Özgür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Özgür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2 Şubat 2015 Pazartesi
Saç mevzusu çok derin
Son zamanlarda bizim evde bir saç muhabbetidir gidiyor;
Selen- Saçımı boyadım hiç fark etmiyorsun
Özgür (daha dikkatli inceleyerek) - Aynı renge boyamışsın saçını, nasıl fark edeyim?
Selen - Heee onu diyorum işte beyazlar kapandı hiç fark etmiyorsun.
Özgür - Sanki saçımda bi örümcek dolaşıyor...
Selen - Eeeee, Saçım derken??...
Selen - Traş mı oldun bugün sen?
Özgür - Saçımı da boyattım ama fark etmedin...
(Arabada)
Özgür - Falanca ne rahat adam, iş yok güç yok bayılıyorum adamın genişliğine
Selen - He valla yaz gelince aç pansiyonu çalış, kış gelince otur keyif çat.
Özgür - Bizse debelenip duruyoruz yaz kış...
Selen - Eee çoluk yok çocuk yok onda, rahat adam. Karnını doyuracak kadar kazansa yetiyor. Sen hata ettin aile kurdun, çocuk olayına falan girdin bi de..
Bizi dinleyip duran Uğur - Anne aslında babamın içinde bir hippi saklı ama maalesef hippi olabilmek için yeterince saçı yok.
13 Haziran 2014 Cuma
Özgür & Selen ev hali
Geçenlerde uzuun uzun kredi kartı ekstresini inceleyen Özgür;
- Benim şu Sarar'dan aldıklarım....
Uzun süren sessizlikten endişelenen ben;
- Ne olmuş? Sarmış mı?
Burada iki saftirik te kopar, hatta kahkahalar yüzünden ayağımda salladığım bebeği uyandırmaya ramak kalır
- 9 aydır sarıp duruyorlar zaten de gelecek ay taksitleri bitiyormuş onu diyecektim..
- Heee... E iyi... (Hiçbir şey olmamış gibi ikisi de önüne dönüp yaptığı işe devam eder)
Akşam yemekten sonra başbaşa mutfakta çay içilmektedir. Özgür;
- Benim İzmir'deki eski ortak ta makina imalatına girecekmiş.
- Vaay, kendine güveniyor demek.
- Evet şirket te kurmuşlar bir tane; SUMAK
-Neeyyy Sumak mı? Puhahahahahaaaaa (Burada yine iki saftirik kopar, gülmekten gözlerimizden yaş gelip karnımıza ağrılar girene dek durmak mümkün olmaz)
- Sumak evet, bir nevi Su Makinaları yapacaklar ya.... Sumak oluyor işte
- Eh bu isimle Allah yardımcıları olsun o zaman..
Yine bir akşam karşılıklı çay içerken;
Özgür- O... var ya hani E... 'in sahibi
Ben- Eee?
Özgür- Bugün muhabbet ediyorduk, dedim ki senin yaptığın motor ne oldu? Ancak satmaya başladık dedi.
Ben- Hmmm
Özgür- Ne zamandır uğraşıyorsun diye sordum tam 1 buçuk sene dedi. Ben de neden 1,5 sene sürdü bir motoru pazarlamak diye sordum
Ben- Eee? Evet neden 1,5 sene sürmüş?
Özgür- Motoru yaptıklarında Çin malı motorlardan biraz daha yüksek ama Avrupa malı motorlardan daha düşük bir fiyat belirlemişler, "tüm piyasa yerli malı motor deyince bizi Çin malı ürünlerle kıyasladığı için pahalı buldular almadılar" dedi.
Ben- Ee ne değişmiş te şimdi almaya başlamışlar?
Özgür- Almanya'da bir atölye tutmuş, tüm parçaları buradan Almanya'ya gönderip orada montaj ettirip buraya "Made in Germany" etiketiyle getirip satmaya başlamış. Alman malı diye fiyatına bakmadan alıyormuş artık insanlar.
Ben- Hayatımda böyle aptalca bir şey daha duymadım.
Özgür- Aaaa! Neden aptalca olsun canım? Önceden motoru beğenmeyip almayanlar daha aptal değil mi?
Ben- Onlar zaten ayrı bir gerizekalı ama bu duruma böyle bir çözüm bulmak ta hayatta duyduğum en aptalca şey....
Özgür- Adam uğraşmış bir emek koymuş ortaya, Türkiye için bir değer yaratmış, satın almayan aptallara malı satmanın da bir yolunu bulmuş, sen nesini beğenmiyorsun gayet dahiyane bir fikir.
Ben- Bunun nesi dahiyane? Sen bir malı elindeki yerli parçalarla burada üretebiliyorsun ama yanındaki adam almıyor diye aynı parçaları başka bir ülkeye gönderip orada montaj ettirip yeniden getirip aynı adama satıyorsun. Mantık neresinde bunun? Dünyanın enerjisini harcıyorsun, dünyanın benzinini, mazotunu yakıp petrol firmalarını zengin ediyorsun, burada üretebileceğin birşeyi götürüp Almanya'da üeretebilmek için yaptığın nakliyelerle dünyaya fazladan zarar veriyorsun, tüm bunlar için ilave masraf yapıyorsun. Amaçsa aynı adama aynı malı satabilmek, böyle bir saçmalık olamaz. (Bundan sonra tartışma büyür, iki tip birbirine girer. Gecenin kalanı laf sokmalarla, bir türlü anlaşılamayan ticari dehaları izah etme çabalarıyla ziyan olur gider.)
Balkon kapısından mutfak dolabının üst rafına kadar ilerleyen karıncaların oluşturduğu yolu keşfeden Özgür,
- Ne olmuş gene burayı karıncalar basmış?
- Üst raftaki çocukların öksürük şurubunu keşfetmişler bu sefer, tatlı ya... Kafayı bulacaklar haberleri yok.
- Off bunların da sarhoşu hiç çekilmez....
Özgür- Bundan sonra çarşamba akşamları katıldığım toplantıda takım elbise giyeceğim. Her hafta Çarşamba takım elbisem gömleğim hazır olsun bak...
Ben- Emret reis, var mı başka bi emrin?
Bir pazar günü Babanne ziyaretine gitmeden önce evde duş alma çabası içindeyken Ben- Ne diye alelacele girdin o banyoya? Benim duş jelim orada kalmış, diğer banyoda duş almak zorunda kaldım şimdi de size aldığım şu erkek duş jeliyle yıkandığım için odunumsu bahatlı bişey kokuyorum...
Suratında kocaman bir gülümsemeyle Özgür- Evet, ben de mis gibi manolya kokuyorum.
Akşamın bir yarısı alışveriş merkezinden dönüşte otoparkta, ben uyuyan Özge ile kucağımda dikilirken benim adamlar bagajı boşaltıyorlar. Oğlanlar yorgun argın somurtarak arabadan poşetleri alırken Özgür bagajdan kaptığı Özge'nin pusetini roketatar gibi tutup "tatatatatata" sesi çıkararak şoka girmiş bizim oğlanları taramaya başlar. Sonrası malum, yine biz iki saftirik gülme krizine gireriz, oğlanlar olayı anlayana dek Özge uyanıp yaygarayı basar, asansörde eve çıkarken bebeği kim uyandırdı kavgası çıkar...
Galiba çocuk sayısı arttıkça insanda kafa kalmıyor...
- Benim şu Sarar'dan aldıklarım....
Uzun süren sessizlikten endişelenen ben;
- Ne olmuş? Sarmış mı?
Burada iki saftirik te kopar, hatta kahkahalar yüzünden ayağımda salladığım bebeği uyandırmaya ramak kalır
- 9 aydır sarıp duruyorlar zaten de gelecek ay taksitleri bitiyormuş onu diyecektim..
- Heee... E iyi... (Hiçbir şey olmamış gibi ikisi de önüne dönüp yaptığı işe devam eder)
*
Akşam yemekten sonra başbaşa mutfakta çay içilmektedir. Özgür;
- Benim İzmir'deki eski ortak ta makina imalatına girecekmiş.
- Vaay, kendine güveniyor demek.
- Evet şirket te kurmuşlar bir tane; SUMAK
-Neeyyy Sumak mı? Puhahahahahaaaaa (Burada yine iki saftirik kopar, gülmekten gözlerimizden yaş gelip karnımıza ağrılar girene dek durmak mümkün olmaz)
- Sumak evet, bir nevi Su Makinaları yapacaklar ya.... Sumak oluyor işte
- Eh bu isimle Allah yardımcıları olsun o zaman..
*
Yine bir akşam karşılıklı çay içerken;
Özgür- O... var ya hani E... 'in sahibi
Ben- Eee?
Özgür- Bugün muhabbet ediyorduk, dedim ki senin yaptığın motor ne oldu? Ancak satmaya başladık dedi.
Ben- Hmmm
Özgür- Ne zamandır uğraşıyorsun diye sordum tam 1 buçuk sene dedi. Ben de neden 1,5 sene sürdü bir motoru pazarlamak diye sordum
Ben- Eee? Evet neden 1,5 sene sürmüş?
Özgür- Motoru yaptıklarında Çin malı motorlardan biraz daha yüksek ama Avrupa malı motorlardan daha düşük bir fiyat belirlemişler, "tüm piyasa yerli malı motor deyince bizi Çin malı ürünlerle kıyasladığı için pahalı buldular almadılar" dedi.
Ben- Ee ne değişmiş te şimdi almaya başlamışlar?
Özgür- Almanya'da bir atölye tutmuş, tüm parçaları buradan Almanya'ya gönderip orada montaj ettirip buraya "Made in Germany" etiketiyle getirip satmaya başlamış. Alman malı diye fiyatına bakmadan alıyormuş artık insanlar.
Ben- Hayatımda böyle aptalca bir şey daha duymadım.
Özgür- Aaaa! Neden aptalca olsun canım? Önceden motoru beğenmeyip almayanlar daha aptal değil mi?
Ben- Onlar zaten ayrı bir gerizekalı ama bu duruma böyle bir çözüm bulmak ta hayatta duyduğum en aptalca şey....
Özgür- Adam uğraşmış bir emek koymuş ortaya, Türkiye için bir değer yaratmış, satın almayan aptallara malı satmanın da bir yolunu bulmuş, sen nesini beğenmiyorsun gayet dahiyane bir fikir.
Ben- Bunun nesi dahiyane? Sen bir malı elindeki yerli parçalarla burada üretebiliyorsun ama yanındaki adam almıyor diye aynı parçaları başka bir ülkeye gönderip orada montaj ettirip yeniden getirip aynı adama satıyorsun. Mantık neresinde bunun? Dünyanın enerjisini harcıyorsun, dünyanın benzinini, mazotunu yakıp petrol firmalarını zengin ediyorsun, burada üretebileceğin birşeyi götürüp Almanya'da üeretebilmek için yaptığın nakliyelerle dünyaya fazladan zarar veriyorsun, tüm bunlar için ilave masraf yapıyorsun. Amaçsa aynı adama aynı malı satabilmek, böyle bir saçmalık olamaz. (Bundan sonra tartışma büyür, iki tip birbirine girer. Gecenin kalanı laf sokmalarla, bir türlü anlaşılamayan ticari dehaları izah etme çabalarıyla ziyan olur gider.)
*
Balkon kapısından mutfak dolabının üst rafına kadar ilerleyen karıncaların oluşturduğu yolu keşfeden Özgür,
- Ne olmuş gene burayı karıncalar basmış?
- Üst raftaki çocukların öksürük şurubunu keşfetmişler bu sefer, tatlı ya... Kafayı bulacaklar haberleri yok.
- Off bunların da sarhoşu hiç çekilmez....
*
Özgür- Bundan sonra çarşamba akşamları katıldığım toplantıda takım elbise giyeceğim. Her hafta Çarşamba takım elbisem gömleğim hazır olsun bak...
Ben- Emret reis, var mı başka bi emrin?
*
Bir pazar günü Babanne ziyaretine gitmeden önce evde duş alma çabası içindeyken Ben- Ne diye alelacele girdin o banyoya? Benim duş jelim orada kalmış, diğer banyoda duş almak zorunda kaldım şimdi de size aldığım şu erkek duş jeliyle yıkandığım için odunumsu bahatlı bişey kokuyorum...
Suratında kocaman bir gülümsemeyle Özgür- Evet, ben de mis gibi manolya kokuyorum.
*
Akşamın bir yarısı alışveriş merkezinden dönüşte otoparkta, ben uyuyan Özge ile kucağımda dikilirken benim adamlar bagajı boşaltıyorlar. Oğlanlar yorgun argın somurtarak arabadan poşetleri alırken Özgür bagajdan kaptığı Özge'nin pusetini roketatar gibi tutup "tatatatatata" sesi çıkararak şoka girmiş bizim oğlanları taramaya başlar. Sonrası malum, yine biz iki saftirik gülme krizine gireriz, oğlanlar olayı anlayana dek Özge uyanıp yaygarayı basar, asansörde eve çıkarken bebeği kim uyandırdı kavgası çıkar...
Galiba çocuk sayısı arttıkça insanda kafa kalmıyor...
28 Mayıs 2014 Çarşamba
Yaz bir yere, unutacaksın!
Kimi insanlar liste insanıdır. Aklınıza gelebilecek her şeyin listesini yaparlar. Alışveriş listesi, yapılacak işler listesi, malzeme listesi... Bazı konularda karar verebilmek için bile liste yaparlar, seçilecek alternatiflere göre karşılaşılabilecek durumlar listesi, karar verilmesi gereken bir konuda iyi yanlar/kötü yanlar listesi, veya filanca işi bitirmek için izlenecek adımların listesi... Özgür tam da bu tip bir insandır. Her daim aklınıza gelebilecek her şeyin listesini yapar. Tercih yapması gereken her önemli durumda, oturup kar-zarar tablosu çıkarır ona göre karar verir falan. Evlenirken bir eve lazım olabilecek ne varsa onların listesini yapmıştı, güleceksiniz ama listede mandaldan rendeye, limon sıkacağından komidine kadar her türlü şey vardı. Ev alışverişi yaptıkça listedeki maddelerin yanına bir çizgi atıp unuturdu. Nitekim evlendiğimiz gün evle ilgili hiçbir eksiğimiz kalmamıştı. Halbuki düğün gününün ertesi sabah uyanıp ta "bak şimdi rende lazım oldu gördün mü ne yapacağız şimdi rendesiz tüh tüh tüh" veya "gelinliğimi yıkadım ah bir de mandal olaydı asıverirdim balkon ipine" diyecek insan yoktur herhalde. "Bir kaç şey de eksik olsaydı ne olurdu, bu kadar kasmanın ne anlamı var?" diyeceksiniz haklısınız, ben hep derim kendi kendime ama Özgür böyle bir insan, ona ne laf anlatabilmek mümkün ne de değiştirebilmek, 15 sene sonunda nihayet onu bu şekilde kabullendim ve artık bu hallerine gülebilir hale geldim.
Asap bozucu yanları da olabiliyor tabi, bir kere evdeki en basit şeyleri bile liste haline getirip;
şu şekilde burnuma dayaması yüzünden "yahu hadi işi geçtim, işyerinde istediğin kadar listeler yap ama evdeki basit bir kaç şeyi bile niye böyle görev haline getiriyorsun?" diye birbirimizi çok yemişizdir. Eskiden beraber çalıştığımız bir dönem de vardı biliyorsunuz, o zaman da bana bir takım şeyler buyurur, ben "hı hı hı" dedikçe sinirlenir "bi liste yap unutacaksın" der dururdu. Bense nefret ederim liste yapmaktan. Sadece tatile çıkmadan önce, unutmamam gereken şeylerin listesini yaparım. Çünkü aksi takdirde başa çıkmak mümkün değil. Bizim ailedeki herkes, tatillerde her şeyi tam olsun ister, ama hiç kimse, yardım edeyim bazı şeyleri de ben alayım, demez. O yüzden tatil öncesi bavul hazırlarken uzunca bir liste yaparım, bir de kırk yılda bir alışverişte mutlaka unutmamam gereken şeyler olduğunda bir kağıda yazar, alışverişe çıkmadan yanıma alırım, bunlar dışında da hiçbir şeyin listesini yapmam. İşte bu yüzden; Özgür bana her liste yap dediğinde ve ben yapmadığımda bana gıcık olur, bana söylediği şeyleri kendisi bir liste yapar, önem durumuna göre ya yaptığı listeyi görebileceğim bir yere bırakır ya da akşam eve geldiğinde bizzat kendisi oturup, yapmamı istediği şeyleri o listeden tek tek sorar, verdiğim cevaplara göre listeden siler veya yeni maddeler ilave ederek beni çileden çıkarır.
Ben sevmiyorum arkadaş yapılacak şeyleri bir yere yazıp kendimi sınırlamayı. Yapılacak her şey benim kafamda zaten, ama ben listeden gitmeyi sevmiyorum. Kafamdaki şeyleri aklıma estiği zamanlarda aklıma estiği sıra ve şekilde yapmak istiyorum. Elimde yazılı bir şey olunca huyum kurusun sinir oluyorum, arada canım bir şeyi yapmak istemediğinde boşverip ertesi güne bırakamıyorum... Neden? E elimde kanıt var! Yapılacak şeyler listesine yazmışım ve yapılması lazım. Yazılı olunca kaçar yol yok, gene canımın istemediği, üşendiğim bir şeyi ertesi güne bırakabilirim elbet, ucunda ölüm yok ya... Ama bu sefer benim içim elvermiyor, gıcık oluyorum bu duruma. Yazılı olunca boşveremiyorum, kafamdaki liste gibi esnetemiyorum. Körolmayasıca kuralcı yanım (Ömer bu konuda bana çekmiş kesin) diyor ki; yazmışsın yapılacak diye, aha listede var, yapacaksın! Kesin benim bu huyumu biliyor Özgür, bunu bana karşı kullanmak için habire herşeyi liste şeklinde burnuma dayıyor. Burayı okuyunca da anlayacak şimdi aslında unuttum dediğim bazı şeyleri unutmayıp savsakladığımı. Ama bendeki mantık şu; "Bir şeyi eninde sonunda ben yapacaksam, buna mecbursam, ne zaman yapacağıma da ben karar veririm"
............................. .........................Devam edecek.....................
Asap bozucu yanları da olabiliyor tabi, bir kere evdeki en basit şeyleri bile liste haline getirip;
- Duşakabinciyi ara,
- Elektrik faturasını yatır,
- Annemle haftasonunu konuş, gidemeyeceğimizi söyle
- Ömer'in ortodontist randevusunu falanca güne aldır
- Uğur'a göz doktoru randevusu al
şu şekilde burnuma dayaması yüzünden "yahu hadi işi geçtim, işyerinde istediğin kadar listeler yap ama evdeki basit bir kaç şeyi bile niye böyle görev haline getiriyorsun?" diye birbirimizi çok yemişizdir. Eskiden beraber çalıştığımız bir dönem de vardı biliyorsunuz, o zaman da bana bir takım şeyler buyurur, ben "hı hı hı" dedikçe sinirlenir "bi liste yap unutacaksın" der dururdu. Bense nefret ederim liste yapmaktan. Sadece tatile çıkmadan önce, unutmamam gereken şeylerin listesini yaparım. Çünkü aksi takdirde başa çıkmak mümkün değil. Bizim ailedeki herkes, tatillerde her şeyi tam olsun ister, ama hiç kimse, yardım edeyim bazı şeyleri de ben alayım, demez. O yüzden tatil öncesi bavul hazırlarken uzunca bir liste yaparım, bir de kırk yılda bir alışverişte mutlaka unutmamam gereken şeyler olduğunda bir kağıda yazar, alışverişe çıkmadan yanıma alırım, bunlar dışında da hiçbir şeyin listesini yapmam. İşte bu yüzden; Özgür bana her liste yap dediğinde ve ben yapmadığımda bana gıcık olur, bana söylediği şeyleri kendisi bir liste yapar, önem durumuna göre ya yaptığı listeyi görebileceğim bir yere bırakır ya da akşam eve geldiğinde bizzat kendisi oturup, yapmamı istediği şeyleri o listeden tek tek sorar, verdiğim cevaplara göre listeden siler veya yeni maddeler ilave ederek beni çileden çıkarır.
Ben sevmiyorum arkadaş yapılacak şeyleri bir yere yazıp kendimi sınırlamayı. Yapılacak her şey benim kafamda zaten, ama ben listeden gitmeyi sevmiyorum. Kafamdaki şeyleri aklıma estiği zamanlarda aklıma estiği sıra ve şekilde yapmak istiyorum. Elimde yazılı bir şey olunca huyum kurusun sinir oluyorum, arada canım bir şeyi yapmak istemediğinde boşverip ertesi güne bırakamıyorum... Neden? E elimde kanıt var! Yapılacak şeyler listesine yazmışım ve yapılması lazım. Yazılı olunca kaçar yol yok, gene canımın istemediği, üşendiğim bir şeyi ertesi güne bırakabilirim elbet, ucunda ölüm yok ya... Ama bu sefer benim içim elvermiyor, gıcık oluyorum bu duruma. Yazılı olunca boşveremiyorum, kafamdaki liste gibi esnetemiyorum. Körolmayasıca kuralcı yanım (Ömer bu konuda bana çekmiş kesin) diyor ki; yazmışsın yapılacak diye, aha listede var, yapacaksın! Kesin benim bu huyumu biliyor Özgür, bunu bana karşı kullanmak için habire herşeyi liste şeklinde burnuma dayıyor. Burayı okuyunca da anlayacak şimdi aslında unuttum dediğim bazı şeyleri unutmayıp savsakladığımı. Ama bendeki mantık şu; "Bir şeyi eninde sonunda ben yapacaksam, buna mecbursam, ne zaman yapacağıma da ben karar veririm"
............................. .........................Devam edecek.....................
30 Ocak 2014 Perşembe
Hizmetçi
![]() |
| Ne o? Yoksa iki ergenle uğraşmaya başladığım çok mu belli oluyor? |
Çoğunlukla uykusu gelince salonda yere serdiğimiz yorganın üstünde parmağını ağzına sokup sağa sola devrilmeye başlıyor. Geliyor bize sürünüyor bazen biz de yanına uzanıyoruz. Yanımıza yatıp uyumaya çalışacağına üstümüze tırmanmaya çalışıyor. Geçen gece artık Özgür de ben de yorgunluktan bitmiş, bizim bıdığı ikimizin de kucağımıza alıp sallayacak hali kalmadığından yorganın üzerine uzanmış uyusun diye bekliyorduk. Bu tabi yine üzerimize tırmanmaya çalışıyor, uyutmadığımız için ikimiz de hacamat etmeye çalışıyordu. En sonunda ben dayanamayıp patladım,
- Özgür Allah aşkına al şunu azıcık salla kucağında, biraz mayışsın sonra ben ayağımda sallarım, tüm saçlarımı yoldu zaten, şimdi de parmağıyla dişetlerimi oymaya çalışıyor.
- Selen dur kendime gelmeye çalışıyorum. Az önce ayağa kalkıcam diye gırtlağıma dayanıp güç aldı. Çaktırmadan boğmaya mı çalışıyor anlamadım ama dur iki dakika nefesim düzelsin...
Cuma günü büyük teyzeyi hastaneye kaldırdık. Zatürre teşhisi kondu, yatarak tedavi olması lazım dediler. Annemle babam zaten 2 haftadır feci gripler. Üstüne bir de haber gelmez mi "Özgür'ün babası sabah işe giderken merdivenlerden yüzükoyun yuvarlandı hastaneye kaldırdık" diye... Neyse çok iç karartıcı bir yazı olsun istemiyorum o yüzden ayrıntıları geçiyorum; Özgür'ün babası iyi, bir dişi kırık, onun dışında kırık kemiği veya beyin kanaması falan yok Allah'a çok şükür. Teyze ise hala hastanede, doktor tedaviye cevap verdi demiş ama bakalım kendini biraz daha toparlayabilecek mi... Annem teyzeye refakat edebilecek kadar toparladı kendini, babamsa evde tek başına uğraşıyor işte gripten temelli kurtulmaya.
Bunun dışında bu aralar oğlanlara evdeki her türlü teknolojik cihazı yasakladık. Şubat tatilinde olacak iş değil farkındayız ama ne yapalım mecburduk. Bilgisayar, tablet, play station, psp hepsi yasak. Süresiz yasak hem de. İkisi de aşırı bir teknolojik bağımlılık geliştirmeye başlamışlardı o yüzden hepsini toptan yasakladık. Karneleri de güzel gelince gittik ailece oynamak için bir kaç kutu oyunu ve bir dart aldık. Akşamları evde dart turnuvası yapıyoruz. Ben tabi hep sonuncu oluyorum ama hepimiz eğleniyoruz ve ailece vakit geçirmiş oluyoruz. Yakında tavla turnuvası da düzenleyeceğiz ama küçük hanım pek izin vermiyor. Tavlayla hep kendisi oynamak istiyor. Pulları bile yerinde tutamaz olunca şimdilik erteledik tavla olayını.
Özgür'le uzun uzun konuştuk ta çocukların teknoloji bağımlılığında esas suçlu olanın kendimiz olduğuna karar verdik. Bebek yeni doğduğunda sessizce vakit geçirmeleri için başta iyi bir yol gibi gelmişti, zaten hep bir süre kısıtlamaları vardı ama ona rağmen zaman içinde kopamaz oldular oyunlardan. Bundan sonra çocuklarımıza ilerde mutlulukla hatırlayabilecekleri aile anıları bırakmak istiyoruz. Geriye dönüp baktıklarında çocukluk anıları sadece filanca oyunda aldıkları ekipmanın verdiği mutluluk veya en son çıkan oyunda kırdıkları rekor olmasın istiyoruz. Bunun için bazı büyük ve radikal planlarımız daha var ama onlar için henüz gereken finansmanı sağlayamadık :P O yüzden ilk etapta tüm teknolojik oyunları rafa kaldırdık. Ben de onlar şubat tatilinde evdeyken fazla bilgisayarla haşır neşir olmamaya çalışıyorum. Artık birlikte kitap okuma günümüz var. Tom Sawyer'i okuyoruz sırayla. Ben okuyorum onlar dinliyor ben yorulunca onlar okuyor ben dinliyorum, hoşumuza da gidiyor. Ayrıca okuma saati yapınca herkes kendi kitabını alıp köşesine çekiliyor. Televizyona bir sınırlama getirmedik, o yüzden şubat tatilinin de etkisiyle belgesel kanallarını yeniden keşfettiler. Bol bol belgesel izliyorlar, legolarıyla daha çok vakit geçirir oldular. Langırt oynuyorlar. Beraber daha çok vakit geçirmeye başladılar. Sonra Fringe'i izlemeye başladık çocuklarla. En başından başladık büyük bir heyecanla izliyoruz. Resmen bayıldılar diziye. Hayal güçlerini epey geliştirecek bence. Ben de ilk bölümleri yeniden severek izliyorum.
Neyse bizden haberler şimdilik bu kadar. Özge neredeyse 1 yaşını bitirecek, zaman öyle çabuk geçti ki... Artık epey bilinçlendi, salona kurduğum barikattan artık tekli koltuğu iterek kaçıyor. Evde her yere tek başına gidip yerde ne bulursa ağzına atmaya bayılıyor. Tehlikeli olmaya başladı bu kaçma hevesi ama ne yapalım o da bir şekilde keşfedecek dünyayı...
Bu arada blogta biraz yenilik yapayım dedim ama arka plana koyduğum resim niyeyse görünmüyor. Yemyeşil bir fon çıkıyor arka planda. Kaç gündür düzeltemedim bir türlü, ona da gıcık oldum.
Özgür- Evde giydiğim tişörtü gördün mü?
Ben- Görmedim, yok mu bizim odada? Belki ben kirliye atmışımdır.
Özgür- Buldum buldum..
Ben- Nerdeymiş?
Özgür- Hizmetçinin üstünde
Ben- Ne? Hizmetçi mi? Puhahahaha....
Özgür- Ne gülüyorsun? Neydi ya bunun adı?
Ben- Dilsiz Uşak ... hahaha duyan da bişey sanacak ahahahaaaa
6 Ocak 2014 Pazartesi
Sen ve Ben
![]() |
| 18 Haziran 1998 - Okul Bahçesi |
Ne diyordum? Oturduk geceye karşı.. Soğuk, sisli, puslu, iğrenç bir hava vardı dışarıda. Kim bilir kaçıncıya nefret ettik bu şehirde yaşamaktan, kaçıncıya hayaller kurduk büyük şehirden kaçmak üzerine. Dün gece yeşillikler içinde bir arsa aldık, evi yaptık üstüne, akşamları şömineye karşı kitaplar okuduk ailece, ateş yakıp oturduk başında, bahçesinde meyve sebzemizi yetiştirdik sonra çocuklarla dalından kopardıklarımızı yedik... Sen bahçede oğlanlarla futbol oynadın, ben verandada kızla birlikte örgü ördüm... O ormanın kenarındaki arsada kaldı senin gönlün, biliyorum. Sırtını ormana yaslamış, köye bakan yamaçtaki o arsa... Dün gece, gelecekteki müstakbel şehirden kaçış yuvamız oradaydı işte, ama bu sefer ormandan gelen çakallar bizim tavuklara musallat oldu. O yüzden bir köpek almak şart oldu, ama köpek konusunda anlaşamadık. Ben dedim Kangal sen dedin Alman Kurdu... Sonra ben "Devamlı kalamayacaksak orada, köpekleri (anlaşamayınca her birinden birer tane aldık mecburen) kime bırakıcaz? Yazık. En iyisi kedi, hem buraya da getirebiliriz o zaman" Yemedin tabi, "Evin içinde hayvan olmaz Selen, buluruz elbet köyde köpeğimize bakacak birini" dedin. Sustum o zaman. Biliyorum günün birinde o arsayı alıp üstüne o evi yaptığımızda bahçesinde besleyeceğin köpeğe benden önce sen kıyamayacaksın. Arkanda bırakmamak için binbir takla atacak, bir kılıf uyduracaksın. "Dükkana da bekçilik eder hem" falan diyip getireceksin onu şehre, sonra iki arada taşıyıp duracağız hayvanı... :)
![]() |
| Temmuz 1999 - Fethiye |
Sonra evcil hayvan muhabbetini duyan, bizim sitenin sarman kedisi geldi yanımıza. Oturdu balkonun önündeki çimenlerin üzerinde. Bizle birlikte geceyi izledi bir müddet. Konuşmalarımıza kulak kabarttı kesin. Kendini bize yamamaya çalışıyor bence, ama sen hiç yüz vermedin hayvana. Zaten muhabbetimiz de içini baymış olmalı ki gitti bir süre sonra, çünkü iş konuşuyorduk o sırada.
Komiğiz, en olmadık zamanlarda en olmadık şeylere gülebiliyoruz ama bugüne kadar kaç tane uçuk kaçık plan yaptık en çok onu düşündükçe gözümüzden yaş geliyor gülmekten. Daha 5 ay önce tepemiz atmış herşeyi boşverip çocuklarla Bodrum'a yerleşme kararı almıştık. 1 sene önce Avrupa Yakası'nda bir ev alma planları yapıyorduk. 3 sene önce İstanbul'un karşı yakasında ne işimiz var, bizim işyerimiz bu tarafta, seviyoruz biz Anadolu Yakasını diyorduk. 8 sene önce artık hayatımız İzmir'de, iki çocuk yeter, herhalde ileride buradan bir ev alırız, çocuklar burada okula başlar diyorduk. 10 sene önce Gönen'e yerleşmiş, organize sanayideki bir arsaya kendi fabrika binamızı inşa etmiş artık hayatımız burada şekillenecek diyorduk. 13 sene önce Kanada'ya göç edelim diyorduk. 14 sene önce seninle ilk işimizi kurduk ve sonraki 1 sene boyunca kelimenin tam anlamıyla süründük... Hayatta hep, artık bir yere yerleşelim, kök salalım dedikçe oradan oraya savrulduk.
Ama çok şükür becerdik mutlu olmayı biz bu hayatta. Sağlıklıyız, huzurluyuz, bir aradayız bunlar yetiyor insana aslında. 2 metrekare bir balkon, gün geliyor 2-3 dönüm bahçenin yerini tutuyor. Kocaman binaların bahçe katında bir daire, bahçeli bir evin yerini tutuyor. Apartmanların arasından görünen küçücük bir parça gri gökyüzü, yeşillikler içinde bir evin terasından izlenen, pırıl pırıl yıldızlarla süslü lacivet bir gecenin yerini tutuyor. Akşamdan akşama edilen iki saatlik sohbet, ayrı geçirilen koca bir günün yerini tutuyor. Çocuklarla evde geçirilen huzurlu bir gece, pek çok konserin, sinemanın, başbaşa çıkılan romantik yemeğin yerini tutuyor. Pek çok şey yaşadık bugüne kadar, beraber büyüdük seninle. Zaman zaman birbirimizin gırtlağını sıkacak kadar kızdık, bağırdık, çağırdık, hatta birşeyler fırlattık birbirimize ama sonunda beraber mutlu olmanın yolunu bulduk. Çok şükür Yaradan'a seni karşıma çıkardığı, hayatımızı birleştirmemize izin verdiği için.
| 2012 Eylül - Çatalca |
20 Kasım 2013 Çarşamba
Yardım edin lan azıcık!
Bu pazar bizim evde Ömer'in doğum günü partisi olacak. Haliyle benim eteklerim tutuştu. Pazara kadar evi tertemiz edip misafirler için bir şeyler hazırlamam gerek. En büyük güvencem de cumartesi günü. Özgür ve oğlanlar bebeği oyalarsa ben de hazırlıklar için epeyce vakit bulurum diye düşünüyorum ama tabi işi sağlama almak lazım. O yüzden dün akşam Özgür'le şöyle bir konuşma geçti aramızda.
Ben - Eh bu cumartesi de "işe gidicem" diye gelmezsin inşallah. Pazar günü doğum günü var malum, bana yardım lazım. Acımam, paralarım yemin ederim.
Özgür- Valla gitmem gerekebilir. İtalyan burada, pazartesiden beri makinanın otomasyonunu yapıyor, soracağı şeyler olabilir bana.
Güvendiği dağlara kar yağan, ümitsizlikten kendini kaybedip elindeki tüm kozları oynayan Ben- Otur oturduğun yerde! Bana yardım etmeniz lazım! Kimsenin beni düşündüğü, bana acıdığı yok! Geçen sene 6 aylık hamileyken bile parti yaptırttınız bana, bu sene de salı günü ev taşıdım pazar günü parti yaptık, hem de 2 aylık bebekle! Ben anlamam, senin ne zaman başın sıkışsa ben yardım ediyorum ama... Yok muhasebe yok teknik çizim... N. kaçıp gittiğinde de hamile halimle arkasını toplamaya gelmiştim kaç ay... (Bundan 10 sene önce ben Ömer'e hamileyken, muhasebe müdürümüz "bu strese dayanamayacağım artık" deyip işi bırakmıştı. Ben de bir yaşındaki Uğur'u babaanne ve bakıcıya emanet edip, hamile hamile her gün bir torba yeşil erikle işe giderek, kaçan muhasebe müdürünün ardında bıraktığı karışıklığı düzeltmek için debelenmiştim epeyce bir süre)
Özgür- Ohooo... N.'ye varana kadar geri gittiysen anladım ben seni. Demek o kadar sıkıştı başın. Tamam tamam elimden geleni yaparım. Merak etme sen.
20 yıllık beraberlik bazen böyle işe yarıyor işte, karşındaki seni hemencecik çözüveriyor. :P
Ben - Eh bu cumartesi de "işe gidicem" diye gelmezsin inşallah. Pazar günü doğum günü var malum, bana yardım lazım. Acımam, paralarım yemin ederim.
Özgür- Valla gitmem gerekebilir. İtalyan burada, pazartesiden beri makinanın otomasyonunu yapıyor, soracağı şeyler olabilir bana.
Güvendiği dağlara kar yağan, ümitsizlikten kendini kaybedip elindeki tüm kozları oynayan Ben- Otur oturduğun yerde! Bana yardım etmeniz lazım! Kimsenin beni düşündüğü, bana acıdığı yok! Geçen sene 6 aylık hamileyken bile parti yaptırttınız bana, bu sene de salı günü ev taşıdım pazar günü parti yaptık, hem de 2 aylık bebekle! Ben anlamam, senin ne zaman başın sıkışsa ben yardım ediyorum ama... Yok muhasebe yok teknik çizim... N. kaçıp gittiğinde de hamile halimle arkasını toplamaya gelmiştim kaç ay... (Bundan 10 sene önce ben Ömer'e hamileyken, muhasebe müdürümüz "bu strese dayanamayacağım artık" deyip işi bırakmıştı. Ben de bir yaşındaki Uğur'u babaanne ve bakıcıya emanet edip, hamile hamile her gün bir torba yeşil erikle işe giderek, kaçan muhasebe müdürünün ardında bıraktığı karışıklığı düzeltmek için debelenmiştim epeyce bir süre)
Özgür- Ohooo... N.'ye varana kadar geri gittiysen anladım ben seni. Demek o kadar sıkıştı başın. Tamam tamam elimden geleni yaparım. Merak etme sen.
20 yıllık beraberlik bazen böyle işe yarıyor işte, karşındaki seni hemencecik çözüveriyor. :P
11 Eylül 2013 Çarşamba
Okula 5 kala
Bu aralar canla başla kitap "okumaya çalışıyorum". Okunacak öyle güzel kitaplarım var ki elimde, onları okuyabilmek için resmen yırtınıyorum. Ama benim yaramaz kızım hiç izin vermiyor. Gündüzleri büyük bir hevesle uyutuyorum yatağına yatırıyorum sonra alelacele işlerimi toparlayıp çayımı veya kahvemi alıp atıyorum kendimi koltuğa, tam kitabı açıyorum hop uyanıyor zilli.. Kesin kokusunu falan alıyor, "Hah bu kadın keyif yapıyor, madem işi bitti kalkayım ben" diyor yoksa bu kadarı tesadüf olamaz artık. Güvercinin Kanatları'nı hele de böyle bir okuma temposunda, öyle zor bitirdim ki anlatamam, hayatımda en zorlanarak okuduğum kitaptı. Şöyle bir kendimi kaptırıp gidemedim, hep ite kaka ite kaka, zoraki okudum bitti. Hiç bir kitabın bitmesini bu kadar hevesle beklememiştim. Okumasanız çok büyük kayıp olmaz bence, sonu da beni çok tatmin etmedi. Hep daha sürprizli bir son beklemiştim niyeyse, velhasıl ben çok zevk alamadım.
Sonracığıma bu ay gaza geldim ben, geçmişteki feci hezimetlerin üzerine bir sünger çekip yeniden ekmek yapmayı denedim. Bu sefer buradaki tarifleri uyguladım ve inanır mısınız sonunda becerdim işte. Yumuşacık, mis gibi, lezzetli ekmekler yapabiliyorum artık. Ama annemden minik bir püf noktası öğrendim; ekmeği fırına vermeden ve de fırından çıkarır çıkarmaz üzerine bir fırçayla süt sürüyorum, hem güzel kızarıyor hem de kabuğu yumuşak oluyor. Şimdilik instant maya kullanıyorum inşallah yakında ekşi mayaya terfi edebilirim. Özgür'ün yaptığım ekmekler için yorumu ise şu oldu; "Tam da ben, artık borçları da kapatmışken, bundan sonra elime geçen parayı küçük bir sahil kasabasında 25'lik bir çıtırla yerim diyordum ki şu son icraatınla sen çıtayı çok yükselttin, bu kadar hamaratını da bulamam bu saatten sonra, hadi gene yırttın..." :P
Özge her geçen gün büyüyor, yaramazlık yapmaya da başladı. Bu aralar en büyük zevki üzerinde oynadığı yorganın altında kalan halının püsküllerini yalamak. Ne kadar görmesin diye yorganı üstlerine de sersem bir bakıyoruz, kaşla göz arasında halıdan inmiş, göbeği parkede boylu boyunca uzanarak yorganı kaldırmış altında püskül arıyor.
Henüz kendi kendine desteksiz oturamadığı için şöyle bir geçici çözüm bulduk. Yorganda yuvarlanmadığı, halı püskülü yalamadığı veya şu aşağıdaki pembe koltuğunda bacaklarını durmadan sallamak suretiyle deli gibi sallanmadığı zamanlarda salonda bizimle birlikte oyalanıyor böylece. İnşallah kendi kendine oturmayı becerdiğinde ben de çamaşır sepetime kavuşacağım tekrar, o zamana kadar #dirençamaşır
Okulların açılmasına çok az kaldı, heyecanla günleri sayıyorum. Oğlanlar da evde otur otur kafayı yeme noktasına geldiler, ne yapsınlar şaşırdılar artık. Bir gün oturmuş dalgın dalgın bilgisayarda birşeyler yapıyordum Uğur geldi;
Uğur - Anne, eve kocaman, böyle devasa bir karasinek girmiş
Ben- Hani nerde?
ve Uğur benim güneş gözlüğümü takmış vaziyette evde dolanan Ömer'i gösterdi...
| Arka fondaki dağınıklığı görmezden gelin anacım, malum bebekli kadınım... :P |
17 Temmuz 2013 Çarşamba
Hiperaktif şehir insanı
Son zamanlarda belki bunaltıcı sıcakların belki de kafaya vuran orucun etkisiyle Özgür'le "küçük bir sahil kasabasında yaşama" hayallerimiz depreşti. Aslında oruçlu olan ben değilim, malum geçen sene hamileydim bu sene de emziriyorum diye oruç tutamıyorum ama Özgür'ün iyice canına tak dedi bu aralar. Ben zaten çocuklar ve sıcaklar sağ olsun her daim kafam kıyak, insanlıktan çıkmış vaziyette geziyorum ortada. Bebişin bana bir eziyeti yok maşallah ta benim kocaman azman oğlanlar gün boyu şu aşağıdaki hiperaktif keçi gibi tepişip duruyorlar evin içinde. "Bahçe katındayız artık çıkın bi oynayın dışarda beni de kendimle başbaşa bırakın" deyip duruyorum ama dinleyen kim...
Neyse, ne diyordum ben? Hah... sahil kasabası... İşin özü; Özgür'e afakanlar bastı iyice, hem işinden, hem büyük şehirden hem de iş sebebiyle uğraşmak zorunda kaldığı insanlar yüzünden kafayı yeme noktasına geldi. Adama hak vermemek elde değil, bunca zamandır ekmek parası diye katlanıyordu her şeye ama nihayet onun da içine fenalıklar geldi bu çalışma temposundan. Benimse canıma minnet, hep hayalini kurduğum şeydir; şöyle her yere yürüyerek veya bisikletle gidebileceğim kadar küçük bir yerde oturayım, pazardan taze sebze meyvemi alayım, yakınlarda bir yerden taze yumurta günlük süt temin edebileyim, minik bir bahçem olsun kah sebze kah çiçek dikeyim, içinde tavuk gibi eşineyim, bir balkonum veya terasım olsun akşam üzeri gün batarken çay keyfi yapayım... Velhasıl nihayet benim adamı da bu kıvama getirmişim demek ki bana;
- Selen artık yeni bir yol çizelim. Ben bu şekilde çalışmaya ve bu şehirde yaşamaya devam edemeyeceğim. Sen aza kanaat eder misin? İşlerimi toparlayayım sonra alıp başımızı gidelim buralardan ne dersin? dedi
Bir an için oruç adamın başına vurdu sandım ama ciddiymiş meğer. Nasıl mutlu oldum bilemezsiniz. "Çok bile dayandın" dedim. Gerçi bu işlerini toparlama durumu herhalde 2015 yılını bulacak ama en azından önümüzde tarih olarak bir hedef var artık. Şimdilik araştırma aşamasındayız. Henüz yer konusunda tam karar vermiş sayılmayız ama Özgür iş te değiştirmek istediği için yaşayacağımız yerde ne ile geçineceğimiz mevzusu daha büyük bir muamma şu an... En komik muhabbet te hep bu konu üzerinde dönüyor.
Ben eğer sahil kasabası olacaksa turizm olabilir, küçük bir pansiyon veya bir butik otel açabiliriz demiştim bir fikir olsun diye. Sonuçta kendimiz kalmayacağımız bir yerde kimseyi yatırmayacağımıza göre bu konuda nispeten başarılı olabiliriz diye düşünmüştüm. Sonra hep bu konu üzerine araştırma yaptık geçen akşam Özgür gelmiş, "Hani biz ekip biçmek istiyorduk, küçük bir çiftlik kuralım, çiftçi olalım diyorduk önceden, neden bu fikirden vaz geçtik?" dedi. Ben de "Özgür ekip biçelim ama bizim etimiz ne budumuz ne? Çiftçilikten nasıl geçiniriz, hiç bir tecrübemiz ve bilgimiz yok bu konuda, kendimiz yiyeceğimiz kadar eker deneriz, görürüz ama bununla geçinebilecek kadar konuya hakim değiliz ki..." dedim. "Çiftçilerin de durumu ortada, hem ne ekeceğiz ki 3 tane çocuk okutup rahat rahat geçinebilelim?" Durdu düşündü, o aşamada çiftçilik fikri ona da pek cazip gelmemiş olmalı ki anında espriyi patlattı, "Hint keneviri ekeriz, bir senede hepsinin parası çıkar!!"
Ondan sonra koptuk zaten, jandarma bizim tarlayı basıp hint kenevirlerimizi ateşe verirken kendimizi "biz mühendisiz, şehirden yeni geldik anlamıyoruz pek bitkilerden ve çiftçilikten, bunda para var dediler ektik" diyerek savunurken hayal ettik, sonra da güldük durduk halimize...
Dur bakalım başımıza neler gelecek...
Neyse, ne diyordum ben? Hah... sahil kasabası... İşin özü; Özgür'e afakanlar bastı iyice, hem işinden, hem büyük şehirden hem de iş sebebiyle uğraşmak zorunda kaldığı insanlar yüzünden kafayı yeme noktasına geldi. Adama hak vermemek elde değil, bunca zamandır ekmek parası diye katlanıyordu her şeye ama nihayet onun da içine fenalıklar geldi bu çalışma temposundan. Benimse canıma minnet, hep hayalini kurduğum şeydir; şöyle her yere yürüyerek veya bisikletle gidebileceğim kadar küçük bir yerde oturayım, pazardan taze sebze meyvemi alayım, yakınlarda bir yerden taze yumurta günlük süt temin edebileyim, minik bir bahçem olsun kah sebze kah çiçek dikeyim, içinde tavuk gibi eşineyim, bir balkonum veya terasım olsun akşam üzeri gün batarken çay keyfi yapayım... Velhasıl nihayet benim adamı da bu kıvama getirmişim demek ki bana;
- Selen artık yeni bir yol çizelim. Ben bu şekilde çalışmaya ve bu şehirde yaşamaya devam edemeyeceğim. Sen aza kanaat eder misin? İşlerimi toparlayayım sonra alıp başımızı gidelim buralardan ne dersin? dedi
Bir an için oruç adamın başına vurdu sandım ama ciddiymiş meğer. Nasıl mutlu oldum bilemezsiniz. "Çok bile dayandın" dedim. Gerçi bu işlerini toparlama durumu herhalde 2015 yılını bulacak ama en azından önümüzde tarih olarak bir hedef var artık. Şimdilik araştırma aşamasındayız. Henüz yer konusunda tam karar vermiş sayılmayız ama Özgür iş te değiştirmek istediği için yaşayacağımız yerde ne ile geçineceğimiz mevzusu daha büyük bir muamma şu an... En komik muhabbet te hep bu konu üzerinde dönüyor.
Ben eğer sahil kasabası olacaksa turizm olabilir, küçük bir pansiyon veya bir butik otel açabiliriz demiştim bir fikir olsun diye. Sonuçta kendimiz kalmayacağımız bir yerde kimseyi yatırmayacağımıza göre bu konuda nispeten başarılı olabiliriz diye düşünmüştüm. Sonra hep bu konu üzerine araştırma yaptık geçen akşam Özgür gelmiş, "Hani biz ekip biçmek istiyorduk, küçük bir çiftlik kuralım, çiftçi olalım diyorduk önceden, neden bu fikirden vaz geçtik?" dedi. Ben de "Özgür ekip biçelim ama bizim etimiz ne budumuz ne? Çiftçilikten nasıl geçiniriz, hiç bir tecrübemiz ve bilgimiz yok bu konuda, kendimiz yiyeceğimiz kadar eker deneriz, görürüz ama bununla geçinebilecek kadar konuya hakim değiliz ki..." dedim. "Çiftçilerin de durumu ortada, hem ne ekeceğiz ki 3 tane çocuk okutup rahat rahat geçinebilelim?" Durdu düşündü, o aşamada çiftçilik fikri ona da pek cazip gelmemiş olmalı ki anında espriyi patlattı, "Hint keneviri ekeriz, bir senede hepsinin parası çıkar!!"
Ondan sonra koptuk zaten, jandarma bizim tarlayı basıp hint kenevirlerimizi ateşe verirken kendimizi "biz mühendisiz, şehirden yeni geldik anlamıyoruz pek bitkilerden ve çiftçilikten, bunda para var dediler ektik" diyerek savunurken hayal ettik, sonra da güldük durduk halimize...
Dur bakalım başımıza neler gelecek...
24 Mart 2013 Pazar
Özgür alışverişte
Geçen hafta Özge 1 aylık oldu. Hafiften gaz ve kolik problemi kendini hissettirmeye başladı. Bazı günler iki ayağım bir pabuca giriyor, onunla uğraşmaktan evi iyice boşveriyorum. En çok yemek olayı sorun oluyor. Çocuklara doğru dürüst bir şeyler yedirmek istiyorum ama bebek huzursuz olunca ben yemek falan pişiremiyorum. Son zamanlarda çoğu öğün geçiştirme tarzında veya hazır şeyler yenerek atlatıldı.
En büyük problem aslında mevsimden kaynaklanıyor. Kış sebzelerinin hepsi gaz yapan sebzeler ve de dolaylı yoldan Özge'yi etkiliyor. Gazı olunca veya karnı ağrıyınca doğru dürüst uyuyamıyor, sürekli kucak istiyor ve de bu da bizi direk etkiliyor. Alışverişe kendim gitmeyince yemek konusunda hayal gücüm de Özgür'ün alıp getirdikleriyle ve de Özge'den arta kalan zamanımla sınırlı oluyor.
Doğumdan bu yana, alışverişi Özgür yapıyor ve de bu da evdeki ikinci en büyük sorun. Çünkü ne kadar alışveriş tuzağı varsa hepsine düşüyor. Bu kadar şuursuzca alışveriş yapan bir insan görmedim ben. Demek istediğim elbette dünya üzerinde örneklerini çok gördüm, ama yakın yöremde böylesi hiç olmamıştı. Ben memur çocuğuyum. Haliyle bizim evde alışveriş her zaman kontrollü oldu. O şekilde yetiştim ben. Hiç öyle alışverişte kendimizi ve aklımızı kaybetmedik yani. Daha önce Özgür'ün alışveriş zırvalıklarına örnekler vermiştim ama şu son bir ayda kendini iyice aştı.
Bi kere hangi sebze ve meyve hangi mevsimde yetişir bilmiyor. O yüzden gidip kış günü patlıcan, domates veya kabak alıp gelebiliyor. İkincisi yaptığı hiçbir seçim sağlıklı olmuyor. Sanırsın benim oğlanları yollamışım alışverişe, ne kadar ıvır zıvır varsa alıp getiriyor. Üçüncüsü hiç etiket okuma alışkanlığı yok. Gereksiz şeylere dünyanın parasını verip geliyor veya aynı kalitede bir ürünü daha ucuza alıp gelebilecekken nedense o hep en pahalı seçeneği alıp getiriyor.
Bu sabah kahvaltı için Migros'a alışverişe gitti. Döndüğünde ben bebeği emziriyordum sinirle geldi bana;
- Kredi kartım onay vermedi yine, ödeme yapmadın mı sen kredi kartlarına? İşyerinin kredi kartı ile almak zorunda kaldım. Ay başında kesicem evin parasından haberin olsun dedi
- Niye? Ne kadar tuttu ki?
- 150 küsür..
- Neeee???!! Allah aşkına Özgür yumurta ile ekmek almaya gittin Migros'a, ne aldın ki o kadar??
- Ne bileyim aldım işte ne eksikse..
- Özgür manyak mısın? Bu kadar sızma zeytinyağını neden aldın?
- İndirimdeydi... Her 50 liralık alışverişe 25 liralık yağ sadece 7 liraydı.
- İyi de indirimde diye 6 ay yetecek yağı şimdiden almana gerek yoktu ki... Neden sadece söylediklerimi alıp gelemiyorsun ki?...Ooof of!... Sen gitme bir daha alışverişe ben gideyim, senin bütçede açtığın gediği kapamak daha zor.
Uzun lafın kısası acilen alışverişi yeniden benim yapmaya başlamam lazım. Henüz bebekle tek başıma hiç dışarı çıkmadım. Hem kendimi biraz zor toparladığım için hem de havalar soğuk olduğu için bugüne kadar cesaret edemedim açıkçası. Ama sanırım bu haftadan itibaren duruma el koymam gerekecek yoksa bu adamın bizim bütçede açtığı delik ozon tabakasındaki delikten bile büyük olacak.
13 Mart 2013 Çarşamba
Özgüven de bir yere kadar...
- Çocuğun nevri döndü diyoruz da, asıl nevri dönen biziz. Düşünsene, gazı var diye kakası olan ama tuvalete yapmak için tutan çocuğu yatırmışım göğsüme sırtına vurup duruyorum. Resmen gözümün içine bakıyor çocuk "yapma yapmaaaa patlayacağım" diye. Yavrum benim yaaa.... Onca baskıya rağmen nasıl tuttu bu çocuk kakasını? Sonra da kakası geldi diye açtık poposunu tuvalete tuttuk aç çocuğu, seni de karnın açken tuvalete tutsalar sen de sinirlenirsin. Kalkalı 2,5 saat olmuş elbet acıkacak. "İki tane gerizekalı, ne yapıcam bunlarla bilmem?" diye düşünüyordur çocuk. Bizse 3. çocuğu yaptık ya süperiz, çözdük herşeyi, artık bu işi biliyoruz diyoruz, ne salaklık ama!
Evet gerçi Özgür bunları söyledikten sonra ikimiz de psikopatlar gibi güldük kendimize ama bu cümleler şu anki durumumuzu özetliyor tam olarak. 3. çocuğu yaptık ama hala özünde beceriksiz iki salağız. Özge'nin kakasını bezine yapmadığını ve de tuvalete yapmak için inatla tuttuğunu gördükçe kafamızı duvarlara vurmak istiyoruz. İki oğlanı zorla altlarına ettirerek büyüttük diye düşündükçe ikimize de fenalıklar geliyor. Bebek oyalamakta da çok yaratıcı değiliz maalesef. Hala eski tas eski hamam devam ediyoruz. Sıkıştığımızda bir tane müzik çalan kız bebek oyuncağını dayıyoruz çocuğun burnuna, onunla oyalanıyor. Bir süre şaşkın şaşkın bakarak oyuncakla oyalanıyor diye biz oyuncağı sevdiğini varsayıyoruz ama nefret te ediyor olabilir tabi. Sonradan bulup işini bitirmek için iyice inceliyordur belki. Bu sabah kahvaltı sofrasında yine koymuşuz Özge'yi ana kucağına, yanına da dayamışız o bebeği, ha babam müzik çaldırıp duruyoruz. Uğur dedi ki;
- Anne bak! Özge bebeğin kulağını tutuyor!
Özgür;
- Hah kulağından yakalamış. Biraz daha büyüsün bence "Yeter artık kafamı şişirdiğin" diye gırtlağını da sıkacak o bebeğin ama daha beceremiyor çocuk.
Resmen anladık ki kaçıncı çocuk olursa olsun yeni bir bebek her zaman insanı alt üst etme becerisine sahip. Bu sabah Özgür'le aramızda geçen konuşmaları bilseniz anlarsınız neden bahsettiğimi;
Özgür- Selen sakat işler yapıyorsun bir kolunda bebek, diğer elinde kesme tahtası... Hayırdır?
Selen- İyi, tamam... sen al şunu da ekmek kes çocuklara
Özgür- Tek elinde çocukla bu ekmek tahtasına boza dökmeyi nasıl becerdin? Dedim sana sakat işler yapıyorsun diye...
15 dk sonra;
Özgür- Çoraplarımı gördün mü?
Selen- Yoo nerdeydi ki?
Özgür- Bilsem... Her yere baktım nerede ve neden çıkardığımı da hatırlayamadım ki...
11 Ocak 2013 Cuma
Sakar salak
Geçen gün kabak tatlısı yapayım dedim. Kabakları yıkayıp doğradım, şekerle birlikte tencereye koyup hiç su koymadan en kısık ateşe oturttum tencereyi. Sonra kendime bir kahve yaptım. Aldım kahvemi oturdum salona. Sonra... Sonra ben unuttum gitti kabakları... Kahveyi içerken bir uyku bastırdı ki sormayın gitsin. Uzandım koltuğa, TV karşısında bir güzel şekerleme yaptım. Aradan yaklaşık 1,5 saat geçtikten sonra kalktım. Ortalığı mis gibi bir şeker kokusu sarmış. Benimse aklımdan kabaklar tamamen uçmuş gitmiş. Çocuklar da Özgür de evde ama hiç biri de fark etmemiş ocakta pişip duran kabakları. Ben uykudan kalkmış ortalığı basan şekerleme kokusuyla canım tatlı çekmiş vaziyette "gidip bi kek yapayım bari" diye bir gittim ki mutfağa benim kabaklar hala ocakta! Neyse ki mucize eseri yanmamışlar. Dibi bile tutmamış. Ne kadar su saldılarsa artık 1,5 saat kaynamaya dayanmış hatta ben kabakları hatırlayana dek o saldığı suyu da iyice çekip bal gibi olmuşlar. Uzun zamandır yediğim en güzel kabak tatlısıydı.
Pazartesi sabahı çocukları kaldırmadan önce ütüyü fişe takıp okul kıyafetlerini ütüledim. Ardından gittim kahvaltı sofrasını kurdum. Ocağa yumurta koydum haşlansın diye. Geri geldim, çocukları kaldırdım. Özgür'e bir gömlek ütüledim. O arada çocuklar giyindi, başlamışken bir kaç gömlek daha ütüleyeyim, lazım olduğunda hazır bulunsun diye ütüyü fişten çekmedim. Sonra aklıma yumurtalar geldi koştum mutfağa, Uğur'a süt koy, Ömer'e süt alerjisi var diye portakal sık, ekmek doğra, yumurtaları soy, beslenme çantalarını hazırla, çayları koy derken unuttum gitti ütüyü. Neyse ki ütüm benden akıllı. Uzun süre yerinden kıpırdatmayınca önce kendini beklemeye alıyor ki bu arada ışığı sürekli yanıp sönüyor, gene de kaale almaz fişte takılı bırakırsan otomatik olarak soğutuyor kendini. Taaa kahvaltının sonunda Özgür çocukları okula götürmeden önce fark etti ütüyü fişte unuttuğumu. Bana kalsa ne zaman hatırlardım hiç bilmiyorum.
Bu aralar niyeyse böyle salak bir haldeyim. Çamaşırları yıkıyorum kurutucuya atmayı veya asmayı unutuyorum. Kurutucudaki çamaşırları çıkarmayı unutuyorum ancak ertesi sabah buruş buruş olduklarında aklıma geliyorlar. Nasılsa tekvando dönüşü çocuklar duş alacak diye beyazları yıkamayıp bekletiyorum sonra beyazları neden beklettiğimi unutup makineyi çalıştırıyorum, doğal olarak ertesi sabah kirli sepetinin dibinde sadece 2 tane beyaz çamaşır bulunca da kendi kendime acaip sinir oluyorum. Tuvalete kireç çözücü döküp iyice çözülsün diye biraz bekleyeyim diyorum, unutuyorum. Ancak bir kaç saat sonra tuvalete girmem gerektiğinde aklıma geliyor bu sefer biran önce tuvaleti kullanabilmek için alelacele klozet temizliyorum. Buzdolabından bir şey alıyorum, kapağını açık unutuyorum. Neden sonra buzdolabı ötmeye başlayınca fark ediyorum kapağının açık olduğunu. Telefonla su söylüyorum sonra kapı çalınca "acaba bu saatte kim geldi" diye salak salak düşünüyorum. Acil bir ihtiyaç için markete gidip almaya gittiğim şey hariç bir sürü şey alıp dönüyorum. Akşam yemeği için çözülsün diye buzluktan tavuk çıkartıyorum, sonra tavuk çıkardığımı unutup "akşama ne pişirsem acaba" diye mutfakta bakınırken tavuğu buluyorum. Isınsın diye çorbayı ocağa koyup unutuyorum, açlıktan midem kazınıp ta bir şeyler yiyeyim diye mutfağa gidince kaynamaktan bir hal olmuş vaziyette buluyorum. Elektrikli süpürgeyle mutfağı süpürüyorum kaldırmadan önce salonu da süpürürüm diye koridorda bırakıp unutuyorum. Toz alıyorum aradan saatler geçiyor bir bakıyorum toz bezini salonda unutmuşum. Banyodan çıkıyorum ışıkları açık unutuyorum. Ellerime krem sürüyorum kremin kapağını açık unutuyorum. Saçlarımı jöleliyorum, jölenin kapağını açık unutuyorum... vs vs
Uzun lafın kısası bana bi haller oldu blogcum. Yarım akıllı birşey oldum çıktım. Bir de sakarım bir de sakarım ki sorma gitsin. "Bir tarafıyla dağ deviren" derler ya, hah işte aynen ondan oldum ben. Habire bir şeyleri kırıp döküyorum. Durup dururken eşyaları elimden düşürüyorum. Sürekli züccaciye dükkanına girmiş fil gibi ne tarafa dönsem bir şeylere çarpıp deviriyorum. Ellerim sanki kavrama yeteneğini kaybetmiş gibi. Öyle saçma sapan hatalar yapıyorum ki...
Yılbaşından önceki hafta ne oldu anlatayım da halime acır mısınız güler misiniz orası artık size kalmış. Bu aralar hamile olan benim biliyorsunuz, ama sürekli balığa aşerip duran Özgür. Adamı ne zaman markete yollasam illa balık ta alıp geliyor. Bu sene içime fenalık geldi balıktan ama adam bir türlü doymadı, usanmadı. Geçenlerde gene ekmek ve yumurta almak için çıkıp hamsi almış gelmiş, bozulmadan kızartayım da yiyelim bari derken bu son günlerdeki sakarlığım tavan yaptı. Tavayı sol elimin üzerine devirip kızgın yağla kendimi yakınca nihayet Özgür'ün balık sevdası son buldu. Nasıl oldu da 10 senedir kullandığım tavayı devirmeyi başardım inanın hiç bir fikrim yok. Yatıp kalkıp şükrediyorum iyi ki çocuklar yanımda değildi onlara bir şey olmadı diye... Bana biraz pahalıya patladı ama sakarlığım sayesinde bir süreliğine balık kızartma görevinden azledildim. Kış günü eve, üzerime, saçıma başıma sinen balık kokusundan kurtulmak için cam pencere açıyorum diye didişip duruyorduk zaten.
Vitamin de alıyorum, bünyede bir şeyim eksilmiş değildir, sanmıyorum. Ama neden böyle sakar, bunak gibi bir şey oldum çıktım bilmiyorum. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi son zamanlarda akşamları ayaklarım da şişmeye başladı. Özgür "Hobbit ayağı gibi olmuşlar bir kılları eksik" diye dalga geçiyor benimle. Dur bakalım doğumdan önce daha ne şekillere gireceğiz...
Pazartesi sabahı çocukları kaldırmadan önce ütüyü fişe takıp okul kıyafetlerini ütüledim. Ardından gittim kahvaltı sofrasını kurdum. Ocağa yumurta koydum haşlansın diye. Geri geldim, çocukları kaldırdım. Özgür'e bir gömlek ütüledim. O arada çocuklar giyindi, başlamışken bir kaç gömlek daha ütüleyeyim, lazım olduğunda hazır bulunsun diye ütüyü fişten çekmedim. Sonra aklıma yumurtalar geldi koştum mutfağa, Uğur'a süt koy, Ömer'e süt alerjisi var diye portakal sık, ekmek doğra, yumurtaları soy, beslenme çantalarını hazırla, çayları koy derken unuttum gitti ütüyü. Neyse ki ütüm benden akıllı. Uzun süre yerinden kıpırdatmayınca önce kendini beklemeye alıyor ki bu arada ışığı sürekli yanıp sönüyor, gene de kaale almaz fişte takılı bırakırsan otomatik olarak soğutuyor kendini. Taaa kahvaltının sonunda Özgür çocukları okula götürmeden önce fark etti ütüyü fişte unuttuğumu. Bana kalsa ne zaman hatırlardım hiç bilmiyorum.
Bu aralar niyeyse böyle salak bir haldeyim. Çamaşırları yıkıyorum kurutucuya atmayı veya asmayı unutuyorum. Kurutucudaki çamaşırları çıkarmayı unutuyorum ancak ertesi sabah buruş buruş olduklarında aklıma geliyorlar. Nasılsa tekvando dönüşü çocuklar duş alacak diye beyazları yıkamayıp bekletiyorum sonra beyazları neden beklettiğimi unutup makineyi çalıştırıyorum, doğal olarak ertesi sabah kirli sepetinin dibinde sadece 2 tane beyaz çamaşır bulunca da kendi kendime acaip sinir oluyorum. Tuvalete kireç çözücü döküp iyice çözülsün diye biraz bekleyeyim diyorum, unutuyorum. Ancak bir kaç saat sonra tuvalete girmem gerektiğinde aklıma geliyor bu sefer biran önce tuvaleti kullanabilmek için alelacele klozet temizliyorum. Buzdolabından bir şey alıyorum, kapağını açık unutuyorum. Neden sonra buzdolabı ötmeye başlayınca fark ediyorum kapağının açık olduğunu. Telefonla su söylüyorum sonra kapı çalınca "acaba bu saatte kim geldi" diye salak salak düşünüyorum. Acil bir ihtiyaç için markete gidip almaya gittiğim şey hariç bir sürü şey alıp dönüyorum. Akşam yemeği için çözülsün diye buzluktan tavuk çıkartıyorum, sonra tavuk çıkardığımı unutup "akşama ne pişirsem acaba" diye mutfakta bakınırken tavuğu buluyorum. Isınsın diye çorbayı ocağa koyup unutuyorum, açlıktan midem kazınıp ta bir şeyler yiyeyim diye mutfağa gidince kaynamaktan bir hal olmuş vaziyette buluyorum. Elektrikli süpürgeyle mutfağı süpürüyorum kaldırmadan önce salonu da süpürürüm diye koridorda bırakıp unutuyorum. Toz alıyorum aradan saatler geçiyor bir bakıyorum toz bezini salonda unutmuşum. Banyodan çıkıyorum ışıkları açık unutuyorum. Ellerime krem sürüyorum kremin kapağını açık unutuyorum. Saçlarımı jöleliyorum, jölenin kapağını açık unutuyorum... vs vs
Uzun lafın kısası bana bi haller oldu blogcum. Yarım akıllı birşey oldum çıktım. Bir de sakarım bir de sakarım ki sorma gitsin. "Bir tarafıyla dağ deviren" derler ya, hah işte aynen ondan oldum ben. Habire bir şeyleri kırıp döküyorum. Durup dururken eşyaları elimden düşürüyorum. Sürekli züccaciye dükkanına girmiş fil gibi ne tarafa dönsem bir şeylere çarpıp deviriyorum. Ellerim sanki kavrama yeteneğini kaybetmiş gibi. Öyle saçma sapan hatalar yapıyorum ki...
Yılbaşından önceki hafta ne oldu anlatayım da halime acır mısınız güler misiniz orası artık size kalmış. Bu aralar hamile olan benim biliyorsunuz, ama sürekli balığa aşerip duran Özgür. Adamı ne zaman markete yollasam illa balık ta alıp geliyor. Bu sene içime fenalık geldi balıktan ama adam bir türlü doymadı, usanmadı. Geçenlerde gene ekmek ve yumurta almak için çıkıp hamsi almış gelmiş, bozulmadan kızartayım da yiyelim bari derken bu son günlerdeki sakarlığım tavan yaptı. Tavayı sol elimin üzerine devirip kızgın yağla kendimi yakınca nihayet Özgür'ün balık sevdası son buldu. Nasıl oldu da 10 senedir kullandığım tavayı devirmeyi başardım inanın hiç bir fikrim yok. Yatıp kalkıp şükrediyorum iyi ki çocuklar yanımda değildi onlara bir şey olmadı diye... Bana biraz pahalıya patladı ama sakarlığım sayesinde bir süreliğine balık kızartma görevinden azledildim. Kış günü eve, üzerime, saçıma başıma sinen balık kokusundan kurtulmak için cam pencere açıyorum diye didişip duruyorduk zaten.
Vitamin de alıyorum, bünyede bir şeyim eksilmiş değildir, sanmıyorum. Ama neden böyle sakar, bunak gibi bir şey oldum çıktım bilmiyorum. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi son zamanlarda akşamları ayaklarım da şişmeye başladı. Özgür "Hobbit ayağı gibi olmuşlar bir kılları eksik" diye dalga geçiyor benimle. Dur bakalım doğumdan önce daha ne şekillere gireceğiz...
7 Aralık 2012 Cuma
Bedenimin aksine çok daraldım
İçim daraldıkça daralıyor bu aralar blogcum. Ne zaman sana içimi dökmeye gelsem elektrikler gidiyor tüm yazdıklarım uçup gidiyor. Bu hafta iki mi oldu üç mü bilmiyorum ama yeniden olursa keçileri kaçıracağım az kaldı. Elektrikler geldiğinde o yazmaya çalıştığım şeyler saçma geliyor ya da ben sil baştan yeni bir yazı yazacak modda olmadığımdan vaz geçiyorum.
Hamilelikte son üç aya girdik, yeniden enerjim azalmaya başladı. Fazla ayakta kalınca oram buram ağrımaya başladı. Şu ana kadar toplamda 7 ayda 9 kilo almışım. Uğur'a hamileyken kanamam olmuştu, hamilelik boyunca kah iğneyle kah hapla sürekli hormon takviyesi aldığım için toplamda 25 kilo alarak gitmiştim doğuma. Şimdiden o zamanki kiloma ulaşarak kendi çapımda (ki burada çap hem gerçek hem de mecazi anlamda kullanılmıştır dikkatinizi çekerim) bir rekora imza attım. Zaten kiloluydum bir de üstüne bu hamilelik kiloları zorluyor. Bazen yürümek, eğilip kalkmak epey zor oluyor. Ama "dur bakalım" diyorum kendime, "daha zaman var, kim bilir daha ne hale geleceksin." Bu kiloların bir kısmı da ödem sanırım çünkü son bir haftadır ellerimi yumruk yaptığımda sanki parmaklarım şiş gibi hissediyorum. Özgür de fark etmiş. "Parmakların şişmiş ama henüz yüzün ve burnun şiş değil. Burun da şişti mi tamamdır, o zaman anla ki doğum yakın. Şimdilik rahat ol sen. Burnun şişerse ben söylerim" diye takılıyor bana.
Bedenimle birlikte içim de şişti blogcum. Bu hafta kontrole gittik ve doktor 20 Şubat gibi doğumun olabileceğini söyledi. Valla hala kendime gelemedim. 20 Şubat'a yaklaşık 10 hafta kaldı daha hiç bir şeyimiz hazır değil. Ne yatak, ne puset, ne kıyafet hiç bir şey yok daha ortada. Özgür'e "10 haftamız var, çocuğun daha hiçbir şeyi hazır değil" dedim "İlahi! 10 hafta az süre mi? Koskoca 10 haftamız var daha, hallederiz" dedi. "28 hafta nasıl geçti anladın mı ki son 10 hafta çok uzun geliyor sana?" dedim kalakaldı öyle. Sanırım bu gazla bebeğin şifonyerini bu haftasonu kurar artık. İçime fenalıklar geliyor, acaba ben mi gereksiz panik yapıyorum yoksa gerçekten biz bu üçüncü çocukta işi fazla mı ağırdan aldık emin olamıyorum. Ama kabahat bende değil, ne zaman niyetlenip bebiş için alışverişe gidecek olsam hava bir kapatıyor, bir yağış iniyor gökten ki sorma gitsin. Gök gürültüleri şimşekler bir yandan, sağanak yağmur bir yandan, "Hadi diyorum bu havada kaşınma. Düşüp başına bir iş açmadan otur oturduğun yerde. Hava açınca gidersin". Özgür zaten öyle rahat ki kızıyorum bazen. İşyerinde bir şey eksik olsa yemin ederim aynı gün, gece bile olsa gider arar bulur, illa alır getirir ama söz konusu bebek alışverişi olunca hem çok hevesli görünüyor hem de öyle boş vermiş duruyor ki anlayamıyorum. Sanki hala 9 ay vaktimiz var... Nereden geliyor bu rahatlık bilmem, hormonlardan herhalde. Allah muhafaza ikimizin de hormonları sapıtsa ayvayı yemiştik. Dolayısıyla bu dönemde mantıklı düşünmeye çalıştığımda onu normal kendimi aşırı tepkili bulmaya eğilimliyim.
Bu ruh haliyle artık ben bile kendime katlanamıyorum bazen. İçimden ne kitap okumak geliyor ne örgü örmek. Televizyonda izlenecek bir şey zaten bulamıyorum. Özgür'e sataşıyorum bol bol. Bebek doğunca vaktim olmaz diye evdeki başlayıp yarım bıraktığım şeyleri tamamlayayım dedim. Dolapları karıştırırken bu yarım battaniyeyi buldum. Neredeyse 1,5 sene olmuş buna başlayalı, maymun iştahlı ben sıkılınca atmışım bir yana. Kolay motif, hızlıca örüp hırsımı çıkartmak için ideal. Onu örüyorum harıl harıl. En azından bir şeyi tam yapayım doğumdan önce...
Hamilelikte son üç aya girdik, yeniden enerjim azalmaya başladı. Fazla ayakta kalınca oram buram ağrımaya başladı. Şu ana kadar toplamda 7 ayda 9 kilo almışım. Uğur'a hamileyken kanamam olmuştu, hamilelik boyunca kah iğneyle kah hapla sürekli hormon takviyesi aldığım için toplamda 25 kilo alarak gitmiştim doğuma. Şimdiden o zamanki kiloma ulaşarak kendi çapımda (ki burada çap hem gerçek hem de mecazi anlamda kullanılmıştır dikkatinizi çekerim) bir rekora imza attım. Zaten kiloluydum bir de üstüne bu hamilelik kiloları zorluyor. Bazen yürümek, eğilip kalkmak epey zor oluyor. Ama "dur bakalım" diyorum kendime, "daha zaman var, kim bilir daha ne hale geleceksin." Bu kiloların bir kısmı da ödem sanırım çünkü son bir haftadır ellerimi yumruk yaptığımda sanki parmaklarım şiş gibi hissediyorum. Özgür de fark etmiş. "Parmakların şişmiş ama henüz yüzün ve burnun şiş değil. Burun da şişti mi tamamdır, o zaman anla ki doğum yakın. Şimdilik rahat ol sen. Burnun şişerse ben söylerim" diye takılıyor bana.
Bedenimle birlikte içim de şişti blogcum. Bu hafta kontrole gittik ve doktor 20 Şubat gibi doğumun olabileceğini söyledi. Valla hala kendime gelemedim. 20 Şubat'a yaklaşık 10 hafta kaldı daha hiç bir şeyimiz hazır değil. Ne yatak, ne puset, ne kıyafet hiç bir şey yok daha ortada. Özgür'e "10 haftamız var, çocuğun daha hiçbir şeyi hazır değil" dedim "İlahi! 10 hafta az süre mi? Koskoca 10 haftamız var daha, hallederiz" dedi. "28 hafta nasıl geçti anladın mı ki son 10 hafta çok uzun geliyor sana?" dedim kalakaldı öyle. Sanırım bu gazla bebeğin şifonyerini bu haftasonu kurar artık. İçime fenalıklar geliyor, acaba ben mi gereksiz panik yapıyorum yoksa gerçekten biz bu üçüncü çocukta işi fazla mı ağırdan aldık emin olamıyorum. Ama kabahat bende değil, ne zaman niyetlenip bebiş için alışverişe gidecek olsam hava bir kapatıyor, bir yağış iniyor gökten ki sorma gitsin. Gök gürültüleri şimşekler bir yandan, sağanak yağmur bir yandan, "Hadi diyorum bu havada kaşınma. Düşüp başına bir iş açmadan otur oturduğun yerde. Hava açınca gidersin". Özgür zaten öyle rahat ki kızıyorum bazen. İşyerinde bir şey eksik olsa yemin ederim aynı gün, gece bile olsa gider arar bulur, illa alır getirir ama söz konusu bebek alışverişi olunca hem çok hevesli görünüyor hem de öyle boş vermiş duruyor ki anlayamıyorum. Sanki hala 9 ay vaktimiz var... Nereden geliyor bu rahatlık bilmem, hormonlardan herhalde. Allah muhafaza ikimizin de hormonları sapıtsa ayvayı yemiştik. Dolayısıyla bu dönemde mantıklı düşünmeye çalıştığımda onu normal kendimi aşırı tepkili bulmaya eğilimliyim.
Bu ruh haliyle artık ben bile kendime katlanamıyorum bazen. İçimden ne kitap okumak geliyor ne örgü örmek. Televizyonda izlenecek bir şey zaten bulamıyorum. Özgür'e sataşıyorum bol bol. Bebek doğunca vaktim olmaz diye evdeki başlayıp yarım bıraktığım şeyleri tamamlayayım dedim. Dolapları karıştırırken bu yarım battaniyeyi buldum. Neredeyse 1,5 sene olmuş buna başlayalı, maymun iştahlı ben sıkılınca atmışım bir yana. Kolay motif, hızlıca örüp hırsımı çıkartmak için ideal. Onu örüyorum harıl harıl. En azından bir şeyi tam yapayım doğumdan önce...
20 Kasım 2012 Salı
Mantar Çorbası
Geçenlerde, evde yediğimiz yoğurt, turşu, reçel gibi bazı temel şeyleri, katkı maddesi falan olmasın diye kendim yapmaya çalıştığımdan hatta o yüzden eltimin bana "amish" diye takıldığından bahsetmiştim. Benim adamların en sevdiği hazır gıdalardan biri de hani şu paketlerde satılan kremalı mantar çorbası idi. Oldum olası hazır çorbalara gıcık olan bir insan olarak senelerdir bunları vazgeçirmeye uğraşıyordum ama Özgür'ü ne zaman alışverişe yollasam illa bir iki paket te hazır mantar çorbası alır gelirdi. Geçenlerde internetten bulduğum bir tarifle evde mantar çorbası yaptım. Sonuç tabi şahane oldu. Parmaklarımızı da yiyorduk az kalsın.
Çorbasını içerken Özgür bir ara "Nefis olmuş. Hazır çorba değil bu, değil mi? Mantar çorbasını da kendin mi yapıyorsun artık?" diye sordu. Ben "Evet ben yaptım" deyince de "Mantarlarını da kendin toplamaya kalkmadın değil mi?" diye sordu bu sefer.. Sanırım eve giren hazır yiyecekleri en aza indirme işini biraz abartmaya başladığımın işareti bu...
Çorbasını içerken Özgür bir ara "Nefis olmuş. Hazır çorba değil bu, değil mi? Mantar çorbasını da kendin mi yapıyorsun artık?" diye sordu. Ben "Evet ben yaptım" deyince de "Mantarlarını da kendin toplamaya kalkmadın değil mi?" diye sordu bu sefer.. Sanırım eve giren hazır yiyecekleri en aza indirme işini biraz abartmaya başladığımın işareti bu...
9 Ekim 2012 Salı
Güzel bir gün
Bu güzel, güneşli günde keyfime keyif katan bir gelişme oldu. Ömer etüde başladı. Artık haftanın 3 günü önce 2:30 da Ömer'i almaya sonra 4:00'te Uğur'u almaya okula gitmeme gerek kalmadı. İkisi de haftanın ilk üç günü 4'te diğer iki gün 2:30 da çıkacaklar. Eyooooo! Günde 3 defa okula gidip gelmekten, koca göbeğimle o yokuşu tırmanmaya çalışmaktan fenalıklar geliyordu. Hatta geçenlerde birlikte çocukları almaya giderken eltime diyordum, "Korkarım günün birinde bu yokuşta ruhumu teslim edicem" diye. Nasıl iyi geldi bu düzenleme anlatamam. Ömer de en iyi arkadaşı etüde kalıyor diye fazladan 1,5 saat okulda kalmak isteyince çok işime geldi açıkçası. Çünkü sırf gidip gelmek zor oluyor diye çocuğu da okulda kalmaya zorlayacak değildim. Neyse işin özü bugün ayrı bir hafifledim sanki. İkisini birlikte alacağım okuldan artık.
Bu aralar hiç içimden kitap okumak gelmiyor niyeyse. Thomas Hardy'nin Çılgın Kalabalıktan Uzak kitabını çoktan bitirdim ama yeni bir kitaba başlayamadım bir türlü. Keşke şu Taht Oyunları serisinin yeni kitabı çıksaydı ya da Patrick Rothfuss'un Kvothe'nin maceralarını anlattığı yeni kitabı çıkabilseydi. Canım öyle fantastik bir şeyler okumak istiyor ama bulamıyorum beni çeken bir kitap. Sürekli bir örgü-dantel vs el işi yapasım var ama neye, neresinden başlayayım karar veremedim. İnternetteki DIY projelerine, elimdeki dantel ve örgü dergilerine bakıp duruyorum. Şu bebeğin cinsiyeti bir belli olsaydı ona göre birşeyler başlardım belki. Haftaya doktor kontrolümüz var, 20 hafta bitecek inşallah. Belki o zaman doktor cinsiyet konusunda kesin bir şey söyleyebilir.
Geçenlerde eski tişörtlerden yaptığım bu paspası bitirdim. Maalesef böyle düdük gibi, ufacık birşey oldu. Ama malum, evde temizlik bezi olmaktan kurtulabilecek kalitede sağlam ve eski tişört bulmak biraz zor oldu. İleride yeniden paspas yapmakta kullanabileceğim şekilde kırpıp doğrayabileceğim, penye kumaşından bir şey bulursam diye ucunda ek yapılabilecek bir parça ip bıraktım. Mutfakta lavabonun önüne serebilirim sanırım. Sürekli oraya elimden su falan damlıyor yerler ıslak olunca da kayıyoruz. Ufak ama orada iş görecek kadar emicidir herhalde. Sıradan bir temizlik bezinden da daha güzel görünür orada.
Bu aralar zaman garip bir hızda akıp gidiyor. Bazen okul açılalı aylar olmuş gibi geliyor, bakıyorum sadece 3 hafta geçmiş. Ama diğer yandan 4 hafta bitse de cinsiyetini öğrensek diye iple çektiğimiz doktor kontrolü bir türlü gelmek bilmiyor. Evin içinde bir sağı bir solu didikleyip duruyorum can sıkıntısından. Hangi iple ne yapabilirim diye mevcut yünlerimi elden geçiriyordum da, taşınma günü gelmeden önce tüm stokladığım yünleri kendim paketlemem şart. Özgür yün stoğumu görecek olursa büyük ihtimalle kafamı kırar, "Kafasız kadın altın mı bunlar, durdukça değer kazansın. Bari mantıklı bir şeye yatırım yapsaydın" diye söylemediğini bırakmaz. O yüzden iki elim kanda da olsa, karnım burnuma değil alnıma bile çıksa olsa o yünleri mutlaka kendim paketlemeliyim. Maazallah sonra hayatta çenesinden kurtulamam.
Bu aralar hiç içimden kitap okumak gelmiyor niyeyse. Thomas Hardy'nin Çılgın Kalabalıktan Uzak kitabını çoktan bitirdim ama yeni bir kitaba başlayamadım bir türlü. Keşke şu Taht Oyunları serisinin yeni kitabı çıksaydı ya da Patrick Rothfuss'un Kvothe'nin maceralarını anlattığı yeni kitabı çıkabilseydi. Canım öyle fantastik bir şeyler okumak istiyor ama bulamıyorum beni çeken bir kitap. Sürekli bir örgü-dantel vs el işi yapasım var ama neye, neresinden başlayayım karar veremedim. İnternetteki DIY projelerine, elimdeki dantel ve örgü dergilerine bakıp duruyorum. Şu bebeğin cinsiyeti bir belli olsaydı ona göre birşeyler başlardım belki. Haftaya doktor kontrolümüz var, 20 hafta bitecek inşallah. Belki o zaman doktor cinsiyet konusunda kesin bir şey söyleyebilir.
Geçenlerde eski tişörtlerden yaptığım bu paspası bitirdim. Maalesef böyle düdük gibi, ufacık birşey oldu. Ama malum, evde temizlik bezi olmaktan kurtulabilecek kalitede sağlam ve eski tişört bulmak biraz zor oldu. İleride yeniden paspas yapmakta kullanabileceğim şekilde kırpıp doğrayabileceğim, penye kumaşından bir şey bulursam diye ucunda ek yapılabilecek bir parça ip bıraktım. Mutfakta lavabonun önüne serebilirim sanırım. Sürekli oraya elimden su falan damlıyor yerler ıslak olunca da kayıyoruz. Ufak ama orada iş görecek kadar emicidir herhalde. Sıradan bir temizlik bezinden da daha güzel görünür orada.
Bu aralar zaman garip bir hızda akıp gidiyor. Bazen okul açılalı aylar olmuş gibi geliyor, bakıyorum sadece 3 hafta geçmiş. Ama diğer yandan 4 hafta bitse de cinsiyetini öğrensek diye iple çektiğimiz doktor kontrolü bir türlü gelmek bilmiyor. Evin içinde bir sağı bir solu didikleyip duruyorum can sıkıntısından. Hangi iple ne yapabilirim diye mevcut yünlerimi elden geçiriyordum da, taşınma günü gelmeden önce tüm stokladığım yünleri kendim paketlemem şart. Özgür yün stoğumu görecek olursa büyük ihtimalle kafamı kırar, "Kafasız kadın altın mı bunlar, durdukça değer kazansın. Bari mantıklı bir şeye yatırım yapsaydın" diye söylemediğini bırakmaz. O yüzden iki elim kanda da olsa, karnım burnuma değil alnıma bile çıksa olsa o yünleri mutlaka kendim paketlemeliyim. Maazallah sonra hayatta çenesinden kurtulamam.
25 Eylül 2012 Salı
Biraz abartmış olabilirim
Büyüyen göbeğimle birlikte benim adamların gözündeki imajım "otoriter anne" modelinden "hormon topağı" na dönüştü. Geçen sabah yeni aldığım okul tişörtünün boyutları hakkında Uğur'la birbirimize girdiğimizde veya Pazar akşamı yemekte kendimi kaybedip esip gürlediğimde benimkileri birbirlerine kaş göz işareti yaparak "ilişmeyin, hormonlar yüzünden böyle" derken yakaladım.
Efendim tişört olayı şuydu; Uğur'un geçen sene giydiği okul tişörtleri küçülmüş sadece bir tane kısa kollu tişört üstüne oluyordu. Ben de gidip sene sonuna kadar giyebilsin diye biraz da büyükçe iki yeni tişört aldım. Yeni tişörtleri biraz büyük bulunca velet kıyameti kopardı, "çok büyük bunlar, üzerimden dökülüyor, bunları giyeceğime uzun kollu tişörtle giderim okula" diye trip yaptı. O yüzden sabahın köründe bağırışıp çağırıştık.
Pazar akşamı ise koca birer tencere nohut ve pilav yapmış, sofrayı kurmuş benim adamları sofraya getirmeye çalışıyordum ki kapı çaldı. Bunu da anlamış değilim, "açız... açız" diye duvarları tırmalarlar, yemeği yapar sofrayı kurarsın kimse gelip sofraya oturmaz. İlla hepsine tek tek davetiye göndermek gerekir. Neyse tam ben bu durumda benimkileri sofraya oturtmaya çalışıyordum ki kapı çaldı. Bir baktık Özgür tüm pazar gününü fuarda geçirdiği için görmeye gidemediğimiz babaannemiz, eltimle iki koca poşet dolusu nevale göndermiş bize. Neler neler yapmış kadıncağız; balık tava, patates salatası, zeytinyağlı dolma, zeytinyağlı barbunya, sütlaç... Benim adamlar gelen poşetleri açtıkları gibi direk zeytinyağlı dolmaya yumuldular bende de şalterler attı tabi. "Ulen, ben iki koca tencere yemek yapmışım kimseyi bir türlü sofraya oturtamıyorum, siz burda babaannenin zeytinyağlı dolmalarıyla karnınızı doyuruyorsunuz. Başlarım leyn böyle işe, ne haliniz varsa görün" deyip resti çektim gittim salona. Ondan sonra hepsi gelip gönlümü aldılar, sonra da oturup kuzu kuzu herşeyden yediler. Gece yatağa yattığımızda Özgür dedi ki;
- Ben belki midemi bozduğum için yarın işe gidemeyebilirim
- Niye, ne yedin ki o kadar?
- Nohut, balık, patates salatası, barbunya, zeytinyağlı dolma, sütlaç....
- Yuh! Niye karıştırdın ki o kadar? Hepsini bir günde yersen bozarsın tabi mideni de motoru da
- Ne yapalım g.t korkusundan yedik koca tabak nohutu, çok ta koymuştun ama korkumdan birşey diyemedim. Üzerine de annemin gönderdiklerinden biraz tadınca böyle oldu işte...
Gülsem mi, adama acısam mı bilemedim bi an. Gerçekten bu kadar gözlerini korkutmuş olamam ama herhalde di mi? Gerçi normalde acaip tatlı düşkünü bir insan olarak son zamanlarda ben bile kendimi tanıyamaz oldum. Hamile kaldım kalalı içimde hiç tatlı isteği kalmadı. Hiç canım şekerli bir şey istemiyor. Bütün Ramazan ayran içip durdum. Şimdi de bir turşu hevesidir gidiyor sormayın. Geçenlerde koca bir lahanayı zorla 5 kiloluk kavanoza tıkıştırıp turşu yapmıştım. Nohutun yanında yedik baktık ki nefis olmuş. Ondan sonra bende bir gaza geldim ki sormayın. Annemden de almışım turşu için altın oran formülünü (1 litre suya 3 yemek kaşığı kaya tuzu ve bir çay bardağı sirke) elime ne geçse turşusunu kurmaya başladım. Havalar da sıcak gittikçe bu sefer yaptığım turşuları yumuşayıp ekşimesin diye buzdolabına tıkar hale geldim. Korkarım bu şekilde devam edersem yakında buzdolabında turşudan başka bir şeye yer kalmayacak. Şimdi bu aşamadan sonra ben de ipin ucunu kaçırdım. Turşu kurma mevsiminde değil miyiz yani biz şimdi? Tüm bu turşu hevesinin veya bu anlamsız kavgaların sebebi benim hormonlarım mı yani?
6 Eylül 2012 Perşembe
Ortodontist diyeni döverim
Bugün Özgür'le yedik birbirimizi. Gündem Ömer'in ortodontik tedavisi idi. Nihayet doğru dürüst bir ortodonti uzmanı bulduk. Hatta bir değil tam üçünün bir arada olduğu bir ortodonti kliniği idi gittiğimiz. Evden epeyce uzakta ama çok içimize sindi. Gayet titiz bir muayene ve detaylı röntgenlerden sonra Ömer'de aslında babasındaki gibi alt çene çıkıklığı olmadığı tespit edildi. Nasıl rahatladık anlatamam. Çocuk 17 aylıktı biz erken tedavi diye doktor doktor gezmeye başlamıştık. Neyse çene kemikleriyle bir sorunu yokmuş ama yutkunurken diliyle dişlerini ittirdiği için dişleri dışa doğru yamuk duruyormuş. Diş yapısı da çenesine göre iri olduğu için 32 dişinin normal şartlar altında ağzında düzgün bir şekilde, bir hizada duramayacağını röntgenlere bakarak biz bile anladık. Haliyle bir kaç sene sürecek bir tedavi programı yapıldı. Üç ortodontist kafa kafaya verip ilk etapta ağzında yamuk duran ön dişi damak aparatıyla düzeltip kalıcı dişlerin çıkması için yer açmaya karar verdiler. Bugün damak aparatını almaya gittik. Nasıl takıp çıkaracağımızı falan gösterdi doktor. 3 hafta sonrasına randevu alıp eve geldik.
Ama her gidiş geliş, trafik yüzünden bizim hayatımızdan en az 4-5 saat götürüyor. Öyle bir işkence ile gidip geliyoruz. Neyse efendim eve gelince Ömer bu aparatı takmamak için huysuzluk etti. Akla gelebilecek en saçma bahaneleri öne sürdü. Yok artık gözlüğü varmış bir de bu aleti takıp okula gidemezmiş, iyice inek gibi görünecekmiş. Hiç öyle bir aletle gezen var mıymış. Dişlerini çekip öyle tedavi etsinmiş doktor, damağından ne istiyormuş. Bu aletle konuşmayı bırak yutkunamıyormuş bile vs vs... Saatlerce oturup anlattık. "Bu aparat ne ki böbrek yetmezliği yüzünden sürekli diyalize bağlanan insanlar var, kalp yetmezliği yüzünden hayatı bir alete bağlı olan insanlar var. Sense altı üstü ağzına takıp çıkarılabilen bir aparat takıp iyileşeceksin, yat kalk haline şükret. Çok daha kötü bir durumda yaşamak zorunda olan insanlar varken senin şikayet etmen saçma. Bu senin sağlığın için şart, bebeklik etme. Sen de biliyorsun ki gözlük te ilk başta garip gelmişti ama zamanla alıştın, yatarken çıkarmayı unuttuğun bile oldu kaç defa. Görürsün buna da alışacaksın zamanla ağzında olduğunu bile unutacaksın.... vs vs" Kısaca söylenebilecek ne varsa söyleyip tam çocuğu denemeye ikna ettik Özgür aparatı eline bir alıp baktı ve anında kusurlu olduğuna karar verdi. O andan sonra zaten benim sigortalarım öyle bir attı ki delirdim resmen. Hayatımda hiç Özgür'e bu kadar sinirlenmemiştim.
"Görüyor musun bak adam onca sene boşuna okumuş, ortodonti uzmanı olmuş ama senin kadar bilgi sahibi olamamış. Bir hareketli diş aparatının nasıl olması gerektiğini hala bilmiyor, tutmuş çocuğa böyle bir şey yapmış utanmadan" diye bağırdım çağırdım. Neymiş efendim Özgür de zamanında bu aparattan takmış onunki farklıymış. "Allah aşkına anlatma bana farkını. Duymak istemiyorum 25 yıl önce kullandığın aparatla bugünkü arasında ne fark olduğunu. Bir diş dolgusu bile 25 yılda nasıl değişti sen tutmuş böyle bir aparat konusunda ahkam kesiyorsun. Oldu olacak bu işe de el at, sen daha iyisini biliyorsun ya, yap kendin bi aparat, takalım çocuğa boşuna gidip gelmeyelim ta Çapa'ya" diye bağırdım çağırdım. Saatlerce söylendim yetmedi bir türlü sakinleşemedim. Bir insan nasıl bu kadar önyargılı, bu kadar sabit fikirli, bu kadar ukala olabilir. Uzman olmadığın bir konuda bir fikir beyan etmeden önce bir açar bakarsın. En azından internetten bir araştırırsın, ondan sonra bunu takmak zorunda olan çocuğun duymayacağı bir şekilde yaparsın eleştirini. Biz birbirimize girince doğal olarak çocuk ta fırlattı diş aparatını kaçtı gitti.
Deli olmamak elde değil. Çok ciddiyim gerçekten elimde kalacaktı bu gece. O kadar sinirlendim ki. Hayır sen yine alıştırmaya çalış çocuğu, ama çaktırmadan ilk fırsatta aç konuş doktorla. Önce bir anlamaya çalış neden böyle bir şey yaptırmış. Hemen niye "Yanlış bu alet, çocuk haklı, kullanma çocuğum" diyorsun? Alet çocuğun ağzında 5 dakikadan uzun kalmadı ki... Keşke günün birinde böyle ahkam kestiği, kusur aradığı adamlardan biri gerçekten konusuna acaip hakim, aşırı uzman biri çıksa da bu ukala dümbeleğini yerin dibine sokup sokup çıkarsa öyle bir yüreğimin yağları eriyecek ki... Ah ahh keşkeee.... Vallahi ben yoruldum bu ailenin adamlarıyla uğraşmaktan, eğer karnımdaki de oğlan çıkarsa korkarım direk doğumhaneden psikiyatriye yatıracaklar beni.
21 Ağustos 2012 Salı
Bu aralar bebek bekliyorum ya...
Bu aralar Özgür'ün diline pelesenk oldu bu. Benimle veya kendisiyle dalga geçmek için hep bu cümleyi kullanıyor. Hep te öyle zamanlara denk getiriyor ki beni gülmekten öldürüyor.
Geçenlerde işyerinden aramış beni azarlıyor,
- Saat beş buçuk olmuş, neden bu saate kadar aranmıyorum ben? Ayıp değil mi? Saat kaç olmuş hiç kocanı aramak aklına gelmiyor!"
- Ama Özgür, arayınca da tersliyorsun, "toplantıdayım var mı acil bişey" diye ters ters konuşuyorsun. Arasam bi türlü aramasam bi türlü ben ne yapayım?
- Bu aralar bebek bekliyorum ya çok hassasım, sen aramayınca emin olamıyorum beni sevdiğinden...
- Allah cezanı vermesin görürsün akşama sen, bakalım kim hassasmış.
Bayram sabahı annesine ziyarete giderken kızdı bana, bayram sabahı yerli bir müzik tak diye. Amy Winehouse cd'sini çıkarıp rastgele taktığımız cd MFÖ'nünki çıkınca ikimiz de bir tuhaf olduk. Meğer yaşlandıkça ve insanın yaşadıkları çoğaldıkça şarkı sözlerine yeni yeni anlamlar yükleniyormuş. "Bu sabah yağmur var İstanbul'da" yı dinliyorduk. Tam da şarkıdaki gibi bulutlu yağmurlu bir sabahtı. Arife günü Gönen'deki teyzelerimizden birinin vefat haberini almıştık, "iyi ki bu yaz gidip görmüşüz" diye birbirimiz avuturken bu şarkı çıkınca ikimiz de kötü olduk. Aklımıza binbir türlü başka şey geldi, gözlerimiz falan dolu. Ondan sonra çat diye kapattı teybi, "Sen yine tak bi ingilizce CD, yarı anlar-yarı anlamazken daha iyiydi şarkılar" dedi sonra da ekledi "Bu aralar bebek bekliyorum ya çok duygusalım."
Bayram tatilinde evde yan gelip yatıyor, yaz boyunca çok geç geldiği veya iftardan sonra yeniden işe gittiği günler oldu. Uzun süredir böyle yoğun bir tempoda çalışıyordu o yüzden bu bayram tatilini sonraki hafta sonuyla birleştirip evde geçirmeye iyice dinlenmeye karar verdi. Arada koltukta uyukladığında bana "Bu aralar bebek beklediğim için çok sık uyku bastırıyor" diyor. Ben de "Nereden bekliyorsun bebeği, postadan mı?" diyorum.
Eh üçüncü bebekte artık önceki yaşanmışlıklardan dolayı ya cidden çivisini çıkarmışız bu işin ya da eski hatalarımıza gülmeyi gerçekten öğrenmişiz.
Geçenlerde işyerinden aramış beni azarlıyor,
- Saat beş buçuk olmuş, neden bu saate kadar aranmıyorum ben? Ayıp değil mi? Saat kaç olmuş hiç kocanı aramak aklına gelmiyor!"
- Ama Özgür, arayınca da tersliyorsun, "toplantıdayım var mı acil bişey" diye ters ters konuşuyorsun. Arasam bi türlü aramasam bi türlü ben ne yapayım?
- Bu aralar bebek bekliyorum ya çok hassasım, sen aramayınca emin olamıyorum beni sevdiğinden...
- Allah cezanı vermesin görürsün akşama sen, bakalım kim hassasmış.
Bayram sabahı annesine ziyarete giderken kızdı bana, bayram sabahı yerli bir müzik tak diye. Amy Winehouse cd'sini çıkarıp rastgele taktığımız cd MFÖ'nünki çıkınca ikimiz de bir tuhaf olduk. Meğer yaşlandıkça ve insanın yaşadıkları çoğaldıkça şarkı sözlerine yeni yeni anlamlar yükleniyormuş. "Bu sabah yağmur var İstanbul'da" yı dinliyorduk. Tam da şarkıdaki gibi bulutlu yağmurlu bir sabahtı. Arife günü Gönen'deki teyzelerimizden birinin vefat haberini almıştık, "iyi ki bu yaz gidip görmüşüz" diye birbirimiz avuturken bu şarkı çıkınca ikimiz de kötü olduk. Aklımıza binbir türlü başka şey geldi, gözlerimiz falan dolu. Ondan sonra çat diye kapattı teybi, "Sen yine tak bi ingilizce CD, yarı anlar-yarı anlamazken daha iyiydi şarkılar" dedi sonra da ekledi "Bu aralar bebek bekliyorum ya çok duygusalım."
Bayram tatilinde evde yan gelip yatıyor, yaz boyunca çok geç geldiği veya iftardan sonra yeniden işe gittiği günler oldu. Uzun süredir böyle yoğun bir tempoda çalışıyordu o yüzden bu bayram tatilini sonraki hafta sonuyla birleştirip evde geçirmeye iyice dinlenmeye karar verdi. Arada koltukta uyukladığında bana "Bu aralar bebek beklediğim için çok sık uyku bastırıyor" diyor. Ben de "Nereden bekliyorsun bebeği, postadan mı?" diyorum.
Eh üçüncü bebekte artık önceki yaşanmışlıklardan dolayı ya cidden çivisini çıkarmışız bu işin ya da eski hatalarımıza gülmeyi gerçekten öğrenmişiz.
21 Temmuz 2012 Cumartesi
Temizlik bezi
Özgür'ün ne kadar alerjik bir bünyesi olduğundan bahsetmiş miydim? Neyse bahsetmediysem de artık biliyorsunuz. Her türlü ücübik şeyden alerji olabilecek bir potansiyeli var. Bir defasında yediği karpuzdan hastanelik oluyordu neredeyse. Böyle cins bir insan. Hal böyle olunca neredeyse buluttan nem kapar hale geldi adam. Evdeki en sık kapışma konumuz banyoda duran temizlik bezleri. Normalde bozuk sütü sağlamından ayırd edemez ama niyeyse banyoda ıslak kalmış, küf veya azıcık kötü kokan tüm temizlik bezlerini şıp diye bulur. Ben ki hassas burna sahip bir insanım ama onun şikayet ettiği kokuları niyeyse hiç alamıyorum. Benim alamadığım bir koku yüzünden karşıma dikilip şikayet edince de zıvanadan çıkıyorum.
Geçmişte çok yedik birbirimizi. Tepemin tasını attırdığı bir gün sırf çenesini kapasın diye yepyeni vileda paspasımı bile attığım oldu. Hatta ben çaresizlikten şikayetinin psikolojik olduğunu bile iddia ettim de Aman Allah'ım ne kızdı bana görmeniz lazımdı. Baktım olacak gibi değil, ben de kendimce önlem almaya başladım. Sonuçta her ne kadar ben alamasam da onu rahatsız eden kokular konusunda bir hassasiyeti var kabul etmek lazım. O yüzden kullandığım temizlik bezlerini ıslak ta olsa temiz bırakmaya hatta sık sık hepsini atıp makinada yıkayıp kurutup o şekilde saklamaya özen gösteren bir insan oldum. Adam manyak çünkü biliyorum, durup dururken ne diye başıma sardırayım? Artık biliyorum huyunu, yemin ederim ben ondan beter manyak oldum. Bilhassa dikkat ediyorum, her bezi kullandıktan sonra güzelce yıkayıp durulayıp öyle bırakıyorum. Ben bu kadar dikkat eder, özen gösterirken "Banyoda yine küf kokan bir şey var" diye çıkmıyor mu karşıma yemin ederim bir kaşık suda boğasım geliyor.
Geçen gün bu yüzden kapıştık yine. Dolaptan yoğurt kabını çıkarırken kolum çarptı, kap biraz eğilince de yere yoğurt döküldü. Ben de haliyle banyodan temiz bir bez alıp, ıslatıp yere dökülen yoğurdu sildim. Sonra da bezi durulayıp kurusun diye astım banyoya. Var mı buraya kadar bir eksiğim? Vay efendim tüm banyo küf kokuyormuş. Tıkanmış nefes alamıyormuş. Yemin ederim gözüm karardı bir an. Daha ne yapayım ulen, daha ne yapayım! diye saldım aklımın iplerini. Bağırdık çağırdık birbirimize. "Bir daha banyoda bez istemiyorum" dedi. Ben de "Banyoda temizlik bezi olur, nereme sokayım ıslak bezleri?" dedim. Nereme sokarsam sokayım onu ilgilendirmediğini, sonuçta kokusundan nefes alamadığını söyledi. Alamadığım bir koku yüzünden beni suçlamaya hakkı olmadığını, özellikle dikkat ettiğim bir konuda illa bir kusur bulabilmek için insanın huysuz olması gerektiğini söyledim. "Sonuçta banyoda bez olur, evde iki tuvalet var, kokmayanına gir madem" diye söylendim buna. Hayır gerçekten aklım almıyor, yere düşen yoğurdu silip sonra durulayıp astığım bez nasıl böyle rahatsız edecek derecede kokabilir? Burnuma dayayıp kokladım, ıslak bezin kokusunu uzun uzun içime çektim, yeminle bir koku alamadım. Evde balkon falan da yok ki ıslak bezleri balkonda kurutayım. Çıldıracak gibiyim. Şuraya yazıyorum ki günün birinde gazetede "ıslak bir temizlik bezi yüzünden çıldırdı" diye bir yazı görürseniz sakın şaşırmayın, olabiliyor işte.
Hem Allah aşkına siz nerede saklıyorsunuz ki temizlik bezlerini? Bende mi var bir problem?
9 Mayıs 2012 Çarşamba
Yine mi diş muhabbeti?
Özgür'ün dişçi maceralarını anlatmıştım daha önce. O zamandan beri eli sürekli dişinde, kurcalayıp duruyordu. "Kanal tedavisi yaptırdığım dişin dibi şişti" dedi durdu. Ben de "Nereyi o kadar kurcalarsan eninde sonunda şişer zaten" diye azarladım bunu. Geçen gün bir gösterdi ki koskoca, leblebi kadar bir şişlik var hakikaten. "Oha Özgür, bu diş bu hale gelene dek niye gitmedin dişçiye?" dedim bu sefer. Günlerdir şikayet ediyor ama bir dişçiye gitme girişimi olmayınca yine gereksiz yere evham yapıyor sanmıştım. O kadar evhamlı, o kadar pimpirikli biri ki bir işi de rast gitse zaten en başta ben şaşacağım. Kendi bulduğu dişçi dişini bu hale getirince ne zamandır benim dişçime laf edip duruyordu. Yok adamcağızın verdiği kartta dişçi diye yazmıyormuş, dişçiler genelde belirtmeden duramazmış, muayenehanede bir yerde diplomasını görmüş müyüm, gerçekten dişçi miymiş... Falan filan... yedi durdu beni. En sonunda "Diploması olmasa bile razıyım, yeter yahu! Memnunum ben dişçimden." diye kestirip attım.
Geçen hafta diş etinde o koca şişliği görünce zar zor ikna ettim bunu benim dişçiye gitmeye. Ama gitmeden önce de bin defa falan tembih ettim, "Bana bak, senin dişçi kötü çıktı diye benimkinin yanında psikopata bağlama. Beni dişçimden etme, bozuşuruz bak" dedim. Neyse zar zor gitti bu, ve anlaşıldı ki önceki dişçi kanal tedavisinde kanallara sokulan o çubukları biraz fazla sokup Özgür'ün çene kemiğinde travmaya yol açmış o da diş kökünde enfeksiyona yol açmış. Bir haftadır 1000mg lık antibiyotiği içtikçe o adama demediği kalmadı. Ama benim dişçinin önerdiği tedavi de ödünü patlatmış anlaşılan ki bu sabah geldi,
- Diş etimi açtırıp diş kökümden ameliyat olacağıma çektireyim gitsin bu dişi, zaten ortodontist öbür yandakini çekmişti, biliyorsun benim çenemde yer darlığı var zaten, dedi
- Sonra? Dişlerim düzelsin diye de 35'inden sonra tel takıp mı gezeceksin?
- Yooo...??
- Eee?.. Çekilen dişten boş kalan yeri ne yapacaksın? Benim kaplama olacak dişin etrafı yontuldu diye iki tarafındaki diş etlerim mahvoldu, çok canım acıdı 2 hafta boyunca.. Sen komple dişsiz ne yapacaksın orada?
- İmplant yaptırırım.
- Hmm, sen implantın ne olduğunu biliyor musun?
- Eveeet... Çene kemiğine çivi takıyorlar, üstüne diş geçiriyorlar.
- Özgür beraber okumamış olsak gerçekten bir mühendis olduğundan şüphe edeceğim bazen. Kanal tedavisi olurken incecik bir çubuk battı diye çene kemiğinde travma oldu da koca çiviyi çenene yerleştirirlerken nasıl olacak sence?
- Niye ki? Çok basit bir işleme benziyor.
- Yahu deli misin, divane misin? Çene kemiğine vida taktıracağına git diş etinden ameliyat ol hiç değilse kendi dişin için uğraşacaksın.
- Hem kel hem de göbekli bu adam, bir de dişi eksik olursa hiç çekilmez diye düşünüyorsun di mi? Hadi, hadi itiraf et, ondan böyle dişimi çektirmeme karşı çıkıyorsun..
- .......!!??
Geçen hafta diş etinde o koca şişliği görünce zar zor ikna ettim bunu benim dişçiye gitmeye. Ama gitmeden önce de bin defa falan tembih ettim, "Bana bak, senin dişçi kötü çıktı diye benimkinin yanında psikopata bağlama. Beni dişçimden etme, bozuşuruz bak" dedim. Neyse zar zor gitti bu, ve anlaşıldı ki önceki dişçi kanal tedavisinde kanallara sokulan o çubukları biraz fazla sokup Özgür'ün çene kemiğinde travmaya yol açmış o da diş kökünde enfeksiyona yol açmış. Bir haftadır 1000mg lık antibiyotiği içtikçe o adama demediği kalmadı. Ama benim dişçinin önerdiği tedavi de ödünü patlatmış anlaşılan ki bu sabah geldi,
- Diş etimi açtırıp diş kökümden ameliyat olacağıma çektireyim gitsin bu dişi, zaten ortodontist öbür yandakini çekmişti, biliyorsun benim çenemde yer darlığı var zaten, dedi
- Sonra? Dişlerim düzelsin diye de 35'inden sonra tel takıp mı gezeceksin?
- Yooo...??
- Eee?.. Çekilen dişten boş kalan yeri ne yapacaksın? Benim kaplama olacak dişin etrafı yontuldu diye iki tarafındaki diş etlerim mahvoldu, çok canım acıdı 2 hafta boyunca.. Sen komple dişsiz ne yapacaksın orada?
- İmplant yaptırırım.
- Hmm, sen implantın ne olduğunu biliyor musun?
- Eveeet... Çene kemiğine çivi takıyorlar, üstüne diş geçiriyorlar.
- Özgür beraber okumamış olsak gerçekten bir mühendis olduğundan şüphe edeceğim bazen. Kanal tedavisi olurken incecik bir çubuk battı diye çene kemiğinde travma oldu da koca çiviyi çenene yerleştirirlerken nasıl olacak sence?
- Niye ki? Çok basit bir işleme benziyor.
- Yahu deli misin, divane misin? Çene kemiğine vida taktıracağına git diş etinden ameliyat ol hiç değilse kendi dişin için uğraşacaksın.
- Hem kel hem de göbekli bu adam, bir de dişi eksik olursa hiç çekilmez diye düşünüyorsun di mi? Hadi, hadi itiraf et, ondan böyle dişimi çektirmeme karşı çıkıyorsun..
- .......!!??
6 Nisan 2012 Cuma
Ne acaba?
Bu aralar bloga fazla yazı yazmak gelmiyor içimden. Garip bir hal içindeyim. Bir konu var ki sürekli aklımı meşgul ediyor, gün içinde sürekli üzerinde düşünüp fırsat buldukça internetten araştırma yapıp okuyorum. Tüm benliğime işledi, bundan başka bir şey düşünemiyorum desem yeridir. Sanıyorum bir şeklide alnıma yazılmış bir şey bu... Bu dünyada yapmam gereken bir görev sanki... Şu an size verilecek bir haberim yok bu konuda, ama aile içinde karar verildi, hepimiz bu konuda anlaştık. Allah kısmet ederse haftaya başvurumuzu yaparsak sizinle paylaşacağım ne olduğunu o zamana kadar çatlayın emi?.. Son bir ipucu, Allah aşkına üzüntü verici şeyler getirmeyin aklınıza, tam tersine çok ama çok güzel bir şey bu.
Bunun dışında oğlanların bir biri, bir diğeri hastalandı bu hafta. Onlarla uğraşmadığım zamanlarda bol bol History Channel ve National Geographic belgeselleri izleyip kitap okudum, hayır efendim Bilge Adamın Korkusu'nu okumuyordum, yine maymun iştahlı ben, arada başka araştırma kitapları okumaya daldım, bol bol Aztekler, Sümerler, İnkalar, Toltekler ve Mayalar üzerine okudum durdum. Yüzüncü defa falan Maya takvimini anlamaya çalıştım. Ne yapacağım, nerede işime yarayacak bilmem ama merak işte.. N'aparsın?
Battaniyeye devam ediyorum arada. Akşamları bol bol çocukların eski bebeklik videolarını izleyip eğleniyoruz. Ne kadar küçüklermiş ve ne kadar da tatlı... İzledikçe o anları tekrar yaşıyorum ve de sanki dün gibi gelen anların bundan 9 yıl önce yaşanmış olmasına inanamıyorum. Videoların bir parçasını yükleyecektim bloga ama anlaşılan bizim video kamera fosil olmuş, windows 7 sürücüsünü bulup yükleyemedi. Of ki ne of... Şimdi tüm o video kasetleri dijital ortama aktarmanın başka bir yolunu bulmam lazım yoksa kasetlere bir şey olursa bizim anılar da temelli uçup gidecek.
Bunların dışında, dişçi muhabbeti ile sizi baymak istemem ama geçen hafta kaplama dişim ağrımaya başlayınca ilk bulduğum dişçiye attım kendimi. Kapıdan girmemle de pişman olmam bir oldu. Aman bir lüks, bir şık bir yer ki sormayın gitsin. Ben bekleme salonuna, resepsiyon bankosuna, minimalist dekorasyonuna baktıkça "eyvah, eyvah" dedim "Selen ayvayı yedin kızım, bi dolgu bile ne kadardır kim bilir şimdi burda." diye kafamdan maliyet hesabı yaparak kan ter içinde oturdum dişçi koltuğuna. Baktı dişçi, kanal tedavisi gerektiğini ve de kaplamanın yenileneceğini söyledi, kesin bana 1000-1500 tl ye patlayacak bu iş diye kalbim sıkışmaya başladı. Dişçi 500TL toplam fiyat çıkardı şok oldum, üstelik diğer yerlerde panoromik diş röntgenine 30-40 TL de fiyat çıkartılırken burada bir şey ödemedim. Biraz da pazarlıkla 400TL ye anlaştım. Kuş gibi uçaraktan çıktım muayenehaneden. Özgür bile çok takdir etti beni. Ailenin manyağı odur çünkü. Bense hep kazıklanan, itilip kakılan taraf olurum alışverişlerde. Şanslı günümdeydim herhalde. Ya da ben Özgür gibi fazla ince eleyip sık dokumadığım için hep dört ayak üstüne mi düşüyorum ne?
Neyse salı günü yaptırdım kanal tedavisini haftaya da kaplama için ölçü aldıracağım ama salak gibi tam da çocuğun veli toplantısı saatine dişçi randevusu almayı başarmışım. Olaya ekstra bir heyecan katmasam olmazdı zaten.
Bunun dışında oğlanların bir biri, bir diğeri hastalandı bu hafta. Onlarla uğraşmadığım zamanlarda bol bol History Channel ve National Geographic belgeselleri izleyip kitap okudum, hayır efendim Bilge Adamın Korkusu'nu okumuyordum, yine maymun iştahlı ben, arada başka araştırma kitapları okumaya daldım, bol bol Aztekler, Sümerler, İnkalar, Toltekler ve Mayalar üzerine okudum durdum. Yüzüncü defa falan Maya takvimini anlamaya çalıştım. Ne yapacağım, nerede işime yarayacak bilmem ama merak işte.. N'aparsın?
Battaniyeye devam ediyorum arada. Akşamları bol bol çocukların eski bebeklik videolarını izleyip eğleniyoruz. Ne kadar küçüklermiş ve ne kadar da tatlı... İzledikçe o anları tekrar yaşıyorum ve de sanki dün gibi gelen anların bundan 9 yıl önce yaşanmış olmasına inanamıyorum. Videoların bir parçasını yükleyecektim bloga ama anlaşılan bizim video kamera fosil olmuş, windows 7 sürücüsünü bulup yükleyemedi. Of ki ne of... Şimdi tüm o video kasetleri dijital ortama aktarmanın başka bir yolunu bulmam lazım yoksa kasetlere bir şey olursa bizim anılar da temelli uçup gidecek.
Bunların dışında, dişçi muhabbeti ile sizi baymak istemem ama geçen hafta kaplama dişim ağrımaya başlayınca ilk bulduğum dişçiye attım kendimi. Kapıdan girmemle de pişman olmam bir oldu. Aman bir lüks, bir şık bir yer ki sormayın gitsin. Ben bekleme salonuna, resepsiyon bankosuna, minimalist dekorasyonuna baktıkça "eyvah, eyvah" dedim "Selen ayvayı yedin kızım, bi dolgu bile ne kadardır kim bilir şimdi burda." diye kafamdan maliyet hesabı yaparak kan ter içinde oturdum dişçi koltuğuna. Baktı dişçi, kanal tedavisi gerektiğini ve de kaplamanın yenileneceğini söyledi, kesin bana 1000-1500 tl ye patlayacak bu iş diye kalbim sıkışmaya başladı. Dişçi 500TL toplam fiyat çıkardı şok oldum, üstelik diğer yerlerde panoromik diş röntgenine 30-40 TL de fiyat çıkartılırken burada bir şey ödemedim. Biraz da pazarlıkla 400TL ye anlaştım. Kuş gibi uçaraktan çıktım muayenehaneden. Özgür bile çok takdir etti beni. Ailenin manyağı odur çünkü. Bense hep kazıklanan, itilip kakılan taraf olurum alışverişlerde. Şanslı günümdeydim herhalde. Ya da ben Özgür gibi fazla ince eleyip sık dokumadığım için hep dört ayak üstüne mi düşüyorum ne?
Neyse salı günü yaptırdım kanal tedavisini haftaya da kaplama için ölçü aldıracağım ama salak gibi tam da çocuğun veli toplantısı saatine dişçi randevusu almayı başarmışım. Olaya ekstra bir heyecan katmasam olmazdı zaten.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





