Bugün öğlen çocuklarla oturmuş portakal yiyoruz, Uğur ağzı portakal dolu dönüp bana sordu;
- Anne benim en çok sevdiğim meyveler hangileri biliyor musun?
- Portakal, çilek, karpuz!
- Ohaaaa! Anne beynimi mi okuyorsun? (Aile içinde "Oha" lafını kullanmasına izin verecek kadar ifade özgürlüğüne izin veriyoruz.)
- Ben bilmeyeceğim de kim bilecek çocuğum?
- Peki amcamın beyin okuma yeteneği var mı?
- O nerden çıktı?
- Hani bir defasında bilmişti ya okuldayken benim bahçeye hırkasız çıktığımı...
- E görmüştür seni öyle bahçede...
- ....
Uğur şaşkın şaşkın bakarken Ömer burada koptu, "Uğur bahçede tişörtle koştururken seni görmüş olamaz mı? Beyin okumasına gerek mi var!"
Bir defasında da ortodontistte Ömer'in bir türlü dökülmeyen süt dişlerini çektirdikten sonra Özgür;
- Çok pahalıya patlıyor bu dişlerin dökülmesi, dişçiye ayrı para diş perisine ayrı para... ohoooo işimiz var valla, diye bana fısıldarken Ömer şans eseri duymuş ve eve gelince
- Anne bana doğruyu söyle bak, diş perisi sensin değil mi? diye sormuştu...
Bu çocukların biri 10 diğeri 9 yaşında! Bu kadar büyüdükleri halde nasıl bu kadar saf kalabildiklerine bazen cidden şaşıyorum. Sanırım bebek doğunca bizi daha eğlenceli günler bekliyor olacak..
29 Aralık 2012 Cumartesi
27 Aralık 2012 Perşembe
Bu oldu, şimdi sıra öbüründe
Hiç bir şey planlamış değildim yemin ederim. Geçen Cuma kahvaltıda çocuklara takılmak için, öylesine dedim ki ; "Ne zaman büyüyeceksiniz de beni sinemeya götüreceksiniz leyn?" Çocuklar yerine Özgür hemen üzerine alınıp trip yaptı, "Onları niye bekliyorsun, sen ne zaman sinemaya gitmek istedin de ben götürmedim gulüm?" (Hayır yanlış yazmadım gülüm kelimesini aynen o şekilde söyledi)
Kelimedeki vurgudan mı nedir bir anda kafama dank etti ki aslında elime kolay kolay bulunmaz bir fırsat geçmişti. Seneler önce İzmir'de çocukları ilk defa sinemaya götürdüğümüzde izlediğimiz film Buz Devri idi. Zaman içinde çocuklar büyüdükçe sinemaya gitmeye devam ettik. Ama günün birinde, üç boyutlu olarak izlediğimiz "Köfte Yağmuru" isimli animasyon filmden sonra ben şahsen çocuklarla sinemaya gitme işine bir nokta koydum. Çünkü sinemada zevk alarak izlediğim en son yetişkin filminin taaaa Uğur'a hamileyken (ki Uğur bugün 10 yaşında) gittiğim "Yüzüklerin Efendisi, Yüzük Kardeşliği" olduğu gerçeği aniden suratıma yediğim bir tokat gibi canımı acıtmıştı. Çocuklar doğdu doğalı yeni çıkan filmleri hep DVD'den veya internetten izler olmuştuk. Harry Potter serisini, Inception'u, Avatar'ı hatta Yüzüklerin Efendisi'nin diğer iki filmini de hep DVD'si çıktıktan sonra evde izledik. Haliyle son zamanlarda çocuklar sinema diye tutturduğunda Özgür'ü ve abisini toplam 4 çocukla beraber bir animasyon filmi için sinemaya tıkıp eltimle birlikte D&R veya Remzi kitabevini gezmek, oturup sakin kafayla birer kahve içmek daha cazip bir fikir haline gelmişti.
Neyse bu muhabbet açıldığında ve Özgür sanki ondan istedim götürmedi de o yüzden sitem etmişim gibi trip yaptığında bir anda anladım ki bebek doğup ta ben yeniden dünyadan el ayak çekmeden önce doğru dürüst bir filme gidebilmek için bu son şansım olabilirdi. Ben iç dünyamda sessiz sakin bu aydınlanma anını yaşarken Özgür "Var mı güzel film, neye gideceğiz?" diye sorduğunda o yüzden hiç düşünmeden "Hobbit geldi geçen hafta" dedim. Özgür'ün tepkisi sırıtarak "Vay çakaal, takip te etmişiz bakıyorum" oldu. Çocuklar zaten Yüzüklerin Efendisi filmlerini hayran hayran seyrettikleri için Hobbit'e atladılar resmen. Nasılsa ikisi de artık gayet güzel okuyabildikleri için dublajlı bir film olsun diye kasmamıza da gerek yoktu. En sevmediğim şeydir güzel filmleri dublajlı izlemek. Uzun lafın kısası Cumartesi akşamı kendimizi sinemada bulduk. Hobbit filmini üç boyutlu olarak izledik, tam 3 saat sürdü. Sonunda film bittiğinde saat 22:00 olmuştu. Biz çocukların uykuları gelmiştir, 3 saattir karanlıkta hem de altyazılı bir film izliyorlar diye düşünürken bir baktık ışıklar yandığı halde ikisi de üç boyutlu gözlükler hala gözlerinde takılı şekilde oturarak "Eeee bu kadar mı? Burada mı bitti film yani?" diye soruyorlardı.
"Üç kitaptan 3 film yapmak kolay da bir kitaptan 3 film nasıl çıkaracaklar, Peter Jackson'un gözünü amma da para bürümüş" diye düşünüyordum ama yanılmışım, muhteşem bir filmdi. Hobbit'in kitabını Uğur'a hamileyken Emre'den ödünç alıp okumuş ve de bayılmıştım. Çocuklarım Tolkien'le benim kadar geç tanışmasın deyip, belki okur diye Uğur'a geçen yaz kitabı almıştım ama dönüp yüzüne bile bakmamıştı. Filmi izledikten sonra baktım geçen akşam kitap elinde çıkageldi "Anne bunu okuyabilir miyim?" diye. Neredeyse gözlerim dolarak "Oku evladım, oku çocuğum, zaten senin için aldım onu" diye coşkuyla cevap verdim. İki gündür oğlum Hobbit'i okuyor, sonunda başardım Allah'ım, çok mesudum.
24 Aralık 2012 Pazartesi
Okey'e dördüncü
Geçen haftasonu annemlerdeyiz. Kardeşim Emre, ben, Özgür ve de çocuklar masanın etrafına dizilmiş okey oynuyoruz. Uğur tek başına, Ömer de babasıyla oynuyor. Başlamadan önce ne yapmaları gerektiğini anlattık ama tam anlamamışlar ki biraz zaman sonra Uğur sordu "Nasıl dizince bitiliyor Anne?" Emre "Bak işte böyle" diyerek atacağı taşı alnına yapıştırıp ıstakasını bize çevirip göstererek turu bitirdi.
Aradan bir kaç oyun geçti Uğur masaya bir taş atıp "Bittiiiim!" diyerek ıstakasını bize çevirdi. Baktık 13 taş gayet güzel dizilmiş bir tanesi alakasız bir şekilde açıkta duruyor. "E orda bir tane kalmış, dizememişsin onu" dedik. Uğur o taşı alıp alnına yapıştırdı sonra da cevap verdi "İşte o da buraya, şimdi oldu mu?"
Aradan bir kaç oyun geçti Uğur masaya bir taş atıp "Bittiiiim!" diyerek ıstakasını bize çevirdi. Baktık 13 taş gayet güzel dizilmiş bir tanesi alakasız bir şekilde açıkta duruyor. "E orda bir tane kalmış, dizememişsin onu" dedik. Uğur o taşı alıp alnına yapıştırdı sonra da cevap verdi "İşte o da buraya, şimdi oldu mu?"
18 Aralık 2012 Salı
Son durum
Bu pazartesi sabahı genzimde müthiş bir yanma ile uyanarak haftaya pek iyi bir başlangıç yapamadım. Ama sonradan neredeyse damarlarımda kan yerine ıhlamur dolaşacak kadar çok ballı ve limonlu ıhlamur, zencefil vs içtikten ve bol tuzlu suyla neredeyse kendimi salamuraya bastıktan sonra epeyce toparladım kendimi, daha iyi hissediyorum düne göre. Antibiyotiklik olmadan paçayı kurtardım sanırım. Şimdilik sadece nezleyim. Ben kendimi biliyorum eğer zamanında müdahale etmesem bu geniz yanması arttıkça artıyor ve öyle bir an geliyor ki acı dayanılmaz boyuta ulaşıyor, sesim değişiyor şu ergenlik çağındaki delikanlılar gibi cırlak garip bir ses çıkarıyorum konuşurken, öksürük tıksırık derken sonrası malum, bir kutu antibiyotik gelip benim batırdığım yerleri anca paklıyor.
Demek ki neymiş, "Hamileyim, hormonlar yüzünden neredeyse bi tarafımdan ateş çıkacak" diye kış günü ortalıkta tişörtle gezmemek lazımmış. Neyse toparladım ya durumu, buna da şükür. Aslında genel olarak moralim gayet iyi, bebek alışverişinde 10 günde epey bir yol katettik. Puset ve yatak olayı halledildi. Kıyafet konusunda da sanırım ilk 3 ay yetecek kadar giysi almayı başardım. Geriye sadece çok zaruri olmayan, ıvır zıvır şeyler kaldı. Onlar da doğuma kadar bir şekilde halledilir artık.
Bu arada evin hali içler acısı vaziyette. Alışverişi erken bitirmeye çalışmakla iyi yapmışım sanırım, ilk defa bu üçüncü gebelikte çatı ağrısı denilen şeyi yaşıyorum ki Aman Allah! Zaman zaman oturup kalkmak, çömelmek, eğilip yerden bir şey almak veya ayakta fazla kalmak işkence haline geliyor. Epey bir ağrım oluyor bazen, sanırım "çap" konusunda kırdığım rekordan kaynaklanan bir durum bu. Ya da "35'inde yeniden doğurmaya kalkanın hali bu olur işte" mi demeli bilmem. Uzun lafın kısası gün içinde ancak marketten hızlıca bir alışveriş yapıp, çocukları okuldan alarak pratik bir akşam yemeği yapacak kadar enerjim oluyor. Temizlik, ütü, toz alma falan hak getire... Erkenden doğuracak olursam, çocuklara göz-kulak olmaya gelirse annem evi bu halde bulacak diye ödüm kopuyo resmen. Akşamları erkenden uykudan gözlerim kapanacak hale geliyor, kendimi güç bela yatağa attığımda da bir türlü uyuyamıyorum çünkü hiç bir şekilde rahat edemiyorum. Niyeyse rahat bir uyku pozisyonu bulmak saatler alıyor ve gece boyunca da o kadar sık uyanıyorum ki bazen yeniden uyumaya çalışmaktan yoruluyorum.
Bu aralar en sinir olduğum şeyse ben ne zaman hamile kalsam Özgür'ün sıkı bir rejim ve zayıflama dönemine girmesi. Ben şişip kendimi zor gezdirir hale geldikçe Özgür zayıflıyor da zayıflıyor. Deli midir nedir... Ramazan'dan beri sinir stres yüzünde yiyip duran adam son zamanlarda sıkı bir rejime girdi, yine kilo vermeye başladı. Göbeği falan gitti, pantolonları üzerinde çuval gibi durmaya başladı. Ben Ömer'e hamileyken de böyle yapmıştı. Son iki ayda ben devasa göbeğimi zor gezdirirken O tam 8 kilo vermişti. Ben 86 kiloyla neredeyse yuvarlanarak doğuma giderken adam yanımda incecik, dal gibi gezip duruyordu. Niyeyse ne zaman ben hamile kalsam böyle zayıflama triplerine giriyor, üstüme alınmalı mıyım bilmiyorum ama vallahi elimde kalacak bir gün.
Aslında bu yazıya başlarken amacım böyle hamilelik konusunda mızıldanarak içinizi baymak değildi, ister istemez bu şekle dönüştü. Kusura bakmayın ve siz yazdıklarıma aldırmayın. Aslında her şey yolunda, Allah'a çok şükür bebiş sağlıklı, gelişimi normal. Ben de ufak tefek sıkıntılarla durumu idare ediyorum ki o da bu aylarda gayet normal. Evdeki herkes ufaktan bebek heyecanına kaptırdı kendini. Çocuklar bebek doğunca hayatın nasıl değişeceğini bilmiyorlar o yüzden arada sırada epey garip hatta komik sorular sorarak olacaklara hazırlanmaya çalışıyorlar. Gülmekten başka bir şey gelmiyor elimden. Böyle bir şeye onları nasıl hazırlayacağımı ben de pek kestiremiyorum açıkçası. Olabildiğince objektif olmaya çalışıyorum. Elimden geldiğince bebekli hayatın güzel yanları kadar onlara zor ve katlanılmaz gelecek yanlarını da bulup anlatmaya çalışıyorum. Ömer doğduğunda Uğur zaten bebekti o yüzden hayatımızda çok şey değişmemişti. Ya da Uğur o kadar küçük olunca duruma adapte olması kolay oldu belki de. O yüzden bazı şeyleri şimdiden kestirmek zor ve olayı akışına bırakmaktan başka yapacak bir şey yok sanırım
Herşey aslında normal akışında seyrediyor sizin anlayacağınız. Sadece ben bu aralar alış-veriş yaptıkça fark ediyorum da; küçücük bir bebeğin ne kadar çok eşyası oluyormuş yahu! Bebekli hayatı unutmuşum resmen. Daha kendi gelmedi ama ev şimdiden bebeğin eşyalarıyla çıfıt çarşısına döndü. İleriki aylarda durum ne olacak, göreceğiz bakalım.
Demek ki neymiş, "Hamileyim, hormonlar yüzünden neredeyse bi tarafımdan ateş çıkacak" diye kış günü ortalıkta tişörtle gezmemek lazımmış. Neyse toparladım ya durumu, buna da şükür. Aslında genel olarak moralim gayet iyi, bebek alışverişinde 10 günde epey bir yol katettik. Puset ve yatak olayı halledildi. Kıyafet konusunda da sanırım ilk 3 ay yetecek kadar giysi almayı başardım. Geriye sadece çok zaruri olmayan, ıvır zıvır şeyler kaldı. Onlar da doğuma kadar bir şekilde halledilir artık.
Bu arada evin hali içler acısı vaziyette. Alışverişi erken bitirmeye çalışmakla iyi yapmışım sanırım, ilk defa bu üçüncü gebelikte çatı ağrısı denilen şeyi yaşıyorum ki Aman Allah! Zaman zaman oturup kalkmak, çömelmek, eğilip yerden bir şey almak veya ayakta fazla kalmak işkence haline geliyor. Epey bir ağrım oluyor bazen, sanırım "çap" konusunda kırdığım rekordan kaynaklanan bir durum bu. Ya da "35'inde yeniden doğurmaya kalkanın hali bu olur işte" mi demeli bilmem. Uzun lafın kısası gün içinde ancak marketten hızlıca bir alışveriş yapıp, çocukları okuldan alarak pratik bir akşam yemeği yapacak kadar enerjim oluyor. Temizlik, ütü, toz alma falan hak getire... Erkenden doğuracak olursam, çocuklara göz-kulak olmaya gelirse annem evi bu halde bulacak diye ödüm kopuyo resmen. Akşamları erkenden uykudan gözlerim kapanacak hale geliyor, kendimi güç bela yatağa attığımda da bir türlü uyuyamıyorum çünkü hiç bir şekilde rahat edemiyorum. Niyeyse rahat bir uyku pozisyonu bulmak saatler alıyor ve gece boyunca da o kadar sık uyanıyorum ki bazen yeniden uyumaya çalışmaktan yoruluyorum.
Bu aralar en sinir olduğum şeyse ben ne zaman hamile kalsam Özgür'ün sıkı bir rejim ve zayıflama dönemine girmesi. Ben şişip kendimi zor gezdirir hale geldikçe Özgür zayıflıyor da zayıflıyor. Deli midir nedir... Ramazan'dan beri sinir stres yüzünde yiyip duran adam son zamanlarda sıkı bir rejime girdi, yine kilo vermeye başladı. Göbeği falan gitti, pantolonları üzerinde çuval gibi durmaya başladı. Ben Ömer'e hamileyken de böyle yapmıştı. Son iki ayda ben devasa göbeğimi zor gezdirirken O tam 8 kilo vermişti. Ben 86 kiloyla neredeyse yuvarlanarak doğuma giderken adam yanımda incecik, dal gibi gezip duruyordu. Niyeyse ne zaman ben hamile kalsam böyle zayıflama triplerine giriyor, üstüme alınmalı mıyım bilmiyorum ama vallahi elimde kalacak bir gün.
Aslında bu yazıya başlarken amacım böyle hamilelik konusunda mızıldanarak içinizi baymak değildi, ister istemez bu şekle dönüştü. Kusura bakmayın ve siz yazdıklarıma aldırmayın. Aslında her şey yolunda, Allah'a çok şükür bebiş sağlıklı, gelişimi normal. Ben de ufak tefek sıkıntılarla durumu idare ediyorum ki o da bu aylarda gayet normal. Evdeki herkes ufaktan bebek heyecanına kaptırdı kendini. Çocuklar bebek doğunca hayatın nasıl değişeceğini bilmiyorlar o yüzden arada sırada epey garip hatta komik sorular sorarak olacaklara hazırlanmaya çalışıyorlar. Gülmekten başka bir şey gelmiyor elimden. Böyle bir şeye onları nasıl hazırlayacağımı ben de pek kestiremiyorum açıkçası. Olabildiğince objektif olmaya çalışıyorum. Elimden geldiğince bebekli hayatın güzel yanları kadar onlara zor ve katlanılmaz gelecek yanlarını da bulup anlatmaya çalışıyorum. Ömer doğduğunda Uğur zaten bebekti o yüzden hayatımızda çok şey değişmemişti. Ya da Uğur o kadar küçük olunca duruma adapte olması kolay oldu belki de. O yüzden bazı şeyleri şimdiden kestirmek zor ve olayı akışına bırakmaktan başka yapacak bir şey yok sanırım
Herşey aslında normal akışında seyrediyor sizin anlayacağınız. Sadece ben bu aralar alış-veriş yaptıkça fark ediyorum da; küçücük bir bebeğin ne kadar çok eşyası oluyormuş yahu! Bebekli hayatı unutmuşum resmen. Daha kendi gelmedi ama ev şimdiden bebeğin eşyalarıyla çıfıt çarşısına döndü. İleriki aylarda durum ne olacak, göreceğiz bakalım.
7 Aralık 2012 Cuma
Bedenimin aksine çok daraldım
İçim daraldıkça daralıyor bu aralar blogcum. Ne zaman sana içimi dökmeye gelsem elektrikler gidiyor tüm yazdıklarım uçup gidiyor. Bu hafta iki mi oldu üç mü bilmiyorum ama yeniden olursa keçileri kaçıracağım az kaldı. Elektrikler geldiğinde o yazmaya çalıştığım şeyler saçma geliyor ya da ben sil baştan yeni bir yazı yazacak modda olmadığımdan vaz geçiyorum.
Hamilelikte son üç aya girdik, yeniden enerjim azalmaya başladı. Fazla ayakta kalınca oram buram ağrımaya başladı. Şu ana kadar toplamda 7 ayda 9 kilo almışım. Uğur'a hamileyken kanamam olmuştu, hamilelik boyunca kah iğneyle kah hapla sürekli hormon takviyesi aldığım için toplamda 25 kilo alarak gitmiştim doğuma. Şimdiden o zamanki kiloma ulaşarak kendi çapımda (ki burada çap hem gerçek hem de mecazi anlamda kullanılmıştır dikkatinizi çekerim) bir rekora imza attım. Zaten kiloluydum bir de üstüne bu hamilelik kiloları zorluyor. Bazen yürümek, eğilip kalkmak epey zor oluyor. Ama "dur bakalım" diyorum kendime, "daha zaman var, kim bilir daha ne hale geleceksin." Bu kiloların bir kısmı da ödem sanırım çünkü son bir haftadır ellerimi yumruk yaptığımda sanki parmaklarım şiş gibi hissediyorum. Özgür de fark etmiş. "Parmakların şişmiş ama henüz yüzün ve burnun şiş değil. Burun da şişti mi tamamdır, o zaman anla ki doğum yakın. Şimdilik rahat ol sen. Burnun şişerse ben söylerim" diye takılıyor bana.
Bedenimle birlikte içim de şişti blogcum. Bu hafta kontrole gittik ve doktor 20 Şubat gibi doğumun olabileceğini söyledi. Valla hala kendime gelemedim. 20 Şubat'a yaklaşık 10 hafta kaldı daha hiç bir şeyimiz hazır değil. Ne yatak, ne puset, ne kıyafet hiç bir şey yok daha ortada. Özgür'e "10 haftamız var, çocuğun daha hiçbir şeyi hazır değil" dedim "İlahi! 10 hafta az süre mi? Koskoca 10 haftamız var daha, hallederiz" dedi. "28 hafta nasıl geçti anladın mı ki son 10 hafta çok uzun geliyor sana?" dedim kalakaldı öyle. Sanırım bu gazla bebeğin şifonyerini bu haftasonu kurar artık. İçime fenalıklar geliyor, acaba ben mi gereksiz panik yapıyorum yoksa gerçekten biz bu üçüncü çocukta işi fazla mı ağırdan aldık emin olamıyorum. Ama kabahat bende değil, ne zaman niyetlenip bebiş için alışverişe gidecek olsam hava bir kapatıyor, bir yağış iniyor gökten ki sorma gitsin. Gök gürültüleri şimşekler bir yandan, sağanak yağmur bir yandan, "Hadi diyorum bu havada kaşınma. Düşüp başına bir iş açmadan otur oturduğun yerde. Hava açınca gidersin". Özgür zaten öyle rahat ki kızıyorum bazen. İşyerinde bir şey eksik olsa yemin ederim aynı gün, gece bile olsa gider arar bulur, illa alır getirir ama söz konusu bebek alışverişi olunca hem çok hevesli görünüyor hem de öyle boş vermiş duruyor ki anlayamıyorum. Sanki hala 9 ay vaktimiz var... Nereden geliyor bu rahatlık bilmem, hormonlardan herhalde. Allah muhafaza ikimizin de hormonları sapıtsa ayvayı yemiştik. Dolayısıyla bu dönemde mantıklı düşünmeye çalıştığımda onu normal kendimi aşırı tepkili bulmaya eğilimliyim.
Bu ruh haliyle artık ben bile kendime katlanamıyorum bazen. İçimden ne kitap okumak geliyor ne örgü örmek. Televizyonda izlenecek bir şey zaten bulamıyorum. Özgür'e sataşıyorum bol bol. Bebek doğunca vaktim olmaz diye evdeki başlayıp yarım bıraktığım şeyleri tamamlayayım dedim. Dolapları karıştırırken bu yarım battaniyeyi buldum. Neredeyse 1,5 sene olmuş buna başlayalı, maymun iştahlı ben sıkılınca atmışım bir yana. Kolay motif, hızlıca örüp hırsımı çıkartmak için ideal. Onu örüyorum harıl harıl. En azından bir şeyi tam yapayım doğumdan önce...
Hamilelikte son üç aya girdik, yeniden enerjim azalmaya başladı. Fazla ayakta kalınca oram buram ağrımaya başladı. Şu ana kadar toplamda 7 ayda 9 kilo almışım. Uğur'a hamileyken kanamam olmuştu, hamilelik boyunca kah iğneyle kah hapla sürekli hormon takviyesi aldığım için toplamda 25 kilo alarak gitmiştim doğuma. Şimdiden o zamanki kiloma ulaşarak kendi çapımda (ki burada çap hem gerçek hem de mecazi anlamda kullanılmıştır dikkatinizi çekerim) bir rekora imza attım. Zaten kiloluydum bir de üstüne bu hamilelik kiloları zorluyor. Bazen yürümek, eğilip kalkmak epey zor oluyor. Ama "dur bakalım" diyorum kendime, "daha zaman var, kim bilir daha ne hale geleceksin." Bu kiloların bir kısmı da ödem sanırım çünkü son bir haftadır ellerimi yumruk yaptığımda sanki parmaklarım şiş gibi hissediyorum. Özgür de fark etmiş. "Parmakların şişmiş ama henüz yüzün ve burnun şiş değil. Burun da şişti mi tamamdır, o zaman anla ki doğum yakın. Şimdilik rahat ol sen. Burnun şişerse ben söylerim" diye takılıyor bana.
Bedenimle birlikte içim de şişti blogcum. Bu hafta kontrole gittik ve doktor 20 Şubat gibi doğumun olabileceğini söyledi. Valla hala kendime gelemedim. 20 Şubat'a yaklaşık 10 hafta kaldı daha hiç bir şeyimiz hazır değil. Ne yatak, ne puset, ne kıyafet hiç bir şey yok daha ortada. Özgür'e "10 haftamız var, çocuğun daha hiçbir şeyi hazır değil" dedim "İlahi! 10 hafta az süre mi? Koskoca 10 haftamız var daha, hallederiz" dedi. "28 hafta nasıl geçti anladın mı ki son 10 hafta çok uzun geliyor sana?" dedim kalakaldı öyle. Sanırım bu gazla bebeğin şifonyerini bu haftasonu kurar artık. İçime fenalıklar geliyor, acaba ben mi gereksiz panik yapıyorum yoksa gerçekten biz bu üçüncü çocukta işi fazla mı ağırdan aldık emin olamıyorum. Ama kabahat bende değil, ne zaman niyetlenip bebiş için alışverişe gidecek olsam hava bir kapatıyor, bir yağış iniyor gökten ki sorma gitsin. Gök gürültüleri şimşekler bir yandan, sağanak yağmur bir yandan, "Hadi diyorum bu havada kaşınma. Düşüp başına bir iş açmadan otur oturduğun yerde. Hava açınca gidersin". Özgür zaten öyle rahat ki kızıyorum bazen. İşyerinde bir şey eksik olsa yemin ederim aynı gün, gece bile olsa gider arar bulur, illa alır getirir ama söz konusu bebek alışverişi olunca hem çok hevesli görünüyor hem de öyle boş vermiş duruyor ki anlayamıyorum. Sanki hala 9 ay vaktimiz var... Nereden geliyor bu rahatlık bilmem, hormonlardan herhalde. Allah muhafaza ikimizin de hormonları sapıtsa ayvayı yemiştik. Dolayısıyla bu dönemde mantıklı düşünmeye çalıştığımda onu normal kendimi aşırı tepkili bulmaya eğilimliyim.
Bu ruh haliyle artık ben bile kendime katlanamıyorum bazen. İçimden ne kitap okumak geliyor ne örgü örmek. Televizyonda izlenecek bir şey zaten bulamıyorum. Özgür'e sataşıyorum bol bol. Bebek doğunca vaktim olmaz diye evdeki başlayıp yarım bıraktığım şeyleri tamamlayayım dedim. Dolapları karıştırırken bu yarım battaniyeyi buldum. Neredeyse 1,5 sene olmuş buna başlayalı, maymun iştahlı ben sıkılınca atmışım bir yana. Kolay motif, hızlıca örüp hırsımı çıkartmak için ideal. Onu örüyorum harıl harıl. En azından bir şeyi tam yapayım doğumdan önce...
30 Kasım 2012 Cuma
Dikkat deli var!
Bu hafta Özgür fuar yüzünden geç saatlere kadar çalıştı durdu. Onun yokluğunda ise benim oğlanlar iyice kudurdular. Artık bende ne kafa kaldı ne de sabır. Yine sabahın köründe okula gitmeden önce birbirimize girdik. Birbirlerine sataşmadan bir an bile geçiremiyorlar. Sürekli bir didişme ve birbirlerini şikayet durumu içindeler. Artık bir yerden sonra insanın sabrı taşıyor. Bu hafta gerçekten kaçıp gitmeyi düşündüm evden. Neyse ki okul var da okul saatleri içinde kafamı dinleyecek huzur dolu bir kaç saatim olabiliyor. Yoksa aklımı kaçırmam an meselesi.
Bu çocuklardan uzak, kaçamak zamanlarımda bu hafta sürekli tığ işleriyle uğraştım. Bol bol dantel kitaplarını inceledim. Tüm o romantik görünüşlü danteller bünyeye acaip bir huzur veriyor nedense. Hırkam hala orada burada, evin muhtelif yerlerinde sürüne dursun bu hafta hep böyle minik danteller ördüm durdum. Artık olur da eve aklını kaçırmış bir misafir gelirse (zira aklı başında bir insan bu eve kendi isteğiyle gelmez bence) çayını kahvesini bu dantellerin üzerinde ikram ederim. En olmadı artık deli gömleğimin bir köşesine dikiverirler, hastanede romantik bir izlenim bırakırım.
Dolapta kalan son aşureyi fotoğrafladığımı da çaktırmayın. Kenarları kurumuş falan ama tadı hala yerindeydi valla. Hafta sonunda çocuklar bir huzur verirse daha güzel bir şeyler düşünür, pişirir, yemeden önce de dantelimle birlikte çeker koyarım buraya. Tam da sinirden ne bulursam yeme moduna girmişim bu gidişle doğuma kesin yuvarlanarak gideceğim. Herkese mutlu hafta sonları dilerim.
Dolapta kalan son aşureyi fotoğrafladığımı da çaktırmayın. Kenarları kurumuş falan ama tadı hala yerindeydi valla. Hafta sonunda çocuklar bir huzur verirse daha güzel bir şeyler düşünür, pişirir, yemeden önce de dantelimle birlikte çeker koyarım buraya. Tam da sinirden ne bulursam yeme moduna girmişim bu gidişle doğuma kesin yuvarlanarak gideceğim. Herkese mutlu hafta sonları dilerim.
26 Kasım 2012 Pazartesi
Alıp başımı gidesim var...
Son zamanlarda yazma konusunda epey tembel oldum. Aslında genel olarak üzerimde bir tembellik hali var. Büyüyen göbek mi, hormonlar mı.. sebep neyse ne işte, çok ta hamile muhabbeti ile içinizi baymak istemiyorumdur belki de. Günler hemen hemen aynı geçiyor. Bilirsiniz işte. Hepinizin yaşadığı şeyler. Her gün aynı ev işleri üzerime üzerime geliyor, her sabah yataktan bir deja-vu hissiyle kalkıyorum. Her şeye yetişecek enerjiyi bulmak bazen çok zor oluyor. Ya da enerjim olsa da ev işlerine harcamak istemiyorum. Çocuklarla didişiyorum bol bol, dağıttıklarını toplamaya çalışmak bile bazen asabımı bozmaya yetiyor. Hele bir de pabuç kadar dilleriyle söylediklerime karşılık vermiyorlar mı kan beynime çıkıyor, sinirden bir yerime inme falan inecek diye korkuyorum. Ivır zıvır şeyler için kavga edip beni çileden çıkartıyorlar. İkisine de şöyle birer tane yapıştırıp "kendinize gelin" demek istiyorum, olmuyor. Sadece "Saçmalamayı kesin yoksa kırıcam kafanızı" diye bağırmakla yetiniyorum. Tabi kimsenin kafasını kırmışlığım olmadığı için beni çok ta kaale almıyorlar. Öyle karşılıklı sinir olup oturuyoruz.
Bu aralar niyeyse oğlanları banyoya sokabilmek veya tırnaklarını kestirebilmek dünyanın en zor işi haline gelmeye başladı. Bıraksam kokuşacaklar, hiç akıllarına duş almak gelmiyor. Haftada 3 gün tekvandoya gidip eve ter içinde dönüyorlar. E okul da var. Her gün okuldalar, beden dersi var, seçmeli spor dersi var vs... İnsan en azından haftada bir "yahu ben çok terledim artık bir girip duş alayım" demez mi? Yok anacım demiyorlar. İlla ben dürtücem. "Oğlum artık girin bir duş alın" dedim mi de sanki dünyanın en korkunç şeyini söylüyormuşum gibi dehşet içinde itiraz etmiyorlar mı deli ediyorlar beni. Onlar banyoya girince de bitmiyor benim çilem. Bu kadar zoraki duşa giren çocukların alelacele yıkanıp çıkmalarını beklersiniz değil mi? Yok! Aradan 15- 20 dk geçiyor çıkan yok, artık yarım saate yaklaşınca ben bu sefer zorla çıkarıyorum ikisini de duştan. "Oğlum siz değil miydiniz yıkanmak istemeyen? Zorla girdiğiniz halde niye bir türlü çıkmak bilmiyorsunuz banyodan?" dediğimde de cevap veremiyorlar. Bunların eziyeti bana biliyorum ben, ama dur bakalım bebek doğsun ne olacak. Ya ben kafayı yiyeceğim, ya da bunları cebren hizaya sokacağım başka yolu yok.
Durum bu olunca bazen çocuk terbiyesi konusunda farklı yöntemler de deniyoruz. Geçen gün ayak tırnaklarını kesmesi için bilmem kaçıncı defa Uğur'u uyardığımda Özgür müdahale etti, "O ayak tırnaklarını kes çabuk, yoksa ben kesicem. Ama ben balta kullanacağım o yüzden nereden ne kadar gider bilemiyorum artık" dedi. Sonuç değişti mi derseniz aslında çok ta etkisi olmadı çocuk üzerinde, ama hepimiz epey güldük.
Özgür zaten bu aralar cinleri tepesinde geziyor, ufacık tefecik şeylere çemkirip duruyor. 10 yıl önce olsa kafama çok takardım belki ama artık öyle fındık kabuğunu doldurmayacak şeyler için esip gürlediğinde bir bardak çay koyup çocukları yatağa veya odalarına postaladıktan sonra direk konuya giriyorum; "Ne oldu yine işyerinde, neye kızdın bu kadar?" Hemen çözülüveriyor. Yorgun, iş stresi ona yetiyor da artıyor. Yılın belli zamanları henüz bitmemiş makinalarla fuara katılmak suretiyle stresini sekize falan katlıyor. Resmen ortama bir elektrik saçarak geziyor ortalıkta. Kapı kolundan, araba kapısından falan çarpılıp duruyor. Hatta bazen dokunduğunda bizi de çarpıyor. Böyle zamanlarda da acısını önce bizden çıkarıyor, stres bitip işler yoluna girdiğindeyse onca zaman tüm evrene yaydığı negatif enerji tuhaf sağlık sorunları olarak kendisine geri dönüyor. Bu aralar yine çok yoğun çalıştığı bir dönemde o yüzden bana sık sık başını alıp dağ başında bir çoban olmayı düşündüğünden bahsediyor. Bizim için bu olay rutin hale geldi. Kış gelip fuar sezonu açılınca ve de siparişler umulandan az olup, stresimiz de iyice tavan yapınca hep dağ başında bir çiftlikte yaşama hayalleri kurmaya başlıyoruz. Şimdikinden çok ama çok daha fazla yorulacağız orası kesin ama en azından kafamız rahat olacak diye avunuyoruz. Toprakla uğraşmak insanlarla uğraşmaktan çok daha zevkli ve tatmin edici olsa gerek.
Alt katımıza yeni bir çift taşınmış bu arada. Gecenin 1:30 u veya 2:30unda ya da sabahın 5:00 inde avaz avaz bağırarak tartışıyorlar. O kadar çok sesleri çıkıyor ki üst katta oturan Özgür'ün abisi biz tartışıyoruz sanıp sakinleştirmek için bizi arıyor düşünün artık ne kadar gürültü yaptıklarını. Ona rağmen Özgür'le ben ne zaman tartıştıklarını duysak "Allah yardımcıları olsun" deyip geçtik, bir kere bile şikayet edelim rahatsız oluyoruz diye düşünmedik. Ama iki haftadır her cumartesi saat 21:30 gibi evime güvenliği yolluyor neymiş efendim çocuklar çok gürültü yapıyormuş. Bu hafta sonu Özgür işyerinde çalışıyordu, eltim ameliyat oldu ben de onun çocuklarını da çağırdım. Kadıncağız ameliyatlı, dinlensin, çocuklar da biraz birarada vakit geçirsin diye. Öyle aman aman da tepinmediler, çoğunluk oturup lego oynadılar sonra bir ara koridorda biraz dövüş oyunu falan oynadılar. Ama yemin ederim 4 çocuğun çıkarabileceği gürültünün aslında çeyreğini bile çıkarmadılar ki zırt kapı çaldı yine güvenlik geldi gürültü oluyor diye. Tepem attı, gittim tıklattım kapısını, belki bebek vardır diye zili de çalmadım özellikle. Dedim ki "Saat 21:30, gürültü oluyor diye yolluyorsunuz hep güvenliği, olay nedir yani? Bebek mi var hasta mı var?" Gayet pişkin "Yok bebek falan yok ta biz geçen haftadan beri sınav dönemindeyiz çok gürültü oluyor ders çalışamıyoruz" dedi. O kadar çok söylenecek şey geçti ki aklımdan...
Sadece "İki oğlum var, haftasonları evdeler, ben ne kadar engel olmaya çalışsam da gürültü oluyor ki benim sesim de geliyordur, sürekli uyarıyorum, ama çocuklu ev sonuçta kusura bakmayın" deyip döndüm eve.
Öyle nefret ediyorum ki bu apartmandan kelimelerle anlatamam. Sanki ne kadar anlayışsız, bencil insan varsa gelmiş buraya yerleşmiş. Sürekli alt katta oturan komşu kaygısıyla çocukları dizginlemeye çalışmaktan o kadar bıktım ve yoruldum ki... Çocuk bunlar yahu! Hafta içi bütün gün okuldalar, 3 gece spora gidiyorlar eve 22:00'de gelip yemek yiyip, duş yapıp yatıyorlar. Hafta içi 10'da hafta sonu 11'de yatıyorlar. Diğer zamanlarda, ödev yapmadıklarında, kitap okumadıklarında veya TV izleyip lego vs oynamadıklarında da elbet koşacak, hoplayacak, oynayacaklar. Haftada 1-2 gece bir kaç saatliğine çocuk sesine tahammül edemiyorsan git 2+1 evde otur ne demeye komple 3+1 dairelerden oluşan blokta ev tutuyorsun ki? Ya ben ne yapayım? Sabahın 5:30'unda gürültünden uykumdan uyanınca seni güvenliğe mi şikayet edeyim "kavga ediyorlar, beni rahatsız ediyorlar" diye?
Şöyle ıssızlığın ortasında, dağ başında herkesten uzak bir ev istiyorum. Şu evden bir taşınsam yemin ediyorum ya zemin kat ya da giriş katı tutacağım. Öyle bıktım ki buradaki insanlardan. Ataşehir'deki evimde çocuklarım daha küçüktü, muhtemelen daha çok patırtı oluyordu ama 4 sene boyunca alt kat komşum bir gün bile gelip tek kelime etmedi yani. Burada ise 3 kat aşağıda oturan insan bile rahatsız oluyorum diye geldi geçen yaz. Biliyorum ben ne kadar gürültü yaptıklarını, öyle şikayet edilecek kadar şiddetli bir gürültü çıkmıyor normalde. Eve güvenlik yolladıkları zamanlar hep kuzenleriyle birlikte toplam 4 çocuğun evde oynadığı zamanlar. O kadar fenalık getirdi ki bu "çocuklar çok gürültü yapıyor" muhabbeti, o sinirle ve üzüntüyle hiç yapmadığım bir şey yaptım, beddua ettim insanlara. Bedduam da şu; "Allah inşallah benimkilerden çok daha yaramaz çocuklar verir onlara da görürler esas gürültü neymiş". Pişman değilim. Kötü bir şey dilemedim ben, sadece birini acımasızca eleştirmeden önce biraz insan kendini onun yerine koymalı diye düşünüyorum.
Biraz iç karartıcı bir yazı oldu bu kusura bakmayın. Bu aralar hala şu örüp örüp söktüğüm hırkayla uğraşıyorum. Geçenlerde bahsettiğim o iç bayıcı kitabı da ancak dün bitirebildim. Onca saçmalığa elbet bir yere bağlanacak diye tahammül ettikten sonra sonunda hiç bir yere bağlanamadan saçma sapan bir şekilde biterek çok sinir etti beni. Hiç sevmem öyle en olmadık yerde, bir sonuca varmadan biten kitapları... İnsanı bir nevi aptal yerine koymak bence böyle bir kitap yazmak. O yüzden yazarın başka bir kitabını okumayı düşünmüyorum. Bitmeyen hırkamın ve sinirlerimi bozan kitabımın da bu yazıya ve ruh halime katkısını göz önünde bulundurur koca yazıda bir fotoğraf bile olmayışını yüzüme vurmazsınız umarım. Yoksa ben istemez miyim şöyle renkli insanın içini açan fotoğraflar eşliğinde bir yazı yayınlamayı...
Bu aralar niyeyse oğlanları banyoya sokabilmek veya tırnaklarını kestirebilmek dünyanın en zor işi haline gelmeye başladı. Bıraksam kokuşacaklar, hiç akıllarına duş almak gelmiyor. Haftada 3 gün tekvandoya gidip eve ter içinde dönüyorlar. E okul da var. Her gün okuldalar, beden dersi var, seçmeli spor dersi var vs... İnsan en azından haftada bir "yahu ben çok terledim artık bir girip duş alayım" demez mi? Yok anacım demiyorlar. İlla ben dürtücem. "Oğlum artık girin bir duş alın" dedim mi de sanki dünyanın en korkunç şeyini söylüyormuşum gibi dehşet içinde itiraz etmiyorlar mı deli ediyorlar beni. Onlar banyoya girince de bitmiyor benim çilem. Bu kadar zoraki duşa giren çocukların alelacele yıkanıp çıkmalarını beklersiniz değil mi? Yok! Aradan 15- 20 dk geçiyor çıkan yok, artık yarım saate yaklaşınca ben bu sefer zorla çıkarıyorum ikisini de duştan. "Oğlum siz değil miydiniz yıkanmak istemeyen? Zorla girdiğiniz halde niye bir türlü çıkmak bilmiyorsunuz banyodan?" dediğimde de cevap veremiyorlar. Bunların eziyeti bana biliyorum ben, ama dur bakalım bebek doğsun ne olacak. Ya ben kafayı yiyeceğim, ya da bunları cebren hizaya sokacağım başka yolu yok.
Durum bu olunca bazen çocuk terbiyesi konusunda farklı yöntemler de deniyoruz. Geçen gün ayak tırnaklarını kesmesi için bilmem kaçıncı defa Uğur'u uyardığımda Özgür müdahale etti, "O ayak tırnaklarını kes çabuk, yoksa ben kesicem. Ama ben balta kullanacağım o yüzden nereden ne kadar gider bilemiyorum artık" dedi. Sonuç değişti mi derseniz aslında çok ta etkisi olmadı çocuk üzerinde, ama hepimiz epey güldük.
Özgür zaten bu aralar cinleri tepesinde geziyor, ufacık tefecik şeylere çemkirip duruyor. 10 yıl önce olsa kafama çok takardım belki ama artık öyle fındık kabuğunu doldurmayacak şeyler için esip gürlediğinde bir bardak çay koyup çocukları yatağa veya odalarına postaladıktan sonra direk konuya giriyorum; "Ne oldu yine işyerinde, neye kızdın bu kadar?" Hemen çözülüveriyor. Yorgun, iş stresi ona yetiyor da artıyor. Yılın belli zamanları henüz bitmemiş makinalarla fuara katılmak suretiyle stresini sekize falan katlıyor. Resmen ortama bir elektrik saçarak geziyor ortalıkta. Kapı kolundan, araba kapısından falan çarpılıp duruyor. Hatta bazen dokunduğunda bizi de çarpıyor. Böyle zamanlarda da acısını önce bizden çıkarıyor, stres bitip işler yoluna girdiğindeyse onca zaman tüm evrene yaydığı negatif enerji tuhaf sağlık sorunları olarak kendisine geri dönüyor. Bu aralar yine çok yoğun çalıştığı bir dönemde o yüzden bana sık sık başını alıp dağ başında bir çoban olmayı düşündüğünden bahsediyor. Bizim için bu olay rutin hale geldi. Kış gelip fuar sezonu açılınca ve de siparişler umulandan az olup, stresimiz de iyice tavan yapınca hep dağ başında bir çiftlikte yaşama hayalleri kurmaya başlıyoruz. Şimdikinden çok ama çok daha fazla yorulacağız orası kesin ama en azından kafamız rahat olacak diye avunuyoruz. Toprakla uğraşmak insanlarla uğraşmaktan çok daha zevkli ve tatmin edici olsa gerek.
Alt katımıza yeni bir çift taşınmış bu arada. Gecenin 1:30 u veya 2:30unda ya da sabahın 5:00 inde avaz avaz bağırarak tartışıyorlar. O kadar çok sesleri çıkıyor ki üst katta oturan Özgür'ün abisi biz tartışıyoruz sanıp sakinleştirmek için bizi arıyor düşünün artık ne kadar gürültü yaptıklarını. Ona rağmen Özgür'le ben ne zaman tartıştıklarını duysak "Allah yardımcıları olsun" deyip geçtik, bir kere bile şikayet edelim rahatsız oluyoruz diye düşünmedik. Ama iki haftadır her cumartesi saat 21:30 gibi evime güvenliği yolluyor neymiş efendim çocuklar çok gürültü yapıyormuş. Bu hafta sonu Özgür işyerinde çalışıyordu, eltim ameliyat oldu ben de onun çocuklarını da çağırdım. Kadıncağız ameliyatlı, dinlensin, çocuklar da biraz birarada vakit geçirsin diye. Öyle aman aman da tepinmediler, çoğunluk oturup lego oynadılar sonra bir ara koridorda biraz dövüş oyunu falan oynadılar. Ama yemin ederim 4 çocuğun çıkarabileceği gürültünün aslında çeyreğini bile çıkarmadılar ki zırt kapı çaldı yine güvenlik geldi gürültü oluyor diye. Tepem attı, gittim tıklattım kapısını, belki bebek vardır diye zili de çalmadım özellikle. Dedim ki "Saat 21:30, gürültü oluyor diye yolluyorsunuz hep güvenliği, olay nedir yani? Bebek mi var hasta mı var?" Gayet pişkin "Yok bebek falan yok ta biz geçen haftadan beri sınav dönemindeyiz çok gürültü oluyor ders çalışamıyoruz" dedi. O kadar çok söylenecek şey geçti ki aklımdan...
Sadece "İki oğlum var, haftasonları evdeler, ben ne kadar engel olmaya çalışsam da gürültü oluyor ki benim sesim de geliyordur, sürekli uyarıyorum, ama çocuklu ev sonuçta kusura bakmayın" deyip döndüm eve.
Öyle nefret ediyorum ki bu apartmandan kelimelerle anlatamam. Sanki ne kadar anlayışsız, bencil insan varsa gelmiş buraya yerleşmiş. Sürekli alt katta oturan komşu kaygısıyla çocukları dizginlemeye çalışmaktan o kadar bıktım ve yoruldum ki... Çocuk bunlar yahu! Hafta içi bütün gün okuldalar, 3 gece spora gidiyorlar eve 22:00'de gelip yemek yiyip, duş yapıp yatıyorlar. Hafta içi 10'da hafta sonu 11'de yatıyorlar. Diğer zamanlarda, ödev yapmadıklarında, kitap okumadıklarında veya TV izleyip lego vs oynamadıklarında da elbet koşacak, hoplayacak, oynayacaklar. Haftada 1-2 gece bir kaç saatliğine çocuk sesine tahammül edemiyorsan git 2+1 evde otur ne demeye komple 3+1 dairelerden oluşan blokta ev tutuyorsun ki? Ya ben ne yapayım? Sabahın 5:30'unda gürültünden uykumdan uyanınca seni güvenliğe mi şikayet edeyim "kavga ediyorlar, beni rahatsız ediyorlar" diye?
Şöyle ıssızlığın ortasında, dağ başında herkesten uzak bir ev istiyorum. Şu evden bir taşınsam yemin ediyorum ya zemin kat ya da giriş katı tutacağım. Öyle bıktım ki buradaki insanlardan. Ataşehir'deki evimde çocuklarım daha küçüktü, muhtemelen daha çok patırtı oluyordu ama 4 sene boyunca alt kat komşum bir gün bile gelip tek kelime etmedi yani. Burada ise 3 kat aşağıda oturan insan bile rahatsız oluyorum diye geldi geçen yaz. Biliyorum ben ne kadar gürültü yaptıklarını, öyle şikayet edilecek kadar şiddetli bir gürültü çıkmıyor normalde. Eve güvenlik yolladıkları zamanlar hep kuzenleriyle birlikte toplam 4 çocuğun evde oynadığı zamanlar. O kadar fenalık getirdi ki bu "çocuklar çok gürültü yapıyor" muhabbeti, o sinirle ve üzüntüyle hiç yapmadığım bir şey yaptım, beddua ettim insanlara. Bedduam da şu; "Allah inşallah benimkilerden çok daha yaramaz çocuklar verir onlara da görürler esas gürültü neymiş". Pişman değilim. Kötü bir şey dilemedim ben, sadece birini acımasızca eleştirmeden önce biraz insan kendini onun yerine koymalı diye düşünüyorum.
Biraz iç karartıcı bir yazı oldu bu kusura bakmayın. Bu aralar hala şu örüp örüp söktüğüm hırkayla uğraşıyorum. Geçenlerde bahsettiğim o iç bayıcı kitabı da ancak dün bitirebildim. Onca saçmalığa elbet bir yere bağlanacak diye tahammül ettikten sonra sonunda hiç bir yere bağlanamadan saçma sapan bir şekilde biterek çok sinir etti beni. Hiç sevmem öyle en olmadık yerde, bir sonuca varmadan biten kitapları... İnsanı bir nevi aptal yerine koymak bence böyle bir kitap yazmak. O yüzden yazarın başka bir kitabını okumayı düşünmüyorum. Bitmeyen hırkamın ve sinirlerimi bozan kitabımın da bu yazıya ve ruh halime katkısını göz önünde bulundurur koca yazıda bir fotoğraf bile olmayışını yüzüme vurmazsınız umarım. Yoksa ben istemez miyim şöyle renkli insanın içini açan fotoğraflar eşliğinde bir yazı yayınlamayı...
20 Kasım 2012 Salı
Mantar Çorbası
Geçenlerde, evde yediğimiz yoğurt, turşu, reçel gibi bazı temel şeyleri, katkı maddesi falan olmasın diye kendim yapmaya çalıştığımdan hatta o yüzden eltimin bana "amish" diye takıldığından bahsetmiştim. Benim adamların en sevdiği hazır gıdalardan biri de hani şu paketlerde satılan kremalı mantar çorbası idi. Oldum olası hazır çorbalara gıcık olan bir insan olarak senelerdir bunları vazgeçirmeye uğraşıyordum ama Özgür'ü ne zaman alışverişe yollasam illa bir iki paket te hazır mantar çorbası alır gelirdi. Geçenlerde internetten bulduğum bir tarifle evde mantar çorbası yaptım. Sonuç tabi şahane oldu. Parmaklarımızı da yiyorduk az kalsın.
Çorbasını içerken Özgür bir ara "Nefis olmuş. Hazır çorba değil bu, değil mi? Mantar çorbasını da kendin mi yapıyorsun artık?" diye sordu. Ben "Evet ben yaptım" deyince de "Mantarlarını da kendin toplamaya kalkmadın değil mi?" diye sordu bu sefer.. Sanırım eve giren hazır yiyecekleri en aza indirme işini biraz abartmaya başladığımın işareti bu...
Çorbasını içerken Özgür bir ara "Nefis olmuş. Hazır çorba değil bu, değil mi? Mantar çorbasını da kendin mi yapıyorsun artık?" diye sordu. Ben "Evet ben yaptım" deyince de "Mantarlarını da kendin toplamaya kalkmadın değil mi?" diye sordu bu sefer.. Sanırım eve giren hazır yiyecekleri en aza indirme işini biraz abartmaya başladığımın işareti bu...
12 Kasım 2012 Pazartesi
Örgüyle geçen bir hafta
Geçen hafta yamuldum kaldım blogcum. Mikrobik ishal salgını varmış meğer. Ancak pazar gecesi 2:30 da müthiş bir karın ağrısıyla uyanıp geri kalan tüm pazar gecesini tuvalette geçirdikten sonra haberim oldu bu salgından. Doktor gebelikte ishal tehlikeli deyince pazartesi sabahı gözümü acilde açtım desem yeridir. Uykusuzluktan ve de ishalden yorgun düşmüş bünyemi ancak laboratuardaki beceriksiz bir hemşire kan alıcam diye iğneyi kolumda kanırta kanırta kendine getirdi. Sonrası malum, antibiyotik, örgü ve bu aralar sardığım bir yabancı dizi eşliğinde yatak istirahati ile toparladım durumu.
Haftanın özetini geçecek olursam, uzunca bir süredir okumakta olduğum kitabın kahramanı peri çocuk Azaro'nun aşırı fantastik dünyası içime hayli fenalık getirdiğinden örgü ve dizilere ağırlık verdim geçen hafta. Demek ki neymiş; ödüllü kitaplar güzel olur diye genel bir kanıya varmak hatalıymış. Yerli dizilerin her bir bölümü 120 dakika sürdüğünden ben şahsen 40 dakikalık yabancı dizileri tercih ediyorum. Zaten konu, içerik ve oyunculuk itibariyle de yabancı diziler daha kaliteli oluyor bence. Sonuçta örgü örerken bol bol yabancı dizi izledim geçen hafta. Kendime uzun kollu bir hırka örmeye çalışıyordum, daha önce de anlattığım üzere kollu bir şey örmekte feci başarısızım. Yenilen pehlivan güreşe doymazmış benimki de o hesap, senelerdir uğraşıp duruyorum kollu bir şey öreyim diye. Sonuç yine değişmedi tabi. Koca bir arka, iki ön ve de bir kol ördükten sonra "hele bi teğelleyip neye benzediğini göreyim" dediğim hırkam yine başarısız olunca o sinirle fırlattım attım bir kenara. Söküp söküp yeniden örmekten öyle nefret ediyorum ki... Bir kere de kendim için bir şeyi bir seferde, sağını solu söküp düzeltmeden örebilsem kendimle müthiş gurur duyacağım. Hırkaya sinir olunca oturup onu sökmek yerine bir tane bebek yeleği ördüm. Neyse ki o fena olmadı.
Aslında bu hafta o fırlatıp attığım hırkayı yeniden ele alsam fena olmayacak. Çünkü kış geldi ve kışlık montumun fermuarı göbeğim yüzünden kapanmıyor. Tutup 3 ay için mont almak istemiyorum. Zaten hormonlar yüzünden Kasım ortasında hala tişörtle gezen bir tip olarak bu kış şal, hırka vb takviyelerle idare edebilirsem, inşallah Mart başında doğum yaptığımda zaten kışı atlatmış olacağım, eh seneye de artık benim emektar montun yerine yenisini alır daha uzun süre kullanırım diye düşünüyorum.
Siz de öyle misiniz bilmem ama ben sevdiği eşyalardan çok zor kopan bir insanım. Modaya göre değil kendi zevkine göre giyinen bir insan olduğum için herhalde. Sıkılıp, modası geçti deyip yollarımı ayırdığım eşyam yoktur. Zaten çok alışveriş yapan bir insan değilim. İhtiyacım olmadıkça pek bir şey almam kendime. Az şey alırım, sadece sevdiğim şeyleri alırım ve de haşatı çıkana dek kullanırım. Doğal olarak dolabımda 10 senelik bir ayakkabı, 6-7 senelik mont veya 15 senelik bir ceket bulmanız her zaman olasılık dahilindedir.
Aslında bu hafta o fırlatıp attığım hırkayı yeniden ele alsam fena olmayacak. Çünkü kış geldi ve kışlık montumun fermuarı göbeğim yüzünden kapanmıyor. Tutup 3 ay için mont almak istemiyorum. Zaten hormonlar yüzünden Kasım ortasında hala tişörtle gezen bir tip olarak bu kış şal, hırka vb takviyelerle idare edebilirsem, inşallah Mart başında doğum yaptığımda zaten kışı atlatmış olacağım, eh seneye de artık benim emektar montun yerine yenisini alır daha uzun süre kullanırım diye düşünüyorum.
| Endişeli bir şekilde akıbetini bekleyen hırka denemesi |
2 Kasım 2012 Cuma
Doğal bir yaşam?
Dün sabah oğlanları okula bırakırken Özgür posta kutumuzda Greenpeace dergilerimi bulmuş. Eve dönüşte beynimi yedi durdu. Aman ne savurganlığım kaldı ne anarşistliğim. Dalga geçme kisvesi altında uzunca bir süre dırdırlandıktan sonra olay "kaç para verdin bu dergi aboneliği için?" 'e bağlandı. Sadece 3 aylık abone olduğumu bilinçli her insanın, hayatının belli bir döneminde onlara bir miktar yardım etmesi gerektiğini çünkü Greenpeace örgütünün bağımsız kalabilmek için hiç bir resmi kurum veya kuruluştan ya da devletten bağış kabul etmediğini söylediğimde yelkenleri suya indirdi "Yap bi kahve de içelim" cümlesi eşliğinde kendini koltuğa atıp dergileri incelemeye başladı. Geçenlerde GDO'ya karşı başlatılan ve de sonuç alınan kampanyanın Greenpeace sayesinde olduğunu söylediğimde çoktan dergiye gömülmüştü bile.
Ben kuzey kutbunda Shell ve BP gibi firmaların petrol araştırmalarına karşı başlatılan kampanyanın detaylarını okurken O da modifiye mısır nişastasından elde edilen fruktoz şekerinin zararlarını okuyordu. Kahve boyunca okuduklarımızı karşılıklı paylaştık bir süre. Yazıda ilginç bulduğu başka bir şeyi bana okuduktan sonra dönüp "Zaten canım sıkılıyordu şimdi daha beter oldu. Bu dergi bittiğinde korkarım ben çırılçıplak şehir merkezine doğru koşuyor olacağım" dediğinde ise koptum, kahve burnumdan çıkıyordu az daha.
İnsanlar daha azla yetinebilseler, doğal enerjiye yönelseler, endüstrileşmeye bir yerde dur deseler, doğaya daha saygılı yaşasalar daha güzel olmaz mı dünya? Sizi bilmem ama biz uzuuun süredir daha doğal bir hayata özlem duruyoruz. Bir çiftlikte yaşama hayalleri kuruyoruz sürekli. Yeşillikler içinde küçük bir arazide, minik bir evimiz olsun, kendi yiyeceğimizi yetiştirelim, bahçede çalışalım, uğraşalım en büyük hayalimiz. Normal bir çift değiliz sanırım. Kaç çift oturup Jamie Oliver izleyip adamı bahçeden topladığı sebzelerle yemek yaptığı için kıskanıyordur? Veya kaç aile bahçeli evimiz olur da günün birinde köpek alırsak lazım olur, öğrenelim diye Cesar Millan'ı izleyip köpek eğitiminin püf noktalarını öğrenmeye çalışıyordur? Daha geçen gün çay içerken Özgür'le bir çiftlik sahibi olsak ortalama kaç tavukla doğal yoldan hem et hem yumurta ihtiyacımızı sağlayabileceğimizi hesaplamaya çalışıyorduk. Başka insanlar nasıl yaşıyor cidden bilmiyorum, düşünmüyorum pek, ama zaman zaman kendimi bu şehirde cidden yabancı gibi hissediyorum. İstanbul'u seviyorum ama aslında sanki buralara ait değilmişim, başka bir yerde yaşamalıymışım gibi.
Bu aralar televizyonda çıkan bir reklam var. Bu reklamı gördükçe içim sıkılıyor. Diğer insanların neyle mutlu olduğunu bilmiyorum ama upuzun ferah bir caddede alışveriş yapmak benim en büyük hayalim değil açıkçası.
Her türlü devlet dairesine işi düşen sefil insanlar olarak, bugün Beylikdüzü SGK'ya gittik. Beylikdüzü öyle içime fenalık veren bir yer ki anlatamam. Daha uzaktan gökdelenleri görünce içim kararıyor resmen. Upuzun binalar arasında insan güneşi bile göremiyor. Arabayı bir binanın önüne bıraktık, ben binayı otel sandım öyle bir beş yıldızlı otel lobisine benzer girişi vardı ki artık gerisini siz düşünün. Özgür'e otelin önüne mi park ettik diyecektim ki bir baktım kapıda "bilmemne residance" yazıyor. "Aha otel değilmiş rezidansmış burası" deyince Özgür "Nasıl? hep hayalindeki yer, değil mi?" diye takıldı. "Yok olmaz, burada oturursak nasıl upuzun ferah bir caddede alışveriş yapacağım ben? İstemem" dedim epey eğlendik. Gerçekten şaka gibi geliyor bana insanların büyük şehirde yaşama, alışveriş bağımlısı olma, çanta ve ayakkabı koleksiyonu yapıp marka tutkunu olma durumları.
Eltim bana takılıyor sürekli, "Yakında amishler gibi olacaksın" diye. Sebep evde kendi yoğurdumu, turşumu, reçelimi vs kendim yapmam. Ben zaten epeydir homojenize olmayan pastörize süt aramalarıma son verdim sütü yerel bir hayvan sahibinden alıyorum. Haftada iki gün bizim siteye süt getirip kapıda teslim ediyor sütü. Pastörize veya UHT süt almıyorum artık. Bizim sütçünün getirdiği sütü güzelce kaynatıp bir kısmını yoğurt yapıyorum. Kalanını da hepimiz içiyoruz. Öyle de güzel oluyor ki kaynadıktan sonra sütün üzerinde resmen 1 parmak kaymak oluşuyor. Ben ki oldum olası süt kaymağından nefret etmişimdir 35 imden sonra bi haller oldu bana demek. Kaymağını ayırıp ayrı bir kaseye koyuyorum. Sabah kahvaltıda benim adamlar balla birlikte yiyorlar. Eğer bir gün kaymağı ellerinden kurtarabilirsem internetten gördüğüm bir tarife göre tereyağı yapmayı deneyeceğim.
Bazı insanların gözüne deli gibi görünebilirim ama ben mutlu oluyorum çocuklarımın yedikleri şeyin içinde ne olduğunu bildiğim için. Jamie Oliver diyor ki "Bir yiyecek paketinin arkasını çevirin, içindekiler kısmını okuyun, içinde ne olduğunu bilmediğiniz maddeler varsa satın almayın, bu kadar basit" Aslında gerçekten o kadar basit. Bu açıdan devlet okulunun en büyük faydası beslenme saatinde çocuklara evden getirdikleri şeyleri yedirebilmek. Gerçi bizim okulda yemek de çıkıyor ama ben çocuklara yemeklerini evden vermeyi seviyorum. Ne yediklerini biliyorum böylece. Geçen sene Uğur'un sınıfında bir çocuğun velisi her öğlen çocuğumun ne yediğini takip ediyordu. Soruyormuş hep "Uğur bugün ne yiyorsun?" diye. Kendi kızı sadece nugget yiyormuş bizim oğlanı öğle vakti kuru fasulye- pilav, sebzeli tavuk, yoğurtlu ıspanak, kıymalı mercimek, ıspanaklı börek, bulgur pilavı vs falan yerken görünce kadın hayran kalıyordu. Başka bir şeyle olmasa da anneliğimin en azından bu kısmıyla ilgili gurur duymaya hakkım var sanırım. Çocuklarıma yemek seçmemeyi öğretebildim. Ömer bazen mızıldansa da genelde ikisi de evde ne pişmişse yerler. Buna kapuska da kereviz de dahil.
Neyse çok karmaşık bir yazı oldu bu. İşin özü aslında doğala, tabiata bu kadar hasret yaşarken nasıl olup ta böyle her yere hala gökdelenler dikip durmaya devam ediyorlar, kim talep ediyor bu kadar gökdelen hayatını anlamıyorum. Bahçeli evler aynı alana dikilmiş bir gökdelen kadar kar getirmiyordur tabi ama çok merak ediyorum bu koca koca gökdelenleri dikenler kendileri cidden gökdelen katında mı oturuyorlar yoksa şehir dışında, yeşillikler içinde bahçeli müstakil bir evde mi?
Ben kuzey kutbunda Shell ve BP gibi firmaların petrol araştırmalarına karşı başlatılan kampanyanın detaylarını okurken O da modifiye mısır nişastasından elde edilen fruktoz şekerinin zararlarını okuyordu. Kahve boyunca okuduklarımızı karşılıklı paylaştık bir süre. Yazıda ilginç bulduğu başka bir şeyi bana okuduktan sonra dönüp "Zaten canım sıkılıyordu şimdi daha beter oldu. Bu dergi bittiğinde korkarım ben çırılçıplak şehir merkezine doğru koşuyor olacağım" dediğinde ise koptum, kahve burnumdan çıkıyordu az daha.
İnsanlar daha azla yetinebilseler, doğal enerjiye yönelseler, endüstrileşmeye bir yerde dur deseler, doğaya daha saygılı yaşasalar daha güzel olmaz mı dünya? Sizi bilmem ama biz uzuuun süredir daha doğal bir hayata özlem duruyoruz. Bir çiftlikte yaşama hayalleri kuruyoruz sürekli. Yeşillikler içinde küçük bir arazide, minik bir evimiz olsun, kendi yiyeceğimizi yetiştirelim, bahçede çalışalım, uğraşalım en büyük hayalimiz. Normal bir çift değiliz sanırım. Kaç çift oturup Jamie Oliver izleyip adamı bahçeden topladığı sebzelerle yemek yaptığı için kıskanıyordur? Veya kaç aile bahçeli evimiz olur da günün birinde köpek alırsak lazım olur, öğrenelim diye Cesar Millan'ı izleyip köpek eğitiminin püf noktalarını öğrenmeye çalışıyordur? Daha geçen gün çay içerken Özgür'le bir çiftlik sahibi olsak ortalama kaç tavukla doğal yoldan hem et hem yumurta ihtiyacımızı sağlayabileceğimizi hesaplamaya çalışıyorduk. Başka insanlar nasıl yaşıyor cidden bilmiyorum, düşünmüyorum pek, ama zaman zaman kendimi bu şehirde cidden yabancı gibi hissediyorum. İstanbul'u seviyorum ama aslında sanki buralara ait değilmişim, başka bir yerde yaşamalıymışım gibi.
Bu aralar televizyonda çıkan bir reklam var. Bu reklamı gördükçe içim sıkılıyor. Diğer insanların neyle mutlu olduğunu bilmiyorum ama upuzun ferah bir caddede alışveriş yapmak benim en büyük hayalim değil açıkçası.
Her türlü devlet dairesine işi düşen sefil insanlar olarak, bugün Beylikdüzü SGK'ya gittik. Beylikdüzü öyle içime fenalık veren bir yer ki anlatamam. Daha uzaktan gökdelenleri görünce içim kararıyor resmen. Upuzun binalar arasında insan güneşi bile göremiyor. Arabayı bir binanın önüne bıraktık, ben binayı otel sandım öyle bir beş yıldızlı otel lobisine benzer girişi vardı ki artık gerisini siz düşünün. Özgür'e otelin önüne mi park ettik diyecektim ki bir baktım kapıda "bilmemne residance" yazıyor. "Aha otel değilmiş rezidansmış burası" deyince Özgür "Nasıl? hep hayalindeki yer, değil mi?" diye takıldı. "Yok olmaz, burada oturursak nasıl upuzun ferah bir caddede alışveriş yapacağım ben? İstemem" dedim epey eğlendik. Gerçekten şaka gibi geliyor bana insanların büyük şehirde yaşama, alışveriş bağımlısı olma, çanta ve ayakkabı koleksiyonu yapıp marka tutkunu olma durumları.
Eltim bana takılıyor sürekli, "Yakında amishler gibi olacaksın" diye. Sebep evde kendi yoğurdumu, turşumu, reçelimi vs kendim yapmam. Ben zaten epeydir homojenize olmayan pastörize süt aramalarıma son verdim sütü yerel bir hayvan sahibinden alıyorum. Haftada iki gün bizim siteye süt getirip kapıda teslim ediyor sütü. Pastörize veya UHT süt almıyorum artık. Bizim sütçünün getirdiği sütü güzelce kaynatıp bir kısmını yoğurt yapıyorum. Kalanını da hepimiz içiyoruz. Öyle de güzel oluyor ki kaynadıktan sonra sütün üzerinde resmen 1 parmak kaymak oluşuyor. Ben ki oldum olası süt kaymağından nefret etmişimdir 35 imden sonra bi haller oldu bana demek. Kaymağını ayırıp ayrı bir kaseye koyuyorum. Sabah kahvaltıda benim adamlar balla birlikte yiyorlar. Eğer bir gün kaymağı ellerinden kurtarabilirsem internetten gördüğüm bir tarife göre tereyağı yapmayı deneyeceğim.
Bazı insanların gözüne deli gibi görünebilirim ama ben mutlu oluyorum çocuklarımın yedikleri şeyin içinde ne olduğunu bildiğim için. Jamie Oliver diyor ki "Bir yiyecek paketinin arkasını çevirin, içindekiler kısmını okuyun, içinde ne olduğunu bilmediğiniz maddeler varsa satın almayın, bu kadar basit" Aslında gerçekten o kadar basit. Bu açıdan devlet okulunun en büyük faydası beslenme saatinde çocuklara evden getirdikleri şeyleri yedirebilmek. Gerçi bizim okulda yemek de çıkıyor ama ben çocuklara yemeklerini evden vermeyi seviyorum. Ne yediklerini biliyorum böylece. Geçen sene Uğur'un sınıfında bir çocuğun velisi her öğlen çocuğumun ne yediğini takip ediyordu. Soruyormuş hep "Uğur bugün ne yiyorsun?" diye. Kendi kızı sadece nugget yiyormuş bizim oğlanı öğle vakti kuru fasulye- pilav, sebzeli tavuk, yoğurtlu ıspanak, kıymalı mercimek, ıspanaklı börek, bulgur pilavı vs falan yerken görünce kadın hayran kalıyordu. Başka bir şeyle olmasa da anneliğimin en azından bu kısmıyla ilgili gurur duymaya hakkım var sanırım. Çocuklarıma yemek seçmemeyi öğretebildim. Ömer bazen mızıldansa da genelde ikisi de evde ne pişmişse yerler. Buna kapuska da kereviz de dahil.
Neyse çok karmaşık bir yazı oldu bu. İşin özü aslında doğala, tabiata bu kadar hasret yaşarken nasıl olup ta böyle her yere hala gökdelenler dikip durmaya devam ediyorlar, kim talep ediyor bu kadar gökdelen hayatını anlamıyorum. Bahçeli evler aynı alana dikilmiş bir gökdelen kadar kar getirmiyordur tabi ama çok merak ediyorum bu koca koca gökdelenleri dikenler kendileri cidden gökdelen katında mı oturuyorlar yoksa şehir dışında, yeşillikler içinde bahçeli müstakil bir evde mi?
30 Ekim 2012 Salı
Ekim de bitti işte
Epey olmuş yazmayalı. Araya bayram da girince zaten elim bilgisayara değmedi bile. Ne doğru dürüst kitap okudum ne de internette öyle uzun uzadıya takıldım. Bu aralar hırs yapıp elimdeki battaniyeyi örmeye hız verdim zira adını her an "ömrümü yedi battaniyesi" olarak değiştirebilirim. Hiç bir şeyi örerken bu kadar bıkkınlık gelmemişti nedense. Dün gece nihayet bitirdim, üzerimden bir yük kalktı resmen, artık yeni bir örgü projesine geçebilirim gönül rahatlığıyla.
Bizim tekvandocu minikler kuşak atladılar bu arada. Ömer sarı kuşak oldu, Uğur Sarı-yeşil. Ömer çok bozuldu sormayın. Aslında biz ikisi de 1,5 kuşak atlar diye bekliyorduk çünkü aralarında cidden öyle çok büyük fark yoktu ama sınavda Uğur bacaklarını 180 derece açabildi Ömer'de ise yerle arasında sadece 2-3 parmak boşluk kaldı. Sırf bacaklarını tam açamadı diye yarım kuşağını vermedilerse çocuğumun, cidden haksızlık oldu çünkü diğer çocukları da gördüm yani. (Bknz, Kargaya yavrusu kuzgun görünür) Sen istediğin kadar ikisi arasında ayrım yapma, her konuda eşit tutmaya çalış işte gerçek hayat böyle bir şey; sert, acımasız, gözünün yaşına bakmıyor. Kimse çıkıp ta "bunun abisi 1,5 kuşak aldı, bu çocuk çok hırslı, hevesi kırılmasın ona da 1,5 kuşak verelim" demiyor tabi. Senden başka kimse onlara aynı gözle bakamıyor çünkü. Neyse garibim Uğur kendi kuşağına sevinemedi kardeşi kendinden yarım kuşak düşük diye, ona mı üzülelim yoksa küçüğün yaşadığı hayal kırıklığına mı üzülelim bilemedik. "Eninde sonunda hepinizin olacağı siyah kuşak oğlum üzme kendini" diye küçüğü teselli etmeye kendimizi kaptırmışken Uğur'un kardeşi duymasın diye sessizce gelip "Ama ben ondan daha iyi bir derece yaptım, neden onu benden daha çok tebrik ediyorsunuz? Ben de kuşak atladım kimse benimle ilgilenmiyor" demesi asap bozukluğumuzun üzerine tüy dikti resmen. Çocuk yetiştirmek dünyanın en zor işi vesselam. Bunlarla uğraşmak kolaymış gibi bir de üçüncüye kalkıştık ya Allah sonumuzu hayır etsin bakalım.
Bu arada detaylı ultrasonda bebişin cinsiyeti belli oldu nihayet; Kızmış. :) Doktor kız deyince inanamadım bir an. Emin misiniz? Şimdi kız denir de sonradan "aaaa erkekmiş" olmasın dedim. Doktor yeniden baktı "yok kesin kız" dedi. Bakalım, hala tam inanabilmiş değilim açıkçası. Bunca sene iki oğlana annelik yaptıktan sonra bir de kızımın olabileceği fikri çok absürd geliyor. Şu anda bebeğimin kız olması ihtimali benim için ancak 9 ayın sonunda, sağlıklı bir şekilde kucağıma alabilirsem inanabileceğim bir rüya gibi sanki. Öylesine tuhaf.
Bu gelişmeler bir yana, hayat son sürat akıp gidiyor. "Bayramda şunu yapmıştık, ailece şuraya gitmiştik. Hatta bebişin cinsiyeti yeni belli olmuştu"... gibi mihenk taşları bu geçen günlerden elimizde kalanlar işte. O yüzden gelecekten çok bugünüme bakar oldum bu aralar. Ne gelecek ne de geçmiş, hayatımızda ileride hatırlanacak her şey bugünün içinde saklı, onları bulup çıkarmaya bakmalı. Bu nedenle küpe çiçeğimin resmini koyuyorum buraya, sabah kahvaltılarıma eşlik ederek hayatıma ufak ta olsa bir renk ve mutluluk kattığı için. Büyük ihtimalle seneler sonra bugünleri ve bu evdeki anılarımı düşündüğümde aklıma ilk gelecek şeylerden biri, üçüncü defa anne olmaya hazırlandığım şu günlerde her sabah güne başlarken mutfak penceresinin önünden beni neşeyle selamlayan bu çiçek olacak.
Bizim tekvandocu minikler kuşak atladılar bu arada. Ömer sarı kuşak oldu, Uğur Sarı-yeşil. Ömer çok bozuldu sormayın. Aslında biz ikisi de 1,5 kuşak atlar diye bekliyorduk çünkü aralarında cidden öyle çok büyük fark yoktu ama sınavda Uğur bacaklarını 180 derece açabildi Ömer'de ise yerle arasında sadece 2-3 parmak boşluk kaldı. Sırf bacaklarını tam açamadı diye yarım kuşağını vermedilerse çocuğumun, cidden haksızlık oldu çünkü diğer çocukları da gördüm yani. (Bknz, Kargaya yavrusu kuzgun görünür) Sen istediğin kadar ikisi arasında ayrım yapma, her konuda eşit tutmaya çalış işte gerçek hayat böyle bir şey; sert, acımasız, gözünün yaşına bakmıyor. Kimse çıkıp ta "bunun abisi 1,5 kuşak aldı, bu çocuk çok hırslı, hevesi kırılmasın ona da 1,5 kuşak verelim" demiyor tabi. Senden başka kimse onlara aynı gözle bakamıyor çünkü. Neyse garibim Uğur kendi kuşağına sevinemedi kardeşi kendinden yarım kuşak düşük diye, ona mı üzülelim yoksa küçüğün yaşadığı hayal kırıklığına mı üzülelim bilemedik. "Eninde sonunda hepinizin olacağı siyah kuşak oğlum üzme kendini" diye küçüğü teselli etmeye kendimizi kaptırmışken Uğur'un kardeşi duymasın diye sessizce gelip "Ama ben ondan daha iyi bir derece yaptım, neden onu benden daha çok tebrik ediyorsunuz? Ben de kuşak atladım kimse benimle ilgilenmiyor" demesi asap bozukluğumuzun üzerine tüy dikti resmen. Çocuk yetiştirmek dünyanın en zor işi vesselam. Bunlarla uğraşmak kolaymış gibi bir de üçüncüye kalkıştık ya Allah sonumuzu hayır etsin bakalım.
Bu arada detaylı ultrasonda bebişin cinsiyeti belli oldu nihayet; Kızmış. :) Doktor kız deyince inanamadım bir an. Emin misiniz? Şimdi kız denir de sonradan "aaaa erkekmiş" olmasın dedim. Doktor yeniden baktı "yok kesin kız" dedi. Bakalım, hala tam inanabilmiş değilim açıkçası. Bunca sene iki oğlana annelik yaptıktan sonra bir de kızımın olabileceği fikri çok absürd geliyor. Şu anda bebeğimin kız olması ihtimali benim için ancak 9 ayın sonunda, sağlıklı bir şekilde kucağıma alabilirsem inanabileceğim bir rüya gibi sanki. Öylesine tuhaf.
Bu gelişmeler bir yana, hayat son sürat akıp gidiyor. "Bayramda şunu yapmıştık, ailece şuraya gitmiştik. Hatta bebişin cinsiyeti yeni belli olmuştu"... gibi mihenk taşları bu geçen günlerden elimizde kalanlar işte. O yüzden gelecekten çok bugünüme bakar oldum bu aralar. Ne gelecek ne de geçmiş, hayatımızda ileride hatırlanacak her şey bugünün içinde saklı, onları bulup çıkarmaya bakmalı. Bu nedenle küpe çiçeğimin resmini koyuyorum buraya, sabah kahvaltılarıma eşlik ederek hayatıma ufak ta olsa bir renk ve mutluluk kattığı için. Büyük ihtimalle seneler sonra bugünleri ve bu evdeki anılarımı düşündüğümde aklıma ilk gelecek şeylerden biri, üçüncü defa anne olmaya hazırlandığım şu günlerde her sabah güne başlarken mutfak penceresinin önünden beni neşeyle selamlayan bu çiçek olacak.
17 Ekim 2012 Çarşamba
Koşturmaca
Bir koşturmacadır gidiyor son bir haftadır. Kitap okuma, el işi, ev işi bir yana yorumlara bile geç cevap yazabildim kusura bakmayın. Son bir kaç günümüz hep doktorlarda hastanelerde geçti. Ciddi bi durum yok panik yapmayın. Önce Cumartesi Ömer'in ortodontist randevusu vardı. Dişlerindeki düzelmeden çok memnun kaldı doktor. Bir sonraki kontrol için ta Aralık başına randevu verdi. O zamana kadar damak aparatını kullanmaya devam edecek.
Bugün de benim doktor kontrolüm vardı. Her şey yolunda Allah'a çok şükür ve fakat yine cinsiyetini öğrenemedik bebişin. Karnımda yüzükoyun bağdaş kurmuş, tam yerine de ayağını denk getirmiş öyle uyuyordu velet. Göremedik cinsiyetini. Doktor "Erkek denecek bir şey göremedim açıkçası, ama bu kocaman ayak yüzünden de kız diyemiyorum. Epey büyük bir ayak doğrusu" dedi... Uzun lafın kısası ya yine oğlum olacak ya da koca ayaklı bir kızım... Hamileliği yarıladık hala cinsiyet tahmini konusunda bir yol kat edemedik. Tam bir aydır bekliyordum bu doktor kontrolünü, cinsiyeti bu sefer belli olursa belki ufaktan hazırlık yapmaya başlarım diye, ama kısmet ne yapalım... Haftaya detaylı ultrasona girecekmişim belki o zaman anlaşılır. Neyse, sağlıklı olsun da, cinsiyetini doğumda bile öğrenmeye razıyım artık.
Öğleden sonra da benim oğlanları doktora götürdüm. Eh benim minik tekvandocular yarın kuşak imtihanına girecekler. Eğer başarılı olurlarsa belki beyaz kuşaktan sarıya terfi edecekler. O yüzden federasyon lisans çıkartmak için sağlık raporu istemiş. Lisanslı tekvandocu olacaklar yani peeeh... Gittik onlara sağlık raporu da aldık. Şimdi heyecanla yarınki sınavı bekliyoruz. Laf aramızda ben onlardan daha heyecanlı olabilirim neyse çaktırmayın.
Tüm bu koşturmacaya ek olarak bir de geçen hafta benim büyük oğlan okulda gözlüğünü kaybetmiş. 4 numara miyop bir insan gözlüğünü nasıl kaybeder artık sormuyorum bile kendime bu soruyu. Bugüne bugün iki erkek çocuk anasi olarak böyle abuk sabuk sorular sorulmaması gerektiğini iyice öğrenmiş bulunmaktayım. Oğlan çocuğun varsa her şeye hazırlıklı ol. Gözlük te kaybolabilir, çorapta vişne lekesi de olabilir, birinin sakızı diğerinin göbeğine de yapışabilir, olmaz diye bir şey yok, her şey mümkün. Sizin anlayacağınız arada bir de onun gözlüğüyle uğraştık. Gözlük bulunamadı tabi, zaten bulunsa şaşardım. Adamın camları 4 numara olunca öyle hop diye de bulunmuyor zaten. Numara yüksek olunca camlar şişe dibi kıvamında olduğundan ancak inceltilmiş camlar çerçeveye sığıyor. İnceltilmiş organik cam dedin mi zaten onlar da bir gözlük parası ediyor. Çocuğu zaten bu yakınlarda yeniden doktora götürüp numarasını tekrar kontrol ettirmemiz lazım. Epeydir muayene olmadı ve ilerledi sanırım numarası. O yüzden hızlı bir şekilde geçici ve pratik bir çözüm bulalım dedik. Elimizde eski bir çerçeve ve takılırken çizildiği için yedek olarak ayrılmış camlarımız vardı onları toparlayıp bir gözlük elde etmeye çalıştık kaç gündür. Vidalarını hiç bir yerde bulamayınca mecburen çerçeveyi aldığımız yere götürdük; yani ta Kadıköy'e. Kendimiz kaşınıyormuşuz gibi izlenim bırakıyoruz biliyorum ama vallahi bilerek, isteyerek olmuyor. Hep böyle anneanne veya babaanne ziyaretine gideceğimiz zaman büyük oğlan gözlüğünü hacamat etmiş oluyor. Biz de kısıtlı zamanda, hem büyükleri memnun edelim hem de uygun fiyata çocuğun gözlüğünü halledelim diyerek bir taşla iki kuş vurmak için gittiğimiz yerden gözlük alıyoruz. Ama niyeyse hep işte böyle o taş dönüp gene bizim kafamızı yarıyor. Ne yapacaksın, çocuklu insanlar olarak ortama uymak lazım yoksa ortamların bize uyduğu yok hiç.
Bugün de benim doktor kontrolüm vardı. Her şey yolunda Allah'a çok şükür ve fakat yine cinsiyetini öğrenemedik bebişin. Karnımda yüzükoyun bağdaş kurmuş, tam yerine de ayağını denk getirmiş öyle uyuyordu velet. Göremedik cinsiyetini. Doktor "Erkek denecek bir şey göremedim açıkçası, ama bu kocaman ayak yüzünden de kız diyemiyorum. Epey büyük bir ayak doğrusu" dedi... Uzun lafın kısası ya yine oğlum olacak ya da koca ayaklı bir kızım... Hamileliği yarıladık hala cinsiyet tahmini konusunda bir yol kat edemedik. Tam bir aydır bekliyordum bu doktor kontrolünü, cinsiyeti bu sefer belli olursa belki ufaktan hazırlık yapmaya başlarım diye, ama kısmet ne yapalım... Haftaya detaylı ultrasona girecekmişim belki o zaman anlaşılır. Neyse, sağlıklı olsun da, cinsiyetini doğumda bile öğrenmeye razıyım artık.
Öğleden sonra da benim oğlanları doktora götürdüm. Eh benim minik tekvandocular yarın kuşak imtihanına girecekler. Eğer başarılı olurlarsa belki beyaz kuşaktan sarıya terfi edecekler. O yüzden federasyon lisans çıkartmak için sağlık raporu istemiş. Lisanslı tekvandocu olacaklar yani peeeh... Gittik onlara sağlık raporu da aldık. Şimdi heyecanla yarınki sınavı bekliyoruz. Laf aramızda ben onlardan daha heyecanlı olabilirim neyse çaktırmayın.
Tüm bu koşturmacaya ek olarak bir de geçen hafta benim büyük oğlan okulda gözlüğünü kaybetmiş. 4 numara miyop bir insan gözlüğünü nasıl kaybeder artık sormuyorum bile kendime bu soruyu. Bugüne bugün iki erkek çocuk anasi olarak böyle abuk sabuk sorular sorulmaması gerektiğini iyice öğrenmiş bulunmaktayım. Oğlan çocuğun varsa her şeye hazırlıklı ol. Gözlük te kaybolabilir, çorapta vişne lekesi de olabilir, birinin sakızı diğerinin göbeğine de yapışabilir, olmaz diye bir şey yok, her şey mümkün. Sizin anlayacağınız arada bir de onun gözlüğüyle uğraştık. Gözlük bulunamadı tabi, zaten bulunsa şaşardım. Adamın camları 4 numara olunca öyle hop diye de bulunmuyor zaten. Numara yüksek olunca camlar şişe dibi kıvamında olduğundan ancak inceltilmiş camlar çerçeveye sığıyor. İnceltilmiş organik cam dedin mi zaten onlar da bir gözlük parası ediyor. Çocuğu zaten bu yakınlarda yeniden doktora götürüp numarasını tekrar kontrol ettirmemiz lazım. Epeydir muayene olmadı ve ilerledi sanırım numarası. O yüzden hızlı bir şekilde geçici ve pratik bir çözüm bulalım dedik. Elimizde eski bir çerçeve ve takılırken çizildiği için yedek olarak ayrılmış camlarımız vardı onları toparlayıp bir gözlük elde etmeye çalıştık kaç gündür. Vidalarını hiç bir yerde bulamayınca mecburen çerçeveyi aldığımız yere götürdük; yani ta Kadıköy'e. Kendimiz kaşınıyormuşuz gibi izlenim bırakıyoruz biliyorum ama vallahi bilerek, isteyerek olmuyor. Hep böyle anneanne veya babaanne ziyaretine gideceğimiz zaman büyük oğlan gözlüğünü hacamat etmiş oluyor. Biz de kısıtlı zamanda, hem büyükleri memnun edelim hem de uygun fiyata çocuğun gözlüğünü halledelim diyerek bir taşla iki kuş vurmak için gittiğimiz yerden gözlük alıyoruz. Ama niyeyse hep işte böyle o taş dönüp gene bizim kafamızı yarıyor. Ne yapacaksın, çocuklu insanlar olarak ortama uymak lazım yoksa ortamların bize uyduğu yok hiç.
11 Ekim 2012 Perşembe
Bir parça ben...
Kitaro - Agreement (Videoyu açamayanlar buradan deneyebilir)
Bu şarkıyı ilk defa Özgür'e aşık olduğum yaz dinlemiştim. Sene 1993. Ben üniversite sınavına yeni girmişim, sadece İstanbul'dan tercih yaptığım için babam da İstanbul'a tayinini istemiş. Annem emekli olmuş. Kısaca 3 sene yatılı lise hayatından sonra en azından ben üniversiteyi okurken ailemin yanımda olabilmesi için gereken her adım atılmış. Ama bir öğreniyoruz ki babamın tayini Malatya'ya çıkmış!! Büyük bir hayal kırıklığı ve üzüntüyle mecburen eşyalarımızı toplayıp gidiyoruz Malatya'ya. Lojmana yerleşiyoruz. Hiç ummadığımız halde seviyoruz da orayı. Sonra sınav sonuçları açıklanıyor, bir bakıyorum İTÜ'yü kazanmışım. Üstümden koca bir yük kalkıyor, mutlu, hafiflemiş hissediyorum kendimi. Tesadüf bu ya, lojmanda benim kazandığım bölümde okuyan bir tane savcı çocuğu da var. Bana okulda yardımı dokunur diye tanıştırıyorlar bizi. Onun arkadaşları, kız arkadaşı, kardeşi derken kendimize arkadaş da ediniyoruz hemen. Günler umduğumuzdan çok daha güzel geçiyor. İstanbul beklerken Malatya'ya çıkan tayin bize bir sürü yeni dost kazandırıyor.
Ama benim aklım hep Özgür'de... Lise son sınıfın, son haftası başlayan aşkımız yarım kalmış. Aramıza yaklaşık 1500km lik bir uzaklık girmiş. Okul için İstanbul'a geri döndüğümde kaldığımız yerden devam edebilecek miyiz, yoksa hayatlarımız bambaşka yönlerde mi devam edecek? Endişe içindeyiz... İşte o günlerden birinde Malatya'daki yeni arkadaşlarımdan birinin evinde dinliyoruz bu şarkıyı. Duyduğum anda içime işliyor. Bir şeyleri kırıyor döküyor içimde, sarsıyor beni. Bu şarkıyı dinlemeden önceki ben ve dinledikten sonraki ben tuhaf bir şekilde farklıyız artık birbirimizden. Bu işte böylesine özel bir şarkı benim için. Bugün aradan neredeyse 20 sene geçmişken bu şarkıyı dinlemek bambaşka bir tad, tarifi imkansız duygular veriyor bana. Bugün sabahın köründe çocukları okula gönderdikten sonra açmış yine bu şarkıyı dinlerken aklıma geldi epeydir bloga şarkı koymadığım, o yüzden sizinle de paylaşayım dedim. Gününüz güzel geçsin.
9 Ekim 2012 Salı
Güzel bir gün
Bu güzel, güneşli günde keyfime keyif katan bir gelişme oldu. Ömer etüde başladı. Artık haftanın 3 günü önce 2:30 da Ömer'i almaya sonra 4:00'te Uğur'u almaya okula gitmeme gerek kalmadı. İkisi de haftanın ilk üç günü 4'te diğer iki gün 2:30 da çıkacaklar. Eyooooo! Günde 3 defa okula gidip gelmekten, koca göbeğimle o yokuşu tırmanmaya çalışmaktan fenalıklar geliyordu. Hatta geçenlerde birlikte çocukları almaya giderken eltime diyordum, "Korkarım günün birinde bu yokuşta ruhumu teslim edicem" diye. Nasıl iyi geldi bu düzenleme anlatamam. Ömer de en iyi arkadaşı etüde kalıyor diye fazladan 1,5 saat okulda kalmak isteyince çok işime geldi açıkçası. Çünkü sırf gidip gelmek zor oluyor diye çocuğu da okulda kalmaya zorlayacak değildim. Neyse işin özü bugün ayrı bir hafifledim sanki. İkisini birlikte alacağım okuldan artık.
Bu aralar hiç içimden kitap okumak gelmiyor niyeyse. Thomas Hardy'nin Çılgın Kalabalıktan Uzak kitabını çoktan bitirdim ama yeni bir kitaba başlayamadım bir türlü. Keşke şu Taht Oyunları serisinin yeni kitabı çıksaydı ya da Patrick Rothfuss'un Kvothe'nin maceralarını anlattığı yeni kitabı çıkabilseydi. Canım öyle fantastik bir şeyler okumak istiyor ama bulamıyorum beni çeken bir kitap. Sürekli bir örgü-dantel vs el işi yapasım var ama neye, neresinden başlayayım karar veremedim. İnternetteki DIY projelerine, elimdeki dantel ve örgü dergilerine bakıp duruyorum. Şu bebeğin cinsiyeti bir belli olsaydı ona göre birşeyler başlardım belki. Haftaya doktor kontrolümüz var, 20 hafta bitecek inşallah. Belki o zaman doktor cinsiyet konusunda kesin bir şey söyleyebilir.
Geçenlerde eski tişörtlerden yaptığım bu paspası bitirdim. Maalesef böyle düdük gibi, ufacık birşey oldu. Ama malum, evde temizlik bezi olmaktan kurtulabilecek kalitede sağlam ve eski tişört bulmak biraz zor oldu. İleride yeniden paspas yapmakta kullanabileceğim şekilde kırpıp doğrayabileceğim, penye kumaşından bir şey bulursam diye ucunda ek yapılabilecek bir parça ip bıraktım. Mutfakta lavabonun önüne serebilirim sanırım. Sürekli oraya elimden su falan damlıyor yerler ıslak olunca da kayıyoruz. Ufak ama orada iş görecek kadar emicidir herhalde. Sıradan bir temizlik bezinden da daha güzel görünür orada.
Bu aralar zaman garip bir hızda akıp gidiyor. Bazen okul açılalı aylar olmuş gibi geliyor, bakıyorum sadece 3 hafta geçmiş. Ama diğer yandan 4 hafta bitse de cinsiyetini öğrensek diye iple çektiğimiz doktor kontrolü bir türlü gelmek bilmiyor. Evin içinde bir sağı bir solu didikleyip duruyorum can sıkıntısından. Hangi iple ne yapabilirim diye mevcut yünlerimi elden geçiriyordum da, taşınma günü gelmeden önce tüm stokladığım yünleri kendim paketlemem şart. Özgür yün stoğumu görecek olursa büyük ihtimalle kafamı kırar, "Kafasız kadın altın mı bunlar, durdukça değer kazansın. Bari mantıklı bir şeye yatırım yapsaydın" diye söylemediğini bırakmaz. O yüzden iki elim kanda da olsa, karnım burnuma değil alnıma bile çıksa olsa o yünleri mutlaka kendim paketlemeliyim. Maazallah sonra hayatta çenesinden kurtulamam.
Bu aralar hiç içimden kitap okumak gelmiyor niyeyse. Thomas Hardy'nin Çılgın Kalabalıktan Uzak kitabını çoktan bitirdim ama yeni bir kitaba başlayamadım bir türlü. Keşke şu Taht Oyunları serisinin yeni kitabı çıksaydı ya da Patrick Rothfuss'un Kvothe'nin maceralarını anlattığı yeni kitabı çıkabilseydi. Canım öyle fantastik bir şeyler okumak istiyor ama bulamıyorum beni çeken bir kitap. Sürekli bir örgü-dantel vs el işi yapasım var ama neye, neresinden başlayayım karar veremedim. İnternetteki DIY projelerine, elimdeki dantel ve örgü dergilerine bakıp duruyorum. Şu bebeğin cinsiyeti bir belli olsaydı ona göre birşeyler başlardım belki. Haftaya doktor kontrolümüz var, 20 hafta bitecek inşallah. Belki o zaman doktor cinsiyet konusunda kesin bir şey söyleyebilir.
Geçenlerde eski tişörtlerden yaptığım bu paspası bitirdim. Maalesef böyle düdük gibi, ufacık birşey oldu. Ama malum, evde temizlik bezi olmaktan kurtulabilecek kalitede sağlam ve eski tişört bulmak biraz zor oldu. İleride yeniden paspas yapmakta kullanabileceğim şekilde kırpıp doğrayabileceğim, penye kumaşından bir şey bulursam diye ucunda ek yapılabilecek bir parça ip bıraktım. Mutfakta lavabonun önüne serebilirim sanırım. Sürekli oraya elimden su falan damlıyor yerler ıslak olunca da kayıyoruz. Ufak ama orada iş görecek kadar emicidir herhalde. Sıradan bir temizlik bezinden da daha güzel görünür orada.
Bu aralar zaman garip bir hızda akıp gidiyor. Bazen okul açılalı aylar olmuş gibi geliyor, bakıyorum sadece 3 hafta geçmiş. Ama diğer yandan 4 hafta bitse de cinsiyetini öğrensek diye iple çektiğimiz doktor kontrolü bir türlü gelmek bilmiyor. Evin içinde bir sağı bir solu didikleyip duruyorum can sıkıntısından. Hangi iple ne yapabilirim diye mevcut yünlerimi elden geçiriyordum da, taşınma günü gelmeden önce tüm stokladığım yünleri kendim paketlemem şart. Özgür yün stoğumu görecek olursa büyük ihtimalle kafamı kırar, "Kafasız kadın altın mı bunlar, durdukça değer kazansın. Bari mantıklı bir şeye yatırım yapsaydın" diye söylemediğini bırakmaz. O yüzden iki elim kanda da olsa, karnım burnuma değil alnıma bile çıksa olsa o yünleri mutlaka kendim paketlemeliyim. Maazallah sonra hayatta çenesinden kurtulamam.
29 Eylül 2012 Cumartesi
Evham mı, plan mı?
Ömer'e hamile kaldığımı öğrendiğimde Uğur sadece 9 aylık bir bebekti. O zaman Uğur için amma üzülmüştüm. "Çocuğum 1,5 yaşında abi olacak, daha onun ilgi ihtiyacı bitmeden kendisine ortak çıkacak. Hem yeni doğacak olanı da Uğur kadar sevebilecek miyiz? Ne de olsa Uğur 1,5 senedir bizimle olmuş olacak ama öbürü daha yeni gelecek..." 9 aylık oğluma bakıp bunları düşünüp, ona haksızlık ettiğimiz için çok ama çok üzüldüğümü hatırlıyorum da.... Amma salakmışım.
Ömer kesinlikle planlanmış bir çocuk değildi. Daha ilk bebekle başa çıkmayı becerememişken ikincinin gelmesi fikri bile bana çok uzaktı ama garip bir şekilde hamile olduğumu öğrenir öğrenmez "Bunu doğuracağım, çok ama çok zor olacak ama yapacağım. Bunu veren Allah kolaylığını da verir elbet." dedim. İnsan bir tane doğurmuş ve o sevgiyi, mutluluğu yaşamışken o çocuğun da eskiden karnındaki kadar ufak olduğunu, gün gelip böyle sevgi ve hayranlık dolu gözlerle kendine bakacağını bilirken kürtaj olmayı düşünemiyor bile. En azından ben yapamadım.
Ömer zaten hep sevdiğimiz bir isimdi. Anlamının da "hayat, canlılık" olduğunu öğrenince daha fazla düşünmedik. Bu şekilde hayatımıza giren bir bebeğe daha uygun bir isim de bulamazdık zaten.
Depresyonun en dibine vurduktan, deliliğin kıyısına kadar gidip döndükten sonra şimdi diyebiliyorum ki evet gerçekten çok ama çok zor oldu 18 ay arayla iki çocuk yapmak. Tahmin ettiğimden kat be kat zordu. Ama pişman değilim. Ne kadar aksi ve inat bir çocuk olsa da, zaman zaman beni çileden çıkarsa da, sinirden zıvanadan çıktığımda "bunun yerine ikiz çocuk büyütürdüm, ikisi ancak bu kadar yorardı beni" desem de iyi ki doğurmuşum Ömer'i de. Allah'a çok şükür ...
Şimdi biliyorum ki üçüncü de gelir gelmez en az diğerleri kadar çok sevilecek. Garip bir şekilde insanın kalbi ilk andan itibaren yeni gelene öncekilerin sevgisinden hiç eksiltmeden yer açmayı biliyor. O yüzden içim rahat. "Yeni geleni de bu kadar sevebilecek miyim" gibi saçma endişelerim yok artık. Sağlıklı olması dışında öyle çok büyük bir endişem de yok açıkçası. İki çocuktan sonra tecrübeli sayılırım. Bebek bakımı konusunda tereddütlerim de yok artık. Daha çok gündelik hayata yeniden nasıl uyum sağlayacağıma dair ufak endişeler taşıyorum. Mesela ; Allah izin verir de üçüncüyü de hayırlısıyla, sağlıklı bir şekilde dünyaya getirebilirsem, bebekle nasıl olacak hayat? Basit gündelik işler tahminimden daha zor mu olacak? Çocukları okula hazırlayabilecek miyim? Zamanında okula yetiştirebilecek miyim veya okul çıkışı bebekle birlikte onları nasıl okuldan alacağım? Uğur bu sene 5. sınıf olduğu için haftanın 3 günü saat 4'te çıkıyor. Minik bir bebekle önce Ömer'i 2:30 da okuldan alıp sonra 4'te Uğur'u almaya nasıl gideceğim? Hadi Ömer'i kendi çocuklarıyla birlikte eltim okuldan alsa, bir tek saat 4'te Uğur'u almaya gitmem gerekir. Yemek saatlerinde çocukları doğru dürüst doyurabilecek miyim? Vaktinde her işi yetiştirebilecek miyim? Her şeye yetecek enerjim olacak mı?
Bir yardımcı tutma fikri bana bu aşamada çok uzak, birincisi doğru dürüst bir insan bulana kadar harcayacağım zamanı ve enerjiyi kendimi organize etmeye harcarsam daha verimli olurmuş gibi geliyor. İkincisi ve en önemlisi; tam istediğim gibi birini bulamayacağıma inandığımdan evde tamamen yabancı birinin varlığını istemiyorum. Bir de onun için endişelenmek, gerilmek istemiyorum çünkü. Dolayısıyla kulağa delice gelse de her şeyin üstesinden kendim gelmeyi planlıyorum. :P
Bir de taşınma mevzusu var. Seneye bu evde oturmayacağımız, daha doğrusu oturmak istemediğimiz kesin. Bu durumda 3 aylık bebekle evi nasıl toplayıp taşınacağım? Doktor önceden 2 defa sezeryan olduğum için üstünden çok zaman geçtiği ve ben denemek istediğim halde normal doğuma pek yanaşmıyor ve çok büyük bir ihtimalle yine sezeryan yapacak. Bu durumda 3 ayda taşınacak kadar kendimi toparlamış olabilecek miyim? Haziran'da mevcut evin kontratı dolacağına göre en geç Mayıs sonunda yeni ev bulma ve taşınma işlemlerini halletmek gerekecek ki bu da okul kapanmadan taşınmamız anlamına geliyor işte beni en çok geren konu da bu.
Bu aralar en çok düşündüğüm şeyler işte bunlar. Biliyorum zamanı gelince her şey akan su gibi yolunu bulacak ama elimde değil sanki şimdiden planlarsam yeniden bebekli hayata uyum sürecini daha kolay atlatabilirmişim gibi geliyor. Sizce evham mı yapıyorum? Yoksa siz de benim gibi planlı olmaktan bir zarar gelmez diye mi düşünüyorsunuz?
Ömer kesinlikle planlanmış bir çocuk değildi. Daha ilk bebekle başa çıkmayı becerememişken ikincinin gelmesi fikri bile bana çok uzaktı ama garip bir şekilde hamile olduğumu öğrenir öğrenmez "Bunu doğuracağım, çok ama çok zor olacak ama yapacağım. Bunu veren Allah kolaylığını da verir elbet." dedim. İnsan bir tane doğurmuş ve o sevgiyi, mutluluğu yaşamışken o çocuğun da eskiden karnındaki kadar ufak olduğunu, gün gelip böyle sevgi ve hayranlık dolu gözlerle kendine bakacağını bilirken kürtaj olmayı düşünemiyor bile. En azından ben yapamadım.
Ömer zaten hep sevdiğimiz bir isimdi. Anlamının da "hayat, canlılık" olduğunu öğrenince daha fazla düşünmedik. Bu şekilde hayatımıza giren bir bebeğe daha uygun bir isim de bulamazdık zaten.
Depresyonun en dibine vurduktan, deliliğin kıyısına kadar gidip döndükten sonra şimdi diyebiliyorum ki evet gerçekten çok ama çok zor oldu 18 ay arayla iki çocuk yapmak. Tahmin ettiğimden kat be kat zordu. Ama pişman değilim. Ne kadar aksi ve inat bir çocuk olsa da, zaman zaman beni çileden çıkarsa da, sinirden zıvanadan çıktığımda "bunun yerine ikiz çocuk büyütürdüm, ikisi ancak bu kadar yorardı beni" desem de iyi ki doğurmuşum Ömer'i de. Allah'a çok şükür ...
Şimdi biliyorum ki üçüncü de gelir gelmez en az diğerleri kadar çok sevilecek. Garip bir şekilde insanın kalbi ilk andan itibaren yeni gelene öncekilerin sevgisinden hiç eksiltmeden yer açmayı biliyor. O yüzden içim rahat. "Yeni geleni de bu kadar sevebilecek miyim" gibi saçma endişelerim yok artık. Sağlıklı olması dışında öyle çok büyük bir endişem de yok açıkçası. İki çocuktan sonra tecrübeli sayılırım. Bebek bakımı konusunda tereddütlerim de yok artık. Daha çok gündelik hayata yeniden nasıl uyum sağlayacağıma dair ufak endişeler taşıyorum. Mesela ; Allah izin verir de üçüncüyü de hayırlısıyla, sağlıklı bir şekilde dünyaya getirebilirsem, bebekle nasıl olacak hayat? Basit gündelik işler tahminimden daha zor mu olacak? Çocukları okula hazırlayabilecek miyim? Zamanında okula yetiştirebilecek miyim veya okul çıkışı bebekle birlikte onları nasıl okuldan alacağım? Uğur bu sene 5. sınıf olduğu için haftanın 3 günü saat 4'te çıkıyor. Minik bir bebekle önce Ömer'i 2:30 da okuldan alıp sonra 4'te Uğur'u almaya nasıl gideceğim? Hadi Ömer'i kendi çocuklarıyla birlikte eltim okuldan alsa, bir tek saat 4'te Uğur'u almaya gitmem gerekir. Yemek saatlerinde çocukları doğru dürüst doyurabilecek miyim? Vaktinde her işi yetiştirebilecek miyim? Her şeye yetecek enerjim olacak mı?
Bir yardımcı tutma fikri bana bu aşamada çok uzak, birincisi doğru dürüst bir insan bulana kadar harcayacağım zamanı ve enerjiyi kendimi organize etmeye harcarsam daha verimli olurmuş gibi geliyor. İkincisi ve en önemlisi; tam istediğim gibi birini bulamayacağıma inandığımdan evde tamamen yabancı birinin varlığını istemiyorum. Bir de onun için endişelenmek, gerilmek istemiyorum çünkü. Dolayısıyla kulağa delice gelse de her şeyin üstesinden kendim gelmeyi planlıyorum. :P
Bir de taşınma mevzusu var. Seneye bu evde oturmayacağımız, daha doğrusu oturmak istemediğimiz kesin. Bu durumda 3 aylık bebekle evi nasıl toplayıp taşınacağım? Doktor önceden 2 defa sezeryan olduğum için üstünden çok zaman geçtiği ve ben denemek istediğim halde normal doğuma pek yanaşmıyor ve çok büyük bir ihtimalle yine sezeryan yapacak. Bu durumda 3 ayda taşınacak kadar kendimi toparlamış olabilecek miyim? Haziran'da mevcut evin kontratı dolacağına göre en geç Mayıs sonunda yeni ev bulma ve taşınma işlemlerini halletmek gerekecek ki bu da okul kapanmadan taşınmamız anlamına geliyor işte beni en çok geren konu da bu.
Bu aralar en çok düşündüğüm şeyler işte bunlar. Biliyorum zamanı gelince her şey akan su gibi yolunu bulacak ama elimde değil sanki şimdiden planlarsam yeniden bebekli hayata uyum sürecini daha kolay atlatabilirmişim gibi geliyor. Sizce evham mı yapıyorum? Yoksa siz de benim gibi planlı olmaktan bir zarar gelmez diye mi düşünüyorsunuz?
25 Eylül 2012 Salı
Biraz abartmış olabilirim
Büyüyen göbeğimle birlikte benim adamların gözündeki imajım "otoriter anne" modelinden "hormon topağı" na dönüştü. Geçen sabah yeni aldığım okul tişörtünün boyutları hakkında Uğur'la birbirimize girdiğimizde veya Pazar akşamı yemekte kendimi kaybedip esip gürlediğimde benimkileri birbirlerine kaş göz işareti yaparak "ilişmeyin, hormonlar yüzünden böyle" derken yakaladım.
Efendim tişört olayı şuydu; Uğur'un geçen sene giydiği okul tişörtleri küçülmüş sadece bir tane kısa kollu tişört üstüne oluyordu. Ben de gidip sene sonuna kadar giyebilsin diye biraz da büyükçe iki yeni tişört aldım. Yeni tişörtleri biraz büyük bulunca velet kıyameti kopardı, "çok büyük bunlar, üzerimden dökülüyor, bunları giyeceğime uzun kollu tişörtle giderim okula" diye trip yaptı. O yüzden sabahın köründe bağırışıp çağırıştık.
Pazar akşamı ise koca birer tencere nohut ve pilav yapmış, sofrayı kurmuş benim adamları sofraya getirmeye çalışıyordum ki kapı çaldı. Bunu da anlamış değilim, "açız... açız" diye duvarları tırmalarlar, yemeği yapar sofrayı kurarsın kimse gelip sofraya oturmaz. İlla hepsine tek tek davetiye göndermek gerekir. Neyse tam ben bu durumda benimkileri sofraya oturtmaya çalışıyordum ki kapı çaldı. Bir baktık Özgür tüm pazar gününü fuarda geçirdiği için görmeye gidemediğimiz babaannemiz, eltimle iki koca poşet dolusu nevale göndermiş bize. Neler neler yapmış kadıncağız; balık tava, patates salatası, zeytinyağlı dolma, zeytinyağlı barbunya, sütlaç... Benim adamlar gelen poşetleri açtıkları gibi direk zeytinyağlı dolmaya yumuldular bende de şalterler attı tabi. "Ulen, ben iki koca tencere yemek yapmışım kimseyi bir türlü sofraya oturtamıyorum, siz burda babaannenin zeytinyağlı dolmalarıyla karnınızı doyuruyorsunuz. Başlarım leyn böyle işe, ne haliniz varsa görün" deyip resti çektim gittim salona. Ondan sonra hepsi gelip gönlümü aldılar, sonra da oturup kuzu kuzu herşeyden yediler. Gece yatağa yattığımızda Özgür dedi ki;
- Ben belki midemi bozduğum için yarın işe gidemeyebilirim
- Niye, ne yedin ki o kadar?
- Nohut, balık, patates salatası, barbunya, zeytinyağlı dolma, sütlaç....
- Yuh! Niye karıştırdın ki o kadar? Hepsini bir günde yersen bozarsın tabi mideni de motoru da
- Ne yapalım g.t korkusundan yedik koca tabak nohutu, çok ta koymuştun ama korkumdan birşey diyemedim. Üzerine de annemin gönderdiklerinden biraz tadınca böyle oldu işte...
Gülsem mi, adama acısam mı bilemedim bi an. Gerçekten bu kadar gözlerini korkutmuş olamam ama herhalde di mi? Gerçi normalde acaip tatlı düşkünü bir insan olarak son zamanlarda ben bile kendimi tanıyamaz oldum. Hamile kaldım kalalı içimde hiç tatlı isteği kalmadı. Hiç canım şekerli bir şey istemiyor. Bütün Ramazan ayran içip durdum. Şimdi de bir turşu hevesidir gidiyor sormayın. Geçenlerde koca bir lahanayı zorla 5 kiloluk kavanoza tıkıştırıp turşu yapmıştım. Nohutun yanında yedik baktık ki nefis olmuş. Ondan sonra bende bir gaza geldim ki sormayın. Annemden de almışım turşu için altın oran formülünü (1 litre suya 3 yemek kaşığı kaya tuzu ve bir çay bardağı sirke) elime ne geçse turşusunu kurmaya başladım. Havalar da sıcak gittikçe bu sefer yaptığım turşuları yumuşayıp ekşimesin diye buzdolabına tıkar hale geldim. Korkarım bu şekilde devam edersem yakında buzdolabında turşudan başka bir şeye yer kalmayacak. Şimdi bu aşamadan sonra ben de ipin ucunu kaçırdım. Turşu kurma mevsiminde değil miyiz yani biz şimdi? Tüm bu turşu hevesinin veya bu anlamsız kavgaların sebebi benim hormonlarım mı yani?
20 Eylül 2012 Perşembe
Derin Mevzular Bunlar
Bizim Ömer futbol delisi. Kendi kendine lig fikstürü tutuyor, Fenerbahçe'nin tüm maçlarını takip ediyor, maç sonuçlarını gazetelerden oradan buradan bulup illa ki öğreniyor falan öyle ciddi bir futbol hastası. Uzun zamandır da en büyük hayali futbolcu olmaktı. Özgür'e göre yetenekliydi de. Tam bir futbol okuluna yazdıracaktık ki alerjik astım teşhisi kondu çocuğa, doğal olarak futbol hayatı da askıya alındı. Biraz da içine kapanık bir tip. Öyle Uğur gibi çok girişken, aktif, çok çabuk arkadaş edinebilen bir çocuk değil. Bu karakter özellikleri yüzünden kendine güveni fazla değil. Çok çabuk demoralize olan, hemen her şeye en kötü yanından bakan biri. Haliyle bu ruh hali tüm bedenine yansıyor. Belki de ben çocuğumu bu kadar iyi tanıdığım için bazen O'na baktığımda beden dilinden bu kendine güvensizliği, çekingenliği okuyabiliyorum ve üzülüyorum onun adına. Son zamanlarda epey kambur duruyordu. Özgür kafaya iyice taktığı için bir ortopediste götürdük sonuçta benim koyduğum teşhisin aynını doktordan dinleyip geldik. Duruş bozukluğu olduğunu ve de çok zayıf olduğu için kaslarının yeterince güçlenmediği için kemiklerini desteklemediğini söyledi doktor. Spor yapması, kaslarını güçlendirmesi şart dedi. Biz de o yüzden kendine güveninin de artması için tekvandoya yazdırdık iki oğlanı.
Haftanın üç günü akşam tekvandoya gidiyorlar. Öyle de hevesliler ki anlatamam. Çok büyük bir ciddiyet ve istekle hazırlanıyorlar. Özgür antrenman sırasında da çok disiplinli olduklarını söylüyor. Haliyle bu gelişmelerden sonra Ömer futboldan epey uzaklaştı. Geçen gün okula Uğur'u almaya giderken (bu sene haftanın 3 günü saat 14:30 yerine 16:00 da çıkıyor okuldan) Ömer açtı konuyu.
- Anne ben karar verdim çiftçi olacağım.
- Vaay süper bir seçim Ömer, bu durumda sana ekecek toprak bulmamız gerekecek. (Anne olarak direk finansman olayına giren zihniyet)
- O gıcık doktor futbol hayatımı bitirdiğine göre artık yapacak başka bir şey yok, ben de çiftçilikte karar kıldım. Kendi yiyeceklerimi yetiştiririm.
- Böylece hormonlu şeyler yemek zorunda kalmazsın, hem hayvan da alırsın
- Tabi tavuk, koyun, inek de alacağım. Hepsinden besleyeceğim.
- Çok güzel, ben de isterdim böyle bir hayat
- Ama önce evleneceğim kızı bulmam lazım
- Tabi çiftlikte yaşamaya razı, çiftlik hayatını sevecek birini bulman lazım önce di mi?
- Evet yoksa evlenemeyebilirim.
- O zaman önce okula gitmen gerek, bu durumda bence ziraat mühendisliği okuman mantıklı olur. Okuldan bir kızla evlenebilirsin belki. Futbol hayatına da son vermen gerekmez, hobi olarak futbol oynayabilirsin her zaman.
- Evet en iyisi bu sanırım... sence kıyamet ne zaman kopar anne, yakın mıdır?
- Allah bilir oğlum, ben nereden bileyim? Neden sordun şimdi bunu?
- Şey ölmeden önce en azından bir süre bu hayatı yaşamak isterdim de...
- İlahi çocuk, o kadar yakın olduğunu sanmıyorum kıyametin. Hem sen iyi bir insan olduktan sonra belki öbür dünyada cennetten bir bahçe verir Allah sana. O daha iyi değil mi?
- Evet doğru
Çocukların kafası ne kadar da tuhaf çalışıyor, bazen hiç aklım almıyor. Demek kendi küçük dünyasında futbolla yollarının ayrılmasına aslında çok üzülmüş. Diyorum ya böyle basit sohbetler olmasa çok içine kapanık, ser verip sır vermez. Hem biz koca insanlar gün gelip hesap vereceğimizi falan unuturken bu küçücük masum kafanın günün birine kıyametin kopacağını hatırlayıp ona göre plan yapması acıklı değil mi sizce de?
Haftanın üç günü akşam tekvandoya gidiyorlar. Öyle de hevesliler ki anlatamam. Çok büyük bir ciddiyet ve istekle hazırlanıyorlar. Özgür antrenman sırasında da çok disiplinli olduklarını söylüyor. Haliyle bu gelişmelerden sonra Ömer futboldan epey uzaklaştı. Geçen gün okula Uğur'u almaya giderken (bu sene haftanın 3 günü saat 14:30 yerine 16:00 da çıkıyor okuldan) Ömer açtı konuyu.
- Anne ben karar verdim çiftçi olacağım.
- Vaay süper bir seçim Ömer, bu durumda sana ekecek toprak bulmamız gerekecek. (Anne olarak direk finansman olayına giren zihniyet)
- O gıcık doktor futbol hayatımı bitirdiğine göre artık yapacak başka bir şey yok, ben de çiftçilikte karar kıldım. Kendi yiyeceklerimi yetiştiririm.
- Böylece hormonlu şeyler yemek zorunda kalmazsın, hem hayvan da alırsın
- Tabi tavuk, koyun, inek de alacağım. Hepsinden besleyeceğim.
- Çok güzel, ben de isterdim böyle bir hayat
- Ama önce evleneceğim kızı bulmam lazım
- Tabi çiftlikte yaşamaya razı, çiftlik hayatını sevecek birini bulman lazım önce di mi?
- Evet yoksa evlenemeyebilirim.
- O zaman önce okula gitmen gerek, bu durumda bence ziraat mühendisliği okuman mantıklı olur. Okuldan bir kızla evlenebilirsin belki. Futbol hayatına da son vermen gerekmez, hobi olarak futbol oynayabilirsin her zaman.
- Evet en iyisi bu sanırım... sence kıyamet ne zaman kopar anne, yakın mıdır?
- Allah bilir oğlum, ben nereden bileyim? Neden sordun şimdi bunu?
- Şey ölmeden önce en azından bir süre bu hayatı yaşamak isterdim de...
- İlahi çocuk, o kadar yakın olduğunu sanmıyorum kıyametin. Hem sen iyi bir insan olduktan sonra belki öbür dünyada cennetten bir bahçe verir Allah sana. O daha iyi değil mi?
- Evet doğru
Çocukların kafası ne kadar da tuhaf çalışıyor, bazen hiç aklım almıyor. Demek kendi küçük dünyasında futbolla yollarının ayrılmasına aslında çok üzülmüş. Diyorum ya böyle basit sohbetler olmasa çok içine kapanık, ser verip sır vermez. Hem biz koca insanlar gün gelip hesap vereceğimizi falan unuturken bu küçücük masum kafanın günün birine kıyametin kopacağını hatırlayıp ona göre plan yapması acıklı değil mi sizce de?
10 Eylül 2012 Pazartesi
Geri Sayım
Okulların açılmasına 1 hafta kala bende heyecan dorukta. Ne de olsa tatile gireceğim. :) Bütün yaz çocuk kavgası ve gürültüsüyle kafam şiştikten sonra okulların açılmasıyla biraz kafa dinleyebilecek olmak düşüncesi bile çok hoş geliyor. Yavaş yavaş eksiklerimizi tamamlıyoruz. Uğur yine malum, geçen seneki pantolonuna sığamadı ona yeni okul pantolonu aldık. Ömer geçen seneki pantolonunu bile hala dolduramıyor o yüzden abiden küçülenler onun işini görüyor ama geçen seneki çantasını parçaladığı için de ona yeni bir çanta aldık. Okula hazır gibiyiz. Bir de ben kendime doğru dürüst bir hamile pantolonu bulabilseydim tam olacaktı. Eh onları okula götürüp getirirken büyüyen göbeğimi sığdırabilecek bir pantolon lazım. O da okul alışverişine dahil haliyle.
Şimdilik eski pantolonlarıma sığabiliyorum. Ama 5. aydan itibaren eski pantolonlara sığamaz hale gelirim diye tahmin ediyorum. O yüzden artık hamile pantolonu bulma olayı evde acil başlığı altında ele alınıyor. Özgür akşamdan akşama gelip "Korkarım doğuma kadar sen yine yarım dünya olacaksın" diyerek asabımı bozuyor. Sadece 2 kilo almışken sırf göbeğime bakarak nasıl böyle atıp tutabiliyor bilmiyorum ama sinir ediyor beni.
Bu arada benim adamlar Tekvando'ya gitmeye karar verdiler. Tabi bu kararda Özgür'ün eski Tekvandocu olması ve Ömer'in kambur duruşunun ancak sporla düzeleceğini söyleyen ortopedi uzmanının büyük etkisi oldu. Ben kesin bir dille hamile halimle kışın ortasında kimseyi spora getirip götüremeyeceğimi ifade ettim. Dolayısıyla Özgür kırk yılın başında çocuklarla ilgili bir şeyi kendine iş edinerek gözlerimi yaşarttı. Ders aldıkları milli antrenörün sadece ücra bir yerdeki belediyenin spor salonunda ders veriyor olması da ekmeğime yağ sürdü ne yalan söyleyeyim. İşin özü artık haftada 3 akşam benim adamlar tekvando dersine gidecekler. Hepimize değişiklik olacak inşallah. Onlar sinirlerini, enerjilerini boşaltıp gelecekler. Ben de evde sakin sakin oturup bekleyeceğim. Öyle de hevesliler ki bakalım kaç ay devam edecek bu heves çok merak ediyorum. Özgür de bıraktığı Tekvando kariyerine devam etme kararı aldı. Bana fikrimi sorduğunda "İyi olur, antrenörlük belgesi de alırsan günün birinde kaçıp küçük bir kasabaya yerleşebilirsek en kötü ihtimal taekwondo antrenörü olur ders verirsin, geçinir gideriz" dedim. Çok mutlu oldu garibim. Bütün gün beyniyle çalışan bir insan olarak zaman zaman o söylemese de çok yorulduğunu ve bıktığını yüzünden anlayabiliyorum. Tekvando yardımcı olacaksa zihnini boşaltmasına, ben niye engel olayım?
Sen bu aralar neyle uğraşıyorsun derseniz, hala ite kaka da olsa günde 100 sayfa okumaya çalışıyorum. Eylül başladığından beri çoğunlukla 100 sayfaya ulaşamadım itiraf ediyorum. Ama yine de fena gitmiyorum. Bu yaz Haziran - Eylül arasında okuduğum kitaplar işte bunlar.
Taht Oyunları serisi muhteşemdi. Hem dil olarak hem de konu ve yazarın hayal gücü açısından gerçekten hayranlık vericiydi. Bayıldım. Özlem gibi not verecek olsam bu seri kesin 5 üzerinden 5 alır. Fantastik eser sevmeyenler bile (Mesela Yasemin :D) bence çok severek okuyabilirler. Şiddetle tavsiye ederim.
Çariçe yer yer çok sıkıcı ve iğrenç oldu. Meşhur Rus Çarı Deli Petro ve eşi Çariçe Katerina'nın hayat öyküsüydü. Ama bir zaman geliyor bıkıyorsunız, "Bu kadının hayatı içip içip doğurmakla geçmiş" diye düşünüyorsunuz. (Tam 12 defa doğum yapmış) Çarın kendi oğlunu öldürtmesi içimi parçaladı, kitabı elimden fırlatıp atasım geldi. "Neden söyledin belki okurduk" demeyin zaten tüm tarih kitapları Çar Petro'nun oğlunu öldürttüğünü yazıyor. Kaldı ki okumasanız da çok büyük bir kayıp olmaz. Vasat bir tarihi romandı bence. Rus tarihine özel bir ilginiz varsa okuyun tabi. Çarın St Petersburg'u ne şartlarda inşa ettirdiğini de anlamış olursunuz. Deli diye anılsa da aslında çağının ilerisinde düşündüğü için o zamanlar adamcağıza deli gözüyle bakıldığını da görürsünüz okuyunca.
Neyse Akıl ve Tutku ise Jane Austen'in "Sense and Sensibility" isimli eserinin çevirisi. "Zaten topu topu kaç eseri var ki" demeyin. Farklı yayınevleri aynı kitabı farklı isimlerde çevirdiği için bazen karışıklıklar olabiliyor. Babam bile isimleri farklı diye Aşk ve Gurur'un (Pride and Prejudice) iki farklı yayınevinden iki farklı çevirisini almış. O yüzden ben burada belirteyim de ona göre alın okuyun. Klasik roman sevenlere Jane Austen'i her zaman tavsiye ederim. Hamdi Koç'un çevirisini de çok beğendim. Bazen cümleler uzun olduğu için başını sonunu karıştırabiliyorsunuz ama bu durumun kesinlikle bir çeviri hatası olduğunu düşünmüyorum. Aksine yazıldığı zamanki dili düşünecek olursak, bu tip cümleler bence eserin aslına ne kadar uygun bir şekilde çevrildiğinin kanıtı. Bu yüzden kimi insana yer yer biraz okuması zor gelebilir ama ben bayıldım. Jane Austen'in o alaycı uslubunu da çok güzel yansıtmış çeviri. Şiddetle tavsiye ederim.
Bu aralar elimdekiler ise bunlar. Yeni bir bebek battaniyesi başladım. Tabi henüz cinsiyet belli olmadığı için renkleri Özgür'ün ifadesiyle epey "politik" oldu. Kitap ise şimdilik biraz ağır ilerlese de bıraktığı tad itibariyle süper. Bunun dışında Özgür'ün tacizleri sonucu ortodontist Ömer'e damak kısmı daha ince bir damak aparatı yaptırdı. Ama buna diliyle dişlerini ittiremesin diye dil engelleyici koymuş. Ömer Cumartesiden beri takıyor aleti. Biraz konuşurken ve tükürüğünü yutarken zorlanıyor ama onlar da çok normal zaten. Onun dışında başka bir şikayeti yok Allah'a şükür. Dişi de yavaş yavaş diğerinin yanına gelmeye başladı. Benim tek korkum okul açılınca sınıfındaki bazı zalim çocukların alaylarına maruz kalınca yaşayacağı sıkıntı, ama onun da üstesinden gelecek elbet bir şekilde. Hayat böyle, acımasız...
Şimdilik eski pantolonlarıma sığabiliyorum. Ama 5. aydan itibaren eski pantolonlara sığamaz hale gelirim diye tahmin ediyorum. O yüzden artık hamile pantolonu bulma olayı evde acil başlığı altında ele alınıyor. Özgür akşamdan akşama gelip "Korkarım doğuma kadar sen yine yarım dünya olacaksın" diyerek asabımı bozuyor. Sadece 2 kilo almışken sırf göbeğime bakarak nasıl böyle atıp tutabiliyor bilmiyorum ama sinir ediyor beni.
Bu arada benim adamlar Tekvando'ya gitmeye karar verdiler. Tabi bu kararda Özgür'ün eski Tekvandocu olması ve Ömer'in kambur duruşunun ancak sporla düzeleceğini söyleyen ortopedi uzmanının büyük etkisi oldu. Ben kesin bir dille hamile halimle kışın ortasında kimseyi spora getirip götüremeyeceğimi ifade ettim. Dolayısıyla Özgür kırk yılın başında çocuklarla ilgili bir şeyi kendine iş edinerek gözlerimi yaşarttı. Ders aldıkları milli antrenörün sadece ücra bir yerdeki belediyenin spor salonunda ders veriyor olması da ekmeğime yağ sürdü ne yalan söyleyeyim. İşin özü artık haftada 3 akşam benim adamlar tekvando dersine gidecekler. Hepimize değişiklik olacak inşallah. Onlar sinirlerini, enerjilerini boşaltıp gelecekler. Ben de evde sakin sakin oturup bekleyeceğim. Öyle de hevesliler ki bakalım kaç ay devam edecek bu heves çok merak ediyorum. Özgür de bıraktığı Tekvando kariyerine devam etme kararı aldı. Bana fikrimi sorduğunda "İyi olur, antrenörlük belgesi de alırsan günün birinde kaçıp küçük bir kasabaya yerleşebilirsek en kötü ihtimal taekwondo antrenörü olur ders verirsin, geçinir gideriz" dedim. Çok mutlu oldu garibim. Bütün gün beyniyle çalışan bir insan olarak zaman zaman o söylemese de çok yorulduğunu ve bıktığını yüzünden anlayabiliyorum. Tekvando yardımcı olacaksa zihnini boşaltmasına, ben niye engel olayım?
Sen bu aralar neyle uğraşıyorsun derseniz, hala ite kaka da olsa günde 100 sayfa okumaya çalışıyorum. Eylül başladığından beri çoğunlukla 100 sayfaya ulaşamadım itiraf ediyorum. Ama yine de fena gitmiyorum. Bu yaz Haziran - Eylül arasında okuduğum kitaplar işte bunlar.
Çariçe yer yer çok sıkıcı ve iğrenç oldu. Meşhur Rus Çarı Deli Petro ve eşi Çariçe Katerina'nın hayat öyküsüydü. Ama bir zaman geliyor bıkıyorsunız, "Bu kadının hayatı içip içip doğurmakla geçmiş" diye düşünüyorsunuz. (Tam 12 defa doğum yapmış) Çarın kendi oğlunu öldürtmesi içimi parçaladı, kitabı elimden fırlatıp atasım geldi. "Neden söyledin belki okurduk" demeyin zaten tüm tarih kitapları Çar Petro'nun oğlunu öldürttüğünü yazıyor. Kaldı ki okumasanız da çok büyük bir kayıp olmaz. Vasat bir tarihi romandı bence. Rus tarihine özel bir ilginiz varsa okuyun tabi. Çarın St Petersburg'u ne şartlarda inşa ettirdiğini de anlamış olursunuz. Deli diye anılsa da aslında çağının ilerisinde düşündüğü için o zamanlar adamcağıza deli gözüyle bakıldığını da görürsünüz okuyunca.
Neyse Akıl ve Tutku ise Jane Austen'in "Sense and Sensibility" isimli eserinin çevirisi. "Zaten topu topu kaç eseri var ki" demeyin. Farklı yayınevleri aynı kitabı farklı isimlerde çevirdiği için bazen karışıklıklar olabiliyor. Babam bile isimleri farklı diye Aşk ve Gurur'un (Pride and Prejudice) iki farklı yayınevinden iki farklı çevirisini almış. O yüzden ben burada belirteyim de ona göre alın okuyun. Klasik roman sevenlere Jane Austen'i her zaman tavsiye ederim. Hamdi Koç'un çevirisini de çok beğendim. Bazen cümleler uzun olduğu için başını sonunu karıştırabiliyorsunuz ama bu durumun kesinlikle bir çeviri hatası olduğunu düşünmüyorum. Aksine yazıldığı zamanki dili düşünecek olursak, bu tip cümleler bence eserin aslına ne kadar uygun bir şekilde çevrildiğinin kanıtı. Bu yüzden kimi insana yer yer biraz okuması zor gelebilir ama ben bayıldım. Jane Austen'in o alaycı uslubunu da çok güzel yansıtmış çeviri. Şiddetle tavsiye ederim.
Bu aralar elimdekiler ise bunlar. Yeni bir bebek battaniyesi başladım. Tabi henüz cinsiyet belli olmadığı için renkleri Özgür'ün ifadesiyle epey "politik" oldu. Kitap ise şimdilik biraz ağır ilerlese de bıraktığı tad itibariyle süper. Bunun dışında Özgür'ün tacizleri sonucu ortodontist Ömer'e damak kısmı daha ince bir damak aparatı yaptırdı. Ama buna diliyle dişlerini ittiremesin diye dil engelleyici koymuş. Ömer Cumartesiden beri takıyor aleti. Biraz konuşurken ve tükürüğünü yutarken zorlanıyor ama onlar da çok normal zaten. Onun dışında başka bir şikayeti yok Allah'a şükür. Dişi de yavaş yavaş diğerinin yanına gelmeye başladı. Benim tek korkum okul açılınca sınıfındaki bazı zalim çocukların alaylarına maruz kalınca yaşayacağı sıkıntı, ama onun da üstesinden gelecek elbet bir şekilde. Hayat böyle, acımasız...
6 Eylül 2012 Perşembe
Ortodontist diyeni döverim
Bugün Özgür'le yedik birbirimizi. Gündem Ömer'in ortodontik tedavisi idi. Nihayet doğru dürüst bir ortodonti uzmanı bulduk. Hatta bir değil tam üçünün bir arada olduğu bir ortodonti kliniği idi gittiğimiz. Evden epeyce uzakta ama çok içimize sindi. Gayet titiz bir muayene ve detaylı röntgenlerden sonra Ömer'de aslında babasındaki gibi alt çene çıkıklığı olmadığı tespit edildi. Nasıl rahatladık anlatamam. Çocuk 17 aylıktı biz erken tedavi diye doktor doktor gezmeye başlamıştık. Neyse çene kemikleriyle bir sorunu yokmuş ama yutkunurken diliyle dişlerini ittirdiği için dişleri dışa doğru yamuk duruyormuş. Diş yapısı da çenesine göre iri olduğu için 32 dişinin normal şartlar altında ağzında düzgün bir şekilde, bir hizada duramayacağını röntgenlere bakarak biz bile anladık. Haliyle bir kaç sene sürecek bir tedavi programı yapıldı. Üç ortodontist kafa kafaya verip ilk etapta ağzında yamuk duran ön dişi damak aparatıyla düzeltip kalıcı dişlerin çıkması için yer açmaya karar verdiler. Bugün damak aparatını almaya gittik. Nasıl takıp çıkaracağımızı falan gösterdi doktor. 3 hafta sonrasına randevu alıp eve geldik.
Ama her gidiş geliş, trafik yüzünden bizim hayatımızdan en az 4-5 saat götürüyor. Öyle bir işkence ile gidip geliyoruz. Neyse efendim eve gelince Ömer bu aparatı takmamak için huysuzluk etti. Akla gelebilecek en saçma bahaneleri öne sürdü. Yok artık gözlüğü varmış bir de bu aleti takıp okula gidemezmiş, iyice inek gibi görünecekmiş. Hiç öyle bir aletle gezen var mıymış. Dişlerini çekip öyle tedavi etsinmiş doktor, damağından ne istiyormuş. Bu aletle konuşmayı bırak yutkunamıyormuş bile vs vs... Saatlerce oturup anlattık. "Bu aparat ne ki böbrek yetmezliği yüzünden sürekli diyalize bağlanan insanlar var, kalp yetmezliği yüzünden hayatı bir alete bağlı olan insanlar var. Sense altı üstü ağzına takıp çıkarılabilen bir aparat takıp iyileşeceksin, yat kalk haline şükret. Çok daha kötü bir durumda yaşamak zorunda olan insanlar varken senin şikayet etmen saçma. Bu senin sağlığın için şart, bebeklik etme. Sen de biliyorsun ki gözlük te ilk başta garip gelmişti ama zamanla alıştın, yatarken çıkarmayı unuttuğun bile oldu kaç defa. Görürsün buna da alışacaksın zamanla ağzında olduğunu bile unutacaksın.... vs vs" Kısaca söylenebilecek ne varsa söyleyip tam çocuğu denemeye ikna ettik Özgür aparatı eline bir alıp baktı ve anında kusurlu olduğuna karar verdi. O andan sonra zaten benim sigortalarım öyle bir attı ki delirdim resmen. Hayatımda hiç Özgür'e bu kadar sinirlenmemiştim.
"Görüyor musun bak adam onca sene boşuna okumuş, ortodonti uzmanı olmuş ama senin kadar bilgi sahibi olamamış. Bir hareketli diş aparatının nasıl olması gerektiğini hala bilmiyor, tutmuş çocuğa böyle bir şey yapmış utanmadan" diye bağırdım çağırdım. Neymiş efendim Özgür de zamanında bu aparattan takmış onunki farklıymış. "Allah aşkına anlatma bana farkını. Duymak istemiyorum 25 yıl önce kullandığın aparatla bugünkü arasında ne fark olduğunu. Bir diş dolgusu bile 25 yılda nasıl değişti sen tutmuş böyle bir aparat konusunda ahkam kesiyorsun. Oldu olacak bu işe de el at, sen daha iyisini biliyorsun ya, yap kendin bi aparat, takalım çocuğa boşuna gidip gelmeyelim ta Çapa'ya" diye bağırdım çağırdım. Saatlerce söylendim yetmedi bir türlü sakinleşemedim. Bir insan nasıl bu kadar önyargılı, bu kadar sabit fikirli, bu kadar ukala olabilir. Uzman olmadığın bir konuda bir fikir beyan etmeden önce bir açar bakarsın. En azından internetten bir araştırırsın, ondan sonra bunu takmak zorunda olan çocuğun duymayacağı bir şekilde yaparsın eleştirini. Biz birbirimize girince doğal olarak çocuk ta fırlattı diş aparatını kaçtı gitti.
Deli olmamak elde değil. Çok ciddiyim gerçekten elimde kalacaktı bu gece. O kadar sinirlendim ki. Hayır sen yine alıştırmaya çalış çocuğu, ama çaktırmadan ilk fırsatta aç konuş doktorla. Önce bir anlamaya çalış neden böyle bir şey yaptırmış. Hemen niye "Yanlış bu alet, çocuk haklı, kullanma çocuğum" diyorsun? Alet çocuğun ağzında 5 dakikadan uzun kalmadı ki... Keşke günün birinde böyle ahkam kestiği, kusur aradığı adamlardan biri gerçekten konusuna acaip hakim, aşırı uzman biri çıksa da bu ukala dümbeleğini yerin dibine sokup sokup çıkarsa öyle bir yüreğimin yağları eriyecek ki... Ah ahh keşkeee.... Vallahi ben yoruldum bu ailenin adamlarıyla uğraşmaktan, eğer karnımdaki de oğlan çıkarsa korkarım direk doğumhaneden psikiyatriye yatıracaklar beni.
29 Ağustos 2012 Çarşamba
Yaz biterken
Günler haftalar öyle hızlı akıp gidiyor ki... Okulun açılmasını çocuklar olmasa da ben iple çekiyorum. Çünkü bazen cidden delirtiyorlar beni. Can sıkıntısından sürekli didişiyorlar, inanın ne kafa kaldı artık ne sabır sık sık kendimi çocuklara tehditler savururken, avaz avaz bağırırken buluyorum. Böyle zamanlarda beni hiç takmamaları ise beni daha da sinir ediyor. Ama babam zamanında söylemişti "Boş tehditler savurmanın çocuk üzerinde etkisi olmaz, yapmayacağın yapamayacağın şeylerle tehdit etme onları, veya bir gün söylediklerini gerçekten yap ki bir işe yarasın söylediklerin" diye. Tecrübe böyle bir şey işte...
Zaman zaman çocukları gölete götürüyoruz. Top oynayıp uçurtma uçurmaya falan çalışıyorlar. Ya da en kötü ihtimal çimenlerde yalınayak koşturup yuvarlanıyorlar. Eh kan çıkmadan önce bir şekilde aileden bazılarımızın elektriğini boşaltması lazım ... :P
Geçenlerde kahvaltıyı göletin yanındaki parkta, piknik gibi yapalım dedik. Yanımıza birkaç poğaça, biraz peynir, zeytin ve bolca domates salatalık alarak koca bir termos çayla birlikte gölete gittik. Hafif tepe bir yere ağaçların altına kilimleri serip tam kahvaltı etmeye başlamıştık ki göldeki ördekler vaklayarak kahvaltı soframızı bastı. Mecburen Özgür'ün aldığı simitleri onlarla paylaştık. Ondan sonra biraz rahat verdiler de pikniğimsi kahvaltımızı bitirip günün keyfini çıkarabildik.
Bu aralar fazla elişleriyle uğraşamadım. Şu battaniyeyi Gönen'e gitmeden önce bitirmiştim bayramdan önce de kenarlarını örüp tamamladım. Kocaman bir şey oldu. Hatırlarsanız Nezaket Teyze'nin çocuklara ördüğü iki küçük battaniyeyi birleştirerek yapmıştım bunu. Kendisi anneannemin küçük kardeşiydi.
Bayramın birinci günü maalesef teyzemi toprağa verdik. Ondan yadigar işte bu battaniye kaldı geriye. O da örgü örmeyi çok severdi. Herkese battaniye, bebek hırkası veya yeleği örer dururdu. Cenazeden sonra evini toparlayan annem ve teyzem Nezaket Teyze'nin örgü sepetini ve şişlerini hatıra olarak bana getirdiler. Çok duygulandım. Sepete kılıf diktim geçen gün. Koca bir günü o kılıfı dikmeye harcadım ama güzel oldu bence. Şirin ve dayanıklı bir örgü sepetim oldu hem de her kullandığımda, nur içinde yatsın, Nezaket Teyze'yi hatırlatacak bana...
Arkada koltuğun üzerine atılı duran battaniye ise hala sürünüyor elimde. Arada bir bir -iki motif yapıp ekliyorum sağına soluna. Böyle geçip gidiyor işte günler. Günde 100 sayfa okuma olayı bu hafta pek iyi gitmedi. 100 sayfaya yaklaşamadım bile, 50 sayfalarda kaldım hep. Ama başladığımdan beri iki kitap bitti üçüncüsü de sonuna yaklaştı. Okul açılınca daha hızlanırım diye ümit ediyorum bakalım zaman ne gösterecek.
Zaman zaman çocukları gölete götürüyoruz. Top oynayıp uçurtma uçurmaya falan çalışıyorlar. Ya da en kötü ihtimal çimenlerde yalınayak koşturup yuvarlanıyorlar. Eh kan çıkmadan önce bir şekilde aileden bazılarımızın elektriğini boşaltması lazım ... :P
Geçenlerde kahvaltıyı göletin yanındaki parkta, piknik gibi yapalım dedik. Yanımıza birkaç poğaça, biraz peynir, zeytin ve bolca domates salatalık alarak koca bir termos çayla birlikte gölete gittik. Hafif tepe bir yere ağaçların altına kilimleri serip tam kahvaltı etmeye başlamıştık ki göldeki ördekler vaklayarak kahvaltı soframızı bastı. Mecburen Özgür'ün aldığı simitleri onlarla paylaştık. Ondan sonra biraz rahat verdiler de pikniğimsi kahvaltımızı bitirip günün keyfini çıkarabildik.
Bayramın birinci günü maalesef teyzemi toprağa verdik. Ondan yadigar işte bu battaniye kaldı geriye. O da örgü örmeyi çok severdi. Herkese battaniye, bebek hırkası veya yeleği örer dururdu. Cenazeden sonra evini toparlayan annem ve teyzem Nezaket Teyze'nin örgü sepetini ve şişlerini hatıra olarak bana getirdiler. Çok duygulandım. Sepete kılıf diktim geçen gün. Koca bir günü o kılıfı dikmeye harcadım ama güzel oldu bence. Şirin ve dayanıklı bir örgü sepetim oldu hem de her kullandığımda, nur içinde yatsın, Nezaket Teyze'yi hatırlatacak bana...
Arkada koltuğun üzerine atılı duran battaniye ise hala sürünüyor elimde. Arada bir bir -iki motif yapıp ekliyorum sağına soluna. Böyle geçip gidiyor işte günler. Günde 100 sayfa okuma olayı bu hafta pek iyi gitmedi. 100 sayfaya yaklaşamadım bile, 50 sayfalarda kaldım hep. Ama başladığımdan beri iki kitap bitti üçüncüsü de sonuna yaklaştı. Okul açılınca daha hızlanırım diye ümit ediyorum bakalım zaman ne gösterecek.
21 Ağustos 2012 Salı
Bu aralar bebek bekliyorum ya...
Bu aralar Özgür'ün diline pelesenk oldu bu. Benimle veya kendisiyle dalga geçmek için hep bu cümleyi kullanıyor. Hep te öyle zamanlara denk getiriyor ki beni gülmekten öldürüyor.
Geçenlerde işyerinden aramış beni azarlıyor,
- Saat beş buçuk olmuş, neden bu saate kadar aranmıyorum ben? Ayıp değil mi? Saat kaç olmuş hiç kocanı aramak aklına gelmiyor!"
- Ama Özgür, arayınca da tersliyorsun, "toplantıdayım var mı acil bişey" diye ters ters konuşuyorsun. Arasam bi türlü aramasam bi türlü ben ne yapayım?
- Bu aralar bebek bekliyorum ya çok hassasım, sen aramayınca emin olamıyorum beni sevdiğinden...
- Allah cezanı vermesin görürsün akşama sen, bakalım kim hassasmış.
Bayram sabahı annesine ziyarete giderken kızdı bana, bayram sabahı yerli bir müzik tak diye. Amy Winehouse cd'sini çıkarıp rastgele taktığımız cd MFÖ'nünki çıkınca ikimiz de bir tuhaf olduk. Meğer yaşlandıkça ve insanın yaşadıkları çoğaldıkça şarkı sözlerine yeni yeni anlamlar yükleniyormuş. "Bu sabah yağmur var İstanbul'da" yı dinliyorduk. Tam da şarkıdaki gibi bulutlu yağmurlu bir sabahtı. Arife günü Gönen'deki teyzelerimizden birinin vefat haberini almıştık, "iyi ki bu yaz gidip görmüşüz" diye birbirimiz avuturken bu şarkı çıkınca ikimiz de kötü olduk. Aklımıza binbir türlü başka şey geldi, gözlerimiz falan dolu. Ondan sonra çat diye kapattı teybi, "Sen yine tak bi ingilizce CD, yarı anlar-yarı anlamazken daha iyiydi şarkılar" dedi sonra da ekledi "Bu aralar bebek bekliyorum ya çok duygusalım."
Bayram tatilinde evde yan gelip yatıyor, yaz boyunca çok geç geldiği veya iftardan sonra yeniden işe gittiği günler oldu. Uzun süredir böyle yoğun bir tempoda çalışıyordu o yüzden bu bayram tatilini sonraki hafta sonuyla birleştirip evde geçirmeye iyice dinlenmeye karar verdi. Arada koltukta uyukladığında bana "Bu aralar bebek beklediğim için çok sık uyku bastırıyor" diyor. Ben de "Nereden bekliyorsun bebeği, postadan mı?" diyorum.
Eh üçüncü bebekte artık önceki yaşanmışlıklardan dolayı ya cidden çivisini çıkarmışız bu işin ya da eski hatalarımıza gülmeyi gerçekten öğrenmişiz.
Geçenlerde işyerinden aramış beni azarlıyor,
- Saat beş buçuk olmuş, neden bu saate kadar aranmıyorum ben? Ayıp değil mi? Saat kaç olmuş hiç kocanı aramak aklına gelmiyor!"
- Ama Özgür, arayınca da tersliyorsun, "toplantıdayım var mı acil bişey" diye ters ters konuşuyorsun. Arasam bi türlü aramasam bi türlü ben ne yapayım?
- Bu aralar bebek bekliyorum ya çok hassasım, sen aramayınca emin olamıyorum beni sevdiğinden...
- Allah cezanı vermesin görürsün akşama sen, bakalım kim hassasmış.
Bayram sabahı annesine ziyarete giderken kızdı bana, bayram sabahı yerli bir müzik tak diye. Amy Winehouse cd'sini çıkarıp rastgele taktığımız cd MFÖ'nünki çıkınca ikimiz de bir tuhaf olduk. Meğer yaşlandıkça ve insanın yaşadıkları çoğaldıkça şarkı sözlerine yeni yeni anlamlar yükleniyormuş. "Bu sabah yağmur var İstanbul'da" yı dinliyorduk. Tam da şarkıdaki gibi bulutlu yağmurlu bir sabahtı. Arife günü Gönen'deki teyzelerimizden birinin vefat haberini almıştık, "iyi ki bu yaz gidip görmüşüz" diye birbirimiz avuturken bu şarkı çıkınca ikimiz de kötü olduk. Aklımıza binbir türlü başka şey geldi, gözlerimiz falan dolu. Ondan sonra çat diye kapattı teybi, "Sen yine tak bi ingilizce CD, yarı anlar-yarı anlamazken daha iyiydi şarkılar" dedi sonra da ekledi "Bu aralar bebek bekliyorum ya çok duygusalım."
Bayram tatilinde evde yan gelip yatıyor, yaz boyunca çok geç geldiği veya iftardan sonra yeniden işe gittiği günler oldu. Uzun süredir böyle yoğun bir tempoda çalışıyordu o yüzden bu bayram tatilini sonraki hafta sonuyla birleştirip evde geçirmeye iyice dinlenmeye karar verdi. Arada koltukta uyukladığında bana "Bu aralar bebek beklediğim için çok sık uyku bastırıyor" diyor. Ben de "Nereden bekliyorsun bebeği, postadan mı?" diyorum.
Eh üçüncü bebekte artık önceki yaşanmışlıklardan dolayı ya cidden çivisini çıkarmışız bu işin ya da eski hatalarımıza gülmeyi gerçekten öğrenmişiz.
16 Ağustos 2012 Perşembe
Güncelleme
Bu aralar az yazıyorum farkındayım. Bazı yenilikler var ki hayatımda sanki emin olmak için üzerinden hala daha epey zaman geçmesi gerekiyormuş gibi hissediyorum. Saçma bir fikir, sonuçta herşey Allah'tan. Ama korkuyor işte insan, erkenden söze dökülürse yine geçen seferki gibi uçup gidiverecekmiş gibi geliyor. Kısmet...
Oturduğumuz siteden nefret eder hale geldik ailece. Beceriksiz, çözüm bulmaktan aciz site yönetiminin, egzantrik site sakinlerinin, dönek ev sahibimizin çok büyük payı var bu işte ama mecburen 2013 Haziran ayında kira kontratımız dolana dek buradayız. Bugüne kadar en istemeyerek, en sevmeyerek oturduğum ev bu oldu herhalde.
Çocukların okulu değişmedi neyse ki. Geçen seneki okullarına devam edebileceklermiş. Ortaokula döndüğü halde başladığı ilköğretim öğrencilerini bırakmıyormuş bizim okul. Zaten Ömer ancak alışmıştı bu yeni okula ve halen daha arkadaşlarının hepsiyle çok iyi kaynaştığı söylenemez ama en azından yeniden okul değiştirmek zorunda kalıp o travmayı yeniden yaşamayacak. Uğur ise Ortaokullu oluyor bu sene... Neyse bu konuda çok ta fazla şey söylemek istemiyorum artık. Esas zorluk 66 aylıkken okula başlamak zorunda olan o yavruların ve ailelerin başında zaten... Allah yardımcıları olsun.
Bizim çocuklar ise bütün gün evde ya birbirlerini ya da beni yiyip duruyorlar. Ya didişiyorlar, ya oyun oynarken evi başıma yıkacak kadar çok gürültü yapıyorlar ya da birbirlerinin canını yakacak kadar sert abuk sabuk oyunlarla yüreğimi ağzıma getiriyorlar. Arasıra cidden kafayı yeme noktasına gelsem de heyecanla okulun açılacağı günlerin gelmesini bekliyorum. Malum çalışmayan annelerin tatili ancak o zaman başlıyor.
Bunların dışında Ömer'in de gözlerinin bozulduğu ortaya çıktı. Anne miyop, baba miyop zaten bu zamana kadar nasıl dayandı bilmiyoruz, sonuçta o da gözlüklendi. Yakıştı da kerataya :)
Günde 100sayfa kitap okuma projem iyi gidiyor. Her gün kaç sayfa okuduğumu not ediyorum bir yere, durum şu;
1. gün - 114sf
2. gün - 156sf
3. gün - 170sf
4. gün - 73sf
5. gün - 77sf
6.gün - 117sf
7. gün - 100sf
4. ve 5. günler hedeflediğimden az okuyabildim. Ama haftasonuna denk geldiği için Ömer'in gözlüğü vs derken vakit bulamadım gerçekten. 1 haftada 1 kitap bitirdim bile, ikincinin de yarısından fazlasını okudum. Bu kadar okuyabilmek için internet başında harcadığım zamanı epey azalttım ve de neredeyse hiç denecek kadar az TV izledim. Bunun dışında battaniyeye bir kaç motif ekleyecek kadar zaman bile buldum. Demek ki olmayacak şey değilmiş.
Blogda bir değişiklik gözünüze çarptı mı? Çarpmadıysa iyi ama geçenlerde eskiden kurduğum site istatistiklerinin açtırdığı pop-up pencereleri kapatabilmek için ayarları kurcalarken blogun şablonunu uçurdum yanlışlıkla. Eski şablonu bir yerde bulamadım. Eskisine en yakın olan bu sanırım. Şimdilik idare edin, okullar açılsın sakin kafayla güzel bir şeyler yapacağım sizin için.
Neyse şimdilik benden haberler bu kadar yakında yine görüşmek üzere. Battaniye projelerimdeki gelişmeleri o zaman anlatırım. Herkese sevdikleriyle birlikte, huzurlu mutlu bayramlar dilerim.
Oturduğumuz siteden nefret eder hale geldik ailece. Beceriksiz, çözüm bulmaktan aciz site yönetiminin, egzantrik site sakinlerinin, dönek ev sahibimizin çok büyük payı var bu işte ama mecburen 2013 Haziran ayında kira kontratımız dolana dek buradayız. Bugüne kadar en istemeyerek, en sevmeyerek oturduğum ev bu oldu herhalde.
Çocukların okulu değişmedi neyse ki. Geçen seneki okullarına devam edebileceklermiş. Ortaokula döndüğü halde başladığı ilköğretim öğrencilerini bırakmıyormuş bizim okul. Zaten Ömer ancak alışmıştı bu yeni okula ve halen daha arkadaşlarının hepsiyle çok iyi kaynaştığı söylenemez ama en azından yeniden okul değiştirmek zorunda kalıp o travmayı yeniden yaşamayacak. Uğur ise Ortaokullu oluyor bu sene... Neyse bu konuda çok ta fazla şey söylemek istemiyorum artık. Esas zorluk 66 aylıkken okula başlamak zorunda olan o yavruların ve ailelerin başında zaten... Allah yardımcıları olsun.
Bizim çocuklar ise bütün gün evde ya birbirlerini ya da beni yiyip duruyorlar. Ya didişiyorlar, ya oyun oynarken evi başıma yıkacak kadar çok gürültü yapıyorlar ya da birbirlerinin canını yakacak kadar sert abuk sabuk oyunlarla yüreğimi ağzıma getiriyorlar. Arasıra cidden kafayı yeme noktasına gelsem de heyecanla okulun açılacağı günlerin gelmesini bekliyorum. Malum çalışmayan annelerin tatili ancak o zaman başlıyor.
Bunların dışında Ömer'in de gözlerinin bozulduğu ortaya çıktı. Anne miyop, baba miyop zaten bu zamana kadar nasıl dayandı bilmiyoruz, sonuçta o da gözlüklendi. Yakıştı da kerataya :)
Günde 100sayfa kitap okuma projem iyi gidiyor. Her gün kaç sayfa okuduğumu not ediyorum bir yere, durum şu;
1. gün - 114sf
2. gün - 156sf
3. gün - 170sf
4. gün - 73sf
5. gün - 77sf
6.gün - 117sf
7. gün - 100sf
4. ve 5. günler hedeflediğimden az okuyabildim. Ama haftasonuna denk geldiği için Ömer'in gözlüğü vs derken vakit bulamadım gerçekten. 1 haftada 1 kitap bitirdim bile, ikincinin de yarısından fazlasını okudum. Bu kadar okuyabilmek için internet başında harcadığım zamanı epey azalttım ve de neredeyse hiç denecek kadar az TV izledim. Bunun dışında battaniyeye bir kaç motif ekleyecek kadar zaman bile buldum. Demek ki olmayacak şey değilmiş.
Blogda bir değişiklik gözünüze çarptı mı? Çarpmadıysa iyi ama geçenlerde eskiden kurduğum site istatistiklerinin açtırdığı pop-up pencereleri kapatabilmek için ayarları kurcalarken blogun şablonunu uçurdum yanlışlıkla. Eski şablonu bir yerde bulamadım. Eskisine en yakın olan bu sanırım. Şimdilik idare edin, okullar açılsın sakin kafayla güzel bir şeyler yapacağım sizin için.
Neyse şimdilik benden haberler bu kadar yakında yine görüşmek üzere. Battaniye projelerimdeki gelişmeleri o zaman anlatırım. Herkese sevdikleriyle birlikte, huzurlu mutlu bayramlar dilerim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





