26 Şubat 2013 Salı

3 Çocuklu Hayata Giriş


Bunu aslında önceki yazıdaki yorumlara cevaben yorum olarak yazacaktım ama sonradan yeni bir yazı halinde yayınlamaya karar verdim. Aynı zamanda durum güncellemesi gibi olur diye düşündüm.

Vakit ayırıp yazdığınız yorumlar, güzel dilek ve dualarınız için herkese çok çok teşekkür ederim. :) Tek tek cevap yazamadığım için beni affedin. Hala tam toparlayamadım kendimi, ameliyat yeri çoktan iyileşti bile ama hastaneden çıktıktan sonra karın içinde kanamam olmuş ve birikme yapmış. Halen göbeğimde acı veren epeyce büyük bir şişlik var.  Doğumdan sonra bir de bölünerek çoğalacakmışım gibi bir çıkıntı şeklinde, ikinci bir göbek gibi duruyor. "Enfekte olmadığı sürece vücut absorbe eder, zaman içinde dağılır" dedi doktor. Geçecek inşallah yakında... Onun dışında ben de bebek te iyiyiz. Kızım uslu maşallah, beni yormuyor hiç.

Oğlanlar hala şaşkın. Bebek doğduğunda hastanedeydiler. Bense kendi acımdan hiçbir şeyin farkında değildim. Sonra annemlerle birlikte gittiler. Ertesi gün hastaneye ilk ziyarete geldiklerinde içim sızladı. İkisi de öyle mahsun duruyorlardı ki... Çok ama çok üzüldüm. Aynı şeyi Özgür de hissetmiş. Elimden geldiğince ikisiyle de ilgilenmeye çalışıyorum. Sürekli öpüp sarılıyorum onlara, ama bebekten sonra her ne kadar "Kardeşimiz çok tatlı anne" deseler de ikisi de bana ve babaya karşı biraz çekingen ve mesafeli duruyorlar. Karnımdaki şişlik ve ağrı da hareketlerimi epey sınırlıyor, o yüzden açıklıyorum sürekli; "Göbeğim de iyileşsin beraber şunu yapacağız, bunu yapacağız" diye telkinlerde bulunuyorum. Umarım psikolojilerine faydası oluyordur. Bebek konusunda aşırı korumacı olmak istemiyorum ama mecburen okuldan gelince ellerini yıkamadan ve okul kıyafetlerini değiştirmeden bebeğe yaklaşmamalarını söylüyoruz, bozuluyorlar biraz. Uzun uzun açıkladık; "Henüz hiç aşısı yok, mikroplara karşı savunmasız, o yüzden hepimiz dikkat etmeliyiz" diye anlattık ama sonuçta onlar da çocuk tabi. Alışacaklar inşallah. Hepimiz alışacağız...

Biraz daha iyileşince yazmaya devam edeceğim inşallah. Hepinizi tek tek öperim...


20 Şubat 2013 Çarşamba

Mutlu son

Önceki yazıda bahsettiğim üzere geçen Cumartesi sabahı planlanan saatte aldılar beni ameliyathaneye. Ameliyathanede beni hazırlarlarken duvarda asılı saate en son baktığımda saat 08:15'ti. Sonra bir karanlık.. Kendime geldiğimde sedyede zangır zangır titriyor ve titredikçe ameliyat yerindeki acı yüzünden kıvranıyordum. Konuşacak durumda değildim henüz. Yanımda iki kişi konuşuyordu, birisi hemşireye saati sordu, hemşire  "saat 11:15" deyince kendi kendime "Oha 3 saat geçmiş!" dedim. Titremeler arasında bir yandan kendime gelmeye çalışıyor bir yandan neden sezeryan ameliyatının 3 saat sürdüğünü anlamaya çalışıyordum. Bilincim biraz açıldığında doktorumu gördüm ayakucumda başka bir doktorla konuşuyordu. "Muhtelif yerlerde sürekli kanamalar devam etti, mesaneye de dikiş atıldı, birlikte takip edeceğiz artık" gibi sözler duydum. Sonra "2 ünite kan verilsin" dendi. Ben o arada "3 saat boyunca Özgür deliye dönmüştür" diye düşünüyordum. Baktım kan getirip vermeye başladılar. Bir yandan hem kan sahibinden Allah razı olsun derken bir yandan da bu kanla bir şeyler bulaşmaz inşallah diye geçirdim içimden. Sonra bir hemşire geldi elinde Özgür'ün cep telefonu "bakın eşiniz gönderdi, bebekler.." dedi. Fotoğrafta bir kuvözde 2 tane bebek yatıyordu ben "bebekler mi????" diye yeni bir şoka girdim.

Sonuçta saat 12'yi biraz geçe beni çıkardılar ameliyathaneden ve odaya aldılar. En sonunda anlaşıldı ki önceki sezeryanlardan sonra mesanemde, rahimde ve karın duvarında yapışıklıklar oluşmuş. Ameliyatta o yüzden gerekenden fazla kanamam olmuş ve kan nakli gerekmiş. Sezeryan o yüzden 45dk yerine 3 saat sürmüş. Ben girdikten yarım saat sonra bebek gelmiş odaya ama ben bir türlü ameliyattan çıkmayınca en başta Özgür olmak üzere herkes deliye dönmüş. Zaten ameliyathane kapısında adam dokuz doğuruyormuş bir de dışarı çıkan asistanın elindeki kan istek kartında benim adımı görünce iyice çıldırmış. Ben ameliyattan çıkana kadar kimseden bilgi de alamamışlar.

Uzun lafın kısası, epey olaylı geçen bir ameliyatla dünya tatlısı kızımı aldım kucağıma. Doğum da hamilelik te zor oldu bu sefer ama sağlıkla sona erdi Allah'a bin defa şükürler olsun. Ben iyiyim, kendimi toparlıyorum yavaş yavaş. Kızım zaten dünya tatlısı maşallah. Annemin dediğine göre aynı benmişim.

Şükrediyorum her an... Elimden daha iyisi gelmiyor. İnsanoğlu aslında o kadar aciz ki ve biz çoğu zaman farkında bile değiliz ama öyle çok şükredecek şeyimiz var ki...

Özge Zeynep annesinin kucağında

3 çocuklu evden yeni haberler, komik anekdotlar ve de onca stresten sonra rahatlayınca kendini stand-up komediye vuran Özgür'ün dikişlerimi patlatma pahasına yaptığı "mikemmel" espriler ilk fırsatta gelecek. Bizi izlemeye devam edin anacım.


Not: Fotoğraftaki diğer bebek sadece kızımla aynı kuvözü paylaşan başka bir yeni doğan bebekmiş. İkinci bir bebek yok yani, sadece hemşirenin işgüzarlığı :P

16 Şubat 2013 Cumartesi

Siz bu yazıyı okurken...

Son 10 gün nasıl geçecek, doğuma kadar nasıl oyalanacağım diye düşünürken Pazar gecesi Ömer hastalandı. Bütün gece kustu durdu. Sabah erkenden Özgür hastaneye götürdü gıda zehirlenmesi demişler. Damar yolu açılırken de fenalaşmış hastanenin asansöründe yine kusmuş. Özgür aradı, "Ömer kusmaya başlayınca bizimle birlikte asansöre binmiş olan adam kapıyı tırmalamaya başladı, adam kaçtı kurtuldu ama çocuğun üstü başı battı, yedek kıyafet getir bize" dedi. Kalktım gittim hastaneye. Üstünü değiştirdik, ıslak mendille elini yüzünü sildik güzelce. Ömer'cik hastalık psikolojisiyle beni eve göndermek istemedi ben de kaldım onlarla birlikte hastanede. 3,5 şişe serumdan sonra ancak eve gitmesine izin verdi doktor. Damar yolunu çıkarmadılar, ertesi gün yeniden görmek istedi doktor, tipini beğenmezse 2 şişe daha serum verecekti çünkü. O günümüz komple hastanede geçti.

Salı günü sabahtan  Özgür yine Ömer'i hastaneye götürdü. İshal de başladı deyince doktor hiç acımadı valla, "siz yeterince hızlı takviye yapamazsınız" deyip yine yatırmış, 2 şişe daha serum verdiler. O gün de öğlen 1'e dek baba-oğul hastanedeydiler.  Eve gelince epey gözü açılmıştı çocuğun ama doktor yine de "çarşamba günü de sabahtan gel, bir göreyim ona göre okul için rapor vereyim" demiş. Mecburen Çarşamba sabahı da yeniden gidip doktora göründüler, raporunu alıp geldiler. O gün de okula gitmedi Ömer, evde dinlendi iyice.

Perşembe sabahı da benim doktor kontrolüm vardı. Çocukları okula bırakıp sabahtan gittik hastaneye. Önce nst'ye girdim sonra doktor muayene etti. Nst sonucunu beğenmedi, "Böyle nst mi olur, yanlışlık var. Git, birşeyler ye öyle gel, saat 13:00'te yeniden yapsınlar" dedi. Aynen öyle yaptık. Hastanenin kafeteryasında romantik bir sevgililer günü yemeği yedik başbaşa. Sonra saat 13:00'te çekilen nst'de sancı çıktı. Acaip dalgalanmalar vardı. Doktor onu görünce beni apar topar acile yolladı. "Bir şişe serum versinler acil, saat 15:00'te yeniden nst çekilsin" dedi. "Eğer serumdan sonra nst yine böyle çıkarsa seni acil sezeryana alıcam" dedi. Biz serseme dönmüş vaziyette acile indik. Apar topar damar yolu açtılar. Koskoca 1lt lik bir serumu bağladılar koluma ama bir türlü yeterince hızlı akıtamadılar. Saat 15:00 olduğunda anca yarısı bitmişti serumun. Bu sefer diğer koluma da damar yolu açıp serumu o tarafa bağladılar. Ben her iki kolumda da birer damar yoluyla öyle kalakaldım. Karambolde bir de ad soyad, doktorumun adı ve kimlik no yazılı bir bilezik takmışlar koluma. Öyle bir durumdayım ki yani doktor "hadi sezeryana" dese damar yolu, bileklik her şey hazır. Özgür zaten zavallım 4 gündür hastanelerde serum peşinde helak olmuş. Gözünü kapadığında bile damlayan serum görüyor artık. Sevgililer gününü hastanenin acil servisinde, sürekli kusan bir amca ve durmaksızın ağlayan bir çocukla birlikte haline gülen iki tip olarak geçirdik. Özgür "Tutup ta sevgililer gününde verirsen kızımı kucağıma ben bir daha ömrübillah bu hediyenin altından kalkamam, hayatta bundan daha iyi bir şey bulamam çünkü" diye söylendi durdu.

Bu arada niyeyse tam da gününde kolu dar bir tişört giyeceğim tutmuş mecburen her iki kolunu da makasla kesip genişlettik ki serum verilirken kolumu üstten sıkmasın. Yatmaktan zaten saçlarım keçe gibi olmuş, kolları kesik tişörtümle, devasa göbeğimle futbol topu yutmuş bir psikopat gibi görünüyordum. Arada hemşireyi ikna ettik te neyse ki ilk açtıkları damar yolunu çıkardı. Tuvalete falan gitmeye kalksam en azından bir kolumu kıvırabilecek hale geldim. En sonunda serum bittiğinde çıktım doktorun yanına. Yeniden, bu sefer kolumda damar yolu ve bilezikle 3. defa nst'ye bağladılar beni. Neredeyse 40 dakika süren son nst seansından sonra doktor aldı beni karşısına "Bu gece seni sezeryana almamı gerektirecek kadar acil bir durum yok ama perşembeyi bekleyecek durumun da yok. Sancıların var, zaten sezeryanlısın. Sana benden 1 gün izin, Cuma günü git hazırlan, Cumartesi sabahı yapalım sezeryanı" dedi. O şekilde gönderdi bizi eve.

Hazır kolumda damaryolu varken anestezi uzmanının istediği testler için de kan veririm diye laboratuvara gittim ama hemşire demez mi "Olmaaaz, oradan test için kan alamam, pıhtı olur baska birşey olur, test yanlış çıkar sonra. Ben başka yerden alıcam"  Boşu boşuna salak gibi 2 saat kolumda damar yoluyla gezmişim sizin anlayacağınız. Hemşire damar yolunu çıkardı kolumdan sonra da "Yine en iyi damar buymuş" deyip tekrar aynı yerden aldı kanı. Delik deşik oldum öyle çıktım hastaneden.

Uzun lafın kısası, hastanelerde, harala gürele geçen bir haftanın sonunda, siz bu yazıyı okurken ben büyük ihtimalle ameliyatta veya ameliyattan yeni çıkmış olacağım. Perşembe yerine bebişe Cumartesi sabahı kavuşacağız inşallah. Beni merak etmeyin, kendimi biraz toparladığımda yeniden yazarım.

10 Şubat 2013 Pazar

Ağır Çekim

Artık hayatı ağır çekimde yaşıyorum blogcum. Ağırlaştım iyice. Yürüyüşüm, oturup kalkışım, nefes alışım bile değişti. Ağır vasıta gibiyim. Hareketlerim öyle yavaş ki koltuktan kalkıp kapıyı açmam neredeyse 5 dakika sürüyor. Hani hamilelere "Allah kurtarsın" derler ya, işte cidden o aşamaya gelmiş bulunuyorum artık. Yatakta sağdan sola dönmek bile başlı başına bir mücadele artık benim için. Kendimi enerjik hissettiğimde biraz ev işlerini toparlıyorum. Basit yemeklerle öğünleri geçiştiriyorum. Pazartesi okulların açılacak olması ve çocukların beslenmesine ne koyacağım sorusu şimdiden beni germeye başladı. Bugün öğlen kanepede uyuyakalmışım, uykumdan "salata" diye bağırarak uyandım. Rüyamda "yemeğin yanına salata da yapayım mı?" diye soruyordum benimkilere. Eeee, salata malum zor iş, hele de toksoplazma geçirmemiş hamile bir kadın için esaslı bir stres kaynağı. Özgür ve çocuklar çok güldüler halime. Zaten son zamanlarda uyurken sürekli ya mırıldanıyormuşum ya da koşmuşum da nefes nefese kalmışım gibi soluk alıp veriyormuşum. Uyku neyse de normal zamanda da sanki hep burnum tıkalı gibi. Yeterince nefes alamıyorum gibi geliyor bazen. Korkarım giderek bir ucubeye dönüşüyorum.

Gebelikte sona yaklaştıkça hayat da gözlerimin önünde ağır çekim bir film gibi akmaya başladı. Aslında günler su gibi akıp geçiyor ama biraz da benim sabırsızlığım giderek arttığından olsa gerek, beklenen güne yeterince hızlı yaklaşamıyoruz gibi geliyor. Eminim bundan 10 gün sonra bu günlerin rehavetini, sakinliğini çok arayacağım ama elimde değil bir an önce bu son 10 gün geçsin, ben hayırlısıyla sağlıkla bebeğime kavuşayım ve artık bu hamilelik mutlu sona ersin istiyorum. Belki de yaştan dolayı bu üçüncü hamilelik zor geldi bana. Sonuçta artık yirmili yaşlarımda değilim. Oğlanlarda bu kadar zorlanmamıştım ama o zamanlar da bundan 10 yaş daha gençtim.  35inde yeniden çocuk yapmaya kalkınca böyle oluyordur belki de... Neyse artık, yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik çok şükür. Doktor 21 Şubat'a gün verdi. Eğer kendisi daha erken gelmeye kalkmazsa 21 Şubat sabahı kavuşacağız inşallah bebişe.

Çocuklar, Özgür, annem, eş, dost, akraba, hatta bizim geçenlerde kapıda kalan karşı komşu bile doğurayım diye gözümün içine bakıyor ama ı-ıh bizim kızın daha gelmeye niyeti yok anlaşılan. Bana çok durmayacakmış, aceleci olacakmış gibi geliyordu ama anlaşılan yine son ana kadar kurbanlık koyun gibi bekleyeceğim sezeryan için. Neyse sağlıklı olsun da bebiş, 9 ay bekledik 3-5 gün daha bekleyiveririz artık.


Bende durumlar işte böyle. Bu aralar vakit geçirmek için kitap okuyup duruyorum. Bezsiz Bebek'le birlikte Thomas Hardy'nin Orman Kızı'nı okuyorum şu anda. İngiltere kırsalı, aşk meşk konuları, Hardy'nin akıcı üslubu kafamı güzel dağıtıyor. Zaten kafam hormonlardan uçmuş haberleri bile izleyemez kıvama gelmişim başka ne yapayım? Umarım kitap doğumdan önce bitmez diyordum kendime ama şimdi baktım da yarılamışım bile. Doğuma kadar acil başka bir tane daha böyle güzel ve akıcı bir kitap bulmam lazım. Yoksa bu zaman başka türlü geçmeyecek.