31 Aralık 2010 Cuma

Yeni Yılın Düşündürdükleri


Bir yıl daha bitiyor ve insanda yine biten yılın bir muhasebesini yapma sorumluluğu bırakıyor ardında.  Çocukluğumu düşünüyorum yılın bu zamanında, yeni yılın gelişinin beni ne kadar heyecanlandırdığını, yılbaşı günü okuldan eve nasıl heyecanla geldiğimi falan hatırlıyorum da şimdi aynı heyecanı çocuklarımın yüzünde görmek garip bir duygu. İnsanın bir çocuğunun olması aslında yeniden çocukluğunu yaşama şansı. Onların heyecanına katılmak, çocukken gerçekleşmeyen yılbaşı hayallerini gerçek yapmak için bir şans şimdi. Böyle düşününce çok güzel geliyor ama diğer yandan insan kendi kendine "Dün ben çocuktum, şimdi çocuğum var, yarın çocuğumun çocuğu olacak ve ben ne olacağım Allah bilir.." demeden de duramıyor. 

Geçmişte annem, yılbaşı gecesi, kardeşimle benim sevdiğim yemekleri yapardı. Şimdi ben aynı şekilde benimkilerin sevdiği yemekleri yapıyorum. Onları mutlu etmek için, yeni yılın gelişi dünyanın en önemli şeyiymiş gibi davranıyorum. Yaşlandıkça belki bizim için yeni yıl, o eski parlaklığını yitiriyor. Ama çocuklarımızın mutlu olduğunu görmek için biz de onların neşesine katılıyoruz. Olgunlaşmak bu belki de. Zaman içinde büyüyüp kendi çocuklarımıza sahip olunca, hayata anne babalarımızın gözünden bakabilmeyi öğreniyoruz. Dedemin cenazesinin ardından babamı, dedemlerin evindeki büfeye yaslanmış,eski, ahşap bir transistörlü radyoya bakarken gördüğümde, yüzündeki ifade içime işlemişti ama aklından ve kalbinden geçenleri anlayamamıştım o zaman. Şimdi anlıyorum ki bana hiçbir şey ifade etmeyen o anda, babam o radyoda geçmişini görüyordu. Dedemin o radyoyu ilk alıp getirdiği günü, o radyo çevresinde yaşanan mutlu anıları, şimdi hayatta olmayan ama geçmişte bir gün o radyo çevresinde gülüp konuşan insanları hatta.

Yeni yıl tabii ki hepimiz için umutları beraberinde getiriyor. Hepimiz geleceğe dair hayaller kuruyoruz. Geçen seneye baktığımda, çok şükür içimde bir pişmanlık yok ve 2010 benim için mutlu bir seneydi diyebiliyorum. Doğal olarak sorunsuz bir yıl geçirdim diyemeyeceğim. Yaşadığımız pek çok sıkıntılı gün oldu. Kriz nedeniyle iptal olan siparişler, karşılıksız çekler, beklemeye tahammülü olmayan sabırsız borçlular ve zamanında ödeme yapmayan, yapamayan müşteriler yüzünden çok sıkıntı yaşadık. Özgür karlı bir günde sıkışık trafikte kaza geçirdi ve biz şükrettik. Kar yüzünden trafik sıkışık olduğu, sadece 15-20km hızla gidebildiği ve de bu sayede aslında senelerdir yaşadığı sıkıntıların sebebinin, tedavisi olan bir hastalığa bağlı olduğunu bu şekilde öğrendiğimiz için. Bu kadar probleme rağmen 2010 çok mutlu bir seneydi çünkü evimizde huzur vardı. Geleceğe ve 2011'e dair Allah'tan tek dileğim bu huzurun daim olması.

Problemler yaşanır, bir şekilde hallolur, her gecenin bir gündüzü vardır elbet. Ama evde huzur olmayınca mutluluk ta olmuyor. O yüzden herkese, yeni yılın huzur getirmesini dilerim. Çocuklarınızla yeniden çocuk olun, büyüklerinizi de unutmayın bu yeni yılda. Hayatta gerçekten neyin değerli olduğunu unutmadan yaşayın, mutlu ve huzurlu olun hepiniz. Sevgiler...

29 Aralık 2010 Çarşamba

Kaynak arayışı


Diş perisinden ümidi kesen bizim küçük oğlan, anlaşılan yeni kaynak arayışına girmiş. Bu uyarıyı hazırlayıp odalarının kapısına yapıştırmış. Tabii ki odalarında sigara içen falan yok, hatta evde sürekli sigara içen birisi bile yok ama çocuk işte.. Bir ümit, olur da belki odasında birisini sigara içerken yakalarsa diş perisinin intikamını toptan alacağını düşünüyor sanırım. :)

27 Aralık 2010 Pazartesi

Yumru yumru


Kendimi bildim bileli kafamda birkaç tane yumruyla yaşarım. Annemde de vardı hatta, birkaç sene önce aldırdı. Önemsiz yağ bezeleri. İşte bu lüzumsuz yağ bezeleri, geçen bir kaç sene içinde biraz daha büyüdüler. Nerdeyse birer fındık büyüklüğüne eriştiler. Bir tanesi tam kafamın tepesinde olduğundan, kafamı ne zaman dolap kapağına, rafa veya buna benzer bir yere çarpsam ille de oraya denk gelir ve de canım daha çok acır.

Geçenlerde canıma tak dedi, Özgür'e "Ben bunları aldırıcam, hem böylece kuaföre gittiğimde ucube izlenimi de bırakmam belki" dedim. O da gaza getirdi, "Git baktır bakalım" dedi. Hatta "Aldır onları da, hafifle bakalım yeni yıl gelmeden" ya da "İnşallah beyninle bağlantısı yoktur o yumruların, yoksa onlar gidince zekan da eksilecekse hiç çekemem valla"  gibi gereksiz esprilerle de günümü şenlendirdi. En nihayet bu sabah, "Sana bugün müsade ediyorum, ya kendin hallet ya da yarın ben şahsen ilgileneceğim" diye beni tehdit edince soluğu doktorda aldım. Özgür malum, ters adam. Sağlık sözkonusu olunca, hem evhamlı hem de aksi. Yakınımda istemeyeceğim türden bir negatif enerjiyle doğdum doğalı kafamda bulunan yumrularımdan kurtulmak istemedim. Apar topar gidip bir genel cerraha muayene oldum. Muayene de şu; Kafamdaki şişlikleri elledi, önemsiz yağ bezeleri olduklarını, ne zaman istersem alabileceğini söyledi.  Budur. Ben de "Bir fiyat çıkarsınlar ona göre karar vereyim." dedim.

Başıma geleceği biliyordum tabii. Gitmişim Özgür'ün zoruyla bir özel hastaneye. Beni taa kapılarda karşılamış, doktor gelene dek el üstünde tutmuşlar, aman bir ihtimam bir ilgi, görseniz gözleriniz yaşarır. İnsan kendini çok önemli birinin yakını gibi hissediyor, o kadar yani. Alet edevatım ve de basit düzeyde bir tıp bilgim olsa kendi kendime çıkaracağım yumruları kafamdan almak için 1600TL istediler.  "Doğum yapsam da bu parayı öderdim yuh be!" dedim veznedeki kıza. "Yuh be!" kısmını kendime sakladım gerçi. Üstelik buna patoloji testi falan da dahil değil. Doktor o kadar önemsiz görüyor ki kafamdaki yağ bezelerimi, test ettirmeye bile gerek görmemiş. Altı üstü lokal anestezi ile en fazla yarım saatte alıp, 1-2 dikiş atıp gönderecekleri 3 tane fındık kadar şişlik için 1600 lira!!

Sabah sabah hastanede o kadar vakit harcayıp, üstüne bir de muayene ücreti bayıldıktıktan sonra kafamdaki yumrularla mutlu olduğuma karar verip döndüm eve. Canım sıkıldı ama ne yalan söyleyeyim. En çok ta durup dururken boş yere ödediğim muayene ücretine asabım bozuldu. Neyse, biraz zaman geçsin, benim her zaman gittiğim hastanedeki cerrah hanım 3 aylık doğum izninden dönsün, yeniden bakarız artık. Ama o zamana kadar idare ederim herhalde, sonuçta 30 küsür senedir böyle yaşayıp gidiyorum. Hem bakarsınız belli olmaz, 3. çocuğu belki de bölünerek çoğalma yöntemiyle yapar ve tıp tarihine geçebilirim.


Not: Fotoğraf Kevgir'den alıntıdır.

24 Aralık 2010 Cuma

Demirbaş Müziklerim

Normalde hemen her tür müziği dinleyen bir insanım. Zaman içinde bana zevk veren her türlü müziği dinlerim, bu Beethoven'da olabilir, Orhan Gencebay'da, Dean Martin de Müzeyyen Senar da... Kısaca çok geniş bir yelpazede tuhaf bir müzik zevkim var ki bazıları bunu zevksizlik olarak bile değerlendirebilir sanırım.

Ama benim standart birkaç albümüm vardır ki onlarsız hiç yapamam. Zaman içinde kaybolur, ya da Özgür sağolsun arabanın torpidosunun üzerinde bırakılıp güneşte eriyene dek bekletilmek suretiyle dinlenemeyecek hale getirilir veya "sen çok dinledin biraz bende dursun arabada işe gidip gelirken dinlerim" masallarıyla alınıp izi kaybettirilmek suretiyle ortadan kaybolur ama ille de onlarsız  yaşanmaz, yaşanamaz. Bir şekilde ortadan kaybolsa, çok dinlenmekten teyp bantları fırlasa ya da gittiğim her yere taşımaktan cdleri çizik çizik olsa da her daim eksikliğine tahammül edilemeyip yenisi alınan albümlerdir bunlar. Hayatımın her döneminde,  zaman zaman ille de eksikliğini hissedip dinlemek istediğim, bulamayınca krize girdiğim şarkılar. Öyle ki artık bizim evde bu albümlerin bir sürü içi boş CD kutusuna rastlamak mümkündür.


Bunları belki de hayatım boyunca o kadar çok dinledim ki bir yerde hayatımın fon müzikleri oldular ve o yüzden benim için bu kadar vazgeçilmezler. Her biriyle yaşanmış o kadar çok anı vardır ki aslında her şarkı benim hayatımın bir parçasını da içinde taşır. Her dinlediğimde müziğin verdiği zevkin yanısıra, hayatımın o anlarını tekrar hatırlar ve yaşarım. Hep birlikte yaptığımız araba yolculuklarını da çok severim bu yüzden. En sevdiğimiz müzikleri alıp ailece yola koyuluruz ve arabada geçirdiğimiz zaman bizim için aynı zamanda bir nevi geçmişe yolculuğa dönüşür. Özgür'le araba yolculuğu, en sevdiğim şeylerin başında gelir bu yüzden.


İşte bu demirbaş müzik albümlerimin en başında Doğan Canku - Sonsuza Dek & Ayrılık albümü gelir. Sonra Queen'in Greatest Hits I ve II albümleri, Santana'nın Supernaturel'i, Teoman'ın Onyedi albümü, Shania Twain'in Come on Over'ı ve Manga'nın her iki albümü.  Bunlar en belli başlılarıdır.

Doğan Canku çocukluğumu, Queen lise ve üniversite yıllarımı, Shania Twain Özgür'le çıktığımız günleri, Teoman'ın Onyedi albümü Uğur'a hamile olduğum ve Ford Ka'mızla gezdiğimiz o evliliğimizin ilk günlerini, Santana ve Manga ise çocuklarla müziğin keyfine varmaya başladığımız onların o ilk bebeklik yıllarını hatırlatır bana hep.


Artık sevdiğim müzikleri dinleme krizine girip te cd kutusunu boş bulmaktan içime fenalık geldiğinden, en sonunda akıllıca bir hareket yapıp, geçtiğimiz yazın başında müzik çalar bir cep telefonu aldım. Zaten cep telefonumla, ille de bilgisayarla yapabildiğim her şeyi yapacağım diye bir derdim olmadığı için oturup düşündüm ve cep telefonuyla konuşmak dışında yapmak isteyebileceğim tek şeyin fotoğraf çekmek ve müzik dinlemek olduğuna karar verdim ve kamerası iyi bir müzik telefonu aldım. Tüm vazgeçilmez müziklerimin 8GB'lık hafızasına rahat rahat sığması hatta epeyce boş yer kalması biraz asap bozucu oldu ama en azından artık en sevgili kasedimi ya da CD'mi yazın sıcağında torpidonun üzerinde bırakıp eritti diye Özgür'le kavga etmeme gerek kalmadı. Hem de nereye gidersem gideyim müziğimi de yanımda götürüp canım ne zaman isterse dinleyebiliyorum artık. Teknolojinin gözünü seveyim.

Bu da benden size günün hediyesi

21 Aralık 2010 Salı

Yeni haftanın yenilikleri

Her ne kadar yeni haftaya çok sarsak bir başlangıç yapsam da sonradan toparladım kendimi. Dün sabah çalan alarmı kapattıktan sonra yeniden uykuya dalarak, kalkmam gerekenden tam yarım saat geç kalkmak suretiyle elimi ayağıma dolaştırmayı başardım. Kahvaltı sofrasını kurarken  bayatlamasın diye buzluğa koyduğum ekmekleri kahvaltı için önceden çıkarmayı unuttuğumu hatırladım ayrıca çocukların okul kıyafetleri de ütülenmeyi bekliyordu bir köşede. 

Kendi kendime "Pek iyi bir başlangıç olmadı bu." dediğimde Özgür gülmeye başladı halime. Sonra da beni tehdit etti, "Sıkıyorsa bu sabahki halini yaz bloguna, hep benimle dalga geçiyorsun orada" dedi. Buyurun işte yazıyorum, zaman zaman beceriksiz, uykucu bir tembel olabilirim ama en azından dürüstüm.

Beceriksiz bir başlangıçtan sonra kendimi toparladım, tam 1 ay sonunda battaniyemi bitirdim. İnanmayanlar için; buyrun bakın.


Daha sonra  Yasemin'e söz verdiğim battaniye için çalışmaya başladım. Yasemin burdan bakıp desen ve renklere müdahale edebilirsin :)



Bu arada Açlık Oyunları serisinin ikinci kitabını da bitirdim. Üçüncü kitabına başladım. Alaycı Kuş serinin son kitabı. İlk ikisi Açlık Oyunları ve Ateşi Yakalamak'tı. Konu biraz fantastik bir dünyada geçiyor. Baskıcı bir merkez (Capitol) tarafından yönetilen 12 koloni ve bu kolonilerdeki insanların yaşadıkları. Capitol tarafından senede 1 defa düzenlenen, kolonileri baskı altında tutmak amacı güden gaddar Açlık Oyunları'nın son galipleri sayesinde kolonilerin nasıl birlik olup özgürlükleri için isyana kalkışmaları vs vs. Arada ufak tefek baskı hataları çıkıyor ama genel anlamda çok akıcı yazılmış kitaplar bunlar. Tavsiye edebilirim rahatlıkla. Şöyle heyecan dolu, akıcı, elinizden bırakmak istemeyeceğiniz bir kitap aradığınızda okuyabileceğiniz bir roman. Bir de Göçebe'yi okurken böyle olmuştu bir türlü elimden bırakamamıştım. Çorba karıştırırken bile insan kitap okur mu? Bizim evde oluyor işte böyle arada...


Bu arada resimdeki masa örtüsünün buruşukluklarına bakarak ben mi yoksa masa örtüsü mü daha dertsiz anlayabilirsiniz sanırım. Fotoğrafı çektikten sonra fark ettim kusura bakmayın. Zira poşet çay bile olsa çayım soğuyor. Demleme çay keyfini akşama saklıyorum yoksa bütün günüm çay içmekle geçerdi herhalde. 

17 Aralık 2010 Cuma

Allah iyiliğini versin Diş Perisi!


Büyük oğlanın dişleri dökülmeye başladığında daha ilkokula başlamamıştı. Anaokulundan "mezun" olduğu yazdı. Yaşı küçük olunca, dişleri ilk sallanmaya başladığında korktu, dişlerinin dökülmesinin nasıl birşey olacağını bilmediği için biz de kendisini "Diş Perisi"'yle tanıştırdık. Dedik ki;
- Oğlum korkacak birşey yok, dişin acımayacak. Hem zaten dökülen her diş için diş perisi gelip sana para verecek.
- Para mı verecek ?  O.o
- Evet, dişin düştüğünde, akşam uykuya gitmeden önce bir bardağa su doldurup içine düşen dişini atacağız. Sonra gece biz uyurken diş perisi gelip senin dişini alacak, yerine para bırakacak.
- Diş perisi benim düşen dişimi ne yapacak ki karşılığında para veriyo?
- Eee... şey... Hah, yeni doğan bebeklere veriyormuş. Onların doğduğunda dişi olmuyor ya...
- İyyyy iğreeenç, benim ağzımdan çıkan dişi onlara mı takacak?
- Oğğlumm diş perisi o! Adı üstünde; Peri! Başka bebeğe vermeden önce, bir dişi sterilize etmeyi de biliyordur herhalde....(Anne bu noktada terini siler)
- Hmmmm...

Başta şüpheli karşılasa da ilk dişinin düşme heyecanı geçince bizim oğlan bunu pek benimsedi. Diş perisinin gecenin bir vakti gelip evdeki su bardaklarından diş toplaması hakkında bir daha soru sorulmadı. O zamandan beri de diş perisi, ki bu ben oluyorum, büyük oğlanın her dökülen dişi için bardağa para bırakmaya başladı. İlk dökülen dişler bilirsiniz en kötüsüdür, o öndeki 2 diş düşer düşmez çocuk bir anda kendini dişsiz bulup üzülür. Doğal olarak bizim evin hafif tombul diş perisi ön dişler için biraz daha fazla para bıraktı. Daha sonra zaman içinde büyük oğlan sırasıyla 1. sınıfı, 2. sınıfı bitirdi, 3. sınıfa başladı ama diş dökülmesi bitmedi. Bir yanda büyüğün dökülen dişleri ocağımıza incir ağacı dikerken, diğer yanda bu sene 2. sınıfa giden küçüğün dişleri, dökülmeyi bırak, daha sallanmaya bile başlamadı.

Kısacası yaklaşık 2,5 senedir, büyük oğlan dişsiz ağzıyla paraları istiflerken, bizim küçük oğlan, zavallım, hala dökülmeyen dişlerine iç geçirerek abisinin diş perisinin bıraktığı paraları toplamasını izliyor. Büyük oğlana diş perisinin kimliğini açıklamadık doğal olarak, çünkü küçük oğlanın daha bir dişi bile düşmemişken sırf yaşı büyüdü diye işin eğlencesini kaçırmasını istemedik. O da kocaman olduğu halde hala duruma uyanmadı, ya da uyandı ama para musluğunu kapatmak istemediğinden çaktırmıyor. Haliyle "diş perisi" de gittikçe cimrileşmeye başladı. Mesela dün gece düşen küçük azı dişi için bu sabah bardağa sadece 10TL bırakmış. :P

Bunun üzerine, bu sabah kahvaltıda şöyle bir konuşma geçti;
Büyük Oğlan - Bir dahaki sefer, gece kalkıp diş perisini şöyle "Heeeeeyyt!" diye uçan tekme ile korkutarak, 50TL istiycem.
Ben - Dikkat et, diş perisi sana bir tane yapıştırmasın. Yapar çünkü..
Özgür - (Bana bir bakış atarak) Ya da terlik fırlatabilirmiş,  ben öyle biliyorum
Büyük Oğlan - Onun terliği yok ki, uçabiliyo O!

Bu noktadan sonra koptum tabi gülmekten, içtiğim çay neredeyse burnumdan çıkıyordu. Demek kazık kadar olduğu halde üçüncü sınıfa giden koca çocuğum hala diş perisinin kim olduğunu bilmiyor. Bense küçüğün de birkaç dişi düşüp, diş perisinin getireceği paralarla gönlü olana kadar, tombulca, uçabilen, biraz cimri bir diş perisi olmaya devam edeceğim sanırım.Gidip özel bir kıyafet mi diktirsem, ne yapsam?

16 Aralık 2010 Perşembe

Kitaplar ve çocuklar

İki gündür büyük oğlan hasta, evde yatıyor. Yine boğazı şiş ve ateşi var. Durum böyle olunca tüm işler ertelendi ve oğluşla oturup dereceler, ateş düşürücü şuruplar ve ballı limonlu zencefil çayları eşliğinde bütün gün tembellik yaptık. O çizgi film kanallarında gezindi durdu ben de herşeyi, tüm işleri boşverip kitabımı okudum. Oğlan bahaneydi aslında kitap öyle sardı ki elimden bırakamadım resmen.

Açlık Oyunları'nı bitirdim bile. İlginç bir konusu olan fantastik macera romanıydı. Dün gece serinin ikinci kitabına başladım hatta. Aslında kışın daha kafa zorlayıcı şeyler okumayı seviyorum ama bu da arada iyi gitti. Uzun kış gecelerinde üzerinde düşünmek gereken kitaplar okumak daha kolay oluyor, yazın olduğu gibi insanın içini kıpır kıpır eden, aklını çelen güneşten mahrum kalınca, herhalde kafa daha kolay konsantre oluyor daha derin şeyler okumaya.

Hastalık nedeniyle çocuklarla daha çok vakit geçirince, insan ister istemez onların dünyasıyla daha çok haşır neşir oluyor. Bazen oğlanların oyunlarını izliyorum, çaktırmadan konuşmalarını dinliyorum da, bir an onların aralarında yarattıkları dünyaya kıkır kıkır gülerken başka bir an içimi dayanılmaz bir hüzün kaplıyor. Saçma bulabilirsiniz, ama acımasız dünyanın onların bu güzel, masum, çocuk dünyalarını ileride nasıl paramparça edip bir kenara atacağını düşündükçe ağlamak istiyorum. Keşke hep bu fotoğraflardaki gibi, onları koruyabileceğim kadar küçük kalsalar, hiç büyümeseler. İnsanların ne kadar kötü, acımasız, bencil olabileceğini hiç öğrenmeseler. Hayal ettikleri şeylerin hiç gerçekleşmeyebileceğini bilmeseler. Diş perisine hep inansalar.

Korkuyorum. Büyümelerinden ve hayatın onları da kırıp dökmesinden, yaşayacakları hayal kırıklıkları nedeniyle duygusuzlaşmalarından, ileride sorunlarıyla başa çıkabilmek için bana açılmak yerine içlerine kapanmalarından. Bir sürü şeyden işte.. Yeni doğum yaptığımda, bütün gün meme emip, altını doldurup, uyuyan bebeğimin, büyüyüp bana gülümsemesini, "Anne" demesini hayal ederken, insanların çıkıp "Bu günlerin kıymetini bil, en kolay zamanları bunlar" demelerine bir anlam veremeyip sinir oluyordum. Şimdi çok çok iyi anlıyorum. Çocuklar büyüdükçe sorunları da büyüyor ve gün gelip benim çözemeyeceğim sorunlarla boğuştuklarını izlerken, hissedebileceğim çaresizliği düşünmek bile istemiyorum.


Sanırım büyüyüp, kazık kadar birer adam olduklarında bile, ben onlara her baktığımda, bu karavan kapısındaki iki küçük çocuğu göreceğim.

14 Aralık 2010 Salı

Keyifli saatler

Önceki yazıda bahsettiğim, zamanım olsa daha çok yapmak istediklerimden bazıları...




Oyuncak köpek değil tabi, bebek battaniyesi benim eserim. :D

Bu da üzerinde çalıştığım son marifetim.

13 Aralık 2010 Pazartesi

Bir gün 30 saat olsun!

O kadar çok yapılacak şey ve de o kadar az zaman var ki artık tüm okumuş anne bunalımlarımı bir kenara bırakıp çalışmadığıma şükreder hale geldim neredeyse.

Çalışmadığım halde ev işlerine zor yetişiyorum resmen. Ben mi beceriksizim bilmiyorum, ama o kadar didindiğim halde ille de bazı işler sonraya kalıyor. Daha iyisi yapılabilir ama idare etsin böyle diyorum kendi kendime. Ama abartmıyorum, her günün yarısı topla, yıka, temizle, süpür, katla benzeri işlerle geçiyor. Alışveriş yap, yemek pişir, ödevleri kontrol et vs vs... Yapmasam olmayacak ama yapsam da kimsenin farkında olmadığı şeyler bunlar. Evde mutlaka yapılması gereken, evi ev yapan, ama kimsenin yapmaya gönüllü olmadığı tüm angaryalar.


Yuvayı dişi kuş yapar deyişi doğru ama o söz konusu dişi kuşun, sadece ev işlerini yapmaya yetecek kadar kafası çalışsa sorun olmayacak sanırım. Gel gelelim, günüm o kadar boş işlerle geçiyor ki acıyorum resmen. Okumak istediğim o kadar çok kitap, yapmak istediğim öyle çok şey, görmek istediğim öyle çok yer, öğrenmek istediğim o kadar çok şey ve de internetten araştırmak istediğim o kadar çok konu var ki kendimi çok aciz hissediyorum. Yetişemiyorum. Toz almak, çamaşır katlamak, bulaşıkları yıkamak gibi saçma sapan şeylerle vakit geçirirken hayatta gerçekten yapmak istediğim hiçbir şeyi tam yapamıyorum. 

Ne gerekiyor bilmiyorum, daha becerikli bir kadın mı, daha boşverilmiş pasaklı bir ev mi yoksa daha çok zaman mı? Çözemedim henüz.
 

10 Aralık 2010 Cuma

Sevgili Arkadaşım Böcek

Hani apartmanlarda minik böcekler olur, kimisi duvar balığı der, kimisi beton böceği, gerçek adı sanırım gümüş böceği. İnce uzun gövdeli, soluk renkli,  kafasından ve poposundan antenler çıkan bir böcek. İşte bazen bizim banyoda bunlardan tek tük görüp öldürüyordum. 

Ama son iki gündür küçük tuvaletteki böceğin dokunulmazlığı var. Onu öldürmemiz yasak, çünkü bizim küçük oğlan onunla arkadaş olmuş. İki gündür aynı böcek orada duruyorsa zaten ölmüştür bana göre ama neyse, ortalığı bulandırmayayım şimdi. Dün gece yatmadan önce diş fırçalarken yine kapıştı oğlanlar. Yok diş macununu sen aldın, yok vermedin, amma çok sıktın macunu, yok beni kenara ittin üstüm ıslandı vs vs. Nasıl beceriyorlar bilmiyorum ama diş fırçalarken ille bir sebep bulup didişiyorlar. Aksi halde uyku tutmuyor herhalde bacaksızları.

Dün gece didiştiklerinde, büyük oğlan küçüğe kızmış ve O'nu banyodaki böceğini öldürmekle tehdit etmiş. Küçük oğlan da böceğine birşey olmasın diye kendini böcekle aynı banyoya kilitlemiş. Tabi bu aşamadan sonra iş başa düştü. Büyük oğlanı sakinleştirdik, küçükten özür diledi, böceğine birşey yapmayacağına söz verdi, böylece küçük oğlan da böceğin bulunduğu banyodan çıktı, ikisini de yatırabildik sonunda.

Görüyorsunuz değil mi, ne saçma sapan sebeplerden kavga çıkarıyorlar. Evdeki en gürültülü anlar yatmadan önceki o son 15 dakika zaten. İkisini zamanında yatağa yatırdığımız an evdeki o sessizliği tarif etmenin imkanı yok. Dün akşam da yoğun bir uğraş sonucu iki çocuğu da zamanında yatırmayı başardık. Böceğin çoktan ölmüş olduğunu da artık sonra söyleriz.

7 Aralık 2010 Salı

İnsana burada bile rahat yok!


Çocuklar zamanlama konusunda beni her zaman delirtmeyi başarıyorlar. Saatlerce yanlarında oturur, çay kahve içer, öylesine bir köşede takılırım, sanki dış kapının mandalıymışım gibi benimle kimse ilgilenmez, yüzüme bile bakmazlar, ama ne zaman tuvalete veya duşa girsem ille de bana sormaları gereken herşey o zaman akıllarına gelir. Her seferinde sinirden mosmor olsam da aklıma hep Selçuk Erdem'in bu karikatürü gelir, kendi kendime gülmeden de edemem.

Aslında çıldırmamak elde değil. Kaç defa söyledim, "Bana ne soracaksanız 5 dk bekleyin ben çıkayım, ondan sonra sorun, ben duşta veya tuvaletteyken beni avaz avaz bağırtmayın, apartmana rezil etmeyin" dedim ama dinleyen kim... İlle tüm hayati konular ben meşgulken tartışılacak. Hatta anne duştayken kavga etmek, koridorda top oynamak en güvenlisi. Niye? Çünkü, gelip kızma, bağırma, topu kesmekle tehdit etme ya da kavgayı ayırma ihtimalı yok o esnada. O yüzden anne banyoya mı girdi, haydi, ne kadar yaramazlık varsa yapalım, tüm gereksiz, alakasız şeyleri o banyodayken avaz avaz bağırarak soralım, orada bile kadına 2 dakika rahat yüzü göstermeyelim. Oh! Vur patlasın çal oynasın.

Kesin böyle bir anlaşma var aralarında, çünkü bu kadarı tesadüf olamaz. Ama işte çaktırmıyorlar, biliyorlar bi emin olsam hepsini mahvedicem.  Ama dur bakalım elbet benim de günüm gelecek. Elbet bir gün bunlar da büyüyüp ergen olacaklar. Kız arkadaşları olacak, elbet o kızlar günün birinde bu evi arayacak. İşte ben o zaman ne yapacağımı çok iyi biliyorum, ama işte; intikam soğuk yenen bir yemektir.

6 Aralık 2010 Pazartesi

Yaptın gene yapacağını Oprah


Bir insan Oprah Winfrey'in Harry Potter serisi yazarı JK Rowling ile röportajını izlerken ağlar mı? Evet ben yaptım. Bazen ciddi anlamda salak olduğumu düşünüyorum. Velhasıl gerçekten ikisini sohbet ederken dinlemek yüreğimde bir şeylere dokundu ve ağlattı beni durup dururken. Aramızda tek bir ortak nokta bile olmadığı halde JK Rowling'in yaşadığı bunalımlarda bir nebze kendimi bulduğumdan mıdır nedir, yıllarca süründükten, bekar bir anne olarak 5 kuruşun hesabını yaptıktan sonra "Hayatımda kendime güvendiğim ve inandığım tek konu" dediği Harry Potter'ı yazma süreci, ilk kitabın tam 12 yayınevi tarafından reddedilmesine rağmen 13. defa denemekten çekinmemesi, ummadığı bir başarı yakaladıktan, yaşayan ilk multi milyoner yazar ilan edildikten sonra bile o programdaki mütevazi, samimi, ayakları yere basan duruşu muydu bilmiyorum ama Oprah'la ikisinin sohbeti bana çok dokundu.

Oprah, şahsen bir kadın olarak çok takdir ettiğim bir insandır. Olanca ününe, başarısına ve zenginliğine rağmen paylaşmanın tadını bilen ve bunu reklam vs için değil, içinden geldiği için yapan bir insan olduğunu düşünüyorum. Neyse bu sezon Oprah'in 25. yılı ve programını sonlandırıyor. Bu seneki programları çok çok daha özenli ve hem konukları hem de işleyeceği konuları daha titizlikle seçiyor sanırım. Dolayısıyla bu JK Rowling röportajı bence mükemmeldi.

Bu arada ikisinin ilk defa karşılaşmalarına rağmen çok iyi anlaştıklarını izlemek, röportaj ilerledikçe samimiyetlerinin kademe kademe ilerleyişini görmek te inanılmazdı. Belki be bana bu kadar dokunan buydu. Başta birbirine yabancı iki insanın bu şekilde kaynaşıp, muhabbete dalmaları, birbirlerini anlamaları ve de insan olarak birbirlerinden hoşlanmaları ve bunu an be an izlemek çok hoştu. En sonunda 20li yaşlarında bir kızın JK Rowling'in karşısına çıkıp "sen benim çocukluğumsun" demesi hikayesi zaten beni hepten kopardı. Program bittiği halde salya sümük ağladım. Bir insanın hayatına bu şekilde dokunarak bir iz bırakabilmek ne muhteşem bir şey!!

3 Aralık 2010 Cuma

Resmi tatil günüm, Cuma

Haftanın en sevdiğim gününün Cuma olduğunu söylememe bilmem gerek var mı? Zaten Cuma'yı sevmeyen yoktur herhalde. Ama benim oğlanlar okullu olduğundan beri Cumaların ayrı bir önemi var benim için.

En başta ertesi gün okul olmayacağı için okul kıyafeti kontrol zorunluluğu yok. Okul tişört ve pantolonları temiz mi, ütülü mü kimin umurunda? Temiz okul kiyafeti kalmamışsa ertesi sabaha kadar yıkanmışları kurutmaya çabalamak yok. Ertesi gün beslenmeye ne koyacağım derdi yok. Çocuklar erken yatacak, uyku saatinden önce tüm ödevler kontrol edilmeli diye bir zorunluluk yok. Yatmadan çocukları yıkayıp akça pakça yap, kulak ve tırnak kontrolünü unutma vs gibi dertler de yok. Ohh misss... Cuma geceleri bunların hepsini boşverip keyif yaptığım tek gece. Cumaları benim resmi tatil günüm.

Birazdan gidip çocukları okuldan alacağım. Okuldan eve yürürken bana okulda yaptıklarını anlatmak için yarışacaklar. Yine ufak olan, abisi sözünü kesti diye trip yapacak. Yol ortasında birbirlerine girecekler. Eve gelince birbirlerine sataşmaya devam edecekler. Ya da daha okul kıyafetlerini çıkarmadan odalarında top oynamaya ya da güreşmeye başlayacaklar. Ben kızıp bağırmaya başlayıncaya dek odalarında okul kıyafetiyle oyuna ya da didişmeye devam edecekler. Sonra yine büyük oğlan terli terli kendini tuvalete atıp, tam 40 dakika çıkmayacak. Ben akşam yemeğini hazırlamaya çalışırken küçük oğlan gelecek, önünde koca bir haftasonu olduğu halde, benim en meşgul olduğum saatte gelip ta Pazartesiye teslim edeceği ödeviyle ilgili bir şeyler soracak. Ben yemekle boğuşurken kendisiyle ilgilenemiyorum diye bir daha trip yapacak. Sonra ben yemeği yoluna koyup mutfağı şekle şemale soktuktan sonra bağırarak zorla büyük oğlanı tuvaletten çıkaracağım, üstünü değiştirmesini sağlayacağım. Yemek piştikten sonra çayı demleyeceğim ki yemekten hemen sonra içebilelim. Bu arada çocuklar üstümü başımı tırmalamaya başlayacaklar acıktık diye. Şansımız varsa, köprü trafiğine takılmazsa Özgür erken gelecek. Yemek yiyeceğiz, çocukların sevdiği bir yemek yapmışsam hele Cuma keyfimiz katmerli olacak. Sonra Özgür'le kendime ince belli bardakta birer çay koyacağım. (Bu adamı da 11 yıl sonunda çaysever biri yaptım ya gurur duyuyorum kendimle) Çocuklar ya yine o bayık çizgi filmlerinden birini açmış olacaklar ya da yine legoları salona yaymaya başlayacaklar. Hava güzelse çayımızı alıp balkon keyfi yapacağız. Soğuksa salonda karşılıklı oturup günlük olayları konuşacağız. Güzel bir dizi ya da film varsa oturup ailece seyredeceğiz. Televizyon karşısında alacağım elime örgümü ya da sudokumu. Film izlerken çocuklar yine abur cubur yemek isteyecekler bense yine ağızlarına meyve tıkıştırmaya çalışacağım.

Uyku saatini aşmaya izin var bu gece. Normalde 10'da yatıyorlar. Hoş ufak oğlan belki yine Cuma olmasına rağmen saat 10 bile olmadan koltukta uyuklamaya başlayacak. Zorla onu kaldırıp pijamalarını giymeye, diş fırçalamaya göndereceğim. Uyku iyice başına vurduğundan bana bağırıp çağırıp trip yapacak. Özgür bir köşede bize gülecek yine. Ben de O'na kızacağım "güleceğine yardım et te şunu yatıralım" diye. Saat 12 de büyük oğlanı zorla yatağına göndereceğiz. Adamı bıraksan sabaha kadar oturacak. Ama olmaz, çocuk dediğin erken yatar, uyur, büyür. Anne babası da insan sonuçta, biraz kafa dinlerler onlar da...

Çocuklar yatıp ta ev sessizleşince biz Özgür'le keyif çatacağız biraz. Gerilim korku, polisiye vs ne kadar çocukların izlememesi gereken film varsa izleyeceğiz, hiç bir şey yoksa biraz kitap okuyacağız. Yatmadan önce ben yine mahallenin manyağı olarak, gecenin bir vakti çamaşır sereceğim ve de Özgür her zamanki gibi dalga geçecek benimle. Ne yapayım? Ev küçük, gündüz serersem adım atacak yer olmuyor evin içinde, kışın zaten balkonda çamaşır kurumuyor. Mecburen gece yatmadan seriyorum, sabaha dek bayağı kurumuş oluyorlar böylece.

Ben çamaşır sererken koltukta uyuyakalan Özgür'ü dürtükleyeceğim. Yarış yapacağız kim önce yatağa girecek diye. Tabii ki yine o kazanacak çünkü benim yatmadan önce kapıyı kilitlemem, yemekleri buzdolabına koymam, çocukların üstünü bilmem kaçıncı defa örtmem gibi bir sürü işim olur. Sonra yatakta kitabımı okuyacağım iyice uyku bastırana dek. Saat geç olmuşsa çocukları zorla tuvalete kaldıracağım gece dere gelmesin diye. Ancak ondan sonra yatıp uyuyacağım inşallah güzel bir cumartesi sabahına uyanmak üzere...

İşte benim sıradan, huzurlu bir Cuma akşamım da böyle geçecek inşallah ve ben yine her anından keyif alacağım her ne kadar çocuklar aksi için yırtınsa da...