30 Kasım 2011 Çarşamba

Hakkını arama

Büyümüşüm, değişmişim. Geçen gün Bağ-Kur sırasında beklerken anladım bunu. Neden mi? Eskiden ben kendi hakkını aramaktan aciz, kimseye birşey söyleyemeyen, tam da "vur ensesine al lokmasını" denilecek bir tiptim. Geçen gün Bağ-Kur kuyruğunda öğle yemeği saatine 15 dakika ve de benim numarama 2 kişi kalmışken "birşey sorucam" diye gelip memureyi meşgul eden kadına bir anda patlayıverdim. Normalde böyle aradan kaynak yapanlara hiçbir şey diyemezdim. Sus pus bekler, şimdi başıma bela almayayım diye sesimi çıkaramaz, iki kelime etmeye utanırdım. Ama geçen gün baktım kadının sorusu uzadıkça uzuyor arkada onca insan öğle tatili girmeden işimizi halledebiliriz belki diye bir umutla bekliyor, kadına "Pardon sıra sizde mi?" diye yüksek perdeden sordum. Bu pişkin pişkin döndü "Birşey soracaktım sadece" dedi. Ben de "Ama memuru meşgul ediyorsunuz, 15 dakika kaldı öğle tatiline. Yandaki memura sorun, bizim de sıramız ilerlesin hepimiz bekliyoruz burada" dedim. Ben bu kendimden beklenmeyen çıkışı yaptığımda etraftan da beni destekler yönde homurtular yükseldi kadın da sorusunu önündeki numeratör çalışmayan memura sorup diğerini meşgul etmemeye karar verdi. Sonra gerçekten de kadın gidince hop diye sıra bana geldi ve öğle tatilinden önce evrakları verip yapılması gerekenleri öğrenebildik.

Çıktığımızda o anın stresini atlattıktan ve işleri halletmiş olmanın verdiği ferehlamayla bir an düşününce yaptığım kafama dank ediverdi. Özgür'e döndüm, "Nasıl hakkımı savundum ama! Gördün mü?" diye sordum "Valla nasıl böyle bir şey yapabildin hala şoktayım, meydanı bana bile bırakmadan ağzının payını verdin kadının, gurur duydum seninle" dedi. Normalde böyle şeylere hep Özgür tepki verir, ortalığı birbirine katar sonra da haklı olduğum halde sesim çıkmıyor diye döner bir de bana kızardı. İlk defa dilim tutulmadan, utanıp sıkılmadan hakkımı arayabilmiştim. Hala daha hatırladıkça seviniyorum, en azından bu defa kendimi ezdirmedim, gerekeni yapabildim diye huzur doluyum. Böyle hissedeceğimi bilseydim çok daha önceden hakkımı aramaya başlardım. Neyse bu da bir şeydir değil mi? Bir kademe büyümüş sayıyorum kendimi. Aferin bana.

24 Kasım 2011 Perşembe

Blogger'a gıcığım

Blogger bu aralar beni sinir ediyor. Yazı yazıyorum, "yayınla"ya basıyorum ama sanki hiç yayınlanmamış gibi güncellemelerde görünmüyor.  Yapmadığım şey kalmadı, artık uğraşamayacağım blogum güncellemelerde görünsün diye. Yakındır tepemin tasını attıracak bırakacağım yazıp çizmeyi. Eminim bu yazıyı da cart diye gösterir şimdi sırf beni daha gıcık etmek için....

Tembellik günü



Özgür'le Ömer'in doğum günlerini atlattım ya, artık rahatım. Hafta başından beri içimden hiç bir şey yapmak gelmiyor. Eh geçen hafta evde komple bir bahar temizliği yaptım sayılır. Kış ortasında camları bile sildim. Ben ki cam silmekten nefret ederim. Camı silerken pencere pervazına tutunup camdan sarkan, öyle tüm gövdesini camın dışına çıkarıp ta en üst dış köşeyi parlatacağım diye uğraşan biri hele hiç değilimdir. Tam tersine ödüm patlar öyle cama tırmanıp cam silen kadınları görünce. Karşı apartmanda falan görürsem bakamam, gözlerimi  kapatırım, o derece yani. Temiz camlar uğruna kendimi tehlikeye atacak değilim. Siz o pencere çerçevelerini, kaynakla inşaat betonuna tutturduklarını falan sanmıyorsunuz herhalde. O çerçeveleri en fazla  4-5 tane civata tutuyor. Eski evde balkonu pimapenle kapattırdığımızda gözlerimle gördüm nasıl monte ettiklerini. Ben işimi sağlama alırım arkadaş. Vileda sopasının ucuna taktığım cam sileceğine, camı sildiğim bezi dolayarak camların dışını silen bir insanım ben. En fazla kolumu çıkarırım camdan. Camın üst köşesinde azıcık toz kalabilir, benim için bir mahsuru yok. Sonuçta yalayacak değilim orayı. 

Yalnız bu şekilde cam silmenin de tek dezavantajı insanın omuz, kol ve sırt kaslarını çok zorlaması. Ondan da bir şikayetim yok aslında, sonuçta 15 günde bir camları silen bir insan da değilim. İsteyen ayıplasın, valla umurumda değil. Cam silerek harcamak için hayat çok kısa. Neyse kırk yılda bir özenip camları silince bu sefer içime sinmedi, perdeleri de yıkayıp yeniden astım. Silinmiş, pırıl pırıl camları görünce Özgür'ün tepkisi şu oldu;  "Vaaay camlar HD kalite olmuş" O bile camlar konusunda en az benim kadar vurdumduymaz olduğu halde, bu şekilde bir fark görüyorsa demek ki gerçekten cam silme zamanıymış. Yorulduğuma değmiş.

Anlayacağınız geçen haftanın yorgunluğunu hala üzerimden atabilmiş değilim. Bütün gün ayağımı uzatıp kitabımı okumakla ya da tv karşısında çocuklara ördüğüm okul süveterini bitirmeye çalışmakla geçiyor. Bugün Ömer de bana katıldı, midesini üşütmüş, okula gidemedi. Evde benimle birlikte tembellik yapıyor. Tabi içtiği bitki çayları sonucu kendini toparlayıp öğleden sonra tepinmeye başlama ihtimali de var ama  bir de poğaça yapsam mı acaba? Uzun lafın kısası ana-oğul keyif yapacağız bugün elleşmeyin.

18 Kasım 2011 Cuma

Rüzgarın Adı



Bu hafta sonu küçük oğlanın doğum günü partisi var. Temizlemem gereken bir ev, pişirmem gereken kurabiye ve poğaçalar, mıncıklanacak mercimek köfteleri var. Gidip bir yerlerden taze ıspanak ve yufka da bulmam lazım börek için. Ispanak kökleriyle de dişlerini yaptırdığı için bu aralar dişsiz kalan kayınvalideme "Selen benden güzel yapıyor" dediği Antep yemeğinden pişireceğim daha.

Evin içinde gezip duruyorum nereden başlasam diye ama salon masasının üzerinden, üstüne vuran sabah güneşinin güzelim hüzmeleri altında, bu kitap beni kendine çağırıp duruyor. Nedendir bilinmez, daha görür görmez vurulup ilk fırsatta aldığım bir kitap bu. İlk sayfasındaki yazar hakkındaki bilgiyi okuduğumda elimde olmadan koca bir kahkaha attım ve bu kitabı aldığıma pişman olmayacağımı anladım. Mülksüzler'i bitirdikten sonra başladım ama sadece 30 sayfasını okuyabildim henüz. Tüm bu doğumgünü tantanasını alnımın akıyla atlatıp, biran önce kitabıma yumulmak istiyorum. Yapmam gereken işlere konstantre olmam lazım, şu anda şu yazıyı yazmaya uğraşmam bile saçma. Bir de fotoğrafını çektim salak gibi... Kitabın üstünü mü örtsem görmemek için? Yoksa?... Yoksa azıcık daha okusam mı? Hem daha 2 gün var doğumgününe... Yetişir mi acaba tüm bu işler?

16 Kasım 2011 Çarşamba

Önce kimi sosyalleştirmeli?

Bazı okul etkinlikleri var ki beni benden alıyor blogcum. Günümüzde büyük şehirlerde, çoğu çocuk çekirdek ailede yetiştiği, en fazla bir ya da iki kardeşle, nadiren de olsa birkaç kuzen veya "site" arkadaşı ile haşır neşir olabildiğinden, okul yöneticilerinin çocukları ve velileri birbirine kaynaştırma çabalarını anlayabiliyorum. Ben küçük bir kasabada büyüdüm. Arkadaşlarım kasabanın hemen her yerinde oturan insanların çocuklarıydı, aralarında babası doktor olan da vardı, çiftçi ya da esnaf olan da... Yani şimdinin kolejlerine kıyasla izole bir ortamda yetişmedim. Bazen okuldan sonra ya da tatillerde arkadaşlarımla birbirimizin evlerine gider gelirdik. Küçük kasabanın avantajı buydu işte, herkes birbirini tanıyordu ve çocuğunu başkasının evine gönderebiliyordu. Şimdiki çocukların böyle bir olanağı da yok. Çocuklar genelde oturdukları sitelerde, gittikleri özel okul ya da anaokulundaki benzer sosyal yapıdaki ailelerin çocuklarıyla arkadaş olmak zorundalar. Devlet okulları bu açıdan daha fazla çeşitliliğe sahip, oradaki çocuklar toplumdaki farklı sosyal yapıda ve düzeyde olan aileleri tanıma imkanı bulabiliyorlar.

Şehir hayatı çocukların arkadaş edinebilme imkanlarını negatif yönde etkiliyor ve dolayısıyla çocuğuna arkadaş edindirebilmek için yırtınan ebeveynler ortaya çıkıyor. Yanlış anlaşılmasın ben bunu ayıplıyor değilim elbet. Ama istemeden de olsa kendimizi düşürdüğümüz komik duruma bir de dışarıdan bakın istiyorum.

Çocuğunu sosyalleştirme adına kendini paralayan şehir insanı, çocuğunun arkadaşlık ettiği diğer çocukları daha iyi tanıyabilmek için onların ailelerini tanımak ister. Öyle ya, arkadaş adayı çocuk nasıl biri? Kardeşi var mı? Hani diğer çocuğunuzun yaşına uygun bir kardeşi falan varsa süper! Bir taşla iki kuş olayı... Anne babası ne iş yapıyor? Kendi aile yapısına uygun bir aileyse iki çocuk daha kolay kaynaşır tabi. Anne babası sağ mı? Birlikte mi, ayrı mı? Eğer sağ ve birliktelerse sorun yok. Ama ayrılarsa ve evde henüz anne babaların ayrı olmayı tercih edebileceklerine dair bir konuşma geçmemişse çocuğunuz küçük çapta bir şok yaşayabilir. Eeee herşey düşünülmek zorunda elbet... Haliyle bunun için diğer anne babalara yanaşarak, çaktırmadan küçük sohbetler yaratıp samimiyet kurmak gerekir.

Bunun için ideal fırsatlar çocuğu almak için okula gittiğinizde, kapının önünde zilin çalmasını beklemek, veli toplantılarına biraz erken gidip etrafta gözünüze kestirdiğiniz bir kaç veliyle muhabbet kurmaya çalışmak ya da en kısa yoldan sınıf annesi seçilmeye gönüllü olup tüm sınıfın velilerinin cep telefon numaralarını ele geçirmek olabilir. Bunların dışında çocuğun doğumgünleri başlı başına büyük bir fırsattır. Tanımadığınız onca insanı, çocuklarıyla birlikte eve davet etmek istemediğiniz için en yakın McDonald's ta bir parti verir, çocuğunuza arkadaşlarına dağıtması için şirin davetiyeler verirsiniz ve elbette hiç bir ilkokul çocuğunun o partiye tek başına gelmeyeceğini bilirsiniz.

Küçük kasabalarda çocuklarınızın arkadaşlık edebileceği insanlar bellidir, onların anne babalarıyla olan tanışıklık ya da dostluk kendiliğinden gelişir. Ama büyük şehir insanı bu konuda yaratıcılığını konuşturmak zorundadır ve birgün bir bakarsınız, çocuğunuz haftasonunda velilere özel bir dans etkinliği olacağını bildiren bir kağıtla eve gelir. Bahar gelince ailelerle birlikte bir piknik planlanır. Ya da başka bir yere bir gezi yapılmasına karar verilir ve bu böyle sürer gider.

Tüm bunlar şehir hayatının olağan sonuçlarıdır. Bunda yadırganacak bir durum yok elbet, sonuçta insan çocuğu için herşeyi yapar. Ama bizim evdeki sorun şu; ben ve Özgür zaten çok sosyal, girişken insanlar değiliz. Öyle kolay kolay arkadaş edinebilen, acaip çevresi olan, gezen tozan insanlar hiç değiliz. Haliyle bizi almaya bir limuzin bile yollasalar, Özgür'le beni diğer çocukların velileriyle hayatta dans ettiremezler. Ne bir doğumgünü partisine gitmişizdir, ne de okulun bir piknik veya uçurtma şenliğine...

Bir defasında büyük oğlanı çok istediği için Darıca Hayvanat Bahçesi'ne düzenlenen geziye yolladım. Onda da yaklaşık 120 çocukla topu topu 5-6 öğretmenin gideceğini duyduğumda ben kendim de gittim. İki kişi parası ödedim, çocuğumla aynı otobüste ben de gidip döndüm. İsteyen manyak desin ama ne yapsaydım? İkinci sınıfa giden çocuğumu İstanbul gibi bir şehirde, tanımadığım otobüs şöförlerine emanet edip, koca hayvanat bahçesinde onca çocuğa sadece 5-6 öğretmenin gözkulak olabileceğini varsayarak nasıl evde rahat oturabilecektim ki? Benden başka anneler de vardı gezide, onların neden geldiklerini ben bilemem elbet ama benim geliş sebebim buydu. Gezi güzeldi, çok eğlendim diyemeyeceğim. Hayvanat bahçelerini zaten hiç sevmem. Birkaç zavallı hayvanı kafese kapatıp izlemeye meraklı değilim ama çocuklar için değişiklik oldu. Hem de ne değişiklik... 120 çocuğu, onların beraberindeki velileri ve öğretmenleriyle birlikte müthiş bir seyirci topluluğunu gören maymunlardan biri gaza gelip, onca çocuğun gözü önünde direğin tepesinde diğer bir maymunla çiftleşmeye başladı. Hayatımda en çok paniklediğim anlardan biriydi. Böyle bir geziden sonra tabii ki çocukları bir daha bir yere göndermemeye yemin ettim. Ama bu iş burada bitti mi? Tabii ki; Hayır!


Uğur bağlı olduğu kayışla çelik halattan kaymaya gidiyor..

Ömer'le pek sorunum olmadı. O zaten benden uzak olmak, fazla ayrı kalmak isteyen bir çocuk değil. Ama Uğur öyle gözüpek, öyle adrenalin meraklısı ki beni çok korkutuyor bazen. Kimi zaman motorsiklete binmek istediğini söylüyor, kimi zaman da hani şu dağın tepesinden, yarasaya benzer, kol ve bacak aralarında perdeleri olan giysiden başka bir şey olmadan atlayan insanlara bakıp, onlar gibi dağlardan aşağı süzüleceğini söylüyor. Verdiğim cevap hep aynı; "Ben hayatta olduğum sürece yapamazsın, izin vermiyorum" Velhasıl Uğur pek macera düşkünü bir çocuk ve okuldaki her geziye ve de aktiviteye katılmaya çok meraklı. Çok ta maymun iştahlı. Bu sene okul açıldığından bu yana, yüzme, basketbol, gitar, tekvando ve tango kursuna gitmek istedi. Bunların birbiriyle ne kadar alakalı olduğuna bakacak olursanız aramızda sık sık şöyle diyaloglar geçmesini de yadırgamazsınız sanırım.


U- Anne Kapadokya'ya gezi varmış, gidebilir miyim?
S- Sence?
U- Ya anne yaaa! Sen de gel. Birlikte gidelim...
S- Oğlum Kapadokya'ya gitmek istesem hepinizi toparlar ailece giderim, ne işim var okul zamanı orada!
U- O zaman ben gideyim anne!
S- Sözkonusu bile olamaz, tek başına şehir dışına gidecek yaşta değilsin, kapatalım bu konuyu


U- Anne Selanik'e gezi varmış.
S- Selanik mi???!!
U- Evet Anne, Atatürk'ün doğduğu evi göreceğiz!
S- Selanik??? (hala şoktayım)
U- Evet gidebilir miyim?
S- Tabii ki olmaz, seni İstanbul içindeki akvaryuma bile yollamadım Selanik'te ne işin var? Orası Türkiye'de bile değil!
U- Değil mi? O.o
S- Değil elbet, yutdışına gezi düzenleyen zihniyete tüküreyim. Kır kıçını, otur oturduğun yerde!


U- Anne Kitap Fuarına gideceğiz,
A- Olmaz! Ne işin var oğlum orada? O kalabalıkta kaybolursun.
U- Anne herkes gidiyor lütfeeeen!
S- O kadar istiyorsan babana söyle, bizi götürsün haftasonu... Elimizden tutarak gezer durursun tüm fuarı...

U- Anne kitap fuarı'na yapılacak gezi iptal olmuş
S- Niye?
U- Dördüncü sınıfların birinde, çocuğun biri kaybolmuş fuarda, onu bulmak için giden diğer çocuk ta kaybolmuş. 1 saat sonra fuar bittikten sonra bulmuşlar....
S- Yaaa demedim mi ben sana, o kalabalıkta gezi mezi olmaz diye?
U-....


Hayır bir yere kadar bu gezi düzenleme işini anlıyorum ama yuh be kardeşim! Selanik ne alaka? Ben şahsen 30- 40 çocuğun sorumluluğunu bırak, yeğenlerimle birlikte toplam 4 çocuğu markete bile götüremem, bu ne cesaret yahu? Biliyorum çok sosyal değilim ama bu saçma gezileri gördükçe de kendimden şüphe ediyorum ben mi çok evhamlıyım? N'oluyoruz ya?

10 Kasım 2011 Perşembe

Bu aralar nelerle uğraşıyorum?

Son zamanlarda tembellik ettim blogcum, itiraf ediyorum. fazla yazı yazmadım buraya. O yüzden şimdi kısa bir özet geçeceğim. Belki yaklaşan soğuk hava dalgası ile gelmesi olası kasvetli günlere biraz renk katar bu yazı.

Geçenlerde kafamdaki yumrularımdan kurtuldum. Özgür'ün deyişiyle "beyin fıtığı", benim bildiğim şekliyle yağ bezeleri olan kafamdaki çıkıntılar meğerse deri altı kistleriymiş ama önemli değillermiş. Senelerdir görüş(e)mediğim, birlikte yatılı okuduğumuz, lise arkadaşım büyümüş, güzelleşmiş, doktor olmuş. Güzide bir tıp fakültemizin hastanesinde anestezi uzmanı olarak çalışıyormuş. Onun vasıtasıyla gittim, yarım saatte kafamı tıraşlattım. Şaka yapmıyorum, cidden kistlerin alınacağı yerlerdeki saçlarımı da kestiler. Sonra da yattım boylu boyunca biyopsi masasına, lokal anesteziyle aldılar kistlerimi. Bir ara saçların arasından gözüme sızan batticon ve kan karışımı feci halde gözümü yakınca can havliyle elimle yüzümü gözümü silmiştim. Ameliyat örtüsü kafamdan kalkınca arkadaşım kanlı ellerime ve suratıma şöyle bir baktı, ve "Özgür nerede? O gelmeden çabuk temizleyelim şu kanları... Yoksa seni böyle görünce korkup kaçtı mı?" diye sordu. O ve hemşire hanım alelacele yüzümü gözümü temizlemeye çalışırken, kendimi tuhaf hissettim. Kendi suratımı kendim temizleyeyim diye gayri ihtiyari etrafta ayna aradım ama yoktu. Beni insan içine çıkar hale getirene dek yüzümü gözümü sildikten sonra arkadaşım beni koridordaki aynaya götürdü ve "Sanırım şimdi anlamışsındır içeride neden ayna olmadığını" dedi. Kafamdaki traşlanmış yerlerdeki dikişlerin arasından sızan kanlarla aynada pek bir psikopat görünüyordum. "Böyle sızdırarak mı gezeceğim ben?" dedim. Sonra Frankensteinvari görünümüme bakıp, etrafımdaki insanların hayrına kafama bandaj yapıştırmaya karar verdiler. O arada arkadaşımın bir sorusu üzerine hemşirenin "Koridorda var Doktor Hanım" demesi hayatımın en güzel ve tuhaf anlarından biri olarak hafızama kazındı. Beraber büyüdüğün, yatılı okulu kırıp birlikte türlü saçmalıklar yaptığın insana birilerinin "Doktor Hanım" diye hitab etmesi çok ama çok değişik ve hoş bir duygu... Bandajların üstüne de kendi ameliyat kepini geçirip, "Sende kalsın evde hamur açarken takarsın" diyerek beni eve öyle gönderdi canım arkadaşım. Böylece 2-3 saatliğine de olsa ameliyat kepiyle havam oldu.

Birkaç gün evde keyfim yerindeydi. Ufak ta olsa bir operasyon geçirmiş olduğumdan bu fırsatı sonuna kadar değerlendirdim. Ne de olsa toplamda 7 dikişim vardı, az değil. Bir kaç gün çocukları okula Özgür bıraktı ve aldı, bir-iki öğün tam teşekküllü sofra olmadı diye kimse trip yapmadı falan. Ondan sonra cildim öyle çabuk iyileşti ki, kesi yerleri komple kapanmış ama bu sefer dikiş ipleri cildimi kesmeye başladığından dikiş yerleri çok acımaya başladı. Günlerden Pazar olduğunda artık daha fazla sağı solu tırmalamamak için oturdum Özgür'ün önüne, verdim eline batticonladığım bir makası ve dikişlerimi ona aldırdım. Gayet güzel becerdi sağolsun. Seneler önce, kendi parmağındaki dikişleri Ayvalık'ta karavan kampındaki bir tanıdığa aldırırken dikkat etmiş nasıl yaptığına. Eh ben de babam by-pass olduktan sonra tüm o göğsündeki dikişleri doktor alırken izlemiştim. Sonuçta nasıl dikiş alınacağını ikimiz de az çok biliyorduk. Zaten hiçbir hemşire Özgür kadar dikkatli ve hassas dikiş alamazdı eminim. Eeee o kadar besliyoruz, bakıyoruz, koca kişisi arada böyle işe yaramalı değil mi? Daha önce kuaföre gitmek yerine saçlarımın uçlarını Özgür'e kestirmek suretiyle kendisine berberlik te yaptırmıştım ama dikiş almada berberlikten daha yetenekli olduğu anlaşıldı. Berberliğe yatkın olsa daha iyiydi ama ne yapalım idare edeceğiz artık.

Kafam iyileştikten sonra uzun zamandan beri dökülen saçlarımdan içime fenalık geldiği için soluğu kuaförde aldım. Artık kafamdaki yumruları da aldırdığımdan kuaförde bir ucube izlenimi bırakmayacağımdan emindim. Bulduğum ilk kuaföre gidip saçlarımı kısacık kestirdim. Seneler sonra yeniden saçlarım toplanamayacak kadar kısa. İnanılmaz rahat ve hafiflemiş hissediyorum kendimi. Ailedekiler başta yadırgadılar ama sonra sevdiler yeni görünüşümü. Umarım yıllardır toplanmaktan hava almayan saç diplerim kendine gelir de artık şu saç dökülmesi durur. Zira bir eve, bir tane kel yeter.

Bunların dışında hala küçük oğlanın okula uyum sağlaması için uğraşıyorum. Bir tane çok bilmiş bir kız var sınıfında, benimki de bunun söylediklerini çok fazla kafasına takıyor. Aslında tüm durum bundan ibaret ama çocuk işte, ne kadar konuşursan konuş kendi bildiğinden şaşmıyor. Kendi kendine problem yaratıyor, alışacak elbet...



Ayrıca bütün bayram bu battaniye ile uğraştım. Malum havalar serinledi, TV karşısında insan sarınıp bürünecek birşeyler arıyor. Daha önce yine bu kırmızı iple aynı bu modelden bir diz battaniyesi örmüştüm ama biraz biçimsiz olmuştu. Fazla ince uzun, şal gibi bir şeydi, kullanamıyorduk. Onu söktüm, elde kalmış bu gri iple arasına çizgi ekleyip daha kullanılabilir bir boyuta getirmeye çalışıyorum. Özgür ise hala yılan hikayesine dönmüş olan battaniyesini sorup duruyor. Anlatamıyorsun ki, bunu örmek daha kolay ve de hızlı, öbürünün önce motiflerini ör, sonra birleştir çok uzun iş. Beklesin biraz daha battaniyesini, belki bittiğinde daha kıymetli olur.




Epeydir de bu kitap sürünüyor elimde. Aslında çok ilginç bir konusu olan, hoş bir kitap ama ben doğru dürüst vakit ayırıp okuyamadığımdan ancak akşamları uykuya dalmadan önce birkaç sayfa okuyabiliyorum. Dolayısıyla bitmedi, bitemedi epeydir.







Bunlar da bütün yaz ayılıp bayıldıktan sonra kış geldiğinde coşan çiçeklerim. Baktıkça içim açılıyor, çok güzel olmamışlar mı ama? Herkesin geçmiş bayramını kutlar, bu kasvetli gününüze azıcık neşe katmış olabilmeyi dilerim.

3 Kasım 2011 Perşembe

Fıstık Ezmesi



Dün akşam okuldan eve dönen küçük oğlan market alışverişinde fıstık ezmesi almayı unuttuğumu görünce, hiç abartmıyorum kelimesi kelimesine bana şunları söyledi. "Fıstık ezmesi almayı unuttuğuna inanamıyorum Anne, biliyorsun ki ben her sabah yiyorum."

Söylediklerinde tamamen haklı olmakla birlikte öyle hafif ve tatlı bir ses tonuyla ama öyle sitem dolu bir şekilde söyledi ki bunları resmen içim cız etti. Kafama bir balyozla vursaydı da beni ancak bu kadar sarsabilirdi. Çok çok üzüldüm. "Evdeki daha bitmemiş ki annecim, yarın sabah yeter sana. Yarın da gider alırım yeni bir kavanoz, söz!" diye toparlamaya çalıştım durumu. Sesindeki o hayal kırıklığı ve sitem kulağımdan hiç gitmiyor. Öyle ya, insan çocuğunun her sabah ekmeğin üzerine fıstık ezmesi ve bal sürerek yediğini nasıl unutur? Hele de her sabah ekmeğe onları sürüp çocuğuna veren kişi kendisiyse... Çocuğun istediği atla deve değil ya, altı üstü küçük bir kavanoz fıstık ezmesi vasıtasıyla hatırlanmak, annesi tarafından düşünüldüğünü, kendisine değer verildiğini bilmek... Çok ama çok kafasız bir anneyim ben.