabildiğimizi? İmkansız değil ama işte uzun yılların acı dolu tecrübeleri insanı bu şekilde eğitiyor diyelim. :P
Neyse sabah dişçide bir önceki hafta bana "Sizin randevunuz bu hafta değil, haftaya ayın 19'unda" diyen kızın "Aaa sizin bu gün randevunuz yok ki" demesiyle ufak çapta bir kriz yaşandı ama salon kadını çizgimi bozmadan durumu hallettim. Özgür de yeni randevu tarihini kıza küçük bir kağıda el yazısı ile yazdırıp sonraki randevuyu garantiye almış. Sonra annemlere gidip güzel bir kahvaltı ettik, sohbet muhabbet güzelce vakit geçirdik. İkea'ya gitmeden önce bebişin altını bi kontrol edeyim dedim ki aman Allah! Her tarafını benekler basmış kızın. Hafta içi azıcık ateşi çıkmıştı ben de herhangi bir burun akıntısı, hapşırık vs olmayınca dişe yormuştum, meğerse bizim kız kızamıkçık geçiriyormuş.
Sonrasında benekler dışında çocuğun başka da bir şikayeti olmadığı için mecburen programa uyduk, ki zaten yatağı bizim için mağazaya getirttiklerinden, o gün alabilmek için bize tanınan son gündü. Hem muhtemelen kızamıkçığı da bir hafta önce cumartesi yine İkea'dan kaptığımız için iade-i ziyaret şart olmuştu. Çok hafif atlatıldığı için aman sakınayım diğer çocuklara bulaşmasın demedim, zaten kız çocuklarının erken yaşta kızamıkçık geçirmesi daha iyi, hamilelikte daha tehlikeli, düşükle sonuçlanabilir deyip kaldığımız yerden güne devam ettik. Bu vesileyle bit kadar çocuklarla hava almak için alışveriş merkezlerine giden ana babaları da yeniden uyarmak isterim; yeni doğmuş bebekle gezmeye alışveriş merkezine gidilmez anacım. Ya dişinizi sıkıp bir müddet daha evde oturun ya da az insanın olacağı açık havadaki parklara, bahçelere gidin ve gerçekten temiz hava alın. Ben her üç çocuğumda da paşa paşa oturdum evimde, aşılarını olmadan, bağışıklığı yeterince güçlenmeden yeni doğmuş bebekle hiç bir yere gitmedim, gideni de böyle ayıplarım kusura bakmayın. "Hafta sonu İkea'da 40 günlük bebeme kızamıkçık bulaştıran ahanda bunlarmış" diyen varsa şimdi çıksın ortaya yüzleşelim. Biz de zaten oradan kaptık mikrobu, biz olmasak bir başkası olacaktı.
Neyse hızlıca ikinci İkea turumuzu yapıp eve döndük. Nitekim yine belamızı bulduk. Haftaya Özge hafif ateşle nezle olarak başladı, iki gün sonra nezlesi krup'a dönüştü. İlk ateşlenmesinden 3 gün sonra yeniden ateşlenince de artık doktoru görmek şart oldu deyip gittik doktora. Krup ve kulak enfeksiyonu bir aradaymış aldık ilaçlarımızı geldik eve. İlk İkea ziyaretimizden bu yana sadece kız değil sırasıyla büyük oğlan, küçük oğlan ve Özgür de nezle oldu. 3. hafta ve biz hala hastalıklarla uğraşıyoruz. Demek ki neymiş, İkea baharda gidilecek yer değilmiş.
Tüm bu karmaşada, sümüklü mendiller, şuruplar, zencefil bardakları vs arasında Erguvan Güzeli'ni bitirdim. 5 üzerinden 3 verdim, okuması kolay, güzel vakit geçirtti, sıradan bir köylünün nasıl yükselerek Bizans İmparatoru olabileceğini gördüm o yüzden 3, yoksa okumamak bir kayıp olmaz. Yeni kitabım en üst resimde ama çok istediğim halde pek vakit bulup okuyamadım. Bu böcek te pek yardımcı olmuyor. Şu yazıyı yazarken bile kucağımda bir yandan onu sallayıp ninni söylüyorum. Ne zor şartlar altında blog yazıyorum bilin istedim.
Bu arada eski İkea nevresiminden yapılmış perdemi gördünüz mü? Bu eve taşınınca böyle büyük pencere için uzun güneşliğim yoktu. Annem sağolsun çocukların odasına eski İkea nevresimlerini kesip perdeye çevirdi. Fikir benden, uygulama ondan biz de İkea Hacker sayılır mıyız artık acaba? Bu arada bu eve taşınalı tam bir sene oldu, ne çabuk geçiyor zaman....
Aman bir kalabalık bir kalabalık sormayın gitsin, bir aylık bebekle geleni de var, bizim gibi kazık kadar çocuklarıyla da, her ebat ve boyda çocuk mevcuttu. Neyse seçtik bir bebek yatağı, onun yanısıra "aaaa ne güzelmiş at bundan da bir tane çantaya" diye diye bir sürü ıvır zıvır da aldık. Sonra hazır gelmişken Özgür illa bizim 15 yıllık yatağı da değiştirelim diye tutturdu. Her ne kadar artık bizim vücut şeklimizi almış, bizimle bütünleşmiş te olsa emektar yatağımızdan kurtulmak hiç te zor olmadı ne yalan söyleyeyim, zira son zamanlarda ikimiz de oramız buramız ağrıyarak kalkıyorduk yataktan. Velhasıl uzun tartışmalar sonucunda bir yatakta karar kıldık ama ellerinde yokmuş bir haftaya getirtiriz dediler. Üzülerek(?) ertesi hafta yeniden gitmemiz gerekeceğini öğrendik.
Ertesi hafta Ömer'in ortodontist randevusu vardı. Bu sene okul açıldığından beridir tel takmaya başladı o yüzden aralıklarla kontrole gidip tellerini ayarlatmak falan gerekiyor. Neyse sabahın 9'unda ortodontiste cümbür cemaat gittik. Kulağa çok saçma geliyor biliyorum, ama açıklayabilirim; bir tane çocuğun diş randevusu için 5 kişilik bir aile olarak cumartesi sabahı, hem de sabahın köründe Esenyurt'un Bahçeşehir ucundan taaa Çapa'ya gitmek çok tuhaf kabul, ama oradan annemlerin evi çok yakın olduğu için hemen ortodontistten sonra onlara kahvaltıya gidebiliyoruz. Anne kahvaltısı ise muhteşem oluyor.
Gördüğünüz gibi kalabalık aile olmak son derece üstün bir organizasyon becerisi ve planlama yeteneği gerektiriyor. Külfet gibi görünen bazı şeyleri bu şekilde fırsata çevirmek, bir taşla iki, hatta hatta üç kuş vurabilmek şart, yoksa çocukların ıvır zıvır işleri bitmek bilmiyor, biz de giderek gençleşmiyoruz di mi ama? Annemlerden de eve dönerken İkea yolumuzun üzerinde olacağı için uğrayıp bizim yatağı da alırız diye plan yapmıştık. Gördünüz değil mi bir güne kaç plan ve iş sığdırabildiğimizi? İmkansız değil ama işte uzun yılların acı dolu tecrübeleri insanı bu şekilde eğitiyor diyelim. :P
Neyse sabah dişçide bir önceki hafta bana "Sizin randevunuz bu hafta değil, haftaya ayın 19'unda" diyen kızın "Aaa sizin bu gün randevunuz yok ki" demesiyle ufak çapta bir kriz yaşandı ama salon kadını çizgimi bozmadan durumu hallettim. Özgür de yeni randevu tarihini kıza küçük bir kağıda el yazısı ile yazdırıp sonraki randevuyu garantiye almış. Sonra annemlere gidip güzel bir kahvaltı ettik, sohbet muhabbet güzelce vakit geçirdik. İkea'ya gitmeden önce bebişin altını bi kontrol edeyim dedim ki aman Allah! Her tarafını benekler basmış kızın. Hafta içi azıcık ateşi çıkmıştı ben de herhangi bir burun akıntısı, hapşırık vs olmayınca dişe yormuştum, meğerse bizim kız kızamıkçık geçiriyormuş.
Sonrasında benekler dışında çocuğun başka da bir şikayeti olmadığı için mecburen programa uyduk, ki zaten yatağı bizim için mağazaya getirttiklerinden, o gün alabilmek için bize tanınan son gündü. Hem muhtemelen kızamıkçığı da bir hafta önce cumartesi yine İkea'dan kaptığımız için iade-i ziyaret şart olmuştu. Çok hafif atlatıldığı için aman sakınayım diğer çocuklara bulaşmasın demedim, zaten kız çocuklarının erken yaşta kızamıkçık geçirmesi daha iyi, hamilelikte daha tehlikeli, düşükle sonuçlanabilir deyip kaldığımız yerden güne devam ettik. Bu vesileyle bit kadar çocuklarla hava almak için alışveriş merkezlerine giden ana babaları da yeniden uyarmak isterim; yeni doğmuş bebekle gezmeye alışveriş merkezine gidilmez anacım. Ya dişinizi sıkıp bir müddet daha evde oturun ya da az insanın olacağı açık havadaki parklara, bahçelere gidin ve gerçekten temiz hava alın. Ben her üç çocuğumda da paşa paşa oturdum evimde, aşılarını olmadan, bağışıklığı yeterince güçlenmeden yeni doğmuş bebekle hiç bir yere gitmedim, gideni de böyle ayıplarım kusura bakmayın. "Hafta sonu İkea'da 40 günlük bebeme kızamıkçık bulaştıran ahanda bunlarmış" diyen varsa şimdi çıksın ortaya yüzleşelim. Biz de zaten oradan kaptık mikrobu, biz olmasak bir başkası olacaktı.
Neyse hızlıca ikinci İkea turumuzu yapıp eve döndük. Nitekim yine belamızı bulduk. Haftaya Özge hafif ateşle nezle olarak başladı, iki gün sonra nezlesi krup'a dönüştü. İlk ateşlenmesinden 3 gün sonra yeniden ateşlenince de artık doktoru görmek şart oldu deyip gittik doktora. Krup ve kulak enfeksiyonu bir aradaymış aldık ilaçlarımızı geldik eve. İlk İkea ziyaretimizden bu yana sadece kız değil sırasıyla büyük oğlan, küçük oğlan ve Özgür de nezle oldu. 3. hafta ve biz hala hastalıklarla uğraşıyoruz. Demek ki neymiş, İkea baharda gidilecek yer değilmiş.
Tüm bu karmaşada, sümüklü mendiller, şuruplar, zencefil bardakları vs arasında Erguvan Güzeli'ni bitirdim. 5 üzerinden 3 verdim, okuması kolay, güzel vakit geçirtti, sıradan bir köylünün nasıl yükselerek Bizans İmparatoru olabileceğini gördüm o yüzden 3, yoksa okumamak bir kayıp olmaz. Yeni kitabım en üst resimde ama çok istediğim halde pek vakit bulup okuyamadım. Bu böcek te pek yardımcı olmuyor. Şu yazıyı yazarken bile kucağımda bir yandan onu sallayıp ninni söylüyorum. Ne zor şartlar altında blog yazıyorum bilin istedim.
Bu arada eski İkea nevresiminden yapılmış perdemi gördünüz mü? Bu eve taşınınca böyle büyük pencere için uzun güneşliğim yoktu. Annem sağolsun çocukların odasına eski İkea nevresimlerini kesip perdeye çevirdi. Fikir benden, uygulama ondan biz de İkea Hacker sayılır mıyız artık acaba? Bu arada bu eve taşınalı tam bir sene oldu, ne çabuk geçiyor zaman....
27 Şubat 2014 Perşembe
Ütüleri sıfırladım
Geçen hafta hastalık izni kullandığım için ev işlerinden kaytarınca bu hafta kendimi çamaşıra ve ütüye vurdum blogcum. İlk iki gün kaç makine çamaşır yıkadım hatırlamıyorum, yıka yıka bitmedi bir türlü. Zaten biliyorsunuz bizim evde en büyük sorun ütü. ( Bknz, şu, şu ve şu yazı) Nitekim çamaşırlar yıkandıktan sonra ütü aşamasında büyük bir tıkanma yaşandı. Halihazırda aylardır ütülenecek çamaşır yığınının dibine ulaşmayı başaramamıştım üzerine bir haftalık tembellik ve yeni çamaşırlar da eklenince artık içime iyice fenalık geldi. Gözümü karartıp iki günlük bir ütü maratonuna giriştim.
Bu arada beni ayıplayıp yargılamadan önce lütfen önce kendinizi benim yerime bir koyun. Bebeği uyutabildiğim ender zamanlar için, üç tane çocuğun kıyafetlerine ilaveten, bu aralar takım elbise giymeye aşırı bir düşkünlük gösteren bir kocanın gömleklerini ütülemek dışında, çok daha eğlenceli planlarım var doğal olarak. Hem her gün gömlek ütülemeye meraklı olsaydım mühendis bir adamla evlenmek yerine gider kendime memur bir koca bulurdum. Değil mi ama? Neyse Özgür'ün bu takım elbise sevdası yakında son bulur diye ümit ediyorum. Ama sonuçta evdeki ütülerin nihayet bitmesi vesilesiyle, her an göreve hazır bir şekilde, aylardır salonun ortasında duran ütü masası, törenler eşliğinde yatak odasındaki yerine kaldırıldı. Salon da nispeten çamaşır odası görünümünden kurtulup daha nezih bir yer oldu. Hatta birkaçımız kendimizi kaybedip, "Aslında baya büyükmüş lan bu salon" diye itirafta da bulunduk.
Anlayacağınız üzere bizim eve pek misafir gelip gitmiyor. Arada hafta sonları Özgür'ün abisi, hanımı ve çocukları geliyor. Biz iki elti, çay içip iki lafın belini kırarken çocuklar bol bol tepişiyor, Özgür ve abisi doyasıya iş konuşuyorlar falan. Ortam bu... Ama onlar da aileden sayıldığı için sadece eve şöyle bir çeki düzen verip çamaşır sepeti ve ütü masasını geçici olarak ortadan kaldırıyorduk. Ama şimdi normalde de (evde misafir olmadığında da) ütü masası salonun bir demirbaşı olmaktan çıkınca, o geriye bıraktığı boşluğun insana verdiği hafiflik duygusu süper birşeymiş. Ne yapalım bizim evde sıfırlayacak fazla bir şey yok. Gündemin içime vermiş olduğu sıkıntı ve asap bozukluğunu iki günlük bir ütü maratonuyla sıfırlamaya çalıştım. Yine de "Oh be hıncımı aldım, çok rahatladım" diyemeyeceğim ama evde çok uzun zamandır ertelediğim başka işler de bulurum elbet... Seçimlere daha bir ay var, anlaşılan o zamana dek ortalık durulacağına daha beter karışacak.
Ütü yazısının altına nasıl bir fotoğraf bekliyordunuz bilmem ama ben içiniz açılsın diye bizim bıdığı koydum. Zaten en zevklisi de bunun çamaşırlarını ütülemek. :)
Hem bu fotoğraf sayesinde bir dekorasyon objesi olan tabloların, çocuklu evde nasıl bir kitaplık engelleyici olarak kullanılabileceğine dair ipuçları vermek istedim. Bakın arka planda, panoramik puzzle tablosu koltukla desteklenerek nasıl kullanılmış. Bu ipucu da benden size bu haftanın kıyağı olsun.
İki günün ve saatler süren sıcak buharın etkisiyle hafif mayışmış ve pelteleşmiş olabilirim. Ama nihayet aylardır dibine ulaşamadığım yığını eritip hepsini ütülemeyi başardım. Nitekim yığının en altından benim iki adet yazlık capri pantolonum ve Özgür'ün ekoseli bermuda şortu ile polo yakalı beyaz tişörtü çıktı. Şubat ayının sonunda olduğumuzu dikkate alacak olursak durumun (durumumun) vahametini daha iyi kavrayacağınıza inanıyorum.
Bu arada beni ayıplayıp yargılamadan önce lütfen önce kendinizi benim yerime bir koyun. Bebeği uyutabildiğim ender zamanlar için, üç tane çocuğun kıyafetlerine ilaveten, bu aralar takım elbise giymeye aşırı bir düşkünlük gösteren bir kocanın gömleklerini ütülemek dışında, çok daha eğlenceli planlarım var doğal olarak. Hem her gün gömlek ütülemeye meraklı olsaydım mühendis bir adamla evlenmek yerine gider kendime memur bir koca bulurdum. Değil mi ama? Neyse Özgür'ün bu takım elbise sevdası yakında son bulur diye ümit ediyorum. Ama sonuçta evdeki ütülerin nihayet bitmesi vesilesiyle, her an göreve hazır bir şekilde, aylardır salonun ortasında duran ütü masası, törenler eşliğinde yatak odasındaki yerine kaldırıldı. Salon da nispeten çamaşır odası görünümünden kurtulup daha nezih bir yer oldu. Hatta birkaçımız kendimizi kaybedip, "Aslında baya büyükmüş lan bu salon" diye itirafta da bulunduk.
Anlayacağınız üzere bizim eve pek misafir gelip gitmiyor. Arada hafta sonları Özgür'ün abisi, hanımı ve çocukları geliyor. Biz iki elti, çay içip iki lafın belini kırarken çocuklar bol bol tepişiyor, Özgür ve abisi doyasıya iş konuşuyorlar falan. Ortam bu... Ama onlar da aileden sayıldığı için sadece eve şöyle bir çeki düzen verip çamaşır sepeti ve ütü masasını geçici olarak ortadan kaldırıyorduk. Ama şimdi normalde de (evde misafir olmadığında da) ütü masası salonun bir demirbaşı olmaktan çıkınca, o geriye bıraktığı boşluğun insana verdiği hafiflik duygusu süper birşeymiş. Ne yapalım bizim evde sıfırlayacak fazla bir şey yok. Gündemin içime vermiş olduğu sıkıntı ve asap bozukluğunu iki günlük bir ütü maratonuyla sıfırlamaya çalıştım. Yine de "Oh be hıncımı aldım, çok rahatladım" diyemeyeceğim ama evde çok uzun zamandır ertelediğim başka işler de bulurum elbet... Seçimlere daha bir ay var, anlaşılan o zamana dek ortalık durulacağına daha beter karışacak.
Ütü yazısının altına nasıl bir fotoğraf bekliyordunuz bilmem ama ben içiniz açılsın diye bizim bıdığı koydum. Zaten en zevklisi de bunun çamaşırlarını ütülemek. :)
Hem bu fotoğraf sayesinde bir dekorasyon objesi olan tabloların, çocuklu evde nasıl bir kitaplık engelleyici olarak kullanılabileceğine dair ipuçları vermek istedim. Bakın arka planda, panoramik puzzle tablosu koltukla desteklenerek nasıl kullanılmış. Bu ipucu da benden size bu haftanın kıyağı olsun.
21 Şubat 2014 Cuma
Hastayım, hastasın, hasta..
Onu bitirince bu kitabı aldım elime. Taaa 1969 basımı, annemin gençliğinde aldığı kitap. Zamanında annem de babam da aynı kitabı almışlar, ikisinin de kitapları uzun memuriyet yılları boyunca kolilerde, depolarda süründü durdu. Günün birinde babam iyi bir marangoz bulup bir kütüphane yaptırtmaya karar verdi. Annemle oturup resmini çizdiler. Ölçülerini belirlediler ve verdiler ustaya. Sonunda kitaplık bitip te kitaplar raflarda yerlerini bulduğunda nasıl da şaşırmıştım... Bizim evde o kadar kitap olduğunu hayatta tahmin edemezdim. İnsan kolilere bakınca gözünde bir şey canlandıramıyor. Neyse, o zaman annemle babam kitaplarını birleştirince baktılar ki bazı kitaplardan ikişer tane var, işte onların birer tanesini evlenirken çeyiz olarak bana verdiler. :) Böyle bir aileyiz biz, çeyiz anlayışımız farklı azıcık. Ben de niyeyse senelerdir okumamışım, duruyordu öyle bir köşede, hastalık aklımı başıma getirmiş olmalı ki başladım dün okumaya... Aman nasıl su gibi akıp giden güzel bir kitapmış, bin pişman oldum daha önce okumadığıma.
Uzun lafın kısası, bu hafta iyice tembellik yaptım. Ne temizlik, ne yemek... Pazartesi iyiydim, daha yeni yeni boğazım ağrımaya başlamıştı. O zaman bi tencere karnıbahar pişirdim, iki gün yedik. Oğlanlar söylendi durdu ama mecbur yediler. İki gün öyle ıvır zıvır, çorba, kahvaltı, dışarıdan falan söyleyerek takıldık. Bu akşam da koca bir tencere nohutla pilav pişirip bu haftayı böyle kapatmayı planlıyorum inşallah. Çünkü hasta olunca alışveriş falan da yalan oldu haliyle. Dolapta meyveden başka bir şey kalmamış. Artık evde ne varsa ona talim. Temizlik ve ütü gelecek haftaya anacım. Hala burnum şarıl şarıl akıyor. Hastayken, fırsatım varken biraz daha okuyayım şu kitaptan hele, sonra işten güçten elimde günlerce sürünüyor kitaplar.
13 Şubat 2014 Perşembe
Hayal mi Gerçek mi?
Bu hafta sonu Özge 1 yaşını dolduruyor. O hayatımıza gireli ne çabuk 1 sene geçti inanamıyorum. Hala kendi kendine yürüyemiyor, arada kendi başına çekingen 1-2 adım atıyor ama eşyalara tutuna tutuna neredeyse evin içinde koşar hale geldi. Öpmeyi öğrendi. Öp dediğimizde yavaşça dudaklarını yanağımıza değdirip bırakıyor. Sonra burun ve kulak deliklerini keşfetti. Sık sık o minik işaret parmağı ile burnunun derinliklerini araştırıyor veya parmağını kulağına sokup kaşıyor. Kapı çaldığında acaip bir heyecana kapılıp "hadi hadi hadi" diye kapıya gitmek istiyor. Oynak bir müzik duydu mu olduğu yerde hafifçe el çırpıp dans etmeye başlıyor. Eşyaları işaret edip "bu bu bu" diyerek vermemi istiyor. "Al, ver, gel, hadi" gibi temel kelimelerle çoğu şeyi anlatabiliyor. Bir de zırt pırt yanıma gelip "memme memme memme memmeeee" diye mızıldanmayı öğrendi ki vermeden susmuyor velet. Dokunmasını veya kurcalamasını istemediğimiz şeylere yaklaşınca dilimizle cık cık cık sesi çıkarıyoruz sinirleniyor ama duruyor. Sonra da suratını buruşturup güya çok sevimli bir ifade takınıp kibarca izin istiyor. Suratı öyle komik oluyor ki görmeniz lazım... Geçen bir sene boyunca, ümitsizliğe kapıldığım, hayal kırıklığına uğradığım, çok üzüldüğüm ve hatta çok ama çok feci bunaldığım bir sürü an ve gün oldu eğer bu küçük bebek hayatımda olmasaydı herhalde bu dönemde yaşanan herşeye katlanmak çok daha zor olacaktı. Onun bulaşıcı neşesi ve kahkahaları olmadan hayat bizim için çok daha sönük ve monoton olacaktı eminim. O yüzden Allah'a şükürler olsun onu ailemize dahil ettiği ve sağlıkla bize kavuşturduğu için.
Not: Başlık yazıyla alakasız görünüyor farkındayım, aslında resmin altında bu aralar zihnimi fazlasıyla meşgul eden bir konu üzerine de birşeyler yazmıştım ki başlık esas o kısıma hitab ediyordu. Sonradan bazı kişisel sebeplerden konuyu kendime saklamaya karar verdim o yüzden o kısmı çıkardım. Umduğumuz şekilde gelişmeler olursa bu kaldırdığım kısımla birlikte diğer detayları da yazar yayınlarım, söz.
![]() |
| Uyumamakta direnen bıdık abilerden öğrendiği tekvando tekniklerini babası üzerinde deniyor |
Not: Başlık yazıyla alakasız görünüyor farkındayım, aslında resmin altında bu aralar zihnimi fazlasıyla meşgul eden bir konu üzerine de birşeyler yazmıştım ki başlık esas o kısıma hitab ediyordu. Sonradan bazı kişisel sebeplerden konuyu kendime saklamaya karar verdim o yüzden o kısmı çıkardım. Umduğumuz şekilde gelişmeler olursa bu kaldırdığım kısımla birlikte diğer detayları da yazar yayınlarım, söz.
30 Ocak 2014 Perşembe
Hizmetçi
![]() |
| Ne o? Yoksa iki ergenle uğraşmaya başladığım çok mu belli oluyor? |
Çoğunlukla uykusu gelince salonda yere serdiğimiz yorganın üstünde parmağını ağzına sokup sağa sola devrilmeye başlıyor. Geliyor bize sürünüyor bazen biz de yanına uzanıyoruz. Yanımıza yatıp uyumaya çalışacağına üstümüze tırmanmaya çalışıyor. Geçen gece artık Özgür de ben de yorgunluktan bitmiş, bizim bıdığı ikimizin de kucağımıza alıp sallayacak hali kalmadığından yorganın üzerine uzanmış uyusun diye bekliyorduk. Bu tabi yine üzerimize tırmanmaya çalışıyor, uyutmadığımız için ikimiz de hacamat etmeye çalışıyordu. En sonunda ben dayanamayıp patladım,
- Özgür Allah aşkına al şunu azıcık salla kucağında, biraz mayışsın sonra ben ayağımda sallarım, tüm saçlarımı yoldu zaten, şimdi de parmağıyla dişetlerimi oymaya çalışıyor.
- Selen dur kendime gelmeye çalışıyorum. Az önce ayağa kalkıcam diye gırtlağıma dayanıp güç aldı. Çaktırmadan boğmaya mı çalışıyor anlamadım ama dur iki dakika nefesim düzelsin...
Cuma günü büyük teyzeyi hastaneye kaldırdık. Zatürre teşhisi kondu, yatarak tedavi olması lazım dediler. Annemle babam zaten 2 haftadır feci gripler. Üstüne bir de haber gelmez mi "Özgür'ün babası sabah işe giderken merdivenlerden yüzükoyun yuvarlandı hastaneye kaldırdık" diye... Neyse çok iç karartıcı bir yazı olsun istemiyorum o yüzden ayrıntıları geçiyorum; Özgür'ün babası iyi, bir dişi kırık, onun dışında kırık kemiği veya beyin kanaması falan yok Allah'a çok şükür. Teyze ise hala hastanede, doktor tedaviye cevap verdi demiş ama bakalım kendini biraz daha toparlayabilecek mi... Annem teyzeye refakat edebilecek kadar toparladı kendini, babamsa evde tek başına uğraşıyor işte gripten temelli kurtulmaya.
Bunun dışında bu aralar oğlanlara evdeki her türlü teknolojik cihazı yasakladık. Şubat tatilinde olacak iş değil farkındayız ama ne yapalım mecburduk. Bilgisayar, tablet, play station, psp hepsi yasak. Süresiz yasak hem de. İkisi de aşırı bir teknolojik bağımlılık geliştirmeye başlamışlardı o yüzden hepsini toptan yasakladık. Karneleri de güzel gelince gittik ailece oynamak için bir kaç kutu oyunu ve bir dart aldık. Akşamları evde dart turnuvası yapıyoruz. Ben tabi hep sonuncu oluyorum ama hepimiz eğleniyoruz ve ailece vakit geçirmiş oluyoruz. Yakında tavla turnuvası da düzenleyeceğiz ama küçük hanım pek izin vermiyor. Tavlayla hep kendisi oynamak istiyor. Pulları bile yerinde tutamaz olunca şimdilik erteledik tavla olayını.
Özgür'le uzun uzun konuştuk ta çocukların teknoloji bağımlılığında esas suçlu olanın kendimiz olduğuna karar verdik. Bebek yeni doğduğunda sessizce vakit geçirmeleri için başta iyi bir yol gibi gelmişti, zaten hep bir süre kısıtlamaları vardı ama ona rağmen zaman içinde kopamaz oldular oyunlardan. Bundan sonra çocuklarımıza ilerde mutlulukla hatırlayabilecekleri aile anıları bırakmak istiyoruz. Geriye dönüp baktıklarında çocukluk anıları sadece filanca oyunda aldıkları ekipmanın verdiği mutluluk veya en son çıkan oyunda kırdıkları rekor olmasın istiyoruz. Bunun için bazı büyük ve radikal planlarımız daha var ama onlar için henüz gereken finansmanı sağlayamadık :P O yüzden ilk etapta tüm teknolojik oyunları rafa kaldırdık. Ben de onlar şubat tatilinde evdeyken fazla bilgisayarla haşır neşir olmamaya çalışıyorum. Artık birlikte kitap okuma günümüz var. Tom Sawyer'i okuyoruz sırayla. Ben okuyorum onlar dinliyor ben yorulunca onlar okuyor ben dinliyorum, hoşumuza da gidiyor. Ayrıca okuma saati yapınca herkes kendi kitabını alıp köşesine çekiliyor. Televizyona bir sınırlama getirmedik, o yüzden şubat tatilinin de etkisiyle belgesel kanallarını yeniden keşfettiler. Bol bol belgesel izliyorlar, legolarıyla daha çok vakit geçirir oldular. Langırt oynuyorlar. Beraber daha çok vakit geçirmeye başladılar. Sonra Fringe'i izlemeye başladık çocuklarla. En başından başladık büyük bir heyecanla izliyoruz. Resmen bayıldılar diziye. Hayal güçlerini epey geliştirecek bence. Ben de ilk bölümleri yeniden severek izliyorum.
Neyse bizden haberler şimdilik bu kadar. Özge neredeyse 1 yaşını bitirecek, zaman öyle çabuk geçti ki... Artık epey bilinçlendi, salona kurduğum barikattan artık tekli koltuğu iterek kaçıyor. Evde her yere tek başına gidip yerde ne bulursa ağzına atmaya bayılıyor. Tehlikeli olmaya başladı bu kaçma hevesi ama ne yapalım o da bir şekilde keşfedecek dünyayı...
Bu arada blogta biraz yenilik yapayım dedim ama arka plana koyduğum resim niyeyse görünmüyor. Yemyeşil bir fon çıkıyor arka planda. Kaç gündür düzeltemedim bir türlü, ona da gıcık oldum.
Özgür- Evde giydiğim tişörtü gördün mü?
Ben- Görmedim, yok mu bizim odada? Belki ben kirliye atmışımdır.
Özgür- Buldum buldum..
Ben- Nerdeymiş?
Özgür- Hizmetçinin üstünde
Ben- Ne? Hizmetçi mi? Puhahahaha....
Özgür- Ne gülüyorsun? Neydi ya bunun adı?
Ben- Dilsiz Uşak ... hahaha duyan da bişey sanacak ahahahaaaa
3 Ocak 2014 Cuma
Çiko
Yılbaşı akşamımız diğer akşamlardan pek te farklı geçmedi. Özgür İzmit'te bir makinayı devreye alabilmek için sabahın 5 buçuğunda evden çıkmıştı. İşi bitince de eve gelmesi yılbaşı trafiğinde akşam dokuz buçuğu buldu. O saatte benim bebekten fırsat bulup ancak hazırlayabildiğim bir iki çeşit şeyden ibaret sönük bir yılbaşı yemeği yiyip azıcık koltukta Cem Yılmaz izleyip iki çift laf ettikten sonra saat 12:05 te Özgür'ün koltukta uyuyakalması ile son buldu yılbaşı gecemiz. Çocuklar "Bugün yılbaşı, istediğimiz kadar otururuz" dedikten sonra zaten fazla dayanamadılar. 12 buçukta Uğur gitti yattı, Ömer'se zaten yerde serili Özge'nin yorganının üzerinde uyuyakalmıştı. Oğlunu yerden, babasını da kanepeden kazıdıktan sonra ancak saat 1 gibi de ben yatabildim. Pek heyecanlı, neşeli ve eğlencesi bol bir yılbaşı geçirmedik ama Allah'a çok şükür hepimiz sağ, sağlıklı ve bir arada idik. Bunun için şükretmekle yetindik. İlk anları böylesine sönük ve isteksizce karşılanan 2014, inşallah sonradan parlak bir yıl olur da ülkeye huzur ve mutluluk getirir.
Bu sabaha karşı Özge ateşlendi, 37-38 derece ateşe bolca sümüğün eşlik ettiği bir nezle geçiriyor. İştahı iyi ama burnu tıkalı olunca yiyemedi fazla bir şey, ben de ıhlamur ve papatya çayı yaptım ona, içine azıcık toz zencefil, azıcık şeker, bir kaç damla limon sıkıp içirdim biberonla. Şeker hiç koymayacaktım ama papatya azıcık acımsı bir tad vermişti çaya, onu bastırsın diye koymak zorunda kaldım. Malum daha bal yiyemiyor. İnşallah antibiyotiğe falan gerek kalmadan böyle hafif atlatır. Şimdi uyuyor ben de bunları yazıyorum size. Yılın ilk hastalığını da daha ikinci günden böylece kapmış olduk.
Bundan başka mutfakta limon ağacım büyümeye devam ediyor. Limon olduğunu varsayıyorum şimdilik. Gerçi internette gördüğüm limon filizlerine pek benzemiyor ama ben yine de onun limon olmasını diliyorum tüm kalbimle. Geçenlerde bir blogta veya pinterestte evin içindeki o minik portakal ağaçlarını gördüğümde düştü kalbime bu istek, bakalım, belki benim de öyle minnak bir limon ağacım olur evin içinde.
Özge büyümeye devam ediyor, ilk kelimeleri al ve ver oldu. Özgür sürekli oyun oynuyor onunla, eline bir şey veriyor "Al Özge, al, al " diye tekrarlayarak sonra da "Ver Özge, ver, ver" diye geri istiyor verdiği şeyi. Babasıyla hiç sesi çıkmadan oynuyordu bu oyunu son bir haftadır. Güzelce alıyor, ver deyince veriyor falan. Geçen gün baktım sırıta sırıta televizyon kumandasına gidiyor. Öyle mutlu ve heyecanlı idi ki kıyamadım çocuğun elinden kapmaya, izin verdim koltuktan almasına.. İnceledi önce sonra yalama faslına geçmeden ben güzelce istedim "Ver Özge, ver" dedim hemen "Ah, Ah, Ah" diye verdi kumandayı :) Sonra ben verdim ona "Al Özge, al " deyince de "Veh veh veh" diyerek aldı elimden kumandayı. Bir kaç defa daha tekrarladık tamamen bilinçli söylüyor bızdık böylece ilk kelimeleri Al ve Ver oldu. Gerçi uzun zamandır ağlarken "Enne" diye ağlıyor ama onu bilinçli söylediğini düşünmüyorum. Bu "al-ver" den sonra geçen gün de "mamma" diye üstümü tırmalayıp meme emmek istedi. Daha meme ile mamayı karıştırıyor birbirine yavrum. Ama dili yavaş yavaş çözülüyor galiba artık :) Basit kelimeleri sık sık tekrarlayarak öğrenmesine yardımcı olmaya çalışıyorum. Gel, yat, otur vs gibi.
Bu ay hala tuvalet adaptörüne oturuyor ama 8. ayda olduğu gibi neredeyse her şeyi oraya yapayım diye bir gayreti yok. Oyun oynarken, sağı solu kurcalarken hele de ben yakınlarda değilsem salıyor bezine çişini. Hiç tuvalet iletişimi için çaba göstermiyor. Ben götürür oturtursam çişini veya kakasını tuvalete yapıyor, onun dışında hiç tuvalete yapmak için önceki kadar hevesli davranmıyor. Geçecek sanırım, 12. ay süper olacak diyorlar, heyecanla bekliyorum.
Neyse şimdilik bu kadar, bebiş uyurken ancak bu kadar oluyor. İlk fırsatta 3 çocuklu hayattan anekdotlarla yeniden karşınızda olmayı planlıyorum.
Not: Bu arada "Çiko", küçük eltimin Özge'ye taktığı isim, geçen hafta sonu çok eğlendik bu isimle. Unutmamak adına çoğunluğu Özge'yle ilgili olduğu için bu yazıya bu ismi verdim :D
Bu sabaha karşı Özge ateşlendi, 37-38 derece ateşe bolca sümüğün eşlik ettiği bir nezle geçiriyor. İştahı iyi ama burnu tıkalı olunca yiyemedi fazla bir şey, ben de ıhlamur ve papatya çayı yaptım ona, içine azıcık toz zencefil, azıcık şeker, bir kaç damla limon sıkıp içirdim biberonla. Şeker hiç koymayacaktım ama papatya azıcık acımsı bir tad vermişti çaya, onu bastırsın diye koymak zorunda kaldım. Malum daha bal yiyemiyor. İnşallah antibiyotiğe falan gerek kalmadan böyle hafif atlatır. Şimdi uyuyor ben de bunları yazıyorum size. Yılın ilk hastalığını da daha ikinci günden böylece kapmış olduk.
Bundan başka mutfakta limon ağacım büyümeye devam ediyor. Limon olduğunu varsayıyorum şimdilik. Gerçi internette gördüğüm limon filizlerine pek benzemiyor ama ben yine de onun limon olmasını diliyorum tüm kalbimle. Geçenlerde bir blogta veya pinterestte evin içindeki o minik portakal ağaçlarını gördüğümde düştü kalbime bu istek, bakalım, belki benim de öyle minnak bir limon ağacım olur evin içinde.
Özge büyümeye devam ediyor, ilk kelimeleri al ve ver oldu. Özgür sürekli oyun oynuyor onunla, eline bir şey veriyor "Al Özge, al, al " diye tekrarlayarak sonra da "Ver Özge, ver, ver" diye geri istiyor verdiği şeyi. Babasıyla hiç sesi çıkmadan oynuyordu bu oyunu son bir haftadır. Güzelce alıyor, ver deyince veriyor falan. Geçen gün baktım sırıta sırıta televizyon kumandasına gidiyor. Öyle mutlu ve heyecanlı idi ki kıyamadım çocuğun elinden kapmaya, izin verdim koltuktan almasına.. İnceledi önce sonra yalama faslına geçmeden ben güzelce istedim "Ver Özge, ver" dedim hemen "Ah, Ah, Ah" diye verdi kumandayı :) Sonra ben verdim ona "Al Özge, al " deyince de "Veh veh veh" diyerek aldı elimden kumandayı. Bir kaç defa daha tekrarladık tamamen bilinçli söylüyor bızdık böylece ilk kelimeleri Al ve Ver oldu. Gerçi uzun zamandır ağlarken "Enne" diye ağlıyor ama onu bilinçli söylediğini düşünmüyorum. Bu "al-ver" den sonra geçen gün de "mamma" diye üstümü tırmalayıp meme emmek istedi. Daha meme ile mamayı karıştırıyor birbirine yavrum. Ama dili yavaş yavaş çözülüyor galiba artık :) Basit kelimeleri sık sık tekrarlayarak öğrenmesine yardımcı olmaya çalışıyorum. Gel, yat, otur vs gibi.
Bu ay hala tuvalet adaptörüne oturuyor ama 8. ayda olduğu gibi neredeyse her şeyi oraya yapayım diye bir gayreti yok. Oyun oynarken, sağı solu kurcalarken hele de ben yakınlarda değilsem salıyor bezine çişini. Hiç tuvalet iletişimi için çaba göstermiyor. Ben götürür oturtursam çişini veya kakasını tuvalete yapıyor, onun dışında hiç tuvalete yapmak için önceki kadar hevesli davranmıyor. Geçecek sanırım, 12. ay süper olacak diyorlar, heyecanla bekliyorum.
Neyse şimdilik bu kadar, bebiş uyurken ancak bu kadar oluyor. İlk fırsatta 3 çocuklu hayattan anekdotlarla yeniden karşınızda olmayı planlıyorum.
Not: Bu arada "Çiko", küçük eltimin Özge'ye taktığı isim, geçen hafta sonu çok eğlendik bu isimle. Unutmamak adına çoğunluğu Özge'yle ilgili olduğu için bu yazıya bu ismi verdim :D
20 Kasım 2013 Çarşamba
Yardım edin lan azıcık!
Bu pazar bizim evde Ömer'in doğum günü partisi olacak. Haliyle benim eteklerim tutuştu. Pazara kadar evi tertemiz edip misafirler için bir şeyler hazırlamam gerek. En büyük güvencem de cumartesi günü. Özgür ve oğlanlar bebeği oyalarsa ben de hazırlıklar için epeyce vakit bulurum diye düşünüyorum ama tabi işi sağlama almak lazım. O yüzden dün akşam Özgür'le şöyle bir konuşma geçti aramızda.
Ben - Eh bu cumartesi de "işe gidicem" diye gelmezsin inşallah. Pazar günü doğum günü var malum, bana yardım lazım. Acımam, paralarım yemin ederim.
Özgür- Valla gitmem gerekebilir. İtalyan burada, pazartesiden beri makinanın otomasyonunu yapıyor, soracağı şeyler olabilir bana.
Güvendiği dağlara kar yağan, ümitsizlikten kendini kaybedip elindeki tüm kozları oynayan Ben- Otur oturduğun yerde! Bana yardım etmeniz lazım! Kimsenin beni düşündüğü, bana acıdığı yok! Geçen sene 6 aylık hamileyken bile parti yaptırttınız bana, bu sene de salı günü ev taşıdım pazar günü parti yaptık, hem de 2 aylık bebekle! Ben anlamam, senin ne zaman başın sıkışsa ben yardım ediyorum ama... Yok muhasebe yok teknik çizim... N. kaçıp gittiğinde de hamile halimle arkasını toplamaya gelmiştim kaç ay... (Bundan 10 sene önce ben Ömer'e hamileyken, muhasebe müdürümüz "bu strese dayanamayacağım artık" deyip işi bırakmıştı. Ben de bir yaşındaki Uğur'u babaanne ve bakıcıya emanet edip, hamile hamile her gün bir torba yeşil erikle işe giderek, kaçan muhasebe müdürünün ardında bıraktığı karışıklığı düzeltmek için debelenmiştim epeyce bir süre)
Özgür- Ohooo... N.'ye varana kadar geri gittiysen anladım ben seni. Demek o kadar sıkıştı başın. Tamam tamam elimden geleni yaparım. Merak etme sen.
20 yıllık beraberlik bazen böyle işe yarıyor işte, karşındaki seni hemencecik çözüveriyor. :P
Ben - Eh bu cumartesi de "işe gidicem" diye gelmezsin inşallah. Pazar günü doğum günü var malum, bana yardım lazım. Acımam, paralarım yemin ederim.
Özgür- Valla gitmem gerekebilir. İtalyan burada, pazartesiden beri makinanın otomasyonunu yapıyor, soracağı şeyler olabilir bana.
Güvendiği dağlara kar yağan, ümitsizlikten kendini kaybedip elindeki tüm kozları oynayan Ben- Otur oturduğun yerde! Bana yardım etmeniz lazım! Kimsenin beni düşündüğü, bana acıdığı yok! Geçen sene 6 aylık hamileyken bile parti yaptırttınız bana, bu sene de salı günü ev taşıdım pazar günü parti yaptık, hem de 2 aylık bebekle! Ben anlamam, senin ne zaman başın sıkışsa ben yardım ediyorum ama... Yok muhasebe yok teknik çizim... N. kaçıp gittiğinde de hamile halimle arkasını toplamaya gelmiştim kaç ay... (Bundan 10 sene önce ben Ömer'e hamileyken, muhasebe müdürümüz "bu strese dayanamayacağım artık" deyip işi bırakmıştı. Ben de bir yaşındaki Uğur'u babaanne ve bakıcıya emanet edip, hamile hamile her gün bir torba yeşil erikle işe giderek, kaçan muhasebe müdürünün ardında bıraktığı karışıklığı düzeltmek için debelenmiştim epeyce bir süre)
Özgür- Ohooo... N.'ye varana kadar geri gittiysen anladım ben seni. Demek o kadar sıkıştı başın. Tamam tamam elimden geleni yaparım. Merak etme sen.
20 yıllık beraberlik bazen böyle işe yarıyor işte, karşındaki seni hemencecik çözüveriyor. :P
30 Ekim 2013 Çarşamba
Bir daha söyle
Bu aralar evdeki başlıca tartışma konusu Özge'nin ilk kelimesinin ne olacağı. İlk hecelerini söylemeye başladı ama şimdilik aynı heceyi anlamsız şekilde arka arkaya sıralamaktan ibaret ilk sözleri. Babasıyla büyük aşk yaşıyorlar o yüzden ilk kelimesi "baba" olursa şaşırmayacağım. Gerçi Uğur da bana hayrandı ama ilk söylediği kelime "tatal" (çatal) olmuştu. He-Man gibi, elinde tuttuğu çatalı başının üzerine doğru kaldırıp, suratında koca bir gülümseme ve büyük bir zafer edasıyla "tatal" dediğinde ikimiz de çok şaşırmıştık bugün gibi hatırlıyorum.
Ömer konuşmaya başladığında ilk kelimesi ne olduğuna dair ise çok şaibeli bilgiler var. Ömer uzunca süre Avni gibi muful dıgıl gibisinden şeyler söyleyip parmağıyla işaret ederek anlaşmıştı bizimle. (Bakınız Ömer'ce Türkçe Sözlük) Onun ilk sözlerini tek anlayabilen Uğur olduğu ve de o zamanlar sadece 3 -3,5 yaşlarında olduğu için maalesef Ömer'in ilk kelimesi neydi emin değiliz. Sonraları konuşması düzeldi ama uzunca bir süre kelimelerin içindeki "k" haflerini " t" gibi söylemeye devam etti. Çocuğa gökkuşağı ve gökyüzü dedirterek epey eğlendik itiraf ediyorum. Kendimizle gurur duymuyoruz elbet ama cidden çok komikti. :)
Uğur'un konuşması oldum olası çok muntazamdı, küçücük yaşında çok zor kelimeleri bile çok güzel telaffuz ederdi o yüzden İstanbul'a geldiğimizde "Kozyatağı" yerine "Tozyatağı" dediğini fark ettiğimizde hem çok şaşırmış hem de çocuğa hak vermeden yapamamıştık. :P
Özge'de bu sefer dördümüz birden dikkat kesilmiş dinliyor olacağız, ilk bilinçli sözcüğünü kaçırmamız zor olur herhalde. Heyecanla bekliyoruz, bakalım ilk kelimesi ne olacak.
11 Eylül 2013 Çarşamba
Okula 5 kala
Bu aralar canla başla kitap "okumaya çalışıyorum". Okunacak öyle güzel kitaplarım var ki elimde, onları okuyabilmek için resmen yırtınıyorum. Ama benim yaramaz kızım hiç izin vermiyor. Gündüzleri büyük bir hevesle uyutuyorum yatağına yatırıyorum sonra alelacele işlerimi toparlayıp çayımı veya kahvemi alıp atıyorum kendimi koltuğa, tam kitabı açıyorum hop uyanıyor zilli.. Kesin kokusunu falan alıyor, "Hah bu kadın keyif yapıyor, madem işi bitti kalkayım ben" diyor yoksa bu kadarı tesadüf olamaz artık. Güvercinin Kanatları'nı hele de böyle bir okuma temposunda, öyle zor bitirdim ki anlatamam, hayatımda en zorlanarak okuduğum kitaptı. Şöyle bir kendimi kaptırıp gidemedim, hep ite kaka ite kaka, zoraki okudum bitti. Hiç bir kitabın bitmesini bu kadar hevesle beklememiştim. Okumasanız çok büyük kayıp olmaz bence, sonu da beni çok tatmin etmedi. Hep daha sürprizli bir son beklemiştim niyeyse, velhasıl ben çok zevk alamadım.
Sonracığıma bu ay gaza geldim ben, geçmişteki feci hezimetlerin üzerine bir sünger çekip yeniden ekmek yapmayı denedim. Bu sefer buradaki tarifleri uyguladım ve inanır mısınız sonunda becerdim işte. Yumuşacık, mis gibi, lezzetli ekmekler yapabiliyorum artık. Ama annemden minik bir püf noktası öğrendim; ekmeği fırına vermeden ve de fırından çıkarır çıkarmaz üzerine bir fırçayla süt sürüyorum, hem güzel kızarıyor hem de kabuğu yumuşak oluyor. Şimdilik instant maya kullanıyorum inşallah yakında ekşi mayaya terfi edebilirim. Özgür'ün yaptığım ekmekler için yorumu ise şu oldu; "Tam da ben, artık borçları da kapatmışken, bundan sonra elime geçen parayı küçük bir sahil kasabasında 25'lik bir çıtırla yerim diyordum ki şu son icraatınla sen çıtayı çok yükselttin, bu kadar hamaratını da bulamam bu saatten sonra, hadi gene yırttın..." :P
Özge her geçen gün büyüyor, yaramazlık yapmaya da başladı. Bu aralar en büyük zevki üzerinde oynadığı yorganın altında kalan halının püsküllerini yalamak. Ne kadar görmesin diye yorganı üstlerine de sersem bir bakıyoruz, kaşla göz arasında halıdan inmiş, göbeği parkede boylu boyunca uzanarak yorganı kaldırmış altında püskül arıyor.
Henüz kendi kendine desteksiz oturamadığı için şöyle bir geçici çözüm bulduk. Yorganda yuvarlanmadığı, halı püskülü yalamadığı veya şu aşağıdaki pembe koltuğunda bacaklarını durmadan sallamak suretiyle deli gibi sallanmadığı zamanlarda salonda bizimle birlikte oyalanıyor böylece. İnşallah kendi kendine oturmayı becerdiğinde ben de çamaşır sepetime kavuşacağım tekrar, o zamana kadar #dirençamaşır
Okulların açılmasına çok az kaldı, heyecanla günleri sayıyorum. Oğlanlar da evde otur otur kafayı yeme noktasına geldiler, ne yapsınlar şaşırdılar artık. Bir gün oturmuş dalgın dalgın bilgisayarda birşeyler yapıyordum Uğur geldi;
Uğur - Anne, eve kocaman, böyle devasa bir karasinek girmiş
Ben- Hani nerde?
ve Uğur benim güneş gözlüğümü takmış vaziyette evde dolanan Ömer'i gösterdi...
| Arka fondaki dağınıklığı görmezden gelin anacım, malum bebekli kadınım... :P |
27 Ağustos 2013 Salı
Ağustos'un özeti
Neredeyse 1 ay olmuş doğru dürüst bir yazı yazmayalı. Bu süre zarfında neler mi oldu?
Özge 6 aylık oldu ve bunu izleyen günlerde Özgür'le "Vay be Özge ne ara 6 aylık oldu?" "Bu eve taşındığımızda 2 aylıktı... Oooo bu eve taşınalı 4 ay olmuş bile!!" benzeri, zaman ne çabuk akıp gidiyor konulu geyiklerin bin bilmem kaçıncısı çevrildi.
Özge doğdu doğalı ilk defa başladığım bir kitabı bitirebildim, hatta yenisine başladım. Tess çok güzeldi, su gibi aktı gitti ve hiç ummadığım bir şekilde bitti. Yine bilmem kaçıncı defa "klasiklerden şaşmayacaksın arkadaş" diye kendi zihnime not düştüm. Güvercinin Kanatları, Tess kadar hızlı akıp gitmiyor maalesef. Biraz ite kaka olsa da okumaya zorluyorum kendimi, konu ancak 100 küsür sayfadan sonra biraz daha ilginç hale geldi. Nedense başlarda çok zorlandım, bazı cümleleri 2-3 defa okuduğum oldu yazarın tarzı mı yoksa çeviriden kaynaklanan bir durum mu bilemiyorum ama artık kabullendim, biraz zor okunuyor ama yarıda bırakmaya da kıyamıyor insan, öylesine buruk, keskin bir tadı var. Sabır ve salim bir kafa lazım, bebekle ve kısıtlı vakitte zor biraz ama dayanıyorum.
Geçenlerde süper bir indirim yakaladım ve fırsat bu fırsat diyerek Özgür'den gizli internetten dantel ipliği siparişi verdim. Yine bir klasik olarak, aldığım iplerin faturasını bulan Özgür tarafından suçüstü yakalandım ve günün birinde faturada yazdığı gibi "fantazi ipliğe" dönüştürülmekle tehdit edildim. Niyeyse kendi her yaz olta takımlarına küçük çapta bir servet öder ama hep benim üç kuruşluk kitaplarım veya iplerim gözüne batar.
Özge 5. ayın sonunda ufaktan ek gıdalara geçiş yaptı ve neredeyse sofrada gördüğü her şeye saldırmaya başladı. Doktor son 3 aydır "az kilo alıyor bu çocuk" dediği halde ek gıdalara geçişte o kadar yavaştan alıyor ki çocuğa bile fenalık geldi, bir akşam iftarda babasının ramazan pidesinden ısırık almaya çalışırken yakaladık. Ondan sonra doktor istemeyerek te olsa sebze pürelerine izin verdi ama ya sütüm yetmiyor ya da çocuk büyüdü artık fazla tutmuyor ne görse istiyor. Son muayenede doktor "yine az kilo almış" deyip elime guatrdan idrar testine, kan sayımından kalp ekosuna kadar komple bir tarama istek kağıdı tutuşturunca tepem attı, doktoru dinlemekten vaz geçtim. Özgür de "aç bu çocuk yahu, bu kadar basit kilo almamasının sebebi" deyince de iyice yüz buldum. İnternetten 6 aylık bebek menüleri araştırıp çocuğuma göre bir tablo belirledim ona göre bol anne sütü takviyeli bir yemek düzenine geçtik. Hiç kilo alamasa veya kilo verse gidip yaptırayım o testleri ama keyfi yerinde, mutlu huzurlu, hareketli bir çocuk. Ayda 320 gram almış diye ne diye sağını solunu deldirip kurcalatayım? İştahı yerinde ama anne sütü çocuğa az geliyor demek ki. Bakalım bir sonraki ay hiçbir testi yaptırmadan gittiğimizde doktor ne diyecek. :P
Bu aralar hayat böyle akıp gidiyor, oğlanlar her gün didişip beni bir posta zıvanadan çıkartıyorlar. Klasik her yaz tatilinde olduğu gibi, Ağustos ayının 15'inden sonra günlerim hep yaz tatilinin 3 ay olmasına karar veren otoritelere sövüp saymakla geçiyor. Bebek te bu yaza ekstra bir zorluk derecesi verdi sanırım. Bazı günler uyutmak için harcadığım süre kadar bile uyumadan kalkarak beni delirtiyor. Ama yine de "Bezsiz bebek" çalışmalarımız son sürat devam ediyor. Artık Özge kakasını tuvalet adaptöründe oturarak yapabiliyor. Çişşş dediğimde neden bahsettiğimi çok iyi biliyor ve ben ne zaman altını açıp "çişşşş" desem % 80 çişini yapıyor. % 20 ihtimalle de yeni yapmış ve ben zamanında fark edememiş oluyorum. Öğlen uykularına külotla yatırmaya başladım bu ay, genelde hep uykudan kuru kalkıyor ve ben tuvalete tutunca çişini yapıyor. Fena gitmiyoruz bence şimdilik.
Bunların dışında, "büyük şehirden kaçma" planımız dahilinde her gece hayaller kuruyoruz Özgür'le. Evet artık bir planımız var ve detayları üzerinde her gece tekrar tekrar konuşuyoruz. Amacımız hayat tarzımızı kökten değiştirmek ve bunun için Özgür sektör değiştirmek zorunda. Ben zaten uzun zamandır mesleğimi evde örgü örerek icra ettiğim için beni bozan bir şey yok. Özgür de sonunda gideceğimiz yerde ne iş yapacağına karar verdi. Bununla ilgili bir sürü kitap alıp yığdı salona. Akşamları çocuklar uyuduktan sonra, karşılıklı kitap okumaya çalışıyoruz. O zihnindeki yeni projeler için kendini geliştirmeye çalışıyor bense sadece kitabımı bitirmeye uğraşıyorum bir köşede. Çocuklar ve bebek dışında benim şu an yeni bir proje üretecek zamanım ve enerjim yok ama 10 yıl öncesinden farklı olarak bu sefer bundan huzur duyuyorum. Büyümüşüm galiba. Artık "onca yıl bir baltaya sap olmak için okudum, evde oturup çocuk büyütmek mi yani benim kaderim?" gibi triplere girmiyorum. O zamanki gibi kendime acıyıp sinirimi etrafımdakilerden ve kendimden de çıkarmaya çalışmıyorum. Tam tersine böyle mutlu olduğuma karar verdim. Hayat mı beni törpüledi yoksa ben mi hayata ayak uydurdum emin değilim ama şu anda okuduğum mesleği yapmıyorum ve artık bundan hiç bir rahatsızlık duymuyorum. Hayat ileride bana iş konusunda yeni fırsatlar sunarsa memnuniyetle kabul edebilirim ama olmasa da olmaz ne yapalım, huzurum olsun ailem sağlıklı ve yanımda olsun yeter. Bu kadar basitmiş aslında.
Özge 6 aylık oldu ve bunu izleyen günlerde Özgür'le "Vay be Özge ne ara 6 aylık oldu?" "Bu eve taşındığımızda 2 aylıktı... Oooo bu eve taşınalı 4 ay olmuş bile!!" benzeri, zaman ne çabuk akıp gidiyor konulu geyiklerin bin bilmem kaçıncısı çevrildi.
Özge doğdu doğalı ilk defa başladığım bir kitabı bitirebildim, hatta yenisine başladım. Tess çok güzeldi, su gibi aktı gitti ve hiç ummadığım bir şekilde bitti. Yine bilmem kaçıncı defa "klasiklerden şaşmayacaksın arkadaş" diye kendi zihnime not düştüm. Güvercinin Kanatları, Tess kadar hızlı akıp gitmiyor maalesef. Biraz ite kaka olsa da okumaya zorluyorum kendimi, konu ancak 100 küsür sayfadan sonra biraz daha ilginç hale geldi. Nedense başlarda çok zorlandım, bazı cümleleri 2-3 defa okuduğum oldu yazarın tarzı mı yoksa çeviriden kaynaklanan bir durum mu bilemiyorum ama artık kabullendim, biraz zor okunuyor ama yarıda bırakmaya da kıyamıyor insan, öylesine buruk, keskin bir tadı var. Sabır ve salim bir kafa lazım, bebekle ve kısıtlı vakitte zor biraz ama dayanıyorum.
Geçenlerde süper bir indirim yakaladım ve fırsat bu fırsat diyerek Özgür'den gizli internetten dantel ipliği siparişi verdim. Yine bir klasik olarak, aldığım iplerin faturasını bulan Özgür tarafından suçüstü yakalandım ve günün birinde faturada yazdığı gibi "fantazi ipliğe" dönüştürülmekle tehdit edildim. Niyeyse kendi her yaz olta takımlarına küçük çapta bir servet öder ama hep benim üç kuruşluk kitaplarım veya iplerim gözüne batar.
Özge 5. ayın sonunda ufaktan ek gıdalara geçiş yaptı ve neredeyse sofrada gördüğü her şeye saldırmaya başladı. Doktor son 3 aydır "az kilo alıyor bu çocuk" dediği halde ek gıdalara geçişte o kadar yavaştan alıyor ki çocuğa bile fenalık geldi, bir akşam iftarda babasının ramazan pidesinden ısırık almaya çalışırken yakaladık. Ondan sonra doktor istemeyerek te olsa sebze pürelerine izin verdi ama ya sütüm yetmiyor ya da çocuk büyüdü artık fazla tutmuyor ne görse istiyor. Son muayenede doktor "yine az kilo almış" deyip elime guatrdan idrar testine, kan sayımından kalp ekosuna kadar komple bir tarama istek kağıdı tutuşturunca tepem attı, doktoru dinlemekten vaz geçtim. Özgür de "aç bu çocuk yahu, bu kadar basit kilo almamasının sebebi" deyince de iyice yüz buldum. İnternetten 6 aylık bebek menüleri araştırıp çocuğuma göre bir tablo belirledim ona göre bol anne sütü takviyeli bir yemek düzenine geçtik. Hiç kilo alamasa veya kilo verse gidip yaptırayım o testleri ama keyfi yerinde, mutlu huzurlu, hareketli bir çocuk. Ayda 320 gram almış diye ne diye sağını solunu deldirip kurcalatayım? İştahı yerinde ama anne sütü çocuğa az geliyor demek ki. Bakalım bir sonraki ay hiçbir testi yaptırmadan gittiğimizde doktor ne diyecek. :P
Bu aralar hayat böyle akıp gidiyor, oğlanlar her gün didişip beni bir posta zıvanadan çıkartıyorlar. Klasik her yaz tatilinde olduğu gibi, Ağustos ayının 15'inden sonra günlerim hep yaz tatilinin 3 ay olmasına karar veren otoritelere sövüp saymakla geçiyor. Bebek te bu yaza ekstra bir zorluk derecesi verdi sanırım. Bazı günler uyutmak için harcadığım süre kadar bile uyumadan kalkarak beni delirtiyor. Ama yine de "Bezsiz bebek" çalışmalarımız son sürat devam ediyor. Artık Özge kakasını tuvalet adaptöründe oturarak yapabiliyor. Çişşş dediğimde neden bahsettiğimi çok iyi biliyor ve ben ne zaman altını açıp "çişşşş" desem % 80 çişini yapıyor. % 20 ihtimalle de yeni yapmış ve ben zamanında fark edememiş oluyorum. Öğlen uykularına külotla yatırmaya başladım bu ay, genelde hep uykudan kuru kalkıyor ve ben tuvalete tutunca çişini yapıyor. Fena gitmiyoruz bence şimdilik.
Bunların dışında, "büyük şehirden kaçma" planımız dahilinde her gece hayaller kuruyoruz Özgür'le. Evet artık bir planımız var ve detayları üzerinde her gece tekrar tekrar konuşuyoruz. Amacımız hayat tarzımızı kökten değiştirmek ve bunun için Özgür sektör değiştirmek zorunda. Ben zaten uzun zamandır mesleğimi evde örgü örerek icra ettiğim için beni bozan bir şey yok. Özgür de sonunda gideceğimiz yerde ne iş yapacağına karar verdi. Bununla ilgili bir sürü kitap alıp yığdı salona. Akşamları çocuklar uyuduktan sonra, karşılıklı kitap okumaya çalışıyoruz. O zihnindeki yeni projeler için kendini geliştirmeye çalışıyor bense sadece kitabımı bitirmeye uğraşıyorum bir köşede. Çocuklar ve bebek dışında benim şu an yeni bir proje üretecek zamanım ve enerjim yok ama 10 yıl öncesinden farklı olarak bu sefer bundan huzur duyuyorum. Büyümüşüm galiba. Artık "onca yıl bir baltaya sap olmak için okudum, evde oturup çocuk büyütmek mi yani benim kaderim?" gibi triplere girmiyorum. O zamanki gibi kendime acıyıp sinirimi etrafımdakilerden ve kendimden de çıkarmaya çalışmıyorum. Tam tersine böyle mutlu olduğuma karar verdim. Hayat mı beni törpüledi yoksa ben mi hayata ayak uydurdum emin değilim ama şu anda okuduğum mesleği yapmıyorum ve artık bundan hiç bir rahatsızlık duymuyorum. Hayat ileride bana iş konusunda yeni fırsatlar sunarsa memnuniyetle kabul edebilirim ama olmasa da olmaz ne yapalım, huzurum olsun ailem sağlıklı ve yanımda olsun yeter. Bu kadar basitmiş aslında.
25 Ağustos 2013 Pazar
Sıyırık Ailesi'nden Tatil İncileri
1. Uğur- Uğuristan'a hoşgeldin Anne. Benim 1 metre kadar yakınımda isen Uğuristan'dasın. Dünyanın ilk seyyar ülkesi... Haritada bir noktayız!
2. Ömer- Havuz baya faydalıymış anne, iyi kondinasyon yapıyor. Bak şimdi denizde ne rahat yüzebiliyorum!
3. Özgür çocuklarla balık avı planı yapıyor;
Özgür- İleride bir zıpkın alırız, dibe dalıp balık avlarız
Ben- Hayatta olmaz, ben izin vermem
Özgür- Niye be?
Ben- Hepiniz miyopsunuz, gözlüksüz burnunuzun ucunu görmüyorsunuz, suyun altında zıpkınla birbirinizi vurursunuz.
Özgür- Evet şimdi düşününce kulağa çok tehlikeli geliyor, neyse çocuklar biz vazgeçelim bu zıpkın olayından...
17 Temmuz 2013 Çarşamba
Hiperaktif şehir insanı
Son zamanlarda belki bunaltıcı sıcakların belki de kafaya vuran orucun etkisiyle Özgür'le "küçük bir sahil kasabasında yaşama" hayallerimiz depreşti. Aslında oruçlu olan ben değilim, malum geçen sene hamileydim bu sene de emziriyorum diye oruç tutamıyorum ama Özgür'ün iyice canına tak dedi bu aralar. Ben zaten çocuklar ve sıcaklar sağ olsun her daim kafam kıyak, insanlıktan çıkmış vaziyette geziyorum ortada. Bebişin bana bir eziyeti yok maşallah ta benim kocaman azman oğlanlar gün boyu şu aşağıdaki hiperaktif keçi gibi tepişip duruyorlar evin içinde. "Bahçe katındayız artık çıkın bi oynayın dışarda beni de kendimle başbaşa bırakın" deyip duruyorum ama dinleyen kim...
Neyse, ne diyordum ben? Hah... sahil kasabası... İşin özü; Özgür'e afakanlar bastı iyice, hem işinden, hem büyük şehirden hem de iş sebebiyle uğraşmak zorunda kaldığı insanlar yüzünden kafayı yeme noktasına geldi. Adama hak vermemek elde değil, bunca zamandır ekmek parası diye katlanıyordu her şeye ama nihayet onun da içine fenalıklar geldi bu çalışma temposundan. Benimse canıma minnet, hep hayalini kurduğum şeydir; şöyle her yere yürüyerek veya bisikletle gidebileceğim kadar küçük bir yerde oturayım, pazardan taze sebze meyvemi alayım, yakınlarda bir yerden taze yumurta günlük süt temin edebileyim, minik bir bahçem olsun kah sebze kah çiçek dikeyim, içinde tavuk gibi eşineyim, bir balkonum veya terasım olsun akşam üzeri gün batarken çay keyfi yapayım... Velhasıl nihayet benim adamı da bu kıvama getirmişim demek ki bana;
- Selen artık yeni bir yol çizelim. Ben bu şekilde çalışmaya ve bu şehirde yaşamaya devam edemeyeceğim. Sen aza kanaat eder misin? İşlerimi toparlayayım sonra alıp başımızı gidelim buralardan ne dersin? dedi
Bir an için oruç adamın başına vurdu sandım ama ciddiymiş meğer. Nasıl mutlu oldum bilemezsiniz. "Çok bile dayandın" dedim. Gerçi bu işlerini toparlama durumu herhalde 2015 yılını bulacak ama en azından önümüzde tarih olarak bir hedef var artık. Şimdilik araştırma aşamasındayız. Henüz yer konusunda tam karar vermiş sayılmayız ama Özgür iş te değiştirmek istediği için yaşayacağımız yerde ne ile geçineceğimiz mevzusu daha büyük bir muamma şu an... En komik muhabbet te hep bu konu üzerinde dönüyor.
Ben eğer sahil kasabası olacaksa turizm olabilir, küçük bir pansiyon veya bir butik otel açabiliriz demiştim bir fikir olsun diye. Sonuçta kendimiz kalmayacağımız bir yerde kimseyi yatırmayacağımıza göre bu konuda nispeten başarılı olabiliriz diye düşünmüştüm. Sonra hep bu konu üzerine araştırma yaptık geçen akşam Özgür gelmiş, "Hani biz ekip biçmek istiyorduk, küçük bir çiftlik kuralım, çiftçi olalım diyorduk önceden, neden bu fikirden vaz geçtik?" dedi. Ben de "Özgür ekip biçelim ama bizim etimiz ne budumuz ne? Çiftçilikten nasıl geçiniriz, hiç bir tecrübemiz ve bilgimiz yok bu konuda, kendimiz yiyeceğimiz kadar eker deneriz, görürüz ama bununla geçinebilecek kadar konuya hakim değiliz ki..." dedim. "Çiftçilerin de durumu ortada, hem ne ekeceğiz ki 3 tane çocuk okutup rahat rahat geçinebilelim?" Durdu düşündü, o aşamada çiftçilik fikri ona da pek cazip gelmemiş olmalı ki anında espriyi patlattı, "Hint keneviri ekeriz, bir senede hepsinin parası çıkar!!"
Ondan sonra koptuk zaten, jandarma bizim tarlayı basıp hint kenevirlerimizi ateşe verirken kendimizi "biz mühendisiz, şehirden yeni geldik anlamıyoruz pek bitkilerden ve çiftçilikten, bunda para var dediler ektik" diyerek savunurken hayal ettik, sonra da güldük durduk halimize...
Dur bakalım başımıza neler gelecek...
Neyse, ne diyordum ben? Hah... sahil kasabası... İşin özü; Özgür'e afakanlar bastı iyice, hem işinden, hem büyük şehirden hem de iş sebebiyle uğraşmak zorunda kaldığı insanlar yüzünden kafayı yeme noktasına geldi. Adama hak vermemek elde değil, bunca zamandır ekmek parası diye katlanıyordu her şeye ama nihayet onun da içine fenalıklar geldi bu çalışma temposundan. Benimse canıma minnet, hep hayalini kurduğum şeydir; şöyle her yere yürüyerek veya bisikletle gidebileceğim kadar küçük bir yerde oturayım, pazardan taze sebze meyvemi alayım, yakınlarda bir yerden taze yumurta günlük süt temin edebileyim, minik bir bahçem olsun kah sebze kah çiçek dikeyim, içinde tavuk gibi eşineyim, bir balkonum veya terasım olsun akşam üzeri gün batarken çay keyfi yapayım... Velhasıl nihayet benim adamı da bu kıvama getirmişim demek ki bana;
- Selen artık yeni bir yol çizelim. Ben bu şekilde çalışmaya ve bu şehirde yaşamaya devam edemeyeceğim. Sen aza kanaat eder misin? İşlerimi toparlayayım sonra alıp başımızı gidelim buralardan ne dersin? dedi
Bir an için oruç adamın başına vurdu sandım ama ciddiymiş meğer. Nasıl mutlu oldum bilemezsiniz. "Çok bile dayandın" dedim. Gerçi bu işlerini toparlama durumu herhalde 2015 yılını bulacak ama en azından önümüzde tarih olarak bir hedef var artık. Şimdilik araştırma aşamasındayız. Henüz yer konusunda tam karar vermiş sayılmayız ama Özgür iş te değiştirmek istediği için yaşayacağımız yerde ne ile geçineceğimiz mevzusu daha büyük bir muamma şu an... En komik muhabbet te hep bu konu üzerinde dönüyor.
Ben eğer sahil kasabası olacaksa turizm olabilir, küçük bir pansiyon veya bir butik otel açabiliriz demiştim bir fikir olsun diye. Sonuçta kendimiz kalmayacağımız bir yerde kimseyi yatırmayacağımıza göre bu konuda nispeten başarılı olabiliriz diye düşünmüştüm. Sonra hep bu konu üzerine araştırma yaptık geçen akşam Özgür gelmiş, "Hani biz ekip biçmek istiyorduk, küçük bir çiftlik kuralım, çiftçi olalım diyorduk önceden, neden bu fikirden vaz geçtik?" dedi. Ben de "Özgür ekip biçelim ama bizim etimiz ne budumuz ne? Çiftçilikten nasıl geçiniriz, hiç bir tecrübemiz ve bilgimiz yok bu konuda, kendimiz yiyeceğimiz kadar eker deneriz, görürüz ama bununla geçinebilecek kadar konuya hakim değiliz ki..." dedim. "Çiftçilerin de durumu ortada, hem ne ekeceğiz ki 3 tane çocuk okutup rahat rahat geçinebilelim?" Durdu düşündü, o aşamada çiftçilik fikri ona da pek cazip gelmemiş olmalı ki anında espriyi patlattı, "Hint keneviri ekeriz, bir senede hepsinin parası çıkar!!"
Ondan sonra koptuk zaten, jandarma bizim tarlayı basıp hint kenevirlerimizi ateşe verirken kendimizi "biz mühendisiz, şehirden yeni geldik anlamıyoruz pek bitkilerden ve çiftçilikten, bunda para var dediler ektik" diyerek savunurken hayal ettik, sonra da güldük durduk halimize...
Dur bakalım başımıza neler gelecek...
24 Mayıs 2013 Cuma
Bu aralar...
Çocuklar düşe kalka bisiklete binmeyi öğreniyorlar. Annem her ne kadar "Yazık çocuklara, neden kullanmayı öğrenene kadar bisikletlere ilave teker taktırmadınız?" diye bizi fırçalasa da biz çok memnunuz bacaklarındaki morluk ve çiziklerden. "Manyak mısınız?" demeyin, seneler sonra çocuklarım nihayet "çocuk" gibi koşup oynuyorlar, bisiklete biniyorlar, top peşinde koşuyorlar... Apartman katına hapsedilmeden, psikopat komşu teröründen uzak, çocukça bir hayat yaşıyorlar. Çocuk dediğin bahçede sokakta koşar oynar, bilgisayar veya PS başında hayali bir alemde oyun oynamaz. Öyle hoşuma gidiyor ki onların nihayet olması gerektiği şekilde büyümeleri...
Geçen gün Uğur bacağında boydan boya bir teker iziyle geldi. Nasıl becerdiyse, kendisi bisikletten düşmüş ve bisiklet kendi kendine onun bacağının üzerinden geçmiş... :P Başta "Anne bak! bacağıma ne oldu!" diye gelip minicik minicik çizikler gösteriyordu. "Oğlum bunlar ne ki, kedi bilmem neresini görmüş yara sanmış. Senin yaşında benim her iki dizim de hep yaraydı. Büyüyene kadar hiç yara kabuksuz görmedim ben dizlerimi. Biz böyle büyüdük, düşmeden bisiklete binilir mi hiç?" dedim. Hatta hafta sonu anneannelere gittiğimizde, babamla tren garında bisiklete binmeye gittiğimiz bir gün perondan rayların üzerine nasıl uçtuğumu hatırlattım babama. Benim oğlanlar maceramı bir de dededen dinleyince anca tatmin oldular, düşmenin, yara izlerinin ve morluklarının olmasının bir çocuk için normal olduğunu kabul ettiler. Şimdi korkmadan, daha büyük bir hevesle bahçeye oynamaya gidiyorlar.
Biz de Özgür'le arkalarından gülerek bakıyoruz. Çocuk dediğin böyle olmalı işte, ağaçtan nasıl ve neden düşülür bilmeli. Ne o öyle, kim daha önce bilgisayar oynayacak diye kavga etmeler, yok "sen daha fazla oynadın benim 5 dakikam daha var" diye birbirine girmeler, PS daki futbol oyununda gol yedi diye çamura yatmalar falan, onlara baka baka içimiz şişmişti valla. Hayali mevzulardan kapışıp duruyorlardı şimdi ise "gerçek" çocukluklarını yaşıyorlar.
Bunların dışında hayat son hızla akıp gidiyor elbet. İlla kitap okuyacağım diye kastığım gecelerde elimde kitapla uyuyakalmadan önce okuduğum 3-5 sayfa veya zar zor bebeği Özgür'e emanet edip kendimi tuvalete attığımda okuduğum 2-3 sayfa sayılmazsa kitap okudum diyemem. Eskiden Ömer'i ayağımda sallarken okurdum, o kadar kanıksamıştı ki durumu uykusu gelince önce alıp kitabımı atardı kucağıma sonra yastığını ve değiştireyim diye temiz bezini getirip yatardı kucağıma. Öyle hızlı geçiyor ki günler artık kucağımda salladığım Özge ve ondan 10 yaş büyük abileri en büyük yardımcılarım oldular.
Bir posta çocuk büyütüp sonra yenisini yapmaya karar vermenin en iyi yanı da bu işte. Bu sefer yardımcılarım var.
Yeterince gülümsetemediysek sizi, işte size haftasonu neşesi olarak 2 tane de müzik videosu. Birincisi çocukların PES 2013 oyunundan, ben ki nefret ederim futbol oyunlarından, ama bu şarkısıyla kendini hepimize sevdirdi. Bu aralar ailecek dinliyoruz, hatta benim adamlar PS turnuvası yaparken biz arka fonda Özge ile salak bir futbol oyununun şarkısıyla dans ediyoruz. (Biraz acınası durumdayız farkındayım ama mazeretim var; bakınız bir önceki yazı. Malum 2 tahtası eksik bir durumdayım) İkinci video ise Özge'nin favorisi, ne zaman bu şarkıyı duysa dişsiz ağzını kocaman açarak gülüyor.
Geçen gün Uğur bacağında boydan boya bir teker iziyle geldi. Nasıl becerdiyse, kendisi bisikletten düşmüş ve bisiklet kendi kendine onun bacağının üzerinden geçmiş... :P Başta "Anne bak! bacağıma ne oldu!" diye gelip minicik minicik çizikler gösteriyordu. "Oğlum bunlar ne ki, kedi bilmem neresini görmüş yara sanmış. Senin yaşında benim her iki dizim de hep yaraydı. Büyüyene kadar hiç yara kabuksuz görmedim ben dizlerimi. Biz böyle büyüdük, düşmeden bisiklete binilir mi hiç?" dedim. Hatta hafta sonu anneannelere gittiğimizde, babamla tren garında bisiklete binmeye gittiğimiz bir gün perondan rayların üzerine nasıl uçtuğumu hatırlattım babama. Benim oğlanlar maceramı bir de dededen dinleyince anca tatmin oldular, düşmenin, yara izlerinin ve morluklarının olmasının bir çocuk için normal olduğunu kabul ettiler. Şimdi korkmadan, daha büyük bir hevesle bahçeye oynamaya gidiyorlar.
Biz de Özgür'le arkalarından gülerek bakıyoruz. Çocuk dediğin böyle olmalı işte, ağaçtan nasıl ve neden düşülür bilmeli. Ne o öyle, kim daha önce bilgisayar oynayacak diye kavga etmeler, yok "sen daha fazla oynadın benim 5 dakikam daha var" diye birbirine girmeler, PS daki futbol oyununda gol yedi diye çamura yatmalar falan, onlara baka baka içimiz şişmişti valla. Hayali mevzulardan kapışıp duruyorlardı şimdi ise "gerçek" çocukluklarını yaşıyorlar.
Bunların dışında hayat son hızla akıp gidiyor elbet. İlla kitap okuyacağım diye kastığım gecelerde elimde kitapla uyuyakalmadan önce okuduğum 3-5 sayfa veya zar zor bebeği Özgür'e emanet edip kendimi tuvalete attığımda okuduğum 2-3 sayfa sayılmazsa kitap okudum diyemem. Eskiden Ömer'i ayağımda sallarken okurdum, o kadar kanıksamıştı ki durumu uykusu gelince önce alıp kitabımı atardı kucağıma sonra yastığını ve değiştireyim diye temiz bezini getirip yatardı kucağıma. Öyle hızlı geçiyor ki günler artık kucağımda salladığım Özge ve ondan 10 yaş büyük abileri en büyük yardımcılarım oldular.
Bir posta çocuk büyütüp sonra yenisini yapmaya karar vermenin en iyi yanı da bu işte. Bu sefer yardımcılarım var.
Yeterince gülümsetemediysek sizi, işte size haftasonu neşesi olarak 2 tane de müzik videosu. Birincisi çocukların PES 2013 oyunundan, ben ki nefret ederim futbol oyunlarından, ama bu şarkısıyla kendini hepimize sevdirdi. Bu aralar ailecek dinliyoruz, hatta benim adamlar PS turnuvası yaparken biz arka fonda Özge ile salak bir futbol oyununun şarkısıyla dans ediyoruz. (Biraz acınası durumdayız farkındayım ama mazeretim var; bakınız bir önceki yazı. Malum 2 tahtası eksik bir durumdayım) İkinci video ise Özge'nin favorisi, ne zaman bu şarkıyı duysa dişsiz ağzını kocaman açarak gülüyor.
,Böylesi bir posttan sonra da alkışı hak ediyorum sanırım. Bu sizi bir süre idare eder, iyi haftasonları der kaçarım efenim.
Etiketler:
Bizden,
Çocuklarla hayat,
Hayattan Minik Detaylar,
Müzik
29 Nisan 2013 Pazartesi
Taşındık yenilendik
Geçen Çarşamba taşındık biz. Hatta yerleştik te yeni evde ilk doğum günü partimizi bile verdik dün.
Çok ışık hızında bir taşınma oldu bu. Pazartesi ve salı evi topladım paketledim, çarşamba da Yasemin'in önerdiği firma gelip eşyaları taşıdı. Pazar günü doğum günü partisi olacak diye de öyle bir hızla yerleştirdik ki evi ne siz sorun ne de ben söyleyeyim. Gerçi iyi oldu 1 haftada taşınma işini halletmiş olduk ama öyle yoruldum öyle yoruldum ki bir haftada tam 2 kilo vermişim.
Yeni eve alışmak çok kolay oldu, her şeyini ilk günden sevdirdi bize. O kadar çok çocuk var ki etrafta oğlanlar da artık dışarıda oyun oynayabiliyorlar ve ben de gönül rahatlığıyla, aklım onlarda kalmadan gönderebiliyorum ikisini de bahçeye. Normalde hem dışarıda oynayamadıkları hem de alt komşu teröründen çekindikleri için evde otura otura bilgisayar oyunlarına sarmışlardı. Saat sınırlaması koymuştuk ama hafta sonu bile bilgisayar oyununun başına daha önce oturabilmek için saat 7:30-8:00 gibi kalkıyorlardı. Bu sefer tüm cumartesi günü bahçede oynadıkları için pazar sabahı saat 9:00' da hala yataklarında fosur fosur uyuyorlardı.
Uzun lafın kısası yeni evde;
Çocuklarım mutlu, çünkü evde alt komşu korkusu olmadan oynayabiliyor ve bahçede diğer çocuklarla vakit geçirebiliyorlar hatta arada böyle, bir koşu gelip camdan, balkondan su istiyorlar.
Çiçeklerim mutlu, çünkü açık havaya kavuştular.
Çamaşırlarım bile mutlu güneşte, açık havada kuruyabiliyorlar.
Yeni komşularımız da mutlu çünkü ekmek kırıntılarını onlarla paylaşıyoruz.
Bu durumda kınayı eski alt komşumuza mı gönderelim kendimiz mi yakalım bilemedik :P
Çok ışık hızında bir taşınma oldu bu. Pazartesi ve salı evi topladım paketledim, çarşamba da Yasemin'in önerdiği firma gelip eşyaları taşıdı. Pazar günü doğum günü partisi olacak diye de öyle bir hızla yerleştirdik ki evi ne siz sorun ne de ben söyleyeyim. Gerçi iyi oldu 1 haftada taşınma işini halletmiş olduk ama öyle yoruldum öyle yoruldum ki bir haftada tam 2 kilo vermişim.
Yeni eve alışmak çok kolay oldu, her şeyini ilk günden sevdirdi bize. O kadar çok çocuk var ki etrafta oğlanlar da artık dışarıda oyun oynayabiliyorlar ve ben de gönül rahatlığıyla, aklım onlarda kalmadan gönderebiliyorum ikisini de bahçeye. Normalde hem dışarıda oynayamadıkları hem de alt komşu teröründen çekindikleri için evde otura otura bilgisayar oyunlarına sarmışlardı. Saat sınırlaması koymuştuk ama hafta sonu bile bilgisayar oyununun başına daha önce oturabilmek için saat 7:30-8:00 gibi kalkıyorlardı. Bu sefer tüm cumartesi günü bahçede oynadıkları için pazar sabahı saat 9:00' da hala yataklarında fosur fosur uyuyorlardı.
Uzun lafın kısası yeni evde;
Çocuklarım mutlu, çünkü evde alt komşu korkusu olmadan oynayabiliyor ve bahçede diğer çocuklarla vakit geçirebiliyorlar hatta arada böyle, bir koşu gelip camdan, balkondan su istiyorlar.
Ben mutluyum, çünkü salon camını açtıkça içeri dolan bu mor salkımın kokusu hem beni mest ediyor hem de içinde büyüdüğüm anneannemin bahçesini hatırlatıyor.
Çiçeklerim mutlu, çünkü açık havaya kavuştular.
Çamaşırlarım bile mutlu güneşte, açık havada kuruyabiliyorlar.
Yeni komşularımız da mutlu çünkü ekmek kırıntılarını onlarla paylaşıyoruz.
Bu durumda kınayı eski alt komşumuza mı gönderelim kendimiz mi yakalım bilemedik :P
16 Ocak 2013 Çarşamba
Ha gayret
Bu aralar öyle bir ruh halindeyim ki hem sürekli bir tembellik eğilimim var hem de eve şöyle bir bakınca sürekli işlenesim var. Artık son ayın içindeyiz. Her an her şey olabilir. Olur da doğum erken başlayacak olursa her şey hazır olsun, bana yardım etmeye gelecek insanlara daha az eziyetim olsun, fazla iş bırakmayayım diye panik oluyorum. Doğum sonrası kendimi toparlayana kadar arkamda ütülenecek çamaşır, temizlenecek yer bırakmama gayreti içindeyim. Biliyorum koca göbeğimle bu kadar didinmem pek mantıklı değil zaten kolay da olmuyor ama elimde değil. Kendimi zor gezdiriyorum, en ufak bir harekette nefes nefese kalıyorum, basit hareketlerde bile ahlayıp oflar hale geldim. Takvim üzerinde yaklaşık 5 hafta var ama ben bebiş sanki o kadar beklemeyecekmiş gibi hissediyorum. Bazen öyle bir tepiniyor ki sanki bana "Eeeeh, bu daracık yer de sıktı artık!" der gibi geliyor. Ama nasıl olacak, doğuma kadar nasıl geçecek bu zaman bilmiyorum.
Pazar akşamı kapı çaldı. Baktım bizim karşı komşu. Kadıncağız kapıda kalmış. Anahtarını içerde unutup çekmiş kapıyı, eşi evde yokmuş, küçücük kızı da yanında. Çilingir çağırmak için güvenliği aramamı rica etti. Baktım kapı önünde dikiliyor kızıyla, kadını içeri davet ettim ama malum günlerden pazar, öyle dağınık ki ev bir yandan da "inşallah girmez de evi bu halde görmez" diye içimden dua ediyorum. O da koca göbeğime bakıp girmek istemedi içeri, "Bekleriz biz burada, siz rahatsız olmayın lütfen" dedi. Biz iki kadın kapı ağzında kırılıp dökülürken Özgür geldi içeriden. Kadını ikna etti içeri girmeye. Ben tabi yer yarılsa da içine girsem, bu rezilliği de gördü ya bu kadın artık nerelere kaçıp gitsem diye düşünerek süklüm püklüm iliştim en yakın koltuğa. Biz nezaketen iki çift laf edelim gayreti içindeyken, henüz çilingir bile gelmeden Özgür açtı komşunun kapısını da kadıncağız gitti evine. Mühendis koca iyi oluyor tabi ama keşke kadın içeri girip te rezilliğimi görmeden önce açaydı o kapıyı. Özgür de garibim kadın gittikten sonra beni sakinleştirmeye çalışıyor, "Evimiz pis değil sadece dağınık, eh o da 8,5 aylık hamile bir kadın ve iki oğlan çocuğuyla gayet normal, çok ta yadırgadığını sanmıyorum kadının" dedi durdu.
O günden beri daha feci gaza geldim. Elimden geldiğince evi derli toplu tutmaya ve tüm hazırlıkları tamamlamaya çalışıyorum. Hastane için bavulumu hazırladım. Ama her dakika aklıma başka bir şey geliyor. "Bunu da bavula koysam iyi olur" diyorum kendi kendime. Kendimi ve bebişi geçtim Özgür de benimle kalacak diye bu sefer de onun rahatını düşünmeye başladım. "Özgür için de yedek tişört, hatta terlik koyayım" gibi şeyler düşünüyorum. Önceki doğumlarda hastane bavulumda Özgür için hiç bir şey yoktu halbuki. Yaşlandıkça daha bir konfor düşkünü mü oluyoruz ne? Bazı şeyleri önceden koydum bir de evden çıkmadan hemen önce bavula tıkılacak, diş fırçası, tarak, deodorant gibi, şeylerin listesini yaptım. İnşallah unutmam artık ne diyeyim. Böyle giderse yakında bavulumu görenlerin ödü patlayacak, "15-20 gün kalmaya niyetli galiba bu kadın" diyecekler. Sanki ilk defa doğurucam nedir bu stres bu panik ben de anlamış değilim.
Bunun dışında bende heyecan doruk yaptı kitap falan okuyamıyorum. Bu aralar aldım elime şişleri, uyuklamadığım zamanlarda haldır haldır örgü örüyorum. Kendime hırka başladım. Biterse belki hastanede giyerim. Epeydir örgü örmedim, sanki biraz paslanmışım. İlk başladığımda öyle geniş oldu ki Özgür görür görmez; "Anlaşıldı senin doğumdan sonra kilo vermeye filan niyetin yok" dedi. Sonra baktım adam haklı ördüğüm parça 8 aylık hamile göbeğimi bile saracak kadar büyük olmuş ,söktüm ördüğümü yeniden başladım. Baktım önceki kadar olmasa da yine geniş olmuş, yeniden söktüm en baştan başladım. Arkası bitti bile. Renk dönüşümüne göre ön parçayı da ayarlayıp başladım o da neredeyse bitmek üzere. Şimdi sanırım makul bir ölçüde oldu. Son bir aydır kilo almadım zaten ümidim tez zamanda hamilelik kilolarını verebilmek o yüzden örgüm biraz küçük bile olsa iyidir. En azından zayıflamaya teşvik edici bir şey olur kanaatindeyim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










