Sıyırık Ailesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sıyırık Ailesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Şubat 2015 Pazartesi

Saç mevzusu çok derin




Son zamanlarda bizim evde bir saç muhabbetidir gidiyor;

Selen- Saçımı boyadım hiç fark etmiyorsun
Özgür (daha dikkatli inceleyerek) - Aynı renge boyamışsın saçını, nasıl fark edeyim?
Selen - Heee onu diyorum işte beyazlar kapandı hiç fark etmiyorsun.


Özgür - Sanki saçımda bi örümcek dolaşıyor...
Selen - Eeeee, Saçım derken??...


Selen - Traş mı oldun bugün sen?
Özgür - Saçımı da boyattım ama fark etmedin...


(Arabada)
Özgür - Falanca ne rahat adam, iş yok güç yok bayılıyorum adamın genişliğine
Selen - He valla yaz gelince aç pansiyonu çalış, kış gelince otur keyif çat.
Özgür - Bizse debelenip duruyoruz yaz kış...
Selen - Eee çoluk yok çocuk yok onda, rahat adam. Karnını doyuracak kadar kazansa yetiyor. Sen hata ettin aile kurdun, çocuk olayına falan girdin bi de..
Bizi dinleyip duran Uğur - Anne aslında babamın içinde bir hippi saklı ama maalesef hippi olabilmek için yeterince saçı yok.

8 Nisan 2011 Cuma

Beni neden kıvırcık saçlı doğurdun Anne?

Bugünün konusu saçlarım olacak. Konudan bayılacak olanlar şimdiden okumayı bırakabilirler. 
Uzun zamandır düşünüyordum bu yazıyı yazmayı ama kısmet bugüneymiş. 

Efendim ben Aslan burcuna mensup bir insan olarak kabarık, kıvırcık saçlara sahibim. Aslan burcunun da saçlarından başka bir özelliğine sahip değilimdir aslında ya neyse. Çocukken saçlarıma çok sinir olurdum. Yine bir bunalım anında Anneme "Neden beni kıvırcık doğurdun?" diye çatmışlığım da vardır.  Kıvırcık saçlılar bilirler, bakımı ve şekil vermesi zordur kıvırcık saçın. Kabarır da kabarır, tararsanız elektriklenir daha çok kabarır. Taramazsanız da keçeye döner. Küçükken saçlarımla uğraşan hep annem olduğu için en sonunda saçımı kısacık, amerikan kestirip çıkmıştı işin içinden.

Kıvırcık saçlıların hepsi böyle midir bilmem ama ben nefret ederim kuaföre gitmekten. Çünkü kıvırcık saçı kesmeyi bilmeyen kuaförlerden çektiğim kadar kimseden çekmedim ömrümde. Hep özenmişimdir kuaföre gidip yeni bir model ve görünümle çıkan düz saçlı kadınlara. Benim hiçbir zaman öyle bir şansım olmadı, olamadı. Çünkü kıvırcık saça uygulanabilecek saç modelleri maalesef 21. yüzyılda bile olsak çok sınırlı. Ya uzatacaksın ya da kısacık kestireceksin ikisinin arası bir durum ve şekil yok, yalan. Dolayısıyla Lise son sınıftan beri saçım uzundur. Arada iyi bir kuaföre denk gelip saçımı kısaltabildiğim durumlar bir elin parmaklarının sayısını geçmez ki o zamanlarda da hiç şöyle havalı bir görünüme sahip olamadım.
Saçımı böyle görebilmek hiç kısmet olmadı...
Ya da böyle...
Ne de böyle...
Kıvırcık saç illet bir şeydir. Asla saçınızdan emin olamazsınız. Saçınızı şekillendirirsiniz, jöleler, köpükler güzel görünen bir hale getirirsiniz, hava biraz rutubetli olsun o bukleler tepenize çıkar ya da hepsi elektriklenip tel tel ayrılır. Yolda yürürken kendinizi vitrin camında görseniz tanıyamazsınız. Ne zaman bu saç bu hale geldi diye kafayı yemişliğim çoktur.

Acıklı tecrübeler sonunda kıvırcık saçı taramamak gerektiğini öğrendim. Sadece banyoda ya da banyodan sonra tararsınız. Islakken köpük ya da jöle uygularsınız. Ondan sonra da öyle fön makinasını tutup kurutamazsınız. Nemli saçla biraz beklemeniz gerekir ki saçınız jölenin etkisiyle, kendi başına buyruk bukleler oluştursun. Artık o gün canı nasıl isterse o yöne kıvrılır bükülür saç. Ancak ondan sonra didiklemeden, bukleleri bozmadan, nazikçe saç kurutulur. Ancak bu sayede eli yüzü düzgün, insanları dehşete düşürmeyecek, insan içine çıkılabilecek bir kıvırcık saç modeli elde edebilirsiniz.

Kıvırcık saçlarda bir de şöyle bir sorun vardır, normalden kısa olan saçlar, kendi başlarına buyruk, buklelerden bağımsız takılırlar. Özellikle saçı topladığınızda benim "anten" dediğim o kısa saçlar aradan çıkar saçınızı tuhaf gösterirler. Bu yetmezmiş gibi, düğün günümde, gelin saçımı yaptırdığım kuaför kahkül kesmişti. Tabi düğün bitip te saçımı yıkadığımda o kahküllerin ne hale geldiğini anlatmama gerek yok sanırım. O kahküller uzayana dek, aylarca taç takmak zorunda kalmıştım.

En son saçımı kısalttırmaya gittiğimde başıma gelenleri anlatayım. Kıvırcık saçlarım yüzünden kuaför mevzusu beni aşırı sıkıntıya soktuğundan, senede 1 defa kuaföre saç kısalttırmaya gider oldum. Çocuklar okuldayken gittim kuaföre. Nasıl bir şey istediğimi anlattım, ki daha önce belirttiğim üzere öyle çok bir alternatif yok. Kıvırcık saçın kesimi güzel olmazsa saçınızı açamazsınız, benim gibi hep toplamak zorunda kalırsınız. Toplarsanız da saç yatışır, bukleler bozulur, şekilsiz bir saç modeliniz olur. Uzun saçlı olmak ve istediğinizde kıvırcık saçlarınızı özgür bırakabilmek  istiyorsanız katlı bir kesim yaptırmak en iyisi. Kıvırcık saç düz saç gibi de kesilmez tahmin edersiniz, çünkü kıvrılınca kısalır, siz ıslakken uzun oldu dersiniz ama o kuruyup kıvrılınca bir bakmışsınız tepenizde yumak olmuş. Dolayısıyla bu kuaför olacak adama ben güzelce izah ettim. Neyse keserken dikkatli kesti, hafif kat verdi ama saçı kuruturken öyle çok didikledi ki parmaklarıyla, haliyle saçımda bukle falan kalmadı. Ben tabi adam düz saç kurutur gibi saçımı didiklemeye başladığında başıma gelecekleri bildiğim için "Eyvah!" dedim içimden. "Neyse hava yağmurlu, çıkar çıkmaz takar montun kapşonunu giderim eve" diye plan yaptım  ve bıraktım kendimi kuaförün ellerine, bekledim tepkisini. Adam uğraştı uğraştı, didikledikçe saçımın buklelerini iyice bozdu, fön makinasıyla da iyice kurutup elektriklendirdikten sonra en son aynadaki elektrik çarpmış gibi duran görüntüme bakıp "Toka vereyim mi?" diye sordu bana!!! Allah aşkına hangi normal kuaför az önce yaptığı saçı tokayla toplamak ister?? "Gerek yok, kapşonum var" dedim parayı ödedim ve utancımı şapkamla kapatarak koşarak evin yolunu tuttum. Doğal olarak o kuaförü son görüşüm oldu bu. 
O günden beri maceraya atılmak istemediğimden başka bir kuaföre gitmedim. Geçenlerde "Çok uzadı bu saç ucundan aldırmak gerek" diye hayıflandığım bir gün, banyodan sonra ıslakken, aldım makası elime o beceriksiz kuaförün gereğinden uzun bıraktığı alt katlardan 2-3 parmak kesiverdim. Nasılsa saçım kıvırcık, ıslak olmadığı sürece saç boyunun eğri büğrü olduğunu kimse görmeyecek. Şimdilik deniz sezonu açılana dek rahatım. O zamana dek yeni bir kuaför bulmam gerek sanırım.

Ben de kısa saç denemek istiyorum, ben de kuaföre gidip güzelleşip çıkmak istiyorum. Dolayısıyla kıvırcık saçı adam gibi kesebilecek, toplamasam da "Acaba düzgün duruyor mu, arkası yelpaze gibi kabarıp açıldı mı" diye düşünmeden özgürce açıp dolaşabileceğim bir model yapabilecek kuaför arıyorum. Bilenlerin insaniyet namına bana haber vermesini rica ederim.

28 Mart 2011 Pazartesi

Torba yetmez çuval lazım

Kendi çapında ticaretle uğraşan (hatta didinen) insanlar olarak son çıkan torba yasasına pek çok esnaf gibi Özgür ve ben de çok sevindik tabi. Çünkü bu ülkede bir yerlerde maaşlı çalışmayıp kendi işini kuran her Türk evladı gibi bizim de SSK, Bağkur, Vergi Dairesi gibi bilimum resmi kurumlara borcumuz ve de güzide memleketimin muhtelif ticaret mahkemelerinde görülen davalarımız var. Bugüne kadar devletten alacağı KDV bedeline 3 yıl boyunca 1TL bile faiz ilave olmadığı halde vergi ve SSK borcu her geçen gün bayır aşağı yuvarlanan kartopundan daha hızlı büyüyüp dudak uçuklatan rakamlara ulaşan iki insan olarak biz de ilk fırsatta yasa kapsamındaki resmi dairelere turlara başladık.

Bu sabah ilk işimiz trafik işlemleriyle ilgilenen bir muamelecideydi. Yaklaşık 3 senedir SSK borcu yüzünden haczedilip Üsküdar civarlarında bir yeddiemin deposunda rehin kalan bir adet arabamız vardı, nihayet bu yasa kapsamında 2004 yılından kalma SSK borcumuzu ödeyebildik te arabamız özgür kaldı. Benden size tavsiye, hele de ticaretle uğraşan bir insansanız, siz siz olun kredisi biten arabanızın üzerindeki rehini kaldırmakta acele etmeyin, olur da haciz gelirse işte böyle bizimki gibi satılamadığından 3 sene otoparkta kalsa bile en azından geri alabilme ümidiniz olur. Gerçi biz arabasızlığa epey alışmış, hatta gittikçe artan benzin fiyatları sağ olsun, ortama gayet iyi uyum sağlamıştık. Neyse uzun lafın kısası, uzun mücadelelerden sonra arabamız artık özgür ama gel gör ki ne muayenesi var, ne pulu, ne de sigortası. Üstelik kullanılabilir durumda değil. Trafikle ilgili evrak işlemleri bitince bir çekiciyle 3 senedir durduğu otoparktan aldırıp ilk iş olarak bir servise göndermeye karar verdik.

Araba olayını bu şekilde hallettikten sonra SSKya  yani SGK'ya gittik. Girişte başvuru masasında oturan "hanımefendi" devletin parasıyla çoğaltılıp oraya vatandaşın hizmetine konulmuş başvuru formlarından her başvuru için 3 nüsha doldurmamız gerektiğini ama bizim bir taneden fazla form alamayacağımızı söyledi. İşi bütün gün orada oturup gelen giden vatandaşa form vermek olan kadın tarafından alenen azarlandık. "Bir tane alın ve şuradaki fotokopide çoğaltın" diye buyurdu bize. Biz de dediğini yaptık bize 3 farklı başvuru için en az 3 form gerektiği halde sadece 1 tane alıp fotokopinin başındaki takım elbiseli ve işi SGK'da fotokopi çekmek olan "beyefendi"den rica ettik. Önce yapacağımız başvuru sayısına göre toplam kaç kopya çektirmemiz gerektiği konusundaki sorumuza elindeki cep telefonuyla çok meşgul olduğundan cevap veremedi. Daha sonra telefonuya işi bittikten sonra lütfedip bizi dinlediğinde ise  "Boş formun niye fotokopisini çektiriyorsunuz bana? Doldurun önce formu sonra kaç nüsha gerekiyorsa çekelim fotokopisini" diye bizi azarladı. Bizim ödediğimiz vergilerle maaş alan ve birinin işi oturup form dağıtmak diğerininki de fotokopi çekmek olan iki ayrı insandan 5 dakika içinde azar işiten her insan evladının sinirleneceği üzere biz de sinirlendik. Boş formlardan sadece 1 tane almamıza izin veren teyzeyi fotokopici amcaya şikayet edip ikisini kapıştırdık. Sonra da sadece bir form alıp "Biz işyerindeki kendi fotokopimizde çoğaltır geliriz siz sakın rahatsız olmayın" deyip uzaklaştık oradan.

Bağkur işlemleri ile ilgilenen SGK şubesi Bostancı'daymış. Bostancı'ya vardığımızda zaten öğle tatili olmuştu. 1 saat oturup yemek yiyip, civarda öyle boş boş takıldıktan sonra öğle tatili sonunda Bağkur binasının önündeki kuyruğu görünce ufak çapta bir şok geçirdik. Sonra şansımızı vergi dairesinden yana kullanmaya karar verdik.

11 Mart'ta vergi dairesine vergi borcumu nakit ödemek için başvuruda bulunmuştum ama sonra oturup detaylı hesap kitap yaptıktan sonra Özgür'le benim borcu 18 taksit yaptırmaya karar verdik. Tabi büyük problem oldu bu. Vergi dairesi'ndeki işlemleri esas takip eden ve işleri yapan hiç kimse yorum yapmazken en arka tarafta oturan ve elindeki yeşil elmayı kemiren bir "hanımefendi" tarafından "Madem nakit ödeyemeyeceksin neden nakit diye başvurdun önceden?" diye azarlandıktan sonra O'na ilişmemem gerektiğini anlamış oldum ve neyse ki işlemlerimi o kalabalığa rağmen sabırla ve kibarlıkla işini yapmaya çalışan diğer memurlarla tamamlayabildim. 

Bu arada gelmişken vergi dairesinde arabanın pulunu, cezasını falan da halledelim dedik ve taaa 2004 te kesilmiş bir trafik cezamız olduğunu, bunun zaten 120TL altında kaldığı için yasa kapsamında iptal edileceğini ama yine de bu konuyla ilgili dilekçe vermemiz gerektiğini öğrendik. Devletimin vergi dairesinde bir adet beyaz dosya kağıdı ve yazan bir tükenmez kalem bulmak ne kadar zormuş bir kere daha anladık. Dilekçeyi zor bela yazıp teslim ettiğimizde ise ta 2004'te kesilen o trafik cezasına ait makbuzun aslının da gerekli olduğunu söylediler. Yani üst kattaki memur bir tıkla bilgisayardan görebiliyorken bizim 7 sene öncesine ait, varlığından bile haberdar olmadığımız bir ceza makbuzunu saklıyor olabileceğimiz ihtimali bile çok komikti ama biz pek eğlenmedik nedense. 

Kısaca bu resmi daire borçlarını yapılandırmak ve tahsil edebilmek adına yapılmış çok çok önemli bir adım bu yeni yasa. Ama devlet dairelerinin işleyişlerindeki hantallık ve bu kurumlardan gereksiz yere maaş alan, aslında amacı çalışmak değil vatandaşa zulüm etmek olan bazı insanların varlığı insanı hala hayattan bezdiriyor. Torba değil bir çuval bulup devlet dairelerindeki bu az çalışıp çok konuşan insanların hepsini bu çuvala tıkmak lazım. Birine beddua etmek isterseniz "Devlet dairelerine işi düşesice" demeniz yeter bence. 

17 Mart 2011 Perşembe

Kırmızı Papyon


Hala Özgür'ün atkısıyla boğuşuyorum. Bitemedi gitti. Zaten bu gidişle, biter bitmez naftalinleyip kışlıklarla birlikte kaldıracağım galiba. Havalar bir anda ısındı ama ben tabii ki mevsim gribini ucundan kıyısından yakalamayı başardım. Herhalde bu sene kendisini pas geçseydim üzülürdü. Pazartesiden beri genzim yanıyor, denemediğim şey kalmadı. İçim dışım ballı limonlu zencefil çayı oldu. Neredeyse burnumdan çıkacak diyeceğim ama burnum da okyanus suyu dolu. Acıdan uyuyamadığım bir sabahın 3:30'unda, internetten geniz yanmasına en iyi gelen şeyin tuzlu su olduğunu öğrendiğimden beri, burnuma okyanus suyu sıkıp duruyorum. Boğaz olsa işim daha kolay olacaktı sanırım, ama sorunlu bölge geniz olunca hiçbir şey fayda etmedi. Hafifleyeceğine gittikçe azıyor sanki bu grip. Baktım olacak gibi değil, bu sabah burnumu açmaya çalışırken kulaklarımda bir hışırtı başlayınca mecburen antibiyotikle flörte başladım yine.

Grip yüzünden ayılıp bayıldığım, evdekileri postalayıp kafamı vurup yatayım diye hayaller kurduğum günlerden birinde, Pazartesi mi Salı mı hatırlamıyorum, okuldan Uğur aradı; "Anne büyük çocuklar çelme taktı, düştüm, kaburgamı merdivene vurdum, çok acıyor" diye. Apar topar koştuk, öğlen, yemek tatilinde bir röntgen çektirdik. Allah'tan kırık ya da çatlak çıkmadı. İçim rahatlamış vaziyette çocuğu okula bıraktım, akşamüstü almaya gittiğimde bu sefer dudağı patlamış buldum. Yan sınıfla kavga çıkmış, bu akıllı kavgayı ayırmaya çalışırken çocuğun biri kafa atmış. Bir de patlayan dudağına mikrop kaptırmış, balon gibi şişti dudağı. Yarılan kısımda ise sapsarı iltihap oldu. Kafayı yemek üzereyim. Bir daha kimsenin kavgasına karışmaması, sakin sakin okuluna gidip gelmesi yönünde azarlarım ne kadar fayda edecek bilmiyorum.

Onun dışında bu hafta yine proje ödevleriyle geçti. Benim derdim bana yetmiyordu sanki, bir de çocuk başına ortalama ikişer proje ödevi yapıp teslim ettik bu hafta. Artık ya kendimi atacağım camdan ya da bu proje ödevlerini veren öğretmenleri... Hasta hasta kaç kere bilgisayar çıktısı, mukavva ya da fon kartonu almaya Office Superstore'a gittim bu hafta, hatırlamıyorum. Eczaneye gittiğim kadar oraya da gitmişimdir herhalde. Hafta da bitmedi henüz, bugün daha Perşembe! Yarın ise malum 18 Mart Çanakkale Zaferi'nin yıldönümü. Benim ufak oğlan Ömer, okulun Çanakkale Zaferi'ni kutlama etkinliklerinde görev almış. Kendi hastalığımla mı, kaburgasını çarpıp dudağını patlatan Uğur'la mı, bu ikisinin proje ödevleriyle mi, Özgür'ün atkısıyla mı uğraşayım diye düşünüp durduğum bir ara bu geldi "Cumaya beyaz uzun kollu gömlek ve kırmızı papyon lazım Anne" diye.... "Gömlek tamam da kırmızı papyonu nerden bulayım oğlum?" bile demedim... Diyemedim... Kırmızı papyon mevzusunun, atlatmaya çalıştığım grip nedeniyle, ateşten kaynaklanan bir halüsinasyon olduğunu düşünmeye daha meyilliydim. Ama bizim asabi oğlan cinlerimi tepeme çıkartacak şekilde,  kırmızı papyonun ne kadar hayati bir önem taşıdığını ifade etti. Sonuçta anneannemiz sağolsun, kardeşim Emre'ye internetten bir papyonun nasıl yapılacağını buldurup, elindeki kırmızı saten kumaşla bizim oğlana bir papyon yapıvermiş. Yani Allah razı olsun, şu hasta halimle bir de gidip sokaklarda kırmızı papyon aramak zorunda kalsaydım herhalde beni Bakırköy'den falan toplarlardı sonunda.

Bu hafta bir de evin yakınındaki, köşedeki bakkal muamelesi yaptığımız Tansaş tadilata girdi. Mecburen hasta hasta 2 sokak ötedeki Migros'tan taşımam gerekti herşeyi. Herşey bir yana, bu en yakın marketteki tadilat işinin de bu haftaya gelmesi nasıl bir tesadüftür biri bana anlatsın. Kısaca bu hafta öyle uzun sürdü ve kendinden öyle bıktırdı ki anlatamam. Yani ne haftaymış be kardeşim! İnim inim inletti resmen. Aman neyse, çocuklar hastalanmasın da ben buna da razıyım.

10 Mart 2011 Perşembe

Koca Çocuk



Çocuklara ördüğüm atkıları kıskanan Özgür tutturdu, "Bu Uğur'a ördüğünün aynısını, siyah ve gri renklerden yap bana" diye. Daha önce anlattığım sebeplerden ötürü "Yemin ettim, sana bir daha bir şey örmem ben, git parasını ver nerden istiyosan al" dediysem de dinletemedim. "Uğur'unki biter bitmez benimkine başla, başka bir şey ördürmem bak, sen örersin ben sökerim. Bana atkı öreceksin kadın!" dedi. "Ben senin atkını örene dek bu kar biter bak, bahar gelir. Sonra da bu havada atkı takılmaz diye atarsın bir kenara. Ben de seni o atkıyla boğarım, gel vazgeç bu sevdadan" dedim. "Takıcam söz! Sen ör" dedi. Bakın siz de şahitsiniz. Eğer bir sabah gazetenin üçüncü sayfasında "Kadın 12 yıllık kocasını kendi elleriyle ördüğü atkıyla boğdu" diye bir haber okursanız şaşırmayın.

Uğur'un atkısı bitti, bu sefer "Elimde senin istediğin renk ip yok" diye bu işten sıyrılmaya çalıştım. "Al internetten" dedi. "Bir atkı örmek için 800gram ip mi sipariş edeceğim internetten, öyle tek yumak satmıyorlar" dedim. "O zaman git Kadıköy'den al, cumartesi ben çocuklara bakarım" dedi. Kulaklarıma inanamadım bir an. Ama tabii bu fırsatı kaçırmak için ahmak olmak gerektiğinden bir dakika durmadım, Cumartesi attım kendimi Kadıköy'e. O gün de şansıma hava bahar gibiydi. Gittim bunun istediği renklerde ip aldım benim 3 katlı yüncüden. Bu arada şekerci dükkanındaki çocuk gibi tüm yünleri mıncıklamadan da ordan çıkmadım.Güzel bir gün oldu benim için.

Neyse uzun lafın kısası geçen hafta sonu başladım Özgür'ün atkısına, ama daha yarısı bile olmadı. Kar yağışı ise Cuma günü bitecekmiş. Bakalım Cumadan sonra, bu atkı bittiğinde ne yapacak Özgür, heyecanla bekliyorum. Bahar günü siyah üzeri gri çizgili bir atkıyla gezen bir adam görürseniz de sakın şaşırmayın. Zira o kadar uğraştırdı ki beni bu atkı için, ya söz verdiği gibi takacak ya da ben zorla takacağım o atkıyı boynuna. Ama ikinci şık Özgür'ün sağlığı açısından aşırı tehlike arz ediyor. Gelişmelerden sizi haberdar ederim..

Not: Bloguma Dokunmayın! Yetti artık yahu, bir resim bile ekleyemiyorum, eklesem de ben göremiyorum hala. Yorumlara cevap yazamıyorum. Digitürk çek elini blogumdan ve hayallerimden.

8 Mart 2011 Salı

İnsanlar böyle cinnet geçiriyor işte..

Digitürk sağ olsun bloglara erişim hala kapalı. Yazdığımı okuyamıyorum ama bloguma yeni yazı ekleyebiliyorum. Bu da işin başka bir boyutu. Düşüncelerimi ifade etme özgürlüğümü engellemeyi başarabilir belki ama Digitürk hakkında halen istediğimi düşünmekte serbestim. Pek te güzel şeyler düşünmediğimi itiraf etmeme gerek yok herhalde. Kendi hakkını korurken benim hakkımı elimden almasına gerek yoktu tabii ama neyse... Uzun lafın kısası hala daha Digitürk'e çok kızgınım.

Destek için şuraya bir tıklayıp bir imza da siz verin dostlar. Bu arada böyle de bir sevindirici gelişme var bakalım bir şey çıkacak mı. Facebook grubu 15528 kişiye ulaştı. Bir umut, bekliyoruz bakalım.

Diğer yandan bu aralar Ömer'in proje ödevleri iyice kabak tadı verdi. Bir çocuğa haftada 2-3 tane araştırma ödevi verilir mi yahu? Hayır internetten araştırması neyse de, evdeki printerı işyerine gönderdiğimiz için, çıktı almak için neredeyse her gün yakındaki Office Superstore'a taşınır oldum. Bıktım usandım proje ve araştırma ödevlerinden. Evin işi yetmiyormuş gibi bir de ödev peşinde koşuyorum. Artık kime çektiyse bizim oğlan bi asabi bi mükemmeliyetçi ki sormayın gitsin, ödevi uyduruk oldu diye yine gelip benim başımda zırlıyor. Çıldırmak üzereyim. Tek avuntum, biricik blogum da engelli, ben delirmeyeyim de kim delirsin?

24 Şubat 2011 Perşembe

Bir küçük kuş




Dün gecenin bir yarısı (00:20 gibi) sitenin bahçesinde toprağı kazan bir adam gördüyseniz muhtemelen o Özgür'dür. Bizim dişi muhabbet kuşu dün çok hastaydı. İshalden sonra kendini toparlayamadı bir türlü. 2 gündür keyifsiz görünüyordu. Dün sabah bir baktım bütün gece oturduğu tüneğin altına, gece boyunca sırf su gibi çıkmış kakası. Alelacele kafesini ayırdım. Suyuna ilaç koydum, yemini kumunu taktım kafese, kaloriferin önünde bütün gün uyukladı. Akşamüstü baktım gün boyunca hiçbir şey yememiş. Avucuma aldım. Zorla bir kaç yudum ilaçlı su içirmeye çalıştım. Biraz da ekmek kırıntısı yedirmeye uğraştım. Hepsini geri tükürdü. Parmağımı da öyle bir gagaladı ki can acısından avaz avaz bağırttı beni. Çocuklar yattıktan sonra kontrole gittiğimde baktım tünekte bile duramıyor kafesin zeminine inmiş orada oturuyor. Nasıl acıdım haline anlatamam. Avucuma aldım sevdim, sevdim, öptüm okşadım, sonra Özgür aldı avucuna göğsünün üzerine yatırıp avucuyla örttü üstünü çok geçmeden orada öldü zaten. Ben koca kadın, küçücük bir muhabbet kuşu için gecenin bir yarısı hüngür hüngür ağladım. İyi bakamadım hayvancağızın ölümüne sebep oldum diye öyle üzüldüm ki... Üstelik bu bir de, "güya" çok sevmediğimiz, sevgili Boncuk'umuza gelin aldığımız kuştu. Çok aksi bir hayvandı, evde kemirilmedik yer bırakmadı. Sürekli Boncuk'u da hırpaladığı için hepimiz sinir oluyorduk bu minicik hayvana. Ama onu öyle hasta, öyle narin, öyle halsiz halde görünce nasıl üzüldüm anlatamam. Bir parça kağıt havluya sardık Özgür gecenin bir yarısı götürüp bahçeye gömdü. Bir de çocuklar hayvancağızı öyle görsün istemedik.

Sabah ilk önce Ömer sordu "Anne İnci nerde?" diye. Yapabildiğim en soğukkanlı ve şevkat dolu yüz ifadesiyle, "Dayanamadı annecim, çok hastaydı, gece öldü" dedim. Suratındaki şoku görmeliydiniz. Hemen gitti abisine söyledi. Uğur çok daha duygusal bir çocuk. Gelip yanıma oturdu ağlamaya başladı.Sarıldım ikisine de, sanki dün gece kuş için hüngür hüngür ağlayan ben değilmişim gibi  "Ne yapalım annecim, ömrü bu kadarmış, Allah verdi Allah aldı." dedim. "Hayatın bir parçası bu da, hepimiz bir gün O'na geri dönmeyecek miyiz?" dedim. "En azından kafesin zemininde tek başına değil avcumuzun içinde biz öpüp okşarken öldü, kendisini ne kadar sevdiğimizi bilerek öldü" dedim. Bir kuşun ölümü üzerine söylenebilecek herşeyi söyledim kısaca. Oğlanların ikisi de çok üzüldü ama kahvaltı sofrasında biraz kafaları dağılsın diye Boncuk'u kafesten çıkarınca ikisi de onun maskaralıklarına gülmeye başladılar. 

Boncuk  başta arkadaşına epey seslendi ama baktı cevap gelmiyor sonrasında sofrada bizim yediklerimizden yiyebilmek için elinden gelen gayreti gösterdi. Özgür'ün krem peynir sürülü ekmeğine ayağını yapıştırdı. Biz sofrada oradan oraya kovalarken, yanından her geçişinde gözüne kestirdiği beyaz peynir kalıbından bir parça koparmaya çalıştı. Kovaladıkça sinek gibi geri gelip oramıza buramıza kondu. Parmağımızla dürttüğümüz halde gitmek istemedi. Çocukları epey eğlendirdi kahvaltıda. Böylece İnci'nin bıraktığı o efkar perdesi azıcık aralandı. 



"Koca koca insanları toprağa veriyoruz da bu küçücük kuşun ne önemi var?" diyenler olabilir. O küçücük kuş, hayatın aslında ne kadar kırılgan ve değerli bir şey olduğunu, ölümünse sandığımızdan çok daha yakın olduğunu hatırlattı bize. Acıklı bir mesaj vererek gitti sessizce...

16 Şubat 2011 Çarşamba

Ününü bana borçlusun!

Beni eskiden tanıyanlar bilirler, eski blogumda Özgür'ü çok çekiştirirdim. İzmir'de yaşadığım dönemde Onunla didişmelerimizi bolca yazı konusu yapmışlığım var. İzmir günlerimden hala nefret ederim, o zaman yaşadıklarım, yaptıklarım, hissettiklerim hala  kalbimde derin bir yaradır. Hayatımdan silip atmak istediğim, ya da imkanım olsa bugünkü aklımla (olgunluğumla mı demeliydim?) yeniden yaşamak istediğim bir zaman dönemidir o 3 sene. İşte o dönemde Özgür'le aramız berbattı. Birbirimizi hep sevdik ama İzmir'de birbirimizi sevmekle nefret etmek arasında sürekli gidip geldik. Hatta o zamanlarda blogumu okuyan bazı aile fertlerinden Özgür'ü kenara çekip, "Rahatsız olmuyor musun? Sürekli senin hakkında şöyle böyle şeyler yazıyor bu kadın" diyenler bile oldu. Hala üzülürüm, çünkü beni eleştirip, ayıplayıp, Özgür'e şikayet edene kadar, böyle bir sevgi nefret ilişkisini (Özgür de dahil) kimselerle konuşamadığım için, yalnızlıktan doğan çaresizlik içinde internete yazıyor olabileceğim ihtimali kimsenin aklına gelmedi. Neyse geçmiş geçmiştir, değiştirilmesi imkansız. Sonuçta değiştiremeyeceğim bir geçmişle yaşamayı öğrenmek zorundayım. 

Özgür'le ben liseyi beraber okuduk. Arkamda oturur ufaladığı silgi parçalarını saçıma atar sonra da kıvırcık saçlarımın arasında kalan silgilere gülerek eğlenirdi. Lisenin son 2 haftasında başladı ilişkimiz. Üniversite'de ise sırf benimle aynı okulda okuyabilmek için Yıldız'dan İTÜ'ye yatay geçiş yaptı Özgür. O zamanlar tekstil ve makina mühendisliği bölümleri Gümüşsuyu'nda biraradaydı. Sonuçta 6 sene çıktıktan, gezip tozduktan sonra 1999'da evlendik Özgür'le. Bu sene 12. evlilik yıldönümümüzü kutlayacağız inşallah. Yani toplamda 21 senedir tanışıyoruz ve 18 senedir de beraberiz. 33 ve 34 yaşında insanlar olarak hayatımızın yarısından fazlasını beraber geçirdik diyebiliriz. Hayatımızın İzmir dönemi ilişkimizin en dibe vurduğu dönemdi.  İzmir'de geçirdiğimiz son 6 ayda ilişkimizi toparlamaya başladık. İstanbul'a geri döndüğümüzde ise büyük bir tesadüf eseri evlendiğimizde ilk defa oturduğumuz evi yeniden kiraladık. (Daha önce burada anlatmıştım) Bu ev bize ikinci defa başlangıç yapma imkanı sağladı bir anlamda. 

Eski tıfıl halimiz, Özgür'ün kafasında hala saçı varken...
Dün gece işte eski blogumdan, blogumda nasıl kendisini çekiştirdiğimden, blog sayesinde tanıştığım insanlardan falan bahsediyorduk Özgür'le. Kitty'nin maili vesile oldu. :D Konu konuyu açtı, sonunda bu tuttu bana "Ben de olmasam bloguna yazacak konun olmayacak. O blog benim sayemde ayakta duruyor. Ününü bana borçlusun resmen" dedi. Düzenli okuyucularım kaç tane emin değilim ama sadece 19 takipçiyle çok ta meşhur olmadığım ortada. Ama yine de çok güldüm Özgür'ün bu lafına. Havalara girmesin diye ufaktan eski blogtaki yazıları buraya eklemeye mi başlasam? Yoksa bunca senenin ve yeni geçmiş sevgililer gününün hatırına "Blogumdan önce beni, bir bütün halinde ayakta tutuyorsun" mu desem? ....  :)

7 Şubat 2011 Pazartesi

Çocuk oyalama yolları

Sömestr tatilinde iki oğlan çocuğu nasıl mı oyalanır? 1 kova yoğurt ve yeterli miktarda kıyma alınarak anneannenin yolu tutulur. Anneannenin güzelce açtığı mantı hamurları kesilip, üzerlerine kıymalar özenle dizildikten sonra çocuklar masa başına oturtularak mantı katlamaya yardım etmeleri istenir. Anneanneniz yakın değilse iş başa düşer tabi ama korkulacak bir şey yoktur. Zira İzmir günlerimizden kalma tecrübeyle diyebilirim ki mantı hamuru ne kadar eğri büğrü, şekilsiz de olsa tadı her zaman enfes olur. Hamur zaten tüm çocukların oynamayı sevdiği bir şeydir hele bir de sonunda yaptıkları şeyi yiyeceklerini bilirlerse değmeyin keyiflerine. Geriye onlar uğraşıp didinirken, bu anı ölümsüzleştirmek kalır.




Sonlara doğru canları sıkılınca da bohça ya da kulak şeklinde katlama yerine hayal güçlerini kullanmalarına izin verilir. Böylece "şeker paketi" ya da "ateş topu" isimli mantı katlama şekilleri Türk yemek literatürüne kazandırılır.  : )


Günün sonunda herkes mutludur çünkü mantıların şekli ne olursa olsun yapması da yemesi de zevklidir ve bir tatil günü de böyle vukuatsız, kavga dövüş olmadan geçiştirilmiştir.

2 Şubat 2011 Çarşamba

Ay! Soldan soldan geliyorlar...



İnsanın bir kez ters gitmesin işi, muhallebi yerken kırılır dişi ... demişti bir şarkısında rahmetli Barış Manço. Benimki muhallebi değil bulgur pilavı yerken kırıldı. Gerçi daha önceden su böreği yerken de dişimi kırmışlığım var.

Her şey aslında grip gibi başladı. Vücutta kırgınlık, boğaz ağrısı, halsizlik gibi sıradan soğuk algınlığı belirtileri ertesinde, sol kulağıma gelip saplanan bir ağrı 2 günümü cehenneme çevirdi. "Kulak enfeksiyonu mu acaba?" dedim baktım sanki kabakulak gibi, daha çok kulağımın altındaki, lenf bezi mi desem tükürük bezi mi desem bilemeyeceğim (doktorlar daha iyi bilir) o bezler ağrıyor. Ağrımak ne kelime, zonkluyor! Uzun lafın kısası, ödüm patladı yeniden kabakulak oldum, şimdi çocuklara bulaştıracağım diye. Normalde tam tersi olur ya neyse. "İki defa da kabakulak mı olunurmuş?" demeyin, benim kardeşim oldu işte! Bebekti, tek kulağı şişti, tek başına geçirdi kabakulağını bana bulaştırmadan. Sonra ben ilkokul 5. sınıftayken kabakulak oldum. Emre'ye de bulaştı yine, ama bu sefer zavallının iki kulağı birden şişti. O yüzden şahidim yani, iki defa kabakulak bal gibi de olunuyor.

Kabakulak endişesiyle kıvranırken bir sabah su içerken dişimden beynime doğru saplanan sancıyla anladım olayın diş kaynaklı olduğunu. Tam 20 senelik amalgam bir dolgum vardı. Onu yapan dişçi seneler önce kalp krizinden öldü, toprak oldu adam, ama yaptığı dolgu hala ağzımda sapasağlam duruyordu işte. Bu da hayatın başka bir acıklı yönü... Neyse, meğer bu dolgunun yanından dişim içeri doğru çürümeye devam edip ta sinire kadar dayanmış. Olay basit bir dolgudan kanal tedavisine kayınca doğal olarak dişin içi de daha fazla oyuldu. Kanallar temizlenip içine ilaç konuldu ama çarşamba gününü bekleyemeden, pazartesi akşam yemeğinde, dişin bu kadar kurcalanmaya dayanamayan bir kenarı, kahrından kırıldı gitti. Umurunda falan değil tabi, ertesi gün misafir gelecek, tüm kuzenleri öğlende eve çağırmışız, çarşambadan önce bir diş doktoru ziyareti falan planlamıyoruz.

Apar topar dişçi arandı, Salı günü tüm gün doluymuş sadece sabah 10'da soyadı benimle aynı olan başka bir hasta varmış "Eğer O'nu tanıyorsanız randevuları değiştirin" dedi sekreter. Sonuçta zavallı kayınvalidemin dişçi randevusunu elinden aldım, O'na kendiminkini verdim de böylece gidip dilimi yandan yandan kesip kopartmaya çalışan kırık diş kenarımdan kurtuldum. Bu arada zorunlu dişçi randevuma giderken lapa lapa kar altında donduğumu, suratımın soğuk nedeniyle kuruyup çatır çatır çatladığını söylememe gerek var mı? Bütün kış kar yağmadı, şansıma bak ki tam eve misafir geleceği gün, ben dişimi bulgur pilavıyla kırarak dişçiye gitmek zorunda kalıyorum ve ne tesadüf ki o gün de lapa lapa kar yağıyor...

Misafirler gelmeden dişimi yaptırıp dönmüştüm eve. Ben dişçideyken çocuklara gözkulak olan annem de bir kıyak yapıp, misafirler için birşeyler hazırladı. Sonra da yine kuzenleriyle buluşan çocuklar tepinip durdular başımızda. Akşamın 10'una kadar kudurdular, kurtlarını döktüler. Bu arada işin iyi yanı; dişim kırılıp keskin kenarı dilimi kesince, 2 gündür doğru dürüst bir şey yiyemediğim için 1 kilo vermişim. :D Şimdi, günlük güneşlik havaya bakıp, dün sabah lapa lapa kar altında dişçiye ulaşmaya çalıştığıma inanmak çok zor geliyor ama hala acıyan dilim ve tartının ibresi benim için yeterli kanıt oluşturuyor.

27 Ocak 2011 Perşembe

Hey, sen! Pasaklı! Kendine gel!

Hiç bir zaman çok süslü bir insan olmadım. Hayatta en kokoş olduğum zaman herhalde üniversiteye gittiğim zamandı. O zamanlar sürekli topuklu ayakkabıyla gezer, rimelsiz, rujsuz, gözlerime kalem çekmeden evden çıkmazdım. Ne olduysa bana anne olduktan sonra oldu. İyice saldım kendimi. İlk hamilelikte kanamam vardı, doktor yatak istirahati vermişti. O yüzden yedim hormon iğnelerini yattım, yedim iğneleri yattım tam 25 kilo alarak doğuma gittim. Öyle bir şiştim ki Özgür'le oturup, ayaklarıma bakıp gülerdik. Alyansımı bile keserek çıkarmak zorunda kaldık parmağımdan.

18 ay arayla 2 tane doğum yapınca insanın zaten 2,5 senesi hamile ya da yeni doğum yapmış olarak geçiyor, haliyle gardrobu da ister istemez değişiyor. Daha bol kıyafetler, çapraz takılan çantalar, düz spor ayakkabılar eski süslü şeylerin yerini alıyor. Kucağında 1 yaşından küçük bir bebekle, topuklu ayakkabı giyebilen bir hamile kadın bence ancak insanüsütü bir yaratık olabilir. Dolayısıyla ben başaramadım. Küçük bebeğiniz olunca, bebekten başka öyle çok taşıyacak eşyanız oluyor ki bir de bunu hamileyken yaptığınızı düşünürseniz, doğal olarak giymek için en rahat şeyleri seçiyorsunuz. İkinci doğduktan sonraki yaklaşık 3 sene zaten kayıp hafızamdan. Deliliğin sınırından döndüm resmen. 4 saatlik uykuyla hayalet gibi geziyor, aynada kendimi görünce de suretimden ödüm patlıyordu. İnsanlıktan çıkmıştım diyeyim siz anlayın durumu. Hatta koyayım bir fotoğraf buyrun gerisini siz hayal edin.

Gel de kendine bakacak zaman bul

Zamanla alışıyorsunuz bu hayata. İki oğlan çocuğu peşinde, her an herşeye hazır, her an koşabilecek durumda ve elleriniz mümkün mertebe boş olmak zorunda. Doğal olarak zaman içinde kadın görünüşünden çıkıp, uniseks görünüşe sahip bir insan evladına dönüşüyorsunuz. Buna peşpeşe 2 doğumdan sonra kansız kalan bünye yüzünden avuç avuç dökülen saçları ve 16 sene bir baltaya sap olucam diye okuyup ta evde çocuk bakmaktan başka bir işe yaramayan bir yaratığa dönüştüğünü gören insanın depresif ruh halini de eklerseniz, tablonun ne kadar vahim olduğunu belki kafanızda daha net canlandırırsınız.

Çocuklar okula başladıktan bir süre sonra farkettim durumumu. Nasıl oldu anlatayım. Çocukları apar topar kaldır, giydir, karınlarını doyur, beslenmelerini hazırla, okula yetiştir, eve dön, evi toparla, alışverişe çık, git çocukları okuldan al, yemek hazırla, ödevleri kontrol et vs vs uğraşırken bir gün sınıf kapısında diğer annelerle okul zilinin çalmasını bekler bulunca kendimi, bir baktım ki etrafıma aman Allah! Kadınlar bir süslü, bir şık... Makyajlar yapılmış, topuklular giyilmiş, saçlar kuaför elinden çıkmış gibi, bense okul çocuğu gibi sefil, spor ayakkabı, spor mont, makyajsız, at kuyruklu bir tip olarak kalakalmışım aralarında. Nasıl ezik hissettim kendimi anlatamam. Başta kendi kendimi avutuyordum "Çoğunun tek çocuğu var, sen iki oğlanla başediyorsun. Onlarla yarışamazsın" diye. Sonra bir baktım bizim ufaklığın sınıfındaki üçüz oğlanların annesi benden iyi görünüyor "Tamam Selen" dedim "Kendine gel hele bir sen! Yeniden kadın gibi giyinmeye başla." 

Saçım konusunda ne yapacağıma karar veremedim henüz, zira o başlı başına bir yazı konusu. Ama az da olsa kendime bir çeki düzen vermeye çalıştım geçen yaz. 10 yıllık rimelimi atıp yenisini aldım mesela. Rujlarımı sanırım antika olarak çocuklarıma bırakacağım. Çünkü nefret diyorum parfümerilerde alış veriş etmekten. Ne zaman bir tanesine girsem suratlarına ancak spatulayla kazınabilecek kadar makyaj yapmış tüm satış elemanları üzerime üzerime geliyor. Makyaj olayını pas geçip kendime hanım hanımcık, az topuklu ayakkabılar ve de güzel bir ceket aldım indirimden. Ceket iyi oldu, en azından kadın formumu geri kazandırdı ama topuklu ayakkabı giymek ne işkenceymiş be arkadaş! Olmadı, olmadı! Ne kadar rahat bir model seçtiysem de yapamadım topuklularla onca sene sonra. Yeni aldığım rimeli ise daha kullanmadım bile.  Anneme giderken çocukların yedek kıyafetlerini, oyuncaklarını, kitaplarını hala bir sırt çantasına tıkıştırırken buluyorum kendimi. Nerde kaldı hanım hanımcık olma planları? Ya bende bir gariplik var, ya da içimde yokmuş zaten diyeceğim ama, üniversitedeki o kız kimdi o zaman? Annelik mi beni böyle yaptı yani? Çıkamadım ben bu işin içinden. Orta yolu bulabilen biri bir anlatsın hele..

24 Ocak 2011 Pazartesi

Kitaplarım, kardeşim ve yeni bir hafta

Yeni bir hafta ve yine kasvetli, soğuk bir Pazartesi günü daha. Böyle günlerde insanın canı hiçbir şey yapmak istemiyor. Kendime bir kıyak yapıp, bu sabah güzel bir çay demleyerek bu karanlık günü daha sıcak ve keyifli bir güne çevirmeye çalışacağım. Hiç hamarat hissetmiyorum kendimi bugün. O yüzden ev işlerini boş verip, yeni bir kitaba başlamak için ideal bir zaman olabilir. 


Rus Cariye'yi bitirdim. Çok memnun kalmadım. Genel olarak vasat bir romandı ama çok istiyorsanız okuyun tabii, kimseye engel olacak değilim. Yeni kitap olarak Ruh Dağı'nı seçtim. Daha ilk sayfasında içimi ısıtan şeyler buldum. Şimdiden bu kitapla ilişkimin daha sıcak olacağını hissediyorum. Aslında bu kitabı 6 Aralık 2003'te almışım niyeyse okumaya başlamam bu kadar zaman aldı. Ara ara okumaya yeltendim ama daha sonra başlamadan yerine koyup başka kitaplara daldım. Hatta o zamanlardan birinde bizim muhabbet kuşları köşesini kemirmiş.

Siz de yapar mısınız bilmiyorum ama ben, her aldığım kitabın içine aldığım tarihi ve yeri yazarım. Bazen bu kitapta olduğu gibi, alınmasından okunmasına kadar geçen süre uzun olursa kitabı elime aldığımda içindeki tarihe bakarım ve hayatımın hangi döneminde o kitabı aldığımı hatırlarım. Hoşuma gidiyor bir kitabı açtığımda onu aldığım zamana dönmek. Hiç denemediyseniz tavsiye ederim.

Kitaplarım çok kıymetlidir benim, kaldığım yer belli olsun diye sayfalarını asla kıvırmam. Öyle herkese ödünç vermem kitaplarımı ama verirken de mutlaka tembihlerim, sayfalarını kıvırmayın diye. Taşınırken mesela itinayla kitaplarımı hep kendim paketlerim. Özgür hep dalga geçer kitaplarıma gösterdiğim özenle, "Yangında ilk kurtarılacaklar Selen'in kitapları" der hep.

Çocukken en sevdiğim kitabım Arı Maya'ydı. Kaç defa okumuştum hatırlamıyorum. Kardeşim Emre, büyüyüp ayaklandığında ilk işi kitabımın sayfalarını koparıp yemek oldu. Hala daha hatırlarım ne kadar sinirlenip üzüldüğümü. Bir daha okuyamadım o kitabı ama hala saklarım. Kitap okumaya başladıklarında bizim oğlanlara da anlattım çok eğlendiler. Hatta bu hikayeden sonra bizim ufak oğlan Ömer'e Arı Maya'nın yenisi aldık, O da okudu.


Emre'nin yırtıp kısmen yediği sayfalar
Emre de bu konuda sabıkalıdır ama. Bir defasında o ilkokula ben de ortaokula gidiyorken bu izci kampına gidecekti. Annem çantasını hazırladı, ilk gün belki yemek olmaz diye yanına 2 tane haşlanmış yumurta koydu. Ben de canı sıkılırsa diye La Fontaine Masalları kitabımı O'na ödünç verdim. İki hafta sonra izci kampından döndüğünde yumurtalar hala çantasındaydı, kitabımı ise otobüste unutup gelmişti. O iki haftalık haşlanmış yumurtaların kokusunu size anlatmama imkan yok, hayatımda öyle iğrenç bir koku daha duymadım. Ama o kadar kızmışım ki Emre'ye, ben unuttuğum halde O hala hatırlıyor, "Yumurtaları bile geri getirdin de benim kitabımı nasıl otobüste unutursun!" diye azarlamışım O'nu. Çantasında unuttuğu o yumurtaların kokusu beynimde kalıcı hasar yapmış anlaşılan, azar kısmını ben hiç hatırlamıyorum.

Neyse şimdi gidip biraz keyif yapacağım ben. Sizin de kitaplarla ilgili unutamadığınız anılarınız varsa, durmayın, yazın bana, bayılırım kitap muhabbetine. Pazartesiye biraz daha fazla neşe katmaktan kimseye zarar gelmez. :-)

21 Ocak 2011 Cuma

Rastgele

Özgür balığı çok sever. Yemeye zaten bayılır ama esas balık tutmak O'nun en büyük manyaklığıdır. Benim için örgü neyse, O'nun saplantısı da balığa çıkmak diyeyim siz anlayın işin boyutunu. İzmir'de yaşarken karavanımız Ayvalık Cunda'da duruyordu. Haftasonları kaçamak yapıp karavanın ve denizin tadını çıkarabiliyorduk. Cuma akşamı gider Pazartesi sabah İzmir'e geri dönerdik. O zamanlar, karavanımızın yanısıra bir tane de deniz motorumuz varken, Özgür arada bir çocuklarla beni uyurken bırakıp güneşle birlikte, botla açılarak balık tutmaya giderdi. Aslında balık tutmayı ben de severim. Çocukken dayımın botuyla balık tutmak için açılıp, motor bozulunca çevredeki teknelere otostop çekerek eve dönmüşlüğümüz vardı ama balık tutmaya ciddi anlamda evlendikten sonra başladım.


Balık tutmak ayrı bir zevktir. Sabah güneş doğmadan açılırsınız tekneyle. Günün o saatinde denizde olmak muhteşem bir duygudur. Alacakaranlıkta tekne kıyıdan uzaklaşırken, sabahın sessizliği içinde sadece kıyıdan yükselen kuş sesleri teknenin motor sesine karışır. Güneş ufukta yükselirken kahvaltı edersiniz teknede. Sıcak çayınızı yudumlarken yavaş yavaş balık tutacağınız yere ilerlersiniz. Tadına doyulmaz böyle sabahların, anlatılmaz yaşanır. Önceleri sadece ikimizken giderdik balık tutmaya. Sonradan çocukları da beraberimizde sürükledik balık turlarına. Büyük oğlan 1 yaşındaydı bu resimlerde, küçükse daha karnımda yüzüyordu.



Büyük oğlan 1 yaşında
Ben balık avının her anından zevk alırım. Özgür'ü ise en çok tuttuğu balığın büyüklüğü ilgilendirir. Erkek işte... O'nun en büyük hayali şöyle kocaman bir çipura ya da levreği kendi elleriyle yakalamaktır. Karavanlı günlerimizde balık tutmak için her türlü alet edevatı aldı o yüzden. Kamış oltalar, türlü türlü kancalar, kurşun ağırlıklar, sahte yemler, balık çekmek için özel fenerler vs vs. Kocaman, leş kokulu bir alet çantasında muhafaza ediyordu onları. İnternetten nerede hangi balığı nasıl tutarım diye uzun uzun araştırmalar yapar, yerel av malzemesi dükkanlarında saatler süren iç bayıcı sohbetlere dalarak çocuklarla beni çileden çıkartır, balık tutmaya gitmeden 1 gün önce gidip sülina denen iğrenç kokulu ve görünüşlü yemleri alır, uğraşır, didinir, kendini paralar. Ama balığa çıktığımızda hep en küçücük balıkları tutarak çocukların bile maskarası olur.

Yine bir balık avı öncesi bizi Ayvalık'a sürüklemiş, av malzemesi satan dükkanın birine yaptırdığı özel olta düzeneğini almaya giderken iskelenin orada 7-8 yaşlarında küçük bir çocuk gördük elinde iki tane kocaman çipurayla. Özgür tabii beyninden vurulmuşa döndü, hemen gitti çocuğu sorguya çekti bunları nerden nasıl tuttun diye. Sonra da geldi omzumda "Bu çocuk iskeleden tutmuş bu çipuraları hem de o elindeki mantara sarılı misinalı oltayla"  diyerek ağladı. Daha sonra karavan kampının sahibinin oğlunu da gördük elinde neredeyse kendi boyu kadar büyük bir zarganayla. Tüm bunlar Özgür'e büyük balık hırsını bir kenara bırakması için birer işaretti bana kalırsa ama o daha çok hırs yaptı. "Bunlar tutuyor da ben niye tutamıyorum?" diye söylendi durdu kafamda günlerce. Sonra bir gün kamptaki İtalyanları gördü ellerindeki zıpkının ucuna takılı devasa bir balıkla tekneden inerken. Ondan sonra zaten tutturdu "Balık sonarı alıcam" diye.  O aşamada artık olaya müdahale ettim ve "Mevcut malzemelerin doğru Özgür, bunlarla öyle bir balık tutabilmen lazım, amma velakin anla artık oltanın ucundaki adam yanlış" dedim.

Bu konuşmadan sonra duruldu bir müddet. Ama "Büyük balığa olan tutkusu bitti mi?" diye sorarsanız anlatayım. Geçen kış bir akşam aradı bu beni. "Akşama balık aldım, sen salatayı yap" dedi. Evde balık pişirmekten hiç hoşlanmıyorum, günler boyunca evden kokusu çıkmıyor ama böyle deyince "Peki" dedim ne diyeyim? Balık ayıklamayı ise zaten hiç sevmem ve de beceremem. Ama akşam "balığı"(bknz alttaki fotoğraf) bir getirdi ki gözlerim yuvalarından uğradı. "Ama.. ama.. biz böyle anlaşmamıştık Özgür, ben bu balığı pişiremem" dedim. O zaman tabii ki kabahatli olan ben oldum. Ne beceriksizliğim kaldı ne tembelliğim. İnsan bu boyutlarda balık alırken düşünmez mi bunu bir insan evladı temizleyecek, pişirecek diye. Oh olsun! Elimi bile sürmedim. Oturdu, o dev yavrusu toriği kendisi ayıkladı. Kaç saat sürdü hatırlamıyorum ama mutfakta bir kuzu kesmiş kadar oldu. Bir daha öyle bir balıkla gelmedi eve ama korkuyorum hala dersini almadı diye. Hala içinde bir yerde o canavar saklı biliyorum.

Çocuklar bile şokta...
Geçen yaz yine Cunda'daydık. Abisi, eşi ve çocukları da bizleydi. Yine hepimizi balık tutmak için tekne turlarına sürükledi. Çocuklar ve biz denizin keyfini sürerken o balık derdine kel kafasını güneşte haşladı. Artık 7 kişiyi birden kendisiyle balık tutmaya sürükleyemediğinde de sahilden olta atıp büyük balık tutucam diye kendini paraladı.  Gecenin bir yarısı oltayı yerleştireceğim diye kayalıklarda terlikle gezerken düşüp kafasını yaracak diye hepimizin yüreğini ağzına getirdi. En azından biliyorum ki artık yalnız değilim, o zamandan beri hep beraber dua ediyoruz. "Allah'm şu adama büyük bir balık tuttur da artık bizi çenesinden kurtar" diye. 
Küçük oğlan ayakta uyuyor

Delidir ama severim kendisini :)

19 Ocak 2011 Çarşamba

Aslında ne kadar hamaratım?

Son iki yazıma baktım da kendimi pek ahkam keser buldum. Hele de örgü battaniyelerime gelen yorumlar yüzünden şu konuya bir açıklık getireyim istedim. Yazdıklarım yüzünden beni pek gözünüzde büyütmeyin arkadaşlar. İşin özü, her ne kadar ilkokul çağından beri örgü ve tığ işi yapsam da aslında ben örgü konusunda çok ta marifetli bir insan sayılmam. Örgü örmeyi manyaklık derecesinde seven, hırslı biriyim o kadar. Ama örgüm, tığ işlerim muntazamdır, kendime hayatta bu konuda laf söyletmem. Öyle arada kaçmış ilmek, yanlış örülmüş motif ve benzeri örgü hataları bulamazsınız yaptıklarımda. Çünkü hata yaptığımda dayanamaz söker, orasını baştan örerim. Böyle de hastalıklı bir mükemmeliyetçi yanım vardır. Beni başarıya ulaştıran da odur büyük ihtimalle.

Sizin bilmediğiniz, burada yayınladığım başarılarımın yanında evimde, kimseciklere göstermediğim, örülüp sökülmüş şeylerden oluşan bir yığınım olduğudur. Bir tek Özgür bilir bu yönümü. Bakar haftalarca örüp durduğum bir şeyi almışım elime harıl harıl söküyorum bana ilişmez o zaman. Alıştı artık tuhaflıklarıma. İnanmayanlar için işte size örülüp yarım bırakılmışlardan oluşan güncel bir yığın.

Evet, yanlış görmüyorsunuz, o futbol topu büyüklüğünde bir yumak...
Mesela en sinir olduğum şey hayatta takma kollu bir şey örmeyi beceremeyişimdir. Bir türlü kol genişliğini o gövdedeki açtığım kol yerine denk getiremem. Uydurmak için arttıra arttıra örer dururum sonunda dikince bir bakarsınız kollar birer karış uzun olmuş. Ailede bir orangutan olsa onu mükemmel giydirebilirim ama ördüğüm takma kollu kazak ve hırkalar hiçbirimize yakışmıyor maalesef. İstanbul'a taşındığımızdan beridir son üç senede kendime 2 adet takma kollu hırka ördüm ve sonunda giyip üzerimde gördükten sonra birini tamamen söktüm diğerinin de kollarını söküp yeleğe çevirdim. Çünkü ikincisi tiftik yündendi daha fazla sökemedim. Aynı şekilde bir tane küçük oğlana ördüğüm hırkayı da gerekenden daha uzun kollu olduğu için söktüm tamamen.

Son 3 sene içinde kendime bir tane anvelop, şeker pembesi bir hırka daha ördüm. Modeli şahaneydi. Tamamen Burda Örgü dergisine harfiyen uyduğum için hayatımda yaptığım en güzel takma kollu hırka oldu ama gelgelelim hangi ruh hali içinde kendime şeker pembesi bir hırka örmeye karar verdiğimi hatırlayamadım ve 3 senede sadece 2 defa giyince geçenlerde bir cinnet anında onu da söktüm tamamen. Şeker pembesi ne alakaydı inanın hala bilmiyorum. Ben aslında tam bir mavi insanıyım. Mavinin tüm tonlarını severim. Hele de mora bayılırım. Bundan 2 sene önceydi ben kendime bir şeyler örmek için her yerde mor renkli yün arıyordum ama hiç bir yerde mor ipi bırak mor bir mendil bile yoktu. Uzun uğraşlar sonunda bir yerden mor ip buldum, yeleğimi ördüm giydim şansıma o sene mor patlaması oldu bir anda tüm vitrinler ve kadınlar morun çeşitli tonlarına bulanıp döküldüler ortalığa.

Sonra bir de Özgür'e ördüğüm o süveter var. İstanbul'a taşınmışız, şirketi kurmuşuz makine satacağız diye ama daha ortada bir makine yok. Özgür kapanmış eve, harıl harıl bilgisayarda çizim yapıyor. Ben de azmettim O'na bir süveter örücem diye. Ama adamı kaldıramıyorum ki bilgisayar başından ölçü alayım. Mecburen o kapanmış çizim yaparken sırtına dayamak suretiyle enini boyunu belirleyip ördüm. Tabii örerken bir kere bile denettiremediğim için, süveteri ancak tamamen bittikten sonra giydi üstüne. Yanları ve omuzları tamamen dikilmiş, hatta kol ve yaka lastikleri bile örülmüştü. Giydiğinde görmeniz lazımdı. Ben hep adamı iki büklüm bilgisayar başında sırtından ölçerek süveteri ördüğüm için, kısacık olmuş, lastiği göbeğini bile örtmedi. Çok güldü bana, dalga geçti epey bir süre. Ben de tabii oturdum tamamen söktüm ve bir daha da Özgür'e bir şey örmemeye yemin ettim.

Geçen yaz kendime çok güzel gri buklet iple bir yelek ördüm. Modeli falan süper oldu tam anlamıyla, ama gel gör ki yelek göbeğimi 2 defa dolanacak kadar bol oldu. Tamam İstanbul'a geleli beri yaklaşık 10 kilo almış olabilirim ama insan kendini bilmez mi? Gövdemi 2 defa dolanacak kadar bol bir şey giymeye de ihtiyacım yok henüz. Onu sökmedim Allah'tan, kayınvalidem çok beğendi ve de üzerine tam oldu o yüzden O'na verdim.

Bunlardan başka, beyaz bir kazağı söküp reglan kollu bir hırkaya çevirdim ama ipi yetmediği için kolları ve boyu biraz kısa oldu. Ördüğüm mor yeleğin modelini beğenmediğim için söktüm kısa kollu hırkaya çevirdim ama tabii ki kollarını yine denk getiremediğim için sinirlenip bıraktım elimden. Öyle bitirilmemiş duruyor resimde gördüğünüz üzere.  Bunun dışında başlayıp bir karış ördükten sonra tekrar söktüğüm şeyler kaç taneydi hatırlamıyorum bile. Tığla sık iğneden 2 tane de çanta ördüm aynı sürede ama tabi yine biri tamamen söküldü, diğeri ise üşengeçlikten  ıvır zıvır çantası olarak kullanılıyor şu anda. Yukarıdakı yığında da futbol topu büyüklüğünde bir yumak var evet, yanlış görmüyorsunuz, o da yine son 3 sene içinde örüp söktüğüm bir şal. Renk dönüşümleri bozulmasın diye bölmeden tek yumak yaptım mecburen. Yani sonuç olarak bakarsak 2007 eylülünden beri sürekli birşeyler örmüşüm ama kullanılabilecek olanlar bir elin parmaklarını geçmiyor. Galiba tığ konusunda örgüye göre biraz daha başarılıyım.

İşte böyle, itiraf ettim rahatladım. Beni gözünüzde büyütüp çok marifetli olduğumu sanmayın arkadaşlar. Ben de gördüğünüz üzere, aslında sürekli birşeyler örüp söken bir nevi deliyim. O kadar örünce arada illa ki güzel bir iki şey çıkıyor merak etmeyin. Biraz cesaret gerek sadece insana.  Benim kadar manyak olmanıza gerek yok, siz sakin olun, kendinize güvenin yeter.

12 Ocak 2011 Çarşamba

Annelikten izne ayrılmak



Neden kendinizi perişan, halsiz, yorgun, hastalanmak üzereymiş gibi berbat hissettiğiniz, kafanızı dinlendirecek yastık, ruhunuzu dinlendireceğiniz bir omuz ya da kucak aradığınız her zaman, evin direği olacak adam ya da oğlanlardan biri hemen çıkıp "hastayım" diye karşınızda ayılıp bayılmaya başlar? Kendi ızdırabınızı ya da hastalığınızı bile bir ağız tadıyla yaşatmazlar insana.

Çünkü anne demek sürekli hizmete hazır, sürekli kendisinden beklenen ilgiye bin misliyle cevap verecek kapasitede, evde 9 kaplan gücünde, uykuya ihtiyaç duymayan, her fırsatta ilk başvurulacak, insani vasıflardan arınmış üstün bir makina demektir. Dinlenmeye, hastalanmaya, yorgun olmaya hatta arada bir pohpohlanıp şımartılmaya hakkı olmayan süper kahramandır anne.

Bu sabah yataktan sefil vaziyette, kendimi paçavra gibi hissederek kalktım. Binbir güçlükle, sızım sızım sızlayan kas ve eklemlerimle kendimi banyoya zor attım. Elimi yüzümü yıkayıp ayılmaya çalışırken bir baktım, büyük oğlan çıkmış gelmiş "Çok kötüyüm, boğazım şöyle acıyor, kendimi böyle kötü hissediyorum vır vır da zır zır" diye bizim yatakta solucan gibi kıvrılıp bükülüyor. Nasıl sinirlendim anlatamam. İnsanın bu evde hastalanmaya bile imkanı yok.

Özgür zaten herhalde evdeki en çürük bünyeye sahip insandır. Bebekken hiç anne sütü alamadığından mıdır bilinmez, sürekli bir sorunu vardır. Kendisine Ailevi Akdeniz Ateşinden tutun da Obstrüktif Uyku Apnesi ya da İrritabl Barsak Sendromu gibi daha önce adını sanını duymadığım bir sürü hastalık teşhisi kondu. Her zaman bir şikayeti vardır. Yüksek kolesterol, karaciğer yağlanması, boyun fıtığı da cabası. Ya midesi kötüdür, yediği herşey midesine dokunur, ya sinüziti azmıştır ya da alerjisi tutmuştur.  Hiç biri tutmazsa zaten ya boynu ya da kolu tutulur. Bir insan karpuzdan alerji olur mu? Benim kocam olur. Bir keresinde bir lokma karpuz yedi diye az daha ölüyordu. 11 yıllık evlilikte yüzlerce karpuz yedik herhalde ama niyeyse, sadece o gün, o karpuz dokundu adama. Hep dalga geçerim "Defolu çıktın sen, garanti süren de doldu, artık kimse değiştirmez, elimde patladın" diye.

En az benim için olduğu kadar O'nun için de can sıkıcı bir durum tabi ama ne yapsın? Bünyesi zayıf bir kere. Böyle bir adamla yaşamak zaten zorken bir de çocuklar zırt pırt hastalanmıyorlar mı, işte o zaman kendimi çıldıracak gibi hissediyorum. 10 gündür zaten evdeki muhabbet kuşlarının ishaliyle uğraşıyorum. O konu zaten ayrı bir yazı konusu. "Biz bakarız, çok istiyoruz" diye alırlar ondan sonra eve alınan her evcil hayvana sadece gözleriyle bakarlar. Evin işi, iki çocuğun gürültüsü yetmiyormuş gibi bir de çenesi tutulasıca iki tane "muhabbet" kuşunu kafanıza atar giderler her gün. Önce canımın içi Boncuk'um hastalandı. Ama akıllı hayvan, ilaçlı sudan hemen içti ve iyileşti. Ama diğeri, dişi olan, o lanet, aksi hayvan, ishal olduğu halde koyduğum ilaçlı suyu içmemekte direniyor günlerdir. Ben her gün, ailenizin Nuri Alço'su modunda, kuşların suyuna ilaç karıştırırken azarlayıp duruyorum bu salak hayvanı. "İç şu sudan, bak inat etme. Muhabbet kuşları ishale dayanmazmış. Öleceksin gerizekalı! Benim için hava hoş ama bu aptal aşık, Boncuk üzülecek arkandan" diye sürüp giden monologlarımı tepkisiz ve ifadesiz bir suratla dinleyip yine kendi bildiğini okuyor hayvan.

Bazen gerçekten kendimi çok yorgun, tükenmiş hissediyorum. Arada bir de olsa annelik makamından koşarak uzaklaşmak, bir süreliğine hiç kimse ve hiçbir şey için endişelenip kendimi paralamamak istiyorum. Evdeki herkesi ve herşeyi planlamaya çalışmaktan, sürekli oğlanları, 3 öğün önlerine koyacağım yemeği, evişlerini organize etmeye çalışmaktan yoruldum. Senelik izin kullanmak istiyorum. Hatta haftalık izin gününe bile razıyım. Herkes ayağını uzatıp Pazar günü tatil yaparken bile benim anne olarak sürekli çalışmak zorunda olmam insan haklarına aykırı.  Haftada 1 öğün yemeğim önüme gelsin, birisi çayımı koyup getirsin, ya da ne bileyim haftada 1 defacık birisi beni düşünsün, benim için birşey yapsın istiyorum çok mu? Ayda bir nasıl olur peki?

27 Aralık 2010 Pazartesi

Yumru yumru


Kendimi bildim bileli kafamda birkaç tane yumruyla yaşarım. Annemde de vardı hatta, birkaç sene önce aldırdı. Önemsiz yağ bezeleri. İşte bu lüzumsuz yağ bezeleri, geçen bir kaç sene içinde biraz daha büyüdüler. Nerdeyse birer fındık büyüklüğüne eriştiler. Bir tanesi tam kafamın tepesinde olduğundan, kafamı ne zaman dolap kapağına, rafa veya buna benzer bir yere çarpsam ille de oraya denk gelir ve de canım daha çok acır.

Geçenlerde canıma tak dedi, Özgür'e "Ben bunları aldırıcam, hem böylece kuaföre gittiğimde ucube izlenimi de bırakmam belki" dedim. O da gaza getirdi, "Git baktır bakalım" dedi. Hatta "Aldır onları da, hafifle bakalım yeni yıl gelmeden" ya da "İnşallah beyninle bağlantısı yoktur o yumruların, yoksa onlar gidince zekan da eksilecekse hiç çekemem valla"  gibi gereksiz esprilerle de günümü şenlendirdi. En nihayet bu sabah, "Sana bugün müsade ediyorum, ya kendin hallet ya da yarın ben şahsen ilgileneceğim" diye beni tehdit edince soluğu doktorda aldım. Özgür malum, ters adam. Sağlık sözkonusu olunca, hem evhamlı hem de aksi. Yakınımda istemeyeceğim türden bir negatif enerjiyle doğdum doğalı kafamda bulunan yumrularımdan kurtulmak istemedim. Apar topar gidip bir genel cerraha muayene oldum. Muayene de şu; Kafamdaki şişlikleri elledi, önemsiz yağ bezeleri olduklarını, ne zaman istersem alabileceğini söyledi.  Budur. Ben de "Bir fiyat çıkarsınlar ona göre karar vereyim." dedim.

Başıma geleceği biliyordum tabii. Gitmişim Özgür'ün zoruyla bir özel hastaneye. Beni taa kapılarda karşılamış, doktor gelene dek el üstünde tutmuşlar, aman bir ihtimam bir ilgi, görseniz gözleriniz yaşarır. İnsan kendini çok önemli birinin yakını gibi hissediyor, o kadar yani. Alet edevatım ve de basit düzeyde bir tıp bilgim olsa kendi kendime çıkaracağım yumruları kafamdan almak için 1600TL istediler.  "Doğum yapsam da bu parayı öderdim yuh be!" dedim veznedeki kıza. "Yuh be!" kısmını kendime sakladım gerçi. Üstelik buna patoloji testi falan da dahil değil. Doktor o kadar önemsiz görüyor ki kafamdaki yağ bezelerimi, test ettirmeye bile gerek görmemiş. Altı üstü lokal anestezi ile en fazla yarım saatte alıp, 1-2 dikiş atıp gönderecekleri 3 tane fındık kadar şişlik için 1600 lira!!

Sabah sabah hastanede o kadar vakit harcayıp, üstüne bir de muayene ücreti bayıldıktıktan sonra kafamdaki yumrularla mutlu olduğuma karar verip döndüm eve. Canım sıkıldı ama ne yalan söyleyeyim. En çok ta durup dururken boş yere ödediğim muayene ücretine asabım bozuldu. Neyse, biraz zaman geçsin, benim her zaman gittiğim hastanedeki cerrah hanım 3 aylık doğum izninden dönsün, yeniden bakarız artık. Ama o zamana kadar idare ederim herhalde, sonuçta 30 küsür senedir böyle yaşayıp gidiyorum. Hem bakarsınız belli olmaz, 3. çocuğu belki de bölünerek çoğalma yöntemiyle yapar ve tıp tarihine geçebilirim.


Not: Fotoğraf Kevgir'den alıntıdır.

17 Aralık 2010 Cuma

Allah iyiliğini versin Diş Perisi!


Büyük oğlanın dişleri dökülmeye başladığında daha ilkokula başlamamıştı. Anaokulundan "mezun" olduğu yazdı. Yaşı küçük olunca, dişleri ilk sallanmaya başladığında korktu, dişlerinin dökülmesinin nasıl birşey olacağını bilmediği için biz de kendisini "Diş Perisi"'yle tanıştırdık. Dedik ki;
- Oğlum korkacak birşey yok, dişin acımayacak. Hem zaten dökülen her diş için diş perisi gelip sana para verecek.
- Para mı verecek ?  O.o
- Evet, dişin düştüğünde, akşam uykuya gitmeden önce bir bardağa su doldurup içine düşen dişini atacağız. Sonra gece biz uyurken diş perisi gelip senin dişini alacak, yerine para bırakacak.
- Diş perisi benim düşen dişimi ne yapacak ki karşılığında para veriyo?
- Eee... şey... Hah, yeni doğan bebeklere veriyormuş. Onların doğduğunda dişi olmuyor ya...
- İyyyy iğreeenç, benim ağzımdan çıkan dişi onlara mı takacak?
- Oğğlumm diş perisi o! Adı üstünde; Peri! Başka bebeğe vermeden önce, bir dişi sterilize etmeyi de biliyordur herhalde....(Anne bu noktada terini siler)
- Hmmmm...

Başta şüpheli karşılasa da ilk dişinin düşme heyecanı geçince bizim oğlan bunu pek benimsedi. Diş perisinin gecenin bir vakti gelip evdeki su bardaklarından diş toplaması hakkında bir daha soru sorulmadı. O zamandan beri de diş perisi, ki bu ben oluyorum, büyük oğlanın her dökülen dişi için bardağa para bırakmaya başladı. İlk dökülen dişler bilirsiniz en kötüsüdür, o öndeki 2 diş düşer düşmez çocuk bir anda kendini dişsiz bulup üzülür. Doğal olarak bizim evin hafif tombul diş perisi ön dişler için biraz daha fazla para bıraktı. Daha sonra zaman içinde büyük oğlan sırasıyla 1. sınıfı, 2. sınıfı bitirdi, 3. sınıfa başladı ama diş dökülmesi bitmedi. Bir yanda büyüğün dökülen dişleri ocağımıza incir ağacı dikerken, diğer yanda bu sene 2. sınıfa giden küçüğün dişleri, dökülmeyi bırak, daha sallanmaya bile başlamadı.

Kısacası yaklaşık 2,5 senedir, büyük oğlan dişsiz ağzıyla paraları istiflerken, bizim küçük oğlan, zavallım, hala dökülmeyen dişlerine iç geçirerek abisinin diş perisinin bıraktığı paraları toplamasını izliyor. Büyük oğlana diş perisinin kimliğini açıklamadık doğal olarak, çünkü küçük oğlanın daha bir dişi bile düşmemişken sırf yaşı büyüdü diye işin eğlencesini kaçırmasını istemedik. O da kocaman olduğu halde hala duruma uyanmadı, ya da uyandı ama para musluğunu kapatmak istemediğinden çaktırmıyor. Haliyle "diş perisi" de gittikçe cimrileşmeye başladı. Mesela dün gece düşen küçük azı dişi için bu sabah bardağa sadece 10TL bırakmış. :P

Bunun üzerine, bu sabah kahvaltıda şöyle bir konuşma geçti;
Büyük Oğlan - Bir dahaki sefer, gece kalkıp diş perisini şöyle "Heeeeeyyt!" diye uçan tekme ile korkutarak, 50TL istiycem.
Ben - Dikkat et, diş perisi sana bir tane yapıştırmasın. Yapar çünkü..
Özgür - (Bana bir bakış atarak) Ya da terlik fırlatabilirmiş,  ben öyle biliyorum
Büyük Oğlan - Onun terliği yok ki, uçabiliyo O!

Bu noktadan sonra koptum tabi gülmekten, içtiğim çay neredeyse burnumdan çıkıyordu. Demek kazık kadar olduğu halde üçüncü sınıfa giden koca çocuğum hala diş perisinin kim olduğunu bilmiyor. Bense küçüğün de birkaç dişi düşüp, diş perisinin getireceği paralarla gönlü olana kadar, tombulca, uçabilen, biraz cimri bir diş perisi olmaya devam edeceğim sanırım.Gidip özel bir kıyafet mi diktirsem, ne yapsam?

10 Aralık 2010 Cuma

Sevgili Arkadaşım Böcek

Hani apartmanlarda minik böcekler olur, kimisi duvar balığı der, kimisi beton böceği, gerçek adı sanırım gümüş böceği. İnce uzun gövdeli, soluk renkli,  kafasından ve poposundan antenler çıkan bir böcek. İşte bazen bizim banyoda bunlardan tek tük görüp öldürüyordum. 

Ama son iki gündür küçük tuvaletteki böceğin dokunulmazlığı var. Onu öldürmemiz yasak, çünkü bizim küçük oğlan onunla arkadaş olmuş. İki gündür aynı böcek orada duruyorsa zaten ölmüştür bana göre ama neyse, ortalığı bulandırmayayım şimdi. Dün gece yatmadan önce diş fırçalarken yine kapıştı oğlanlar. Yok diş macununu sen aldın, yok vermedin, amma çok sıktın macunu, yok beni kenara ittin üstüm ıslandı vs vs. Nasıl beceriyorlar bilmiyorum ama diş fırçalarken ille bir sebep bulup didişiyorlar. Aksi halde uyku tutmuyor herhalde bacaksızları.

Dün gece didiştiklerinde, büyük oğlan küçüğe kızmış ve O'nu banyodaki böceğini öldürmekle tehdit etmiş. Küçük oğlan da böceğine birşey olmasın diye kendini böcekle aynı banyoya kilitlemiş. Tabi bu aşamadan sonra iş başa düştü. Büyük oğlanı sakinleştirdik, küçükten özür diledi, böceğine birşey yapmayacağına söz verdi, böylece küçük oğlan da böceğin bulunduğu banyodan çıktı, ikisini de yatırabildik sonunda.

Görüyorsunuz değil mi, ne saçma sapan sebeplerden kavga çıkarıyorlar. Evdeki en gürültülü anlar yatmadan önceki o son 15 dakika zaten. İkisini zamanında yatağa yatırdığımız an evdeki o sessizliği tarif etmenin imkanı yok. Dün akşam da yoğun bir uğraş sonucu iki çocuğu da zamanında yatırmayı başardık. Böceğin çoktan ölmüş olduğunu da artık sonra söyleriz.

3 Aralık 2010 Cuma

Resmi tatil günüm, Cuma

Haftanın en sevdiğim gününün Cuma olduğunu söylememe bilmem gerek var mı? Zaten Cuma'yı sevmeyen yoktur herhalde. Ama benim oğlanlar okullu olduğundan beri Cumaların ayrı bir önemi var benim için.

En başta ertesi gün okul olmayacağı için okul kıyafeti kontrol zorunluluğu yok. Okul tişört ve pantolonları temiz mi, ütülü mü kimin umurunda? Temiz okul kiyafeti kalmamışsa ertesi sabaha kadar yıkanmışları kurutmaya çabalamak yok. Ertesi gün beslenmeye ne koyacağım derdi yok. Çocuklar erken yatacak, uyku saatinden önce tüm ödevler kontrol edilmeli diye bir zorunluluk yok. Yatmadan çocukları yıkayıp akça pakça yap, kulak ve tırnak kontrolünü unutma vs gibi dertler de yok. Ohh misss... Cuma geceleri bunların hepsini boşverip keyif yaptığım tek gece. Cumaları benim resmi tatil günüm.

Birazdan gidip çocukları okuldan alacağım. Okuldan eve yürürken bana okulda yaptıklarını anlatmak için yarışacaklar. Yine ufak olan, abisi sözünü kesti diye trip yapacak. Yol ortasında birbirlerine girecekler. Eve gelince birbirlerine sataşmaya devam edecekler. Ya da daha okul kıyafetlerini çıkarmadan odalarında top oynamaya ya da güreşmeye başlayacaklar. Ben kızıp bağırmaya başlayıncaya dek odalarında okul kıyafetiyle oyuna ya da didişmeye devam edecekler. Sonra yine büyük oğlan terli terli kendini tuvalete atıp, tam 40 dakika çıkmayacak. Ben akşam yemeğini hazırlamaya çalışırken küçük oğlan gelecek, önünde koca bir haftasonu olduğu halde, benim en meşgul olduğum saatte gelip ta Pazartesiye teslim edeceği ödeviyle ilgili bir şeyler soracak. Ben yemekle boğuşurken kendisiyle ilgilenemiyorum diye bir daha trip yapacak. Sonra ben yemeği yoluna koyup mutfağı şekle şemale soktuktan sonra bağırarak zorla büyük oğlanı tuvaletten çıkaracağım, üstünü değiştirmesini sağlayacağım. Yemek piştikten sonra çayı demleyeceğim ki yemekten hemen sonra içebilelim. Bu arada çocuklar üstümü başımı tırmalamaya başlayacaklar acıktık diye. Şansımız varsa, köprü trafiğine takılmazsa Özgür erken gelecek. Yemek yiyeceğiz, çocukların sevdiği bir yemek yapmışsam hele Cuma keyfimiz katmerli olacak. Sonra Özgür'le kendime ince belli bardakta birer çay koyacağım. (Bu adamı da 11 yıl sonunda çaysever biri yaptım ya gurur duyuyorum kendimle) Çocuklar ya yine o bayık çizgi filmlerinden birini açmış olacaklar ya da yine legoları salona yaymaya başlayacaklar. Hava güzelse çayımızı alıp balkon keyfi yapacağız. Soğuksa salonda karşılıklı oturup günlük olayları konuşacağız. Güzel bir dizi ya da film varsa oturup ailece seyredeceğiz. Televizyon karşısında alacağım elime örgümü ya da sudokumu. Film izlerken çocuklar yine abur cubur yemek isteyecekler bense yine ağızlarına meyve tıkıştırmaya çalışacağım.

Uyku saatini aşmaya izin var bu gece. Normalde 10'da yatıyorlar. Hoş ufak oğlan belki yine Cuma olmasına rağmen saat 10 bile olmadan koltukta uyuklamaya başlayacak. Zorla onu kaldırıp pijamalarını giymeye, diş fırçalamaya göndereceğim. Uyku iyice başına vurduğundan bana bağırıp çağırıp trip yapacak. Özgür bir köşede bize gülecek yine. Ben de O'na kızacağım "güleceğine yardım et te şunu yatıralım" diye. Saat 12 de büyük oğlanı zorla yatağına göndereceğiz. Adamı bıraksan sabaha kadar oturacak. Ama olmaz, çocuk dediğin erken yatar, uyur, büyür. Anne babası da insan sonuçta, biraz kafa dinlerler onlar da...

Çocuklar yatıp ta ev sessizleşince biz Özgür'le keyif çatacağız biraz. Gerilim korku, polisiye vs ne kadar çocukların izlememesi gereken film varsa izleyeceğiz, hiç bir şey yoksa biraz kitap okuyacağız. Yatmadan önce ben yine mahallenin manyağı olarak, gecenin bir vakti çamaşır sereceğim ve de Özgür her zamanki gibi dalga geçecek benimle. Ne yapayım? Ev küçük, gündüz serersem adım atacak yer olmuyor evin içinde, kışın zaten balkonda çamaşır kurumuyor. Mecburen gece yatmadan seriyorum, sabaha dek bayağı kurumuş oluyorlar böylece.

Ben çamaşır sererken koltukta uyuyakalan Özgür'ü dürtükleyeceğim. Yarış yapacağız kim önce yatağa girecek diye. Tabii ki yine o kazanacak çünkü benim yatmadan önce kapıyı kilitlemem, yemekleri buzdolabına koymam, çocukların üstünü bilmem kaçıncı defa örtmem gibi bir sürü işim olur. Sonra yatakta kitabımı okuyacağım iyice uyku bastırana dek. Saat geç olmuşsa çocukları zorla tuvalete kaldıracağım gece dere gelmesin diye. Ancak ondan sonra yatıp uyuyacağım inşallah güzel bir cumartesi sabahına uyanmak üzere...

İşte benim sıradan, huzurlu bir Cuma akşamım da böyle geçecek inşallah ve ben yine her anından keyif alacağım her ne kadar çocuklar aksi için yırtınsa da...