30 Ocak 2011 Pazar

Ellerim Bomboş...

Okullar kapandı, çocuklar Cuma sabahından beri tepemdeler. Karne hediyesi olarak Play Station'larını geri iade ettik kendilerine. Taaa Kasım ayında bizim oğlanlar saçma sapan bir sebepten birbirlerine girip tekme, tokat hatta yumrukla kavga ettikleri için Özgür'le PS'a el koyma kararı almıştık. Normalde hafta içi (okul günleri) oynamaları zaten yasaktı. Hafta sonları 1-2 saatle sınırlı tutuyorduk ama böyle ciddi bir kavga sonucu iyi birer ders alsınlar istedik o yüzden de en iyi kozumuzu kullandık. Özgür ve ben, ikisine zehir zemberek uzuun birer nutuk attıktan sonra ikinci bir emre kadar, yani birbirleriyle insan gibi geçinmeyi başarıncaya dek, PS hepten yasaklandı bizim evde. 

O zamandan beri de gerçekten ikisinin birbirleriyle olan ilişkisi iyiye gitti. İki düşman gibi değil de iki kardeş gibi anlaşmaya başladıklarından, karne hediyesi olarak birkaç yeni kitabın yanı sıra evdeki PS yasağını kaldırdık. O yüzden Cuma gününden beri yeni bulmuşlar gibi PS oynayıp duruyorlar. Çok gevşek bırakmıyorum gerçi. Bilgisayar oyunlarına kendilerini çok kaptırmalarını istemediğimden, tatilde oldukları halde sınırlı sürede oynamalarına izin veriyorum.  Bunca zaman oynayamadıkları için şimdilik heveslerini alamadılar tabi. Bu bir süre daha idare eder artık benim oğlanları, ama tatilin ilerleyen günlerinde beni zor günler bekliyor olacak sanırım. Planım, okumayı sevdikleri kitapların yeni bölümlerini alıp, önümüzdeki günlere ufak dozlarda yayarak Onları meşgul edebilmek. Umarım işe yarar, çünkü genelde tatil günleri, kabak benim başıma patlıyor. Bütün gün can sıkıntısından birbirini yiyip duran iki oğlan çocuğuyla baş etmeye çalışmak çok sinir bozucu ve bunaltıcı olabiliyor. Şimdilik daha çok ikinci hafta konusunda endişeliyim.

Bunun yanısıra son yaptığım battaniye bitti de sahibini buldu bile. :) Akşamları televizyon karşısında elimde yapacak, uğraşacak bir şey olmadığında kendimi çok kötü hissediyorum. Oturup sadece televizyon izlemek  bana müthiş bir vakit kaybı gibi geliyor. Sanki örgü örerken televizyon izlemek daha az bir vakit kaybıymış gibi...  Aynı anda birkaç iş yapma ihtiyacı var bende nedense. Herhalde ancak bu sayede, bünye verimli vakit geçirmiş sayıyor kendini. Sırf bu yüzden, örgü örerken de kitap okuyabilmek için, özel aparat bile aldım geçen kış. Türkiye'de Pandora satıyor bu minik plastik tutacakları, çok ta pratikler tavsiye ederim.


Neyse, elimde uğraşacak bir işimin olmaması dönemimin yarıyıl tatiline denk gelmesi kötü oldu. Çünkü benim, yeni bir örgüye ya da el işine başlamam hep sancılı bir dönem olur. Yine son üç günde, krize girip aynı anda 4 farklı örgüye başlayıp hangisine devam edeceğime karar veremediğim saçma bir bunalım yaşadım. Neyi öreceğime karar vermek, benim için, örgüyü örüp bitirme aşamasından daha bunaltıcı ve yorucu olur. Tüm örgü dergileri ortaya saçılır, mevcut yünler eşelenip durulur. İnternet siteleri karıştırılır.  Birkaç şeyde kararsız kalınınca da eltiyle telefonda uzuun uzun örgü muhabbetleri yapılır. 

Eltimdir o benim (Özgür'ün abisinin eşi), ama aslında öz ablam olsa bundan daha iyi anlaşamazdık herhalde. Hemen her konuda ikimiz de birbirimize çok benzeriz. Çocuklar evi başımıza yıkarken, biz ikimiz çay içerek saatlerce muhabbet edebiliriz. Hemen her konuda zevklerimiz ve düşüncelerimiz aynıdır. O yüzden yeni bir örgüye başlamadan önce hep birbirimizi ararız. Ben başladığım şeyi gösteririm, O bana fikirler verir, örgü projelerimi beğenmediyse açıkça söyler, beni saçma sapan şeyleri örmeye harcayacağım vakitten kurtarır. Mesela "Yeni bir yelek örüp ne yapacaksın Selen, doğru dürüst bir atkı ör önce kendine bu havalarda" dedi nitekim geçen hafta. Pılımı pırtımı, yeni örgü proje ve fikirlerimi çocukların yedek kıyafetleriyle beraber bir sırt çantasına tıkıştırıp, çocukları da iyice sarıp sarmalayarak paketledikten sonra onlara gittim dün. Çocuklar arka odada azarken O'na yeni başladığım atkıyı gösterdim. İyi de etmişim. "Hiç senin tarzın değil bu Selen, ne yapacaksın bu yılbaşı ağacı süsü gibi atkıyı?" dedi. Bir anda gözümde Adidas montun üzerine bu atkıyı takmış halim canlandı da ne kadar saçma görüneceğimi fark ettim. İnsanın her zaman böyle dürüst dostlara ihtiyacı var. Nitekim bıraktım o saçma örgüyü bir kenara. Daha mantıklı bir renkte karar kılınca öreceğim.

Şimdilik, okul tatile girdiğinden beri, ne öreceğime kafa patlatmaktan ve çocukları habire kuzenleriyle buluşturmaktan başka bir şey yapamadığımdan kitabımı bile okuyamadım. Sanırım en sonunda birbirlerinden bıkıp hepsi birden kavga etmeye başlayana dek bir süre daha görüştüreceğiz çocukları. Salı günü yine bir kuzen partisi planladık. O zamana dek eve de bir çeki düzen vermem lazım. Geçen hafta ne olduğunu anlayamadığım bir kulak ağrısı yüzünden hiçbir şey yapamadım. Sonunda ikinci defa kabakulak olmadığım, sadece 20 yıllık dolgusu olan bir dişimin çürüğünün ilerleyip sinire kadar dayandığı ortaya çıktı. O yüzden de Özgür yine başladı  "Bu eve misafir gelmese hiç temizlenmeyecek" diye söylenmeye. Ne yapacağım bu adamla bilmem. Annelikte ara sıra tembellik etmek asla hoş görülmüyor...

27 Ocak 2011 Perşembe

Hey, sen! Pasaklı! Kendine gel!

Hiç bir zaman çok süslü bir insan olmadım. Hayatta en kokoş olduğum zaman herhalde üniversiteye gittiğim zamandı. O zamanlar sürekli topuklu ayakkabıyla gezer, rimelsiz, rujsuz, gözlerime kalem çekmeden evden çıkmazdım. Ne olduysa bana anne olduktan sonra oldu. İyice saldım kendimi. İlk hamilelikte kanamam vardı, doktor yatak istirahati vermişti. O yüzden yedim hormon iğnelerini yattım, yedim iğneleri yattım tam 25 kilo alarak doğuma gittim. Öyle bir şiştim ki Özgür'le oturup, ayaklarıma bakıp gülerdik. Alyansımı bile keserek çıkarmak zorunda kaldık parmağımdan.

18 ay arayla 2 tane doğum yapınca insanın zaten 2,5 senesi hamile ya da yeni doğum yapmış olarak geçiyor, haliyle gardrobu da ister istemez değişiyor. Daha bol kıyafetler, çapraz takılan çantalar, düz spor ayakkabılar eski süslü şeylerin yerini alıyor. Kucağında 1 yaşından küçük bir bebekle, topuklu ayakkabı giyebilen bir hamile kadın bence ancak insanüsütü bir yaratık olabilir. Dolayısıyla ben başaramadım. Küçük bebeğiniz olunca, bebekten başka öyle çok taşıyacak eşyanız oluyor ki bir de bunu hamileyken yaptığınızı düşünürseniz, doğal olarak giymek için en rahat şeyleri seçiyorsunuz. İkinci doğduktan sonraki yaklaşık 3 sene zaten kayıp hafızamdan. Deliliğin sınırından döndüm resmen. 4 saatlik uykuyla hayalet gibi geziyor, aynada kendimi görünce de suretimden ödüm patlıyordu. İnsanlıktan çıkmıştım diyeyim siz anlayın durumu. Hatta koyayım bir fotoğraf buyrun gerisini siz hayal edin.

Gel de kendine bakacak zaman bul

Zamanla alışıyorsunuz bu hayata. İki oğlan çocuğu peşinde, her an herşeye hazır, her an koşabilecek durumda ve elleriniz mümkün mertebe boş olmak zorunda. Doğal olarak zaman içinde kadın görünüşünden çıkıp, uniseks görünüşe sahip bir insan evladına dönüşüyorsunuz. Buna peşpeşe 2 doğumdan sonra kansız kalan bünye yüzünden avuç avuç dökülen saçları ve 16 sene bir baltaya sap olucam diye okuyup ta evde çocuk bakmaktan başka bir işe yaramayan bir yaratığa dönüştüğünü gören insanın depresif ruh halini de eklerseniz, tablonun ne kadar vahim olduğunu belki kafanızda daha net canlandırırsınız.

Çocuklar okula başladıktan bir süre sonra farkettim durumumu. Nasıl oldu anlatayım. Çocukları apar topar kaldır, giydir, karınlarını doyur, beslenmelerini hazırla, okula yetiştir, eve dön, evi toparla, alışverişe çık, git çocukları okuldan al, yemek hazırla, ödevleri kontrol et vs vs uğraşırken bir gün sınıf kapısında diğer annelerle okul zilinin çalmasını bekler bulunca kendimi, bir baktım ki etrafıma aman Allah! Kadınlar bir süslü, bir şık... Makyajlar yapılmış, topuklular giyilmiş, saçlar kuaför elinden çıkmış gibi, bense okul çocuğu gibi sefil, spor ayakkabı, spor mont, makyajsız, at kuyruklu bir tip olarak kalakalmışım aralarında. Nasıl ezik hissettim kendimi anlatamam. Başta kendi kendimi avutuyordum "Çoğunun tek çocuğu var, sen iki oğlanla başediyorsun. Onlarla yarışamazsın" diye. Sonra bir baktım bizim ufaklığın sınıfındaki üçüz oğlanların annesi benden iyi görünüyor "Tamam Selen" dedim "Kendine gel hele bir sen! Yeniden kadın gibi giyinmeye başla." 

Saçım konusunda ne yapacağıma karar veremedim henüz, zira o başlı başına bir yazı konusu. Ama az da olsa kendime bir çeki düzen vermeye çalıştım geçen yaz. 10 yıllık rimelimi atıp yenisini aldım mesela. Rujlarımı sanırım antika olarak çocuklarıma bırakacağım. Çünkü nefret diyorum parfümerilerde alış veriş etmekten. Ne zaman bir tanesine girsem suratlarına ancak spatulayla kazınabilecek kadar makyaj yapmış tüm satış elemanları üzerime üzerime geliyor. Makyaj olayını pas geçip kendime hanım hanımcık, az topuklu ayakkabılar ve de güzel bir ceket aldım indirimden. Ceket iyi oldu, en azından kadın formumu geri kazandırdı ama topuklu ayakkabı giymek ne işkenceymiş be arkadaş! Olmadı, olmadı! Ne kadar rahat bir model seçtiysem de yapamadım topuklularla onca sene sonra. Yeni aldığım rimeli ise daha kullanmadım bile.  Anneme giderken çocukların yedek kıyafetlerini, oyuncaklarını, kitaplarını hala bir sırt çantasına tıkıştırırken buluyorum kendimi. Nerde kaldı hanım hanımcık olma planları? Ya bende bir gariplik var, ya da içimde yokmuş zaten diyeceğim ama, üniversitedeki o kız kimdi o zaman? Annelik mi beni böyle yaptı yani? Çıkamadım ben bu işin içinden. Orta yolu bulabilen biri bir anlatsın hele..

25 Ocak 2011 Salı

Sarı Nergisler


Çok garip bir şey oldu bu akşam. Çocuklar acıkınca onlara yemeklerini yedirdim, ben de akşam yemeği için Özgür'ü beklerken oturmuş televizyon izliyordum. Programın birinde, iki kardeş oturmuş karşılıklı kahvaltı ediyorlardı. Kahvaltı ettikleri masanın üzerinde koca bir vazo dolusu çiçek dikkatimi çekti. Ortancalar vardı vazoda, bir de bir sürü rengarenk bahar çiçekleri. "Ne güzel çiçekler" diye geçirdim içimden.

Program bittikten 10-15 dk sonra Özgür geldi elinde küçük bir demet sarı nergis çiçeğiyle. "Hayırdır? nerden çıktı bunlar?" dedim Özgür'e... "Hak tarafından" dedi. "Nasıl yani?" diye bakakaldım çiçeklere. Asansöre binmiş, yukarı çıkmak için düğmeye basmış ki elinde bu çiçeklerden koca bir buketle asansöre bir kız binmiş. "O kadar güzel koktular ki tüm asansörü sardı kokusu" dedi Özgür. Kız dönmüş Özgür'e "Evli misiniz?" diye sormuş. Özgür "Evet" deyince de bu çiçekleri uzatmış "Alın bunları, eşinize verin, çok mutlu olur." demiş. Özgür de kıza teşekkür edip almış, bana getirmiş.

Hayatımda çiçek aldığıma hiç bu kadar şaşırıp, sevinmemiştim. İçim sıcacık oldu. Ne yalan söyleyeyim, Özgür çiçeklerin nasıl geldiğini anlattığında gözlerim doldu. Çok ta severim bu mis kokulu sarı çiçekleri. Ne desem az... Şükürler olsun bu güzel çiçekleri, bu aciz kula gönderene...

24 Ocak 2011 Pazartesi

Kitaplarım, kardeşim ve yeni bir hafta

Yeni bir hafta ve yine kasvetli, soğuk bir Pazartesi günü daha. Böyle günlerde insanın canı hiçbir şey yapmak istemiyor. Kendime bir kıyak yapıp, bu sabah güzel bir çay demleyerek bu karanlık günü daha sıcak ve keyifli bir güne çevirmeye çalışacağım. Hiç hamarat hissetmiyorum kendimi bugün. O yüzden ev işlerini boş verip, yeni bir kitaba başlamak için ideal bir zaman olabilir. 


Rus Cariye'yi bitirdim. Çok memnun kalmadım. Genel olarak vasat bir romandı ama çok istiyorsanız okuyun tabii, kimseye engel olacak değilim. Yeni kitap olarak Ruh Dağı'nı seçtim. Daha ilk sayfasında içimi ısıtan şeyler buldum. Şimdiden bu kitapla ilişkimin daha sıcak olacağını hissediyorum. Aslında bu kitabı 6 Aralık 2003'te almışım niyeyse okumaya başlamam bu kadar zaman aldı. Ara ara okumaya yeltendim ama daha sonra başlamadan yerine koyup başka kitaplara daldım. Hatta o zamanlardan birinde bizim muhabbet kuşları köşesini kemirmiş.

Siz de yapar mısınız bilmiyorum ama ben, her aldığım kitabın içine aldığım tarihi ve yeri yazarım. Bazen bu kitapta olduğu gibi, alınmasından okunmasına kadar geçen süre uzun olursa kitabı elime aldığımda içindeki tarihe bakarım ve hayatımın hangi döneminde o kitabı aldığımı hatırlarım. Hoşuma gidiyor bir kitabı açtığımda onu aldığım zamana dönmek. Hiç denemediyseniz tavsiye ederim.

Kitaplarım çok kıymetlidir benim, kaldığım yer belli olsun diye sayfalarını asla kıvırmam. Öyle herkese ödünç vermem kitaplarımı ama verirken de mutlaka tembihlerim, sayfalarını kıvırmayın diye. Taşınırken mesela itinayla kitaplarımı hep kendim paketlerim. Özgür hep dalga geçer kitaplarıma gösterdiğim özenle, "Yangında ilk kurtarılacaklar Selen'in kitapları" der hep.

Çocukken en sevdiğim kitabım Arı Maya'ydı. Kaç defa okumuştum hatırlamıyorum. Kardeşim Emre, büyüyüp ayaklandığında ilk işi kitabımın sayfalarını koparıp yemek oldu. Hala daha hatırlarım ne kadar sinirlenip üzüldüğümü. Bir daha okuyamadım o kitabı ama hala saklarım. Kitap okumaya başladıklarında bizim oğlanlara da anlattım çok eğlendiler. Hatta bu hikayeden sonra bizim ufak oğlan Ömer'e Arı Maya'nın yenisi aldık, O da okudu.


Emre'nin yırtıp kısmen yediği sayfalar
Emre de bu konuda sabıkalıdır ama. Bir defasında o ilkokula ben de ortaokula gidiyorken bu izci kampına gidecekti. Annem çantasını hazırladı, ilk gün belki yemek olmaz diye yanına 2 tane haşlanmış yumurta koydu. Ben de canı sıkılırsa diye La Fontaine Masalları kitabımı O'na ödünç verdim. İki hafta sonra izci kampından döndüğünde yumurtalar hala çantasındaydı, kitabımı ise otobüste unutup gelmişti. O iki haftalık haşlanmış yumurtaların kokusunu size anlatmama imkan yok, hayatımda öyle iğrenç bir koku daha duymadım. Ama o kadar kızmışım ki Emre'ye, ben unuttuğum halde O hala hatırlıyor, "Yumurtaları bile geri getirdin de benim kitabımı nasıl otobüste unutursun!" diye azarlamışım O'nu. Çantasında unuttuğu o yumurtaların kokusu beynimde kalıcı hasar yapmış anlaşılan, azar kısmını ben hiç hatırlamıyorum.

Neyse şimdi gidip biraz keyif yapacağım ben. Sizin de kitaplarla ilgili unutamadığınız anılarınız varsa, durmayın, yazın bana, bayılırım kitap muhabbetine. Pazartesiye biraz daha fazla neşe katmaktan kimseye zarar gelmez. :-)

22 Ocak 2011 Cumartesi

Mini detay 2

Her sabah oğlanları okula ben bırakıyorum ve ikisiyle de sınıflarının kapısında vedalaşırken ille de yanaklarından öptükten sonra bir de burnumu boyunlarına sokup kokularını içime derin derin çektikten sonra yanlarından ayrılabiliyorum. Bilerek geliştirdiğim bir hareket değil. İster içgüdü deyin, ister anne sevgisi, ister kapris. Sonuçta farkında olmadan, gayri ihtiyari yaptığım bir şey. İkisinin de henüz sesi çıkmıyor bu coşkulu vedalarıma ama geçenlerde bir şeyi farkettim.

Gece yatarken, büyük oğlum Uğur'un "güya" bana çaktırmadan yaptığı bir şey var ki içimi eritiyor resmen. Her akşam yataklarına yatarlarken veya onlar yattıktan hemen sonra, ben üstlerini örtmek ve iyi geceler öpücüğü vermek için odalarına gidiyorum. Sarılıp öpüyorum ikisini de, iyi geceler diliyorum, onları ne kadar sevdiğimi söylüyorum. İşte bu sarılma anlarında, eğer saçlarım açıksa veya ensemde gevşek bir atkuyruğu yapmışsam Uğur boynuma sarıldığı koluyla saçlarımı avuçlayıp uzun uzun kokluyor. Aynı sabahları vedalaşırken benim burnumu boynuna gömüp derin derin kokusunu içime çektiğim gibi...

Mutlu olmak için annelere çok fazla şey lazım değil görüyorsunuz. Ama korkuyla bekliyorum; ne zaman bu içten gelen sevgi gösterileri büyümenin ağırlığı altında O'na saçma gelmeye başlayacak diye.

21 Ocak 2011 Cuma

Rastgele

Özgür balığı çok sever. Yemeye zaten bayılır ama esas balık tutmak O'nun en büyük manyaklığıdır. Benim için örgü neyse, O'nun saplantısı da balığa çıkmak diyeyim siz anlayın işin boyutunu. İzmir'de yaşarken karavanımız Ayvalık Cunda'da duruyordu. Haftasonları kaçamak yapıp karavanın ve denizin tadını çıkarabiliyorduk. Cuma akşamı gider Pazartesi sabah İzmir'e geri dönerdik. O zamanlar, karavanımızın yanısıra bir tane de deniz motorumuz varken, Özgür arada bir çocuklarla beni uyurken bırakıp güneşle birlikte, botla açılarak balık tutmaya giderdi. Aslında balık tutmayı ben de severim. Çocukken dayımın botuyla balık tutmak için açılıp, motor bozulunca çevredeki teknelere otostop çekerek eve dönmüşlüğümüz vardı ama balık tutmaya ciddi anlamda evlendikten sonra başladım.


Balık tutmak ayrı bir zevktir. Sabah güneş doğmadan açılırsınız tekneyle. Günün o saatinde denizde olmak muhteşem bir duygudur. Alacakaranlıkta tekne kıyıdan uzaklaşırken, sabahın sessizliği içinde sadece kıyıdan yükselen kuş sesleri teknenin motor sesine karışır. Güneş ufukta yükselirken kahvaltı edersiniz teknede. Sıcak çayınızı yudumlarken yavaş yavaş balık tutacağınız yere ilerlersiniz. Tadına doyulmaz böyle sabahların, anlatılmaz yaşanır. Önceleri sadece ikimizken giderdik balık tutmaya. Sonradan çocukları da beraberimizde sürükledik balık turlarına. Büyük oğlan 1 yaşındaydı bu resimlerde, küçükse daha karnımda yüzüyordu.



Büyük oğlan 1 yaşında
Ben balık avının her anından zevk alırım. Özgür'ü ise en çok tuttuğu balığın büyüklüğü ilgilendirir. Erkek işte... O'nun en büyük hayali şöyle kocaman bir çipura ya da levreği kendi elleriyle yakalamaktır. Karavanlı günlerimizde balık tutmak için her türlü alet edevatı aldı o yüzden. Kamış oltalar, türlü türlü kancalar, kurşun ağırlıklar, sahte yemler, balık çekmek için özel fenerler vs vs. Kocaman, leş kokulu bir alet çantasında muhafaza ediyordu onları. İnternetten nerede hangi balığı nasıl tutarım diye uzun uzun araştırmalar yapar, yerel av malzemesi dükkanlarında saatler süren iç bayıcı sohbetlere dalarak çocuklarla beni çileden çıkartır, balık tutmaya gitmeden 1 gün önce gidip sülina denen iğrenç kokulu ve görünüşlü yemleri alır, uğraşır, didinir, kendini paralar. Ama balığa çıktığımızda hep en küçücük balıkları tutarak çocukların bile maskarası olur.

Yine bir balık avı öncesi bizi Ayvalık'a sürüklemiş, av malzemesi satan dükkanın birine yaptırdığı özel olta düzeneğini almaya giderken iskelenin orada 7-8 yaşlarında küçük bir çocuk gördük elinde iki tane kocaman çipurayla. Özgür tabii beyninden vurulmuşa döndü, hemen gitti çocuğu sorguya çekti bunları nerden nasıl tuttun diye. Sonra da geldi omzumda "Bu çocuk iskeleden tutmuş bu çipuraları hem de o elindeki mantara sarılı misinalı oltayla"  diyerek ağladı. Daha sonra karavan kampının sahibinin oğlunu da gördük elinde neredeyse kendi boyu kadar büyük bir zarganayla. Tüm bunlar Özgür'e büyük balık hırsını bir kenara bırakması için birer işaretti bana kalırsa ama o daha çok hırs yaptı. "Bunlar tutuyor da ben niye tutamıyorum?" diye söylendi durdu kafamda günlerce. Sonra bir gün kamptaki İtalyanları gördü ellerindeki zıpkının ucuna takılı devasa bir balıkla tekneden inerken. Ondan sonra zaten tutturdu "Balık sonarı alıcam" diye.  O aşamada artık olaya müdahale ettim ve "Mevcut malzemelerin doğru Özgür, bunlarla öyle bir balık tutabilmen lazım, amma velakin anla artık oltanın ucundaki adam yanlış" dedim.

Bu konuşmadan sonra duruldu bir müddet. Ama "Büyük balığa olan tutkusu bitti mi?" diye sorarsanız anlatayım. Geçen kış bir akşam aradı bu beni. "Akşama balık aldım, sen salatayı yap" dedi. Evde balık pişirmekten hiç hoşlanmıyorum, günler boyunca evden kokusu çıkmıyor ama böyle deyince "Peki" dedim ne diyeyim? Balık ayıklamayı ise zaten hiç sevmem ve de beceremem. Ama akşam "balığı"(bknz alttaki fotoğraf) bir getirdi ki gözlerim yuvalarından uğradı. "Ama.. ama.. biz böyle anlaşmamıştık Özgür, ben bu balığı pişiremem" dedim. O zaman tabii ki kabahatli olan ben oldum. Ne beceriksizliğim kaldı ne tembelliğim. İnsan bu boyutlarda balık alırken düşünmez mi bunu bir insan evladı temizleyecek, pişirecek diye. Oh olsun! Elimi bile sürmedim. Oturdu, o dev yavrusu toriği kendisi ayıkladı. Kaç saat sürdü hatırlamıyorum ama mutfakta bir kuzu kesmiş kadar oldu. Bir daha öyle bir balıkla gelmedi eve ama korkuyorum hala dersini almadı diye. Hala içinde bir yerde o canavar saklı biliyorum.

Çocuklar bile şokta...
Geçen yaz yine Cunda'daydık. Abisi, eşi ve çocukları da bizleydi. Yine hepimizi balık tutmak için tekne turlarına sürükledi. Çocuklar ve biz denizin keyfini sürerken o balık derdine kel kafasını güneşte haşladı. Artık 7 kişiyi birden kendisiyle balık tutmaya sürükleyemediğinde de sahilden olta atıp büyük balık tutucam diye kendini paraladı.  Gecenin bir yarısı oltayı yerleştireceğim diye kayalıklarda terlikle gezerken düşüp kafasını yaracak diye hepimizin yüreğini ağzına getirdi. En azından biliyorum ki artık yalnız değilim, o zamandan beri hep beraber dua ediyoruz. "Allah'm şu adama büyük bir balık tuttur da artık bizi çenesinden kurtar" diye. 
Küçük oğlan ayakta uyuyor

Delidir ama severim kendisini :)

19 Ocak 2011 Çarşamba

Aslında ne kadar hamaratım?

Son iki yazıma baktım da kendimi pek ahkam keser buldum. Hele de örgü battaniyelerime gelen yorumlar yüzünden şu konuya bir açıklık getireyim istedim. Yazdıklarım yüzünden beni pek gözünüzde büyütmeyin arkadaşlar. İşin özü, her ne kadar ilkokul çağından beri örgü ve tığ işi yapsam da aslında ben örgü konusunda çok ta marifetli bir insan sayılmam. Örgü örmeyi manyaklık derecesinde seven, hırslı biriyim o kadar. Ama örgüm, tığ işlerim muntazamdır, kendime hayatta bu konuda laf söyletmem. Öyle arada kaçmış ilmek, yanlış örülmüş motif ve benzeri örgü hataları bulamazsınız yaptıklarımda. Çünkü hata yaptığımda dayanamaz söker, orasını baştan örerim. Böyle de hastalıklı bir mükemmeliyetçi yanım vardır. Beni başarıya ulaştıran da odur büyük ihtimalle.

Sizin bilmediğiniz, burada yayınladığım başarılarımın yanında evimde, kimseciklere göstermediğim, örülüp sökülmüş şeylerden oluşan bir yığınım olduğudur. Bir tek Özgür bilir bu yönümü. Bakar haftalarca örüp durduğum bir şeyi almışım elime harıl harıl söküyorum bana ilişmez o zaman. Alıştı artık tuhaflıklarıma. İnanmayanlar için işte size örülüp yarım bırakılmışlardan oluşan güncel bir yığın.

Evet, yanlış görmüyorsunuz, o futbol topu büyüklüğünde bir yumak...
Mesela en sinir olduğum şey hayatta takma kollu bir şey örmeyi beceremeyişimdir. Bir türlü kol genişliğini o gövdedeki açtığım kol yerine denk getiremem. Uydurmak için arttıra arttıra örer dururum sonunda dikince bir bakarsınız kollar birer karış uzun olmuş. Ailede bir orangutan olsa onu mükemmel giydirebilirim ama ördüğüm takma kollu kazak ve hırkalar hiçbirimize yakışmıyor maalesef. İstanbul'a taşındığımızdan beridir son üç senede kendime 2 adet takma kollu hırka ördüm ve sonunda giyip üzerimde gördükten sonra birini tamamen söktüm diğerinin de kollarını söküp yeleğe çevirdim. Çünkü ikincisi tiftik yündendi daha fazla sökemedim. Aynı şekilde bir tane küçük oğlana ördüğüm hırkayı da gerekenden daha uzun kollu olduğu için söktüm tamamen.

Son 3 sene içinde kendime bir tane anvelop, şeker pembesi bir hırka daha ördüm. Modeli şahaneydi. Tamamen Burda Örgü dergisine harfiyen uyduğum için hayatımda yaptığım en güzel takma kollu hırka oldu ama gelgelelim hangi ruh hali içinde kendime şeker pembesi bir hırka örmeye karar verdiğimi hatırlayamadım ve 3 senede sadece 2 defa giyince geçenlerde bir cinnet anında onu da söktüm tamamen. Şeker pembesi ne alakaydı inanın hala bilmiyorum. Ben aslında tam bir mavi insanıyım. Mavinin tüm tonlarını severim. Hele de mora bayılırım. Bundan 2 sene önceydi ben kendime bir şeyler örmek için her yerde mor renkli yün arıyordum ama hiç bir yerde mor ipi bırak mor bir mendil bile yoktu. Uzun uğraşlar sonunda bir yerden mor ip buldum, yeleğimi ördüm giydim şansıma o sene mor patlaması oldu bir anda tüm vitrinler ve kadınlar morun çeşitli tonlarına bulanıp döküldüler ortalığa.

Sonra bir de Özgür'e ördüğüm o süveter var. İstanbul'a taşınmışız, şirketi kurmuşuz makine satacağız diye ama daha ortada bir makine yok. Özgür kapanmış eve, harıl harıl bilgisayarda çizim yapıyor. Ben de azmettim O'na bir süveter örücem diye. Ama adamı kaldıramıyorum ki bilgisayar başından ölçü alayım. Mecburen o kapanmış çizim yaparken sırtına dayamak suretiyle enini boyunu belirleyip ördüm. Tabii örerken bir kere bile denettiremediğim için, süveteri ancak tamamen bittikten sonra giydi üstüne. Yanları ve omuzları tamamen dikilmiş, hatta kol ve yaka lastikleri bile örülmüştü. Giydiğinde görmeniz lazımdı. Ben hep adamı iki büklüm bilgisayar başında sırtından ölçerek süveteri ördüğüm için, kısacık olmuş, lastiği göbeğini bile örtmedi. Çok güldü bana, dalga geçti epey bir süre. Ben de tabii oturdum tamamen söktüm ve bir daha da Özgür'e bir şey örmemeye yemin ettim.

Geçen yaz kendime çok güzel gri buklet iple bir yelek ördüm. Modeli falan süper oldu tam anlamıyla, ama gel gör ki yelek göbeğimi 2 defa dolanacak kadar bol oldu. Tamam İstanbul'a geleli beri yaklaşık 10 kilo almış olabilirim ama insan kendini bilmez mi? Gövdemi 2 defa dolanacak kadar bol bir şey giymeye de ihtiyacım yok henüz. Onu sökmedim Allah'tan, kayınvalidem çok beğendi ve de üzerine tam oldu o yüzden O'na verdim.

Bunlardan başka, beyaz bir kazağı söküp reglan kollu bir hırkaya çevirdim ama ipi yetmediği için kolları ve boyu biraz kısa oldu. Ördüğüm mor yeleğin modelini beğenmediğim için söktüm kısa kollu hırkaya çevirdim ama tabii ki kollarını yine denk getiremediğim için sinirlenip bıraktım elimden. Öyle bitirilmemiş duruyor resimde gördüğünüz üzere.  Bunun dışında başlayıp bir karış ördükten sonra tekrar söktüğüm şeyler kaç taneydi hatırlamıyorum bile. Tığla sık iğneden 2 tane de çanta ördüm aynı sürede ama tabi yine biri tamamen söküldü, diğeri ise üşengeçlikten  ıvır zıvır çantası olarak kullanılıyor şu anda. Yukarıdakı yığında da futbol topu büyüklüğünde bir yumak var evet, yanlış görmüyorsunuz, o da yine son 3 sene içinde örüp söktüğüm bir şal. Renk dönüşümleri bozulmasın diye bölmeden tek yumak yaptım mecburen. Yani sonuç olarak bakarsak 2007 eylülünden beri sürekli birşeyler örmüşüm ama kullanılabilecek olanlar bir elin parmaklarını geçmiyor. Galiba tığ konusunda örgüye göre biraz daha başarılıyım.

İşte böyle, itiraf ettim rahatladım. Beni gözünüzde büyütüp çok marifetli olduğumu sanmayın arkadaşlar. Ben de gördüğünüz üzere, aslında sürekli birşeyler örüp söken bir nevi deliyim. O kadar örünce arada illa ki güzel bir iki şey çıkıyor merak etmeyin. Biraz cesaret gerek sadece insana.  Benim kadar manyak olmanıza gerek yok, siz sakin olun, kendinize güvenin yeter.

18 Ocak 2011 Salı

Çocuklara kereviz yedirmenin yolu


Çocuklarınız oldu mu, evdeki menüyü onların zevkleri belirliyor maalesef. Ben genel olarak sebze yemeklerine özellikle de zeytinyağlılara bayılırım. Zeytinyağlı pırasa, zeytinyağlı kereviz ya da yine zeytinyağlı yer elması en sevdiklerimdir. Ama çocuklara bunları yedirmek neredeyse imkansız gibi birşey. Çocuklar sadece zeytinyağlı fasulyeyi ya da barbunyayı seviyorlar. Kereviz, pırasa ve yer elması resmen burnumda tüter oldu. Kış günleri malum, sağdan say 1,2,3 bilemedin en fazla 5 çeşit mevsim sebzesi oluyor. Lahanadan, özellikle de kapuskadan nefret ediyorlar. Halbuki ne güzel olur, kıymalı, prinçli, üstüne biraz pul biberle. Brüksel lahanasını minik köfteler, havuç ve patates eşliğinde terbiyeli yemek yaptım, Özgür'le ben parmaklarımızı yedik ama çocuklar resmen bir daha aynı yemeği yapmamam için beni tehdit ettiler. Karnıbahara da burun kıvırır oldular son zamanlarda. Kışın severek yedikleri bir tek ıspanak. 

Hal böyle olunca dön dolaş aynı yemekleri yer olduk. Zaten her gün aynı işleri yapıp duruyoruz evde bir de sürekli aynı yemekleri yapar bulunca kendimi, deja-vu hissi gitgide bünyede asabiyet yaratmaya başladı. Canıma tak dedi gittim aldım marketten kereviz. 2 tanecik ama olsun. Bu gece 1 tanesiyle kereviz çorbası yapıp koydum önlerine ikisi de "Çok güzel olmuş Anne" diye diye içtiler çorbayı. Diğer kerevizle de kendime yetecek kadar zeytinyağlı yemek yapmayı planlıyorum yarın. Eeee dinsizin hakkından imansız gelirmiş. 

Eminim daha önce en az 100 farklı yerden duymuşsunuzdur, ne de olsa benimki bir yemek blogu değil, yemek ve sofra konusunda ise hiç iddiam yok. Ama hala hiç denememiş olanlar veya merak edenler varsa işte kereviz çorbası;
Soğanları zeytinyağında pembeleşene dek kavurun, üzerine biraz un ilave edin, bolca süt ve biraz da su ekleyin, kerevizleri küp küp doğrayın atın içine, tuzunu da ekleyip kaynayana dek karıştırın. "Unu yağda kavurmasam, hep topak topak oluyor sonra" diyenler için, unu soğuk süt ya da suya ekleyip çırparak iyice dağıttıktan sonra da tencereye ekleyebilirsiniz. Bazen benim de öylesi kolayıma geliyor. Sonra bırakın kerevizler pişsin iyice, yumuşamaya başladıklarında geçirin rondodan, mis gibi koyu kıvamlı bir çorbanız olacak, afiyet olsun.

Eğer birisi çıkar da "Bu benim kereviz çorbası tarifimdi, izinsiz almış bloguna yazmış" diyecek olursa diyeceğim şudur; Altı üstü bir çorba, zaten kerevizden basit bir çorba yapmanın kaç yolu olabilir? Sonuçta aklın yolu bir ama yine de yanlışlıkla birinin tescilli tarifini yazmışsam peşinen özür dilerim.

16 Ocak 2011 Pazar

Yağmurlu bir Pazar gününü renklendirme yolları



Böyle kasvetli, yağmurlu, iç karartıcı bir pazar günü, rengarenk yünlerle vakit geçirmekten daha eğlenceli başka ne yapılabilir? Yasemin'in battaniyesi için günlerdir minik motifler örüp duruyordum. Sonunda motifleri bir düzene koyup battaniyenin neye benzeyebileceğini görmek istedim. Bu hafta sonu da bu iş için biçilmiş kaftandı resmen. Çocuklarla Toy Story 3 ü izlerken, güzel, demli bir çay eşliğinde bu kadarını birleştirmiştim bile. Benim örgülerimle fazla ilgilenmeyen Özgür bile çok beğendi, siyah zeminin, motiflerin renklerini daha iyi ortaya çıkardığını düşünüyor. Hatta bunun benim son yaptığım altıgen motifli battaniyeden daha güzel olduğunu söyledi. :(  Motiflerin birleştirilmesi bittiğinde nasıl bir kenar süslemesi yapacağıma karar veremedim henüz.

Böyle karanlık bir Pazar gününü daha çekilir hale getirmenin diğer bir yolu da, güzel bir çikolatalı kek ve sütlü kahve eşliğinde uzun zamandır elimde sürünen bu kitabı okumak oldu. Başlangıçta biraz sıkıcıydı ama 100 küsur sayfadan sonra biraz daha çekilir hale geldi. Şimdilik "Muhteşem" ya da " Mutlaka okuyun" diyemeyeceğim ama belki sonlarına doğru 760 sayfayı okumaya değip değmeyeceğini size söylerim. 

Böyle kasvetli bir haftasonunda yukarıdakilerin hiçbiri işe yaramazsa belki bu şarkı size birazcık neşe katar. 


14 Ocak 2011 Cuma

Hayaller de parayla değil ya!


 Hiç izlemediğim bir dizinin bilmem hangi bölümünde, televizyon kanalları arasında dolaşırken denk geldiğim bir sahnesi var.Öyle içime işledi ki hiç unutamadım. Dayısı adamı bir dağ başına götürüyor, tarlaları gösteriyor ve "İşte buralar senin toprağın artık, annenden sana kalan miras buydu, sana devrettim" diyor ve adam sevinçle tarlalara doğru koşarak toprağın içinde yuvarlanıyor. Avuç avuç alıp yüzüne sürüyor kara toprağı. Bu sahne içimi oydu resmen, gözlerim doldu bir anda ve Özgür'e dönüp "Kendine ait toprağının olması nasıl bir histir acaba Özgür?" dedim. İkimiz de içimiz buruk, öylece bakakaldık ekrana.

Oldum olası ikimizin hayalidir. Küçük bir parça toprak sahibi olup içine kendi minik evimizi kondurup ekip biçmek. Çocukları orada, yeşillikler içinde, meyve ağaçlarının gölgesinde, kedileriyle, köpekleriyle, tavuklarıyla beraber büyütmek. Kahvaltıyı mutfak penceresinden görünen kır manzarası eşliğinde yapmak, çayımızı bahçede ya da verandasında içmek. Kitabımızı akşamları şöminenin başında okumak...Kişiye has birşey mi yoksa yaşlandıkça daha mı artıyor insanın içindeki toprak özlemi bilmiyorum. Tek bildiğim o dizinin sahnesindeki o adamın yaşadığı mutluluğu günün birinde yaşayabilmek. Ne araba istiyorum ne çok para. Sadece kendimizi idame ettirebilecek bir parça toprak. Çok şey mi bekliyorum hayattan?

Özgür'ün işi nedeniyle hep bağlı kaldık büyük şehre. Makina imalatı yapınca maalesef ulaşım imkanları açısından en uygun yerde olmak gerekiyor. Müşteri ziyaretleri ve gerektiği anda gecikmeden teknik servis hizmeti sağlayabilmek için ulaşımı kolay bir yerde olmak en iyisi. Ama her zaman, içine insan faktörü girince her işin suyu çıkıyor. Özgür her zaman  "Bir parça toprağım olsun, insanlarla uğraşacağıma toprakla uğraşmayı tercih ederim" der. Yine işle ilgili sorunları var bu aralar, o yüzden yine bu "başını alıp büyük şehirden gitme" mevzusu ortaya döküldü. Beni zaten bağlayan bir şey yok. Çocuklar nereye ben oraya, yeter ki gideceğim yerde internet ve de yakınlarda bir kargo firması olsun, sipariş edeceğim kitaplarımı bana ulaştırsınlar. Tamam İstanbul'u çok seviyorum ama burada yaşamak tam bir işkence haline geldi artık.

Bu sabah yine Özgür'le düşündük. Bir köy ya da kasaba arıyoruz. Yeşillikler içinde, bereketli topraklar üzerine kurulu, şirin, alçak katlı evlerden oluşan. Yakınlarında bir deniz, göl ya da akarsu olabilir. Ormana yakın da olabilir. En fazla yarım saatlik mesafede iyi bir okul ve hastane bulabileceğimiz, ama kimsenin gidip görmeyi istemeyeceği kadar unutulmuş bir yerde; bir saklı cennet! Hele de sakinleri arasında bizim gibi büyük kentin karmaşasından bıkıp şehri terkeden, kafa dengi insanlar olursa ne mutlu bize! Eeee? Var mı bildiğiniz böyle bir yer? 

Bu gün bu ruh hali içinde,  bu şarkıyı düştü yine aklıma, dinledim dinledim siz de dinleyin istedim. Size hediyem olsun, keyifli bir haftasonu geçirin.


Not: Üstteki resim Van Gogh'a ait bir tablo. Aynı tablonun puzzle hali bizim duvarda asılı ve her hayal kurduğumuzda tabloyu gösterip "İşte böyle bir yer" diyoruz birbirimize


12 Ocak 2011 Çarşamba

Annelikten izne ayrılmak



Neden kendinizi perişan, halsiz, yorgun, hastalanmak üzereymiş gibi berbat hissettiğiniz, kafanızı dinlendirecek yastık, ruhunuzu dinlendireceğiniz bir omuz ya da kucak aradığınız her zaman, evin direği olacak adam ya da oğlanlardan biri hemen çıkıp "hastayım" diye karşınızda ayılıp bayılmaya başlar? Kendi ızdırabınızı ya da hastalığınızı bile bir ağız tadıyla yaşatmazlar insana.

Çünkü anne demek sürekli hizmete hazır, sürekli kendisinden beklenen ilgiye bin misliyle cevap verecek kapasitede, evde 9 kaplan gücünde, uykuya ihtiyaç duymayan, her fırsatta ilk başvurulacak, insani vasıflardan arınmış üstün bir makina demektir. Dinlenmeye, hastalanmaya, yorgun olmaya hatta arada bir pohpohlanıp şımartılmaya hakkı olmayan süper kahramandır anne.

Bu sabah yataktan sefil vaziyette, kendimi paçavra gibi hissederek kalktım. Binbir güçlükle, sızım sızım sızlayan kas ve eklemlerimle kendimi banyoya zor attım. Elimi yüzümü yıkayıp ayılmaya çalışırken bir baktım, büyük oğlan çıkmış gelmiş "Çok kötüyüm, boğazım şöyle acıyor, kendimi böyle kötü hissediyorum vır vır da zır zır" diye bizim yatakta solucan gibi kıvrılıp bükülüyor. Nasıl sinirlendim anlatamam. İnsanın bu evde hastalanmaya bile imkanı yok.

Özgür zaten herhalde evdeki en çürük bünyeye sahip insandır. Bebekken hiç anne sütü alamadığından mıdır bilinmez, sürekli bir sorunu vardır. Kendisine Ailevi Akdeniz Ateşinden tutun da Obstrüktif Uyku Apnesi ya da İrritabl Barsak Sendromu gibi daha önce adını sanını duymadığım bir sürü hastalık teşhisi kondu. Her zaman bir şikayeti vardır. Yüksek kolesterol, karaciğer yağlanması, boyun fıtığı da cabası. Ya midesi kötüdür, yediği herşey midesine dokunur, ya sinüziti azmıştır ya da alerjisi tutmuştur.  Hiç biri tutmazsa zaten ya boynu ya da kolu tutulur. Bir insan karpuzdan alerji olur mu? Benim kocam olur. Bir keresinde bir lokma karpuz yedi diye az daha ölüyordu. 11 yıllık evlilikte yüzlerce karpuz yedik herhalde ama niyeyse, sadece o gün, o karpuz dokundu adama. Hep dalga geçerim "Defolu çıktın sen, garanti süren de doldu, artık kimse değiştirmez, elimde patladın" diye.

En az benim için olduğu kadar O'nun için de can sıkıcı bir durum tabi ama ne yapsın? Bünyesi zayıf bir kere. Böyle bir adamla yaşamak zaten zorken bir de çocuklar zırt pırt hastalanmıyorlar mı, işte o zaman kendimi çıldıracak gibi hissediyorum. 10 gündür zaten evdeki muhabbet kuşlarının ishaliyle uğraşıyorum. O konu zaten ayrı bir yazı konusu. "Biz bakarız, çok istiyoruz" diye alırlar ondan sonra eve alınan her evcil hayvana sadece gözleriyle bakarlar. Evin işi, iki çocuğun gürültüsü yetmiyormuş gibi bir de çenesi tutulasıca iki tane "muhabbet" kuşunu kafanıza atar giderler her gün. Önce canımın içi Boncuk'um hastalandı. Ama akıllı hayvan, ilaçlı sudan hemen içti ve iyileşti. Ama diğeri, dişi olan, o lanet, aksi hayvan, ishal olduğu halde koyduğum ilaçlı suyu içmemekte direniyor günlerdir. Ben her gün, ailenizin Nuri Alço'su modunda, kuşların suyuna ilaç karıştırırken azarlayıp duruyorum bu salak hayvanı. "İç şu sudan, bak inat etme. Muhabbet kuşları ishale dayanmazmış. Öleceksin gerizekalı! Benim için hava hoş ama bu aptal aşık, Boncuk üzülecek arkandan" diye sürüp giden monologlarımı tepkisiz ve ifadesiz bir suratla dinleyip yine kendi bildiğini okuyor hayvan.

Bazen gerçekten kendimi çok yorgun, tükenmiş hissediyorum. Arada bir de olsa annelik makamından koşarak uzaklaşmak, bir süreliğine hiç kimse ve hiçbir şey için endişelenip kendimi paralamamak istiyorum. Evdeki herkesi ve herşeyi planlamaya çalışmaktan, sürekli oğlanları, 3 öğün önlerine koyacağım yemeği, evişlerini organize etmeye çalışmaktan yoruldum. Senelik izin kullanmak istiyorum. Hatta haftalık izin gününe bile razıyım. Herkes ayağını uzatıp Pazar günü tatil yaparken bile benim anne olarak sürekli çalışmak zorunda olmam insan haklarına aykırı.  Haftada 1 öğün yemeğim önüme gelsin, birisi çayımı koyup getirsin, ya da ne bileyim haftada 1 defacık birisi beni düşünsün, benim için birşey yapsın istiyorum çok mu? Ayda bir nasıl olur peki?

10 Ocak 2011 Pazartesi

Pazartesi Sabahı


Çocuklar okula başlayalı pazartesi sabahlarını artık daha bir sever oldum. Tüm haftasonu evi birbirine katan 2 çocuğu ve de bir koca adamı evden yolladıktan sonra, evde bana kalan sessizliği ve huzuru seviyorum. Sanırım onca zaman kendime ve çevremdekilere kan kusturduktan sonra en nihayet kendimle barışıp, çalış(a)mayan anne olmayı hazmedebildim. Geçmişe dönüp düşündüğümde, yeniden o günlere dönsem yine çocuklarımı kendim büyütmeyi, meslek hayatıma tercih ederdim diyorum. O zaman daha fazla kendime işkence etmemin ne anlamı var?

Onca gözyaşı, bunalım ve sinirden sonra egomu yenmeyi başardım galiba. Çünkü artık çalışmayan anne olmak bana eskisi kadar koymuyor. Çalışmamak bana kendimi eskisi kadar başarısız, işe yaramaz ve eksik hissettirmiyor. Tabii ki çocuklar okulda "Anneniz ne iş yapar?" sorusuna "Evhanımı" diye cevap verince biraz asabım bozuluyor. Ama artık kendi iç huzurumu diğer insanların ne düşündüğünden daha fazla önemsiyorum. Üstelik eğleniyorum da... Oğullarım bozulan bir oyuncaklarını tamir ettirmek için "Anne sen anlamazsın, bozuldu bu" diyerek babalarını beklerken "Oğlum getirin şunu, ben de mühendisim, koskoca bir dokuma makinasını bile tek başıma söküp takabilirim, asabımı bozmayın benim" dediğimde suratlarındaki ifadeye bayılıyorum.

Yani kısaca, 8 yıl sonunda, herkesi gönderdikten sonra evde kendimle başbaşa kalmaktan, okuyamadığım kitapları okuyabilmekten, canım istediğinde çocuklar okuldayken kendimi yollara atıp Kadıköy'ün altını üstüne getirmekten mutluyum. Nihayet eteğimden çekiştiren, oraya buraya koşan çocuklar ya da yanımda sürekli söylenen, şikayet eden bir adam olmadan tek başıma alışverişe çıkabilmekten mutluyum. Kendi bilgisayarımda saatlerce istediğim şeyleri yapabilmekten, ayağımı uzatıp kendi istediğim televizyon programlarını izleyebilmekten, kendi istediğim müzikleri dinleyebilmekten mutluyum. Kendimi yeniden özgür ve hafif o eski üniversiteli Selen gibi hissedebilmekten mutluyum. Böyle yazınca kulağa ne kadar bencilce geldiğinin farkındayım ama tüm anneler beni anlayacaktır, anne olduğunuz an "ben" kavramı öyla uzunca bir süre rafa kaldırılıyor ki, nihayet yeniden "ben" olabilmenin tadına varınca da işte böyle buldumcuk oluyorsunuz. Ne diyeyim, siz mutlu, huzurlu olun da gerisi boş.


Not: Fotoğraf  www.kadineli.net sitesinden alıntıdır.

5 Ocak 2011 Çarşamba

Büyük fiyasko


Son zamanlarda, akşamları televizyonda izleyecek birşey bulmak için, kumanda elimde çabalarken, genelde arayışım bir sinir krizi eşliğinde belgesel kanallarında son buluyor. Bazen çok güzel yapımlara denk geliyorum, tadına doyulmuyor. Belgesel kanalları çoğaldıkça belgesellerin de ufaktan suyu çıkmaya başladı galiba. Mesela "Baltacı Adamlar", ve "Buz Yol Kamyoncuları" diye belgeseller var, çok merak ediyorum bunları izleyen var mı diye.

Ama bana büyük hayal kırıklığı yaşatan bir belgesel var ki burada bahsetmeden duramayacağım; National Geographic'in Büyük Göçler belgeseli. Uzun süre reklamlarını resmen ağzımın suyu aka aka seyrettim. Çekimler muhteşemdi. Ama belgesel bir yayınlanmaya başladı ki aman Allah! Ben böyle hayal kırıklığı yaşamadım. Bu kadar emek harcanmış bir şaheserin seslendirmesini Tarkan'a  yaptırmak kimin fikriydi bilmiyorum, bu kadar ters tepecek bir şey daha yapılamazdı herhalde. Yanlış anlaşılmasın, Tarkan'ı ben de severim, dinlerim ve de kendisine bir şarkıcı olarak saygı duyarım ama kimse de kusura bakmasın, Tarkan'ın seslendirdiği Büyük Göçler Belgeseli bence tam bir fiyasko! Sanki göç eden hayvanlardan bahsetmiyor da yatak odasından erotik masallar anlatıyor. Öyle baygın bir ses tonu ve vurgulamayla anlatıyor ki insanda zevk bırakmıyor yahu. Resmen tüylerimiz diken diken oluyor.  National Geographic yetkililerine çok rica ediyorum, yeniden seslendirsinler, güzelim belgeseli ziyan etmesinler, biz de ağız tadıyla, keyfimiz bozulmadan izleyelim.

4 Ocak 2011 Salı

Hayat üzerine felsefi saçmalamalar

Bazen düşünüyorum da, yaşam sürekli yeni bir sürprizle çıkıyor karşımıza. Bunun belli bir zamanı ve mekanı yok. Hayat insanı gençken daha çok şaşırtır diye bi kavram yok yani. Her an, her zaman uyanık olmak lazım. Çünkü yeri geliyor, hiç yapmam dediğin şeyleri yapıyor, hiç olmaz dediğin şeylerin gerçekleştiğini görüyor ve bir daha hiç yaşamam artık dediğin şeyleri yeniden yaşıyor ve de hissediyorsun. Bazen en ümitsiz hissettiğin anda hiç ummadığın yerden bir güneş doğuyor ve dünyanı aydınlatıyor bazense hiç ummadığın yerden bir darbe iniyor ve seni tuzla buz ediyor.

Ama sonunda anladım ki büyüyüp olgunlaşmak insanı hiç te törpülemiyormuş. Tam tersine umudu da, sevinci de, üzüntüyü de sonuna kadar özümseyebilecek şekilde tadına vararak yaşamaya başlıyor insan. Karşılaştığın herşeyin tadını çıkarabilmeyi öğreniyorsun olgunlaştıkça. Çünkü biliyorsun ki artık, hayat sürekli seni sınıyor. Sürekli seni yokluyor, senin için sürprizler hazırlıyor. Sen ne kadar bittim, tükendim, köreldim, yuvarlana yuvarlana törpülendim desen de her zaman senin için yeni bir şeyler var bu hayatta ve de olmaya devam edecek. Çünkü hayat; neresinden, ne kadar yakalarsan o kadarı senin olan koskocaman bir pamuk helva aslında. 


NOT: Bu, 30 Ocak 2006 tarihinde eski blogumda yayınladığım bir yazı. Şu sıralar aynen bu şekilde hissettiğim için yeniden koydum buraya.