Yemek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yemek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Mart 2014 Cuma

Çocuklu kadının rejim neyine?

Önce yumurta ve peynirden bıkan bebeğe bunları yedirmenin bir yolunu bulmak için kafadan pankek tarifi uyurursun. Bir tanecik yumurtayı azıcık süt, sıvıyağ, bolca rendelenmiş peynir, az dereotu, bi tutam kabartma tozu ve iki kaşık unla karıştırır tavada hemencecik pişirirsin. Bu kadar azıcık malzemeden bile 3 tane pankek çıkar şaşarsın. Doğrayıp bebişin önüne koyduğunda suratında koca bir gülümsemeyle "Aaaaaaa" diyerek şaşar önce, sonra o pankeklerin bir tanesini portakal suyuyla birlikte hapur hupur mideye indirirken kendinle azıcık gurur bile duyabilirsin belki.

Dün akşam doğrayıp, yesinler diye çocukların önüne koyduğun tabakta kalmış bir kaç parça meyveye buzdolabını temizlerken bulduğun sağı solu yumuşamış elmaları, iki küçük içi geçmiş portakalı, buruşmuş bir ayvayı, birer tane iyice kararmış armut ile muzu da ekler, hepsini güzelce doğrar atarsın bir küçük tencereye... Üzerine bir kaç tatlı kaşığı toz şekerle biraz tarçın serper ateşte meyveleri azıcık pişirirsin. Yumuşadıklarında alırsın ocaktan, hemen öyle sıcak sıcak koyarsın kahvaltı sofrasına. Dün akşam burun kıvırdıkları meyveleri kahvaltıda öyle bir yalar yutarlar ki gülersin hallerine.

Herkesi okula ve işe uğurladıktan sonra, bebişin saçındaki pankekleri temizlemek için önce yıkar sonra da bir güzel uyutursun. Sonrası işte böyle, çocuklardan artan pankek ve pişmiş meyvelerle kalırsın başbaşa...


Ama malum vakit dar, bebiş uyanmadan bu zevki tatmak için ilk bulduğun tabağa atarsın hepsini, "Bu keyif benim mi beeeh" der ileride "cidden benimmiş lan" diyebilmek için çekersin rastgele bir fotoğrafını. Mecburen bloga da bunu koymak zorunda kalırsın. Herhalde böyle durumlar için şık, süslenmiş bir tabağı hazırda tutmak lazım. :P Acil durumlarda bile şık sunumlar için...

Uzun lafın kısası; Çocuk sahibi olmak tehlikeli iş vesselam. Kilo vermeye çalışmak boşuna...

11 Eylül 2013 Çarşamba

Okula 5 kala

Bu aralar canla başla kitap "okumaya çalışıyorum". Okunacak öyle güzel kitaplarım var ki elimde, onları okuyabilmek için resmen yırtınıyorum. Ama benim yaramaz kızım hiç izin vermiyor. Gündüzleri büyük bir hevesle uyutuyorum yatağına yatırıyorum sonra alelacele işlerimi toparlayıp çayımı veya kahvemi alıp atıyorum kendimi koltuğa, tam kitabı açıyorum hop uyanıyor zilli.. Kesin kokusunu falan alıyor, "Hah bu kadın keyif yapıyor, madem işi bitti kalkayım ben" diyor yoksa bu kadarı tesadüf olamaz artık. Güvercinin Kanatları'nı hele de böyle bir okuma temposunda, öyle zor bitirdim ki anlatamam, hayatımda en zorlanarak okuduğum kitaptı. Şöyle bir kendimi kaptırıp gidemedim, hep ite kaka ite kaka, zoraki okudum bitti. Hiç bir kitabın bitmesini bu kadar hevesle beklememiştim. Okumasanız çok büyük kayıp olmaz bence, sonu da beni çok tatmin etmedi. Hep daha sürprizli bir son beklemiştim niyeyse, velhasıl ben çok zevk alamadım.


Sonracığıma bu ay gaza geldim ben, geçmişteki feci hezimetlerin üzerine bir sünger çekip yeniden ekmek yapmayı denedim. Bu sefer buradaki tarifleri uyguladım ve inanır mısınız sonunda becerdim işte. Yumuşacık, mis gibi, lezzetli ekmekler yapabiliyorum artık. Ama annemden minik bir püf noktası öğrendim; ekmeği fırına vermeden ve de fırından çıkarır çıkarmaz üzerine bir fırçayla süt sürüyorum, hem güzel kızarıyor hem de kabuğu yumuşak oluyor. Şimdilik instant maya kullanıyorum inşallah yakında ekşi mayaya terfi edebilirim. Özgür'ün yaptığım ekmekler için yorumu ise şu oldu; "Tam da ben, artık borçları da kapatmışken, bundan sonra elime geçen parayı küçük bir sahil kasabasında 25'lik bir çıtırla yerim diyordum ki şu son icraatınla sen çıtayı çok yükselttin, bu kadar hamaratını da bulamam bu saatten sonra, hadi gene yırttın..." :P


Özge her geçen gün büyüyor, yaramazlık yapmaya da başladı. Bu aralar en büyük zevki üzerinde oynadığı yorganın altında kalan halının püsküllerini yalamak. Ne kadar görmesin diye yorganı üstlerine de sersem bir bakıyoruz, kaşla göz arasında halıdan inmiş, göbeği parkede boylu boyunca uzanarak yorganı kaldırmış altında püskül arıyor.

Henüz kendi kendine desteksiz oturamadığı için şöyle bir geçici çözüm bulduk. Yorganda yuvarlanmadığı, halı püskülü yalamadığı veya şu aşağıdaki pembe koltuğunda bacaklarını durmadan sallamak suretiyle deli gibi sallanmadığı zamanlarda salonda bizimle birlikte  oyalanıyor böylece. İnşallah kendi kendine oturmayı becerdiğinde ben de çamaşır sepetime kavuşacağım tekrar, o zamana kadar #dirençamaşır


Okulların açılmasına çok az kaldı, heyecanla günleri sayıyorum. Oğlanlar da evde otur otur kafayı yeme noktasına geldiler, ne yapsınlar şaşırdılar artık. Bir gün oturmuş dalgın dalgın bilgisayarda birşeyler yapıyordum Uğur geldi;

Uğur - Anne, eve kocaman, böyle devasa bir karasinek girmiş
Ben- Hani nerde?
ve Uğur benim güneş gözlüğümü takmış vaziyette evde dolanan Ömer'i gösterdi...

Arka fondaki dağınıklığı görmezden gelin anacım, malum bebekli kadınım... :P
Not: Önceki yazının yorumlarına cevap yazamadım hala, kusura bakmayın lütfen, ama blogger bu gece bi azizlik yapıp yazdığım yazıyı uçurunca bunu ikinciye yazmam gerekti o yüzden beni şimdilik affedin, ilk fırsatta cevaplar gelecek. Benim kız bu aralar gece 11:30 'a dek oturuyor, o saatten sonra da benden bir hayır gelmiyor. Bahar biliyorum kızın ishali geçmiştir bile ben soruna cevap yazana kadar ama bu seferlik böyle oldu afedersin. :(

1 Temmuz 2013 Pazartesi

Amma uzun bir ay oldu beeh

Uzun zaman oldu buraya yazmayalı. Öyle içime kapandım ki bir dönem, neredeyse her şeyi bir süreliğine rafa kaldırdım. Okuyamadım, ev işi falan yapamadım, uyuyamadım, yatağa bile yatmaktan utandım zaman zaman. Kimi zaman isyan ettim, kimi zaman ağladım, kimi zamansa ülkemin kocaman yürekli insanlarıyla gurur duydum. Malum konularda paylaşılabilecek, söylenip tartışılabilecek ne varsa sosyal medya aracılığıyla yerine getirdim. Bol bol dua ettim, düşündüm,  hayatım boyunca hiç ilgilenmediğim kadar politikaya bulandım, yüzlerce yazı okudum, ne olacak bu memleketin hali diye Özgür'le uzun uzun hararetli tartışmalar yaptım, en sonunda bir gün feci şekilde birbirimize girdik te ondan sonra biraz ara vermeye karar verdim. Blogta da Gezi olayları ile ilgili daha fazla yorum yapmak istemiyorum. Anlayış göstereceğinizi umuyorum.

Haziran ayında neler yaptığımıza gelince;


Haziranı çocuklarla Alien filmleri ayı yaptık. Ne kadar Alien filmi varsa (Prometheus hariç onu Özgür'le ben izledik sadece) oturup ailece izledik. En iğrenci en sonuncusuydu. Alien Predatör'e karşı 2 filmiydi dün izlediğimiz, ben bile rahatsız oldum izlerken. Çocuklar artık yalama olmuşlar anladık, Alien 2'de Ömer uyuyakaldı. O yüzden onu iki defa izledik, ikinciye izlerken de ben uyuyakaldım sonra yatmaya giderken bir baktım gecenin bir yarısı lağım borusu tıkanmış ve taşmaya başlamış. Bizim banyo paspası yüzmeye başlamıştı. O gece erken yatsaydık neler olabileceğini düşünmek bile istemiyorum. Geceyarısı boruyu açtırdık, paspasları atıp her yeri domestosa buladık en sonunda duş alıp yattığımızda gecenin 3 buçuğu olmuştu. Demek ki neymiş bahçe katı pek te matah bişey değilmiş ve banyodan plop plop sesini duyduğun anda teknik servise haber vermek lazımmış, 1,5 ay bekleyip lağımın taşmasını beklemek iyi bir fikir değilmiş. Iııyyhhh, neyse kapatalım bu konuyu.


Bu aralar öyle bir okuma hevesim var ama öyle de az vaktim var ki anlatamam... Geçenlerde gözümü kararttım bir sürü kitap aldım, yığdım kitaplığa, bakalım ne zaman okuyabileceğim. Kendi kendime işkence etmeye yarıyorlar şimdilik... Öyle bakıp duruyorum raflara acıklı acıklı... Momo'yu Yeliz öve öve bitiremedi sırf o yüzden merak edip aldım. Onun dışında anlayacağınız üzere bu aralar bir İngiliz edebıyatına sarma durumum var. Thomas Hardy'nin Orman Kızı (kimi yayınevleri Orman İşçileri diye de çevirmiş) ve Çılgın Kalabalıktan Uzak kitaplarını okuyup çok sevmiştim o yüzden Tess'i ve Adsız Sansız Bir Jude'u almadan edemedim. En üstteki ise sabırsızlığımdan, Game of Thrones (Taht Oyunları) serisinin son kitabını Sibel Alaş'ın Türkçe'ye çevirmesini bekleyemedim zira kaset çıkaracağı yönünde bir söylenti duydum inşallah yanlıştır. Çevirmenlikte daha başarılı buluyorum kendisini.


Yine Haziran'da bu tarifi denedim. Nigella Lawson'un bir programında buna benzer birşey görmüştüm. Bayat ekmekleri küp şeklinde doğradım. 3 yumurtayı, küçük bir çay fincanı dolusu toz şeker ve yaklaşık1 bardak sütle çırptım. Ekmeklerin üzerine döktüm. Azıcık tarçın ve damla çikolata ekleyip ekmekler iyice ıslanıp sütlü karışımı emene dek karıştırdım. Bu aşamada gerekirse biraz daha süt eklenebilir sanırım. Sonra fırında yaklaşık 175 derecede üstü hafif kızarana dek pişirdim. Bayat ekmeklerle yapılabilecek en tatlı tarif oldu sanırım. Hepimiz çok beğendik.


Bu arada Özge 4,5 aylık oldu. Artık gözü ufaktan bizim yediklerimizde... Bakınız burada dondurmama kesik atarken...

Haziran'da ayrıca bu danteli ördüm, bizim camın önündeki sehpaya da yakıştı bence, siz nasıl buldunuz? (Sehpa üzerindeki bardak izini görmezden gelin lütfen malum 3 çocuklu kadınım :P)



Bu arada Özgür'le 14. Evlilik yıldönümümüzü kutladık, geçen seneki fiyaskodan sonra bu seneki oldukça iyi geçti. İlk çıkmaya başladığımızdan bu yana da 20 sene geçmiş, onu da kutladık. ( Bu arada linke göz attım da her sene Haziran ayında bir mavi dantel olayına giriyorum anlaşılan tuhaf...) Haziranda Özgür hayatında ilk defa dayı oldu gittik yeni doğan bebişi gördük, Cuma günü de nihayet kardeşimi evlendirdik ve bu ayı böylece kapattık. Haziran ayına bunca heyecan, endişe ve mutluluk sığdırdıktan sonra artık biraz durulma vakti geldi sanırım. Zaten Ramazan da yaklaştı, huzur bulup sakinleşme, düşünme, kısmetse bol bol okuma veözünü arama zamanı artık.

Gördüğünüz gibi Haziran ayına pek çok şey sığdırmışız. Eeee, ben yokken siz neler yaptınız?

5 Ocak 2013 Cumartesi

Yeni yılda yeni olan ne var?


Yazmak istiyorum ama hamilelik üzerine yazmak istemiyorum o yüzden senle aramıza mesafe koydum blogcum. Bir süre görüşmeyelim istersen. Hayatımın şu döneminde koca göbeğim neredeyse tüm gerçekliğim olmuşken hamilelikle ilgili yazmamak çok zor tabi. Pazar sabahı kahvaltıya gittiğimizde Annem beni "tombulum" diye karşılarken, Özgür "Dombili, otur şuraya da karşılıklı bir çay içelim" demeye başlamışken, çocukları okuldan almaya gittiğimde önü bile kapanmayan montumla beni daha karşıdan görür görmez Uğur'un yüzüne yayılan o kocaman hınzır gülümsemeyi görmezden gelemezken tutup bunlardan bahsetmemeye çalışmak resmen odanın ortasında tüm heybetiyle dikilen bir fili görmezden gelmeye çalışmak demek. Ama siz sevgili okuyucularımın ruh sağlığı açısından bu fedakarlığa razıyım.

Hamilelik dışında hayat sakin bir şekilde akıp gidiyor. Bu aralar hiç kitap okuyamıyorum nedense, içimden hiç gelmiyor. Halbuki sırada okunacak çok süper kitaplarım var. Taht oyunları serisinin 4. kitabını (Kargaların Ziyafeti) aldım hevesle ama açıp okumak gelmiyor içimden. Öylece yatağımın başucunda duruyor. Başucumda ayrıca Nicholas Gage'in Eleni'si ve Salman Rushdie'nin Geceyarısı Çocukları da duruyor ama eninde sonunda bir şeyler okumaya karar verdiğimde şanslı olan hangisi olacak hiç bilemiyorum. Salonda istiflediğim Thomas Hardy'nin Orman Kızı, Henry James'in Güvercinin Kanatları, Thomas Mann'in Buddenbrooklar'ı ve Orhan Pamuk'un Benim adım Kırmızı adlı romanı da benim okumamı bekliyor. İşin kötüsü bunların hepsi ödünç alınmış kitaplar, yani eninde sonunda sahiplerine iade etmem gerekecek ve daha ne kadar benim keyfimi bekleyecekler bilmiyorum. Bebek doğunca hiç fırsat bulamayacağım. Aslında o yüzden kendime çok kızıyorum, "Fırsatın varken okusana şu kitapları" diye ama içimden gelmiyor okumak. Öyle saçma bir uyuşukluk içindeyim. 

Maalesef el işinden yana da çok çalışkan olduğumu söyleyemeyeceğim bu aralar. Bir ara tam gaz elimde kalmış olan eski battaniyeyi bitirmeye yoğunlaşmıştım. Artık ondan da biraz sıkılmış durumdayım. Elime bile almak istemiyorum koltuğa oturunca. Eski örgü dergilerini karıştırıp duruyorum. Şu koca göbekli halime bir şey örmeye niyetim yok tabii ki çünkü çok azimliyim doğumdan sonra ilk etapta hamilelik kilolarını, sonra da geriye kalan fazlalıkları vereceğim. Yoga kitapları ve de bir tane yoga matı aldım. İlk etapta bebek küçükken evde kendi kendime uğraşırım diyorum o büyüdükçe de yavaş yavaş yogayı hayatımın bir parçası haline getirmek hatta belki ileride bir kursa falan yazılmak gibi bir planım var. 

Bunu gecikmiş bir yeni yıl yazısı olarak ta düşünecek olursanız o zaman 2013'teki beklentilerimi/hedeflerimi 
  • öncelikle sağlıkla şu bebeği doğurmak,
  • az önce listelediğim ve ödünç almak suretiyle zapt ettiğim kitapları bir an önce okumak
  • okula yakın, balkonlu, gönlüme ve kesemize uygun bir ev bulup taşınabilmek
  • doğumdan sonra fazla koyvermeyip tez zamanda forma girmek ve
  • sağlıklı bir yaşam hedefinde yogayı hayatıma sokmak olarak sıralayabiliriz. 
Bu sene nedense en azından benim açımdan yılbaşı sıradan bir gün gibi geldi geçti. Ama yine de insanın kafasında "Yeni bir başlangıç olsun, bari bu sene şunları şunları halledeyim" gibi bir liste ister istemez oluşuyor. İnsanın yeni yıl hedeflerini böyle yazması riskli tabi, ileride kimseyi kendime güldürmek gibi bir amacım yok ama belki kararlılık açısından kendime bir faydası olur diye yazıyorum bunları buraya. Yoksa yeni yıl hedeflerini kimsenin gerçekleştiremediği gerçeğini ben de bal gibi biliyorum. Öyle bir şey olursa zaten büyük ihtimalle bu yazı kendi kendini yok edecektir...

Not: Fotoğraf ne alaka diyecek olursanız bu aralar kafayı tatlıyla bozmuş haldeyim. Aşırı bir tatlı, çikolata isteği içindeyim. Hamilelik başında yiyemediğim tatlıları şimdi yiyorum sanırım. Bu da benim yaptığım elmalı kekin fotoğrafı. 2013'te tatlı yiyelim tatlı konuşalım di mi ama? :)

20 Kasım 2012 Salı

Mantar Çorbası

Geçenlerde, evde yediğimiz yoğurt, turşu, reçel gibi bazı temel şeyleri,  katkı maddesi falan olmasın diye kendim yapmaya çalıştığımdan hatta o yüzden eltimin bana "amish" diye takıldığından bahsetmiştim. Benim adamların en sevdiği hazır gıdalardan biri de hani şu paketlerde satılan kremalı mantar çorbası idi. Oldum olası hazır çorbalara gıcık olan bir insan olarak senelerdir bunları vazgeçirmeye uğraşıyordum ama Özgür'ü ne zaman alışverişe yollasam illa bir iki paket te hazır mantar çorbası alır gelirdi. Geçenlerde internetten bulduğum bir tarifle evde mantar çorbası yaptım. Sonuç tabi şahane oldu. Parmaklarımızı da yiyorduk az kalsın.

Çorbasını içerken Özgür bir ara "Nefis olmuş. Hazır çorba değil bu, değil mi? Mantar çorbasını da kendin mi yapıyorsun artık?" diye sordu. Ben "Evet ben yaptım" deyince de "Mantarlarını da kendin toplamaya kalkmadın değil mi?" diye sordu bu sefer.. Sanırım eve giren hazır yiyecekleri en aza indirme işini biraz abartmaya başladığımın işareti bu...

25 Eylül 2012 Salı

Biraz abartmış olabilirim


Büyüyen göbeğimle birlikte benim adamların gözündeki imajım "otoriter anne" modelinden "hormon topağı" na dönüştü. Geçen sabah yeni aldığım okul tişörtünün boyutları hakkında Uğur'la birbirimize girdiğimizde veya Pazar akşamı yemekte kendimi kaybedip esip gürlediğimde benimkileri birbirlerine kaş göz işareti yaparak "ilişmeyin, hormonlar yüzünden böyle" derken yakaladım.

Efendim tişört olayı şuydu; Uğur'un geçen sene giydiği okul tişörtleri küçülmüş sadece bir tane kısa kollu tişört üstüne oluyordu. Ben de gidip sene sonuna kadar giyebilsin diye biraz da büyükçe iki yeni tişört aldım. Yeni tişörtleri biraz büyük bulunca velet kıyameti kopardı, "çok büyük bunlar, üzerimden dökülüyor, bunları giyeceğime uzun kollu tişörtle giderim okula" diye trip yaptı. O yüzden sabahın köründe bağırışıp çağırıştık.

Pazar akşamı ise koca birer tencere nohut ve pilav yapmış, sofrayı kurmuş benim adamları sofraya getirmeye çalışıyordum ki kapı çaldı. Bunu da anlamış değilim, "açız... açız" diye duvarları tırmalarlar, yemeği yapar sofrayı kurarsın kimse gelip sofraya oturmaz. İlla hepsine tek tek davetiye göndermek gerekir. Neyse tam ben bu durumda benimkileri sofraya oturtmaya çalışıyordum ki kapı çaldı. Bir baktık Özgür tüm pazar gününü fuarda geçirdiği için görmeye gidemediğimiz babaannemiz, eltimle iki koca poşet dolusu nevale göndermiş bize. Neler neler yapmış kadıncağız; balık tava, patates salatası, zeytinyağlı dolma, zeytinyağlı barbunya, sütlaç... Benim adamlar gelen poşetleri açtıkları gibi direk zeytinyağlı dolmaya yumuldular bende de şalterler attı tabi. "Ulen, ben iki koca tencere yemek yapmışım kimseyi bir türlü sofraya oturtamıyorum, siz burda babaannenin zeytinyağlı dolmalarıyla karnınızı doyuruyorsunuz. Başlarım leyn böyle işe, ne haliniz varsa görün" deyip resti çektim gittim salona. Ondan sonra hepsi gelip gönlümü aldılar, sonra da oturup kuzu kuzu herşeyden yediler. Gece yatağa yattığımızda Özgür dedi ki;

- Ben belki midemi bozduğum için yarın işe gidemeyebilirim
- Niye, ne yedin ki o kadar?
- Nohut, balık, patates salatası, barbunya, zeytinyağlı dolma, sütlaç....
- Yuh! Niye karıştırdın ki o kadar? Hepsini bir günde yersen bozarsın tabi mideni de motoru da
- Ne yapalım g.t korkusundan yedik koca tabak nohutu, çok ta koymuştun ama korkumdan birşey diyemedim. Üzerine de annemin gönderdiklerinden biraz tadınca böyle oldu işte...

Gülsem mi, adama acısam mı bilemedim bi an. Gerçekten bu kadar gözlerini korkutmuş olamam ama herhalde di mi? Gerçi normalde acaip tatlı düşkünü bir insan olarak son zamanlarda ben bile kendimi tanıyamaz oldum. Hamile kaldım kalalı içimde hiç tatlı isteği kalmadı. Hiç canım şekerli bir şey istemiyor. Bütün Ramazan ayran içip durdum. Şimdi de bir turşu hevesidir gidiyor sormayın. Geçenlerde koca bir lahanayı zorla 5 kiloluk kavanoza tıkıştırıp turşu yapmıştım. Nohutun yanında yedik baktık ki nefis olmuş. Ondan sonra bende bir gaza geldim ki sormayın. Annemden de almışım turşu için altın oran formülünü (1 litre suya 3 yemek kaşığı kaya tuzu ve bir çay bardağı sirke) elime ne geçse turşusunu kurmaya başladım. Havalar da sıcak gittikçe bu sefer yaptığım turşuları yumuşayıp ekşimesin diye buzdolabına tıkar hale geldim. Korkarım bu şekilde devam edersem yakında buzdolabında turşudan başka bir şeye yer kalmayacak. Şimdi bu aşamadan sonra ben de ipin ucunu kaçırdım. Turşu kurma mevsiminde değil miyiz yani biz şimdi? Tüm bu turşu hevesinin veya bu anlamsız kavgaların sebebi benim hormonlarım mı yani?

27 Mart 2012 Salı

Bahar, larenjit ve smoothie

Nerelerde bu? Hiç sesi soluğu çıkmıyor" diye beni merak edenler olduysa şayet, şifayı kapmış vaziyette cumartesiden beri evin muhtelif köşelerinde sürünüyordum. Ne ısınan havanın, ne parlayan güneşin tadını çıkaramadım henüz. Bütün kış hastalanmadım da tam havalar ısınmaya, bahar yavaş yavaş yüzünü göstermeye başlamışken nasıl oldu da bu kadar hastalanmayı başardım bilmiyorum. Özgür tabi ki kabahati hep bana buluyor, "iki gün güneş gördün, hemen evin tüm pencerelerini açıp hasta ettin bizi" diye kafamı ütülüyor. Kendisi antibiyotik bile almadan gribi atlattığı, bense sefil vaziyette gezdiğim halde neden bana bu kadar söyleniyor bilmiyorum. Birisi sevabına temiz havanın faydalarını şu adama anlatsın da beni hasta hasta bu zahmetten kurtarsın lütfen. Bu güzelim havada evde tıkılı kaldığımıza mı yanayım, Özgür cam pencere açtırmadığı için iki çocuğu da bizimle birlikte 2 koca gün mikroplu havayı solumak zorunda bıraktığımıza mı yanayım, çocuklara browni yapıcam diye bir ceviz kabuğuyla sol başparmağımı boydan boya yardığıma mı yanayım, neye yanayım şaşırdım. 


Evet o yerdeki koca bir ayakkabı çekeceği, çocuklar oyunda kılıç olarak kullanıyor da...
Hastalıktan, koca dırdırından, kendimi vurdum kitaplara ve motiflere. Artık sehpaya sığamadığım için salonun zeminine terfi ettim. Geçen gün yediği şekerin çöpünü sehpanın üzerine bırakan küçük oğlana çemkiriyordum "Burası çöplük mü?" diye Özgür atladı ordan "Çöplük mü oğlum burası? Yüncü dükkanı! Hala öğrenemedin mi?" diye. Çocuk ta kalakaldı öyle. Ne desin, ne yapsın bilemedi.


Neyse motifler tam gaz devam ediyor, bi çoştum ki sormayın, tutabilene aşk olsun. Diğer yandan okumak için çıldırdığım kitabıma da nihayet başladım. Fincandaki ise yaz aylarımın favori içeceği. Tadını çıkaramadığım baharın şerefine, kendimi şımartmak için yaptım. Tarifi meşhur İngiliz aşçı Nigella Lawson'dan. Televizyon programında yaparken izlemiştim kendisini. Bir tek bu tarif yer etmiş zihnimde. Çünkü yaptığı hemen şeyde koca bir kap krema, koca bir kalıp tereyağı ya da çikolata oluyor nedense. Anında favorim oldu bu içecek. Televizyonun da bazen böyle faydası oluyor işte. 


Tarif için, 1 tane küçük muzu, 250-300 ml soğuk sütü, 2 kaşık kakaoyu, 1 kaşık(tatlı kaşığı) nescafeyi ve tad verecek kadar bal veya pekmezi koyun blendıra iyice karıştırın sonra da oturup tadını çıkarın. Bazen kararmış muzları soyup buzluğa koyuyorum. Buzluktan çıkarıp bu tarifte kullanıyorum. Yaz sıcağında soğuk soğuk süper gidiyor şiddetle tavsiye ederim. Hadi bu kıyağımı da unutmayın. Kendinize iyi bakın, benim gibi bahar günü hasta olmayın. 

7 Şubat 2012 Salı

Hamarat manyak


Dünkü iç karartıcı posttan sonra biraz silkinip kendime gelmeye karar verdim. Bugün bastırılmış hamarat yanım hortladı. Önce hazır çocuklar da okuldayken markete attım kendimi. Yarıyıl tatili üstüne kar yağışı da eklenince uzunca bir süre erzak alışverişini boşverip evdeki tüm stokları tüketmişiz. Elimi neye atsam bitmiş buluyordum. Nitekim geçenlerde yaptığım ayva reçeli de bunlardan biriydi. Bugün yeniden ayva ve şekerimi alıp geldim. Karnıbahar, kapuska ve ıspanak yemekten isyan bayrağı çeken ev ahalisini sakinleştirmek için şöyle yaz esintisi gibi bir kabak yemeği pişireyim dedim. Kabakları almışken gözüm pancarlara ilişti. Pancar turşusu da biteli epey olmuştu. Hepsini alıp gelince de attım kendimi mutfağa. Pancarları yıkayıp haşlansın diye ocağa koydum. O arada ayvaları soyup rendeledim. Koydum düdüklüye şekerle birlikte. İkisi ocakta kaynarken de geçtim kabak yemeğine. Soğanları soymuş zeytinyağında kavururken kapı çaldı. Bizim Koreli komşu gelmiş. Yine elinde bir tabak haşlanmış mantıya benzer, ne olduğu belirsiz bir yemek getirmiş. Yanına soya sosuyla wasabi de koymuş. Wasabi için "Aman dikkat et çok acıdır" dedi. Garibim ne bilecek benim Antepl'i bir kayınvalidem  olduğunu. Biz ailece acıya alışığız. Benim Ömer bile yediği yemeklere acısso dökerek yiyor. Nitekim wasabi sosunun acısı pek hafif geldi bize.

Kapıda ayaküstü muhabbet ettik, içeri davet ettim ama küçük oğlu "ı-ıh girmem de girmem" deyince kadıncağız gitmek zorunda kaldı. Onu geçirdikten sonra bir girdim ki mutfağa aman Allah! Haşlanan pancarların, ayva reçelinin ve kavrulan soğanın kokusu birbirine karışmış. Kesin Koreli komşu bile yadırgamıştır, "Bu kadın ne pişiriyo ki acaba böyle bir koku çıkıyor?" diye... Kadıncağız da kırk yılda bir içeri girmeye karar vermiş ama benim manyaklık derecesinde hamaratlığımın tuttuğu güne denk geldi. Zaten bizim yemeklere alışık değil bir de hepten bayıltacaktım kadını kokudan. Bu arada galiba benimle arkadaş olmaya çalışıyor. Sürekli böyle yemek getirip durduğuna göre en azından bir şekilde iletişim kurmaya çalıştığı kesin. Çok tatlı, güler yüzlü, sempatik bir kadıncağız ama bu dil ve damak tadı farklılığı engelini nasıl aşacağız bilmem. Acaba tabağını geri verirken ne koyup ta götürsem, siz ne dersiniz?

11 Ocak 2012 Çarşamba

Bugün ben ellerimle....

Hindiba'yı okudukça, insana ilham veriyor. Ellerimizi daha çok çalıştırmaya yönelik, "bugün ben ellerimle" serisini hevesle takip ediyorum. Sürekli örgü veya tığ işi yapıyorum ben ama ekstradan ellerime iş çıkarmayı da sevdim aslında. Dolayısıyla bugünkü yazımı ona ithaf ediyorum.

Bugün değil ama pazartesi akşamı ben, ellerimle ayva reçeli yaptım.  Aslında herşey geçen ay annemlere kahvaltıya gittiğimiz gün başladı. Annem "Düdüklü tencerede 11 dakikada ayva reçeli yapmayı öğrendim" diyerek önümüze o reçeli koydu. Ondan sonra benim adamlara bi haller oldu. Evde hiç reçel yemeyen Özgür ve çocuklar o ayva reçeline bir yumuldular ki sormayın. Annem, yaptığı reçelin 1 kavanozunu bize vererek öyle gönderdi bizi. Eve geldiğimiz de de kahvaltılarda benimkiler ekmeğe labne peyniri ve annemin yaptığı ayva reçelini sürerek kısa sürede tükettiler o koca kavanoz reçeli. Ben de seneler sonra evde böylesine iştahla reçel yendiğini görmüş olarak ayva reçelini kendim yapmaya karar verdim.

  
1 Kilo organik ayva aldım.

 Onları güzelce soydum

Ayıklayıp doğradım ama çekirdeklerini atmayıp, sakladım

Sonra onları tencereye rendeleyip üzerlerine de sakladığım ayva çekirdeklerini koydum. Üzerlerine 1 kilo şeker ve de 1 bardak su koyup düdüklü tencerenin kapağını kapattım. Düdük ötmeye başladıktan tam 11 dakika sonra altını kapattım.

Ve tadaaa!  İki koca kavanoz ve bir kase, doğal, katkı maddesiz ayva reçelimiz oldu. Kasedekinin yarısını kahvaltıda bitirdiler bile. O yüzden sadece kavanozları koyuyorum buraya. Şimdi yine 11 dakikada, bu sefer portakal reçeli yapmayı düşünüyorum. Ayva ile denenmiş bir tarif ama bakalım portakalla da sonuç böyle güzel olacak mı...

Eeee? Ellerinizle günlük sıradan işlerinizin dışında, siz neler yapıyorsunuz bakalım? Yemek şart değil, kendiniz uğraşarak yaptığınız sürece her şey olabilir. Sonuçta bu da bir yemek blogu değil. Siz düşünedurun, ama Hindiba'nın yaptıklarına da bir göz atmayı unutmayın.

9 Aralık 2011 Cuma

Aşure?


Buralara pek birşey yazmıyor olabilirim ama sakın ha yan gelip yattığımı sanmayın. Bir koşturmacadır gidiyor. Hele bu hafta nasıl geçti anlamadım bile. Biliyorsunuz bu hafta aşure haftasıydı. Aşure gününün geldiğini televizyodaki ana haber bülteninden öğrenen Özgür "Aşure günü gelmiş kadın, aşure yaptın mı?" diye sordu. Ben de "Buğdayı ıslattım, yarın yapıcam" diye cevap vererek acaip şaşırttım kendisini. Malum mühendisten bozma evhanımı olarak aşure aslında bana uzak bir kavram. Ama ilk aşure girişimimi geçen sene yapmış ve de alnımın akıyla işin içinden çıkmış bir insan olarak bu sene aşure zamanı yaklaşınca zaten kendim gayrete gelmiş malzemelerini alıp hazır etmiştim. Özgür bana takılmak için o soruyu sorduğunda da gerçekten buğdayımı ıslatmış şişmesini bekliyordum. Ertesi gün aşureyi pişirdim. Çok ta gözümde büyüttüğüm kadar bir zorluğu olmadığını yeniden gördüm. Sonuçta herşeyi önceden haşlayıp, en son şeker ve biraz da sütle bir araya getirip pişiriyorsun, aşurede mantık bu.

Neyse benim ıslattığım yarım paket buğday şişti de şişti, diğer malzemeleri de koyunca içine, oldu mu sana koca bir tencere -pardon kazan- aşure... Apartman katında dağıtacak insan da yok ki... Tek tanıdık komşular, Özgür'ün abisi ile iş ortağı. Yani bu koca tencere aşureyi yiyebilecekler bizle birlikte sadece üç aile ediyor. Bu kadar aşureyi yapmışken ziyan edecek değildim elbet. Bir de, olay iyice "aşure günü ruhuna" uygun olsun, dağıtayım bol bol diye kasınca aklıma bizim alt katta oturan Güney Koreli komşular geldi. Kadıncağızla orada burada karşılaştıkça muhabbet ediyoruz. O benim saçımı kestirdiğimi fark ediyor, ben onun gittikçe Türkçesini ilerlettiğini görüyorum. Arada kapı çalıyor bu "Elektrikle problem var mı sizde?" diye geliyor ben saf saf "Nasıl bir problem" diye cevap veriyorum falan... Dedim ki; o kadar Türkiye'ye gelmişler, burada yaşıyorlar, eh komşumuz da olmuşlar, bari bunlara da vereyim benim aşureden, şöyle doğru dürüst evde pişmiş bir aşure yesinler.  Kadıncağız bizim adetleri bilmez, belki kabımı geri getirmeyi akıl edemez diye de kırıla kırıla sadece son iki tane kalmış kaselere doldurup götürdüm aşureyi. Anlayın, artık komple gözden çıkarmışım, geri gelmese de arayacak değilim yani kapları. Neyse uzun lafın kısası, iki kase aşureyi götürdüm bunlara verdim. Kadıncağız çok sevindi mutlu oldu, o sevinince ben de mutlu oldum, içim rahat geldim eve.

Ama evde her yer aşure hala, üstüne benim götürdüğüm komşularım da aşure yapıp getirmedi mi... Yer gök aşure oldu. Dolabı açıyorum aşureden başka birşey gözükmüyor, göz alabildiğine aşure... Buzdolabına bir şey tıkmaya çalışıyorum, aşureleri kenara çekip yer açmaya çalışıyorum falan. Zorla da evdekilere aşure yedirmeye çalışıyorum sürekli, bozulmadan biran önce bitsinler diye. Çocuklar okuldan geliyorlar "Anne acıktık" diye ben "Aşure yiyin evladım" diye cevap veren saçma bir durumdayım..

Ben hala bu aşure krizini çözmeye çalışırken bir akşam kapı çaldı, bir baktım benim Koreli komşu gelmiş, hem de elinde benim kaplar ve de koca bir paket suşiyle. Şaşırdım kaldım, fakat çok takdir ettim kadını. Kaşla göz arasında bizim adetleri öğrendiği yetmiyormuş gibi bir de de kabı boş getirmemek için tadımlık değil doyumluk suşi kapıp gelmiş. Neyse karşılıklı iltifatlar, teşekkürlerden sonra aldık suşi tabağını içeri ki Aman Allah! Benim yerimde başka biri olsa eminim çok mutlu olurdu onca suşiye ama ben zeten çiğ balık kokusu duydu mu öğüren, balık bile ayıklayamayan bir insanım. Yemesini bırak koklamaya bile tahammül edemediğim koca suşi tabağıyla mutfakta kalakaldım. Yemekte yine de koydum sofraya, ben yemem, yiyemem, ama belki bir yiyen çıkar diye. Özgür bir tane attı ağzına o kadar. Uğur hevesle denemek istedi, bir tane yemeye çalıştı ama sonra baktık yutamayacak, gözlerinden yaşlar falan fışkırdı çıkarttırdık ağzındakini. Küçük oğlan kokusunu alınca zaten denemeye teşebbüs bile etmedi. Bakakaldık hepimiz onca suşiye. Özgür "Kediye verelim ziyan olmasın" dedi. "Hangi kediye Özgür, kedimiz mi var? Apartmanın orasında burasında veremeyiz ki sokak kedilerine! Ya kadıncağız görürse? Çok ayıp olur sonra" dedim. Sonrası malum, Allah affetsin, maalesef attık suşileri. Çok üzüldüm ama yapacak başka birşey yoktu, buzdolabı zaten aşure doluydu ama saklasak ta onu yiyecek adam yoktu. Zorla yenecek bir yanı da yok ki meretin. Valla isteyen "zevksiz" desin, isteyen "eşek hoşaftan ne anlar" desin ama durum bu, bizdeki malzeme bu. Suşi taze bitti ama aşure isterseniz var hala.

3 Ekim 2011 Pazartesi

Yol ve Tavuk

Haftasonu anamdan emdiğim süt burnumdan geldi desem yeridir blogcum. Öncelikle Pazar sabahı saat 10'a veli toplantısı koyan zihniyeti kınayarak başlamak istiyorum. Daha sonra da, 4. sınıf çocuğuna performans ödevi olarak, bütün bir çiğ tavuğu kesip doğrayarak eklem ve kemiklerini inceleme ödevi verenlerle devam etmek isterim.



Cumartesi Özgür "Bizim eve sadece yarım saat uzaklıkta" diyerek aldı, gezmeye götürdü bizi. Çatalca'nın köylerinde gezdik dolaştık, deniz kıyısında yemek yedik, eğlendik çocuklarla. Dönüşte hava kararmıştı. Orman yollarında, karanlığın ve yol yapım çalışmalarının etkisiyle, ve Özgür de tüm köy isimlerini birbirine karıştırınca 45 dakika sürmesi gereken yolculuk yaklaşık 2 saat sürdü. Hadımköy yönünde aldığımız 1 saatlik yolun sonunda aslında otobana çıkmayı başardık. Ama yeni yapılmış bir otobanda, zifiri karanlıkta yaklaşık 10 dakika gittikten ama tek bir elektrik direği, tabela bile görmeyip üstüne üstlük uzaktaki şehrin ışıklarının yaklaşmak yerine gittikçe bizden uzaklaştığını fark ettikten sonra Özgür'e "Korkarım bu gidişle Hadımköy yerine Gaziosmanpaşa'dan falan gireceğiz İstanbul'a" dedim. Çocuklar çoktan karanlık nedeniyle tırsmış arka koltukta sus pus oturuyorlardı. İlk bulduğumuz yerden dönüp aynı yoldan geri gitmeye çalışırken geliş istikametinden görülmesi imkansız bir tabelayı tesadüfen bulup yeniden doğru istikamete dönmeyi başardık. Yoksa gece vakti kim bilir nerelere gidecektik.

Cumartesi günü yollarda bu şekilde haşat olup Pazar sabahı da alelacele veli toplantısına katıldıktan sonra bu sefer tavuklu ödevimize geçtik. İstenildiği üzere bütün bir tavuğu oğlanlarla paramparça ettik. Her ne kadar çiğ tavuk kokusundan pek memnun kalmasalar da genelde olay hoşlarına gitti. Ben doğradıkça, ödeve koymak için tavuğun poz poz resimlerini çektiler. İşimiz bittiğinde o tavuktan başka bir şey olmayacağı için haşlamaya karar verdim. Haşladıktan sonra etleri ayrılınca kemiklerini daha iyi görüp ödevin amacına daha iyi hizmet edeceğimi düşünmüştüm. Ama haşlanmış koca bir tavukla başetmek çok zor oldu. Suyunun bir kısmıyla  terbiyeli şehriye çorbası yaptım. Kemikli yerlerinden çıkan etleri iyice didikleyip bolca dereotu, taze soğan, salatalık turşusu ve süzme yoğurtla salata yaptım. Salata nefis oldu. Göğüs kısmını da ayrıca dilimleyip makarnanın yanında oğlanların önüne koydum. Sabah salatanın kalanı ekmeğin arasında sandviç olarak oğlanların beslenme çantasında yerini aldı. Ama hala koca bir kavanoz tavuk suyumuz ve haşlanmış irice bir parça tavuk göğsü duruyor dolapta. İçimiz dışımız tavuk oldu anlayacağınız.  Bu elde kalanları bitirmek için daha başka ne yapabilirim? Bir fikriniz varsa çok makbule geçer.

Hafta sonu böyle geçti işte. Yine kitap falan okuyamadım. Özgür'le feci halde Game of Thrones'a sarmıştık zaten. Muhteşem bir diziydi. İlk sezonu 2 haftada izledik bitirdik. İkinci sezonun Nisan 2012'de başlayacağını öğrenmek tam bir hayal kırıklığı oldu bizim için. O zamana kadar nasıl bekleyeceğiz şimdi bilmem. Mor hırkanın bir kolu bitti. Umduğum kadar muhteşem olmadı ama fena da değil sanki. Evin içinde giyecek bir hırkam olur en kötü ihtimalle. Bu model kol üzerinde çalışmak lazım belki bir dahaki sefere daha güzel olur. Özgür'den gizli kitap siparişi verdim yine. Kelepir kitaplar içinde iki tane ilginç kitaba rastladım. Bisikletle Dünya Turu ve Dünyayı değiştiren Kadınlar. Bu sefer de Özgür'e yakalanırsam hiç değilse ödediğim fiyatı duyduğunda yırtarım diye düşündüm. Şimdilik benden bu kadar blogcum, haftasonunun yorgunluğunu atmaya gidiyorum ben.

8 Ağustos 2011 Pazartesi

Ağustos

Ramazan başladı, orucun verdiği hafif baygınlık hissinden de olsa gerek bu aralar canım pek yazmak istemedi. Bol bol uyukladım, uyuklamadığım zamanlarda da kitabımı okuyup bitirdim. Yüzüncü Ad'ın tadı damağımda kaldı, çok severek, dilini anlatımını çok beğenerek okudum. "Bunun üzerine ne okusam şimdi?" diye dolanıp duruyorum evde. Henüz yeni okuyacağım kitaba karar verememişken havalar da serin giderken elime Özgür'ün battaniyesini aldım yine. Epey motif olmuş, birleştirdim hepsini. Şimdi yeniden motif örmeye devam etmem gerek. Fena olmadı sanki, ne dersiniz?


Çiçeklerimi elden geçirdim. Balkona astığım açelya pek keyifsiz görünüyordu meğerse çok sıcak sevmezmiş. Acilen onu başka saksıya aktarıp içeri aldım. Ömer'in karanfilleri de gölgeli yer severmiş, onları da başka bir saksıya aktardım. Menekşeleri cam kenarından daha iç tarafa aldık, onlar da doğrudan güneş ışığı istemiyormuş. Kuzeye bakan evde ben herşeyi unutmuşum meğer. Tüm çiçekleri güneş buldum diye güneşin alnına yerleştirmişim. Yeniden öğreniyorum hangi çiçek nereyi sever, huyu nedir, suyunu nasıl alır.... Güneş gören balkon kenarındaki boşalan saksıya kayınvalidemin verdiği sardunyaları diktim. Ama şimdilik pek keyifsizler, daha tutunamadılar galiba. Ayrıca bu aralar yeni favorim işte bu çiçek. Kayınvalidemde görüp te hayran kalınca kadıncağız dayanamayıp verdi bana. :) Aldım mutfağın başköşesine koydum ben de bu güzelliği. Onun saksısı değişmediği için keyfi yerinde gözüküyor.


Cumartesi maaile markete gittik. "Ailece, cumartesi günü bula bula market mi buldunuz gezecek?" derseniz, sebebi Özgür derim. Bu aralar yeni bir makina projesi çiziyor. Bu "yeni" projeler hiç bitecek mi bir gün çok merak ediyorum ya neyse...Ekimdeki fuara yetişebilsin diye makina projesi bitmeden tatile bile çıkamazmışız. Eh markete de tek başıma, ya da çocuklarla yürüyerek gidince fazla şey taşıyamıyorum. Özgür'ü ikna edip arabayla gidince alınanları taşımak daha kolay oluyor. O yüzden haftasonu gezmemiz markete olabildi ancak. Bu güzelim böğürtlenlerin markette kalan son kutusunu ben kapınca çok mutlu oldum. Gerçi o kadar ekşiydiler ki yiyemedik. "Azıcık şeker ve kısık ateş ne mucizelere yaratır" deyip koydum ocağa bu güzelleri. Pişip yumuşamadan önce de bu güzelliklerini sonsuzlaştırayım dedim. Artık marmelat olarak ya kahvaltıda yer çocuklar ya da kaymaklı dondurmanın üzerine sos olarak dökeriz.



Marmelat, dondurma muhabbeti yaptım diye rejimi koyverdim gitti sanmayın. Temmuz başından bu yana verdiklerim 5kg'a ulaştı. Artık görenler farkeder oldu. Baya incelmişsin diyorlar. Ben yüzümden anlıyorum, yüzüm inceldi, azıcık şekle şemale kavuştu. Özgür de benimle beraber devam ediyor, karı koca inceliyoruz bakalım. Ramazan diye salmadık kendimizi, usturuplu yiyoruz. Henüz Ramazan'da bir aşama kaydedemedik ama kilo almayayım da vermesem de olur, razıyım ben.

Bu pazar doğum günüm. Annemle babamın o akşam iftara geleceğini öğrendim, çok mutlu oldum. Yeni taşındığımız evi daha görmediler hiç. Ameliyattan bu yana ilk defa babam bir yere böyle uzun boylu gezmeye gidecek. Belki burayı severlerse bir ihtimal onlar da yakına gelirler. Eski evde çok iyiydik, yürüyerek gidip gelebiliyorduk anneannemize. Gerçi annem "çok uzak orası, kardeşini buralarda bırakıp senin yakınına taşınmam, ikinize eşit uzaklıkta olalım en azından" diyor ama kısmet. Ben daha ümidimi kesmedim.

18 Mayıs 2011 Çarşamba

Bunu da başardım

 

Şuradaki tarifle evde çilekli dondurma yapmayı başardım dün. Farkındayım 33 yaşından sonra bana bi haller oldu. Annelikten değil yaşla gelen bir durum sanırım. Çünkü çocukların biri geldi 9 diğeri de 7,5 yaşına. Onlar küçükken bu kadar titiz ve hamarat bir insan değildim ben. Bir fen lisesi mezunu, mühendisken pek evcimen bir insana dönüştüm. Herşeyi evde yapmaya çalışır oldum. Bilimsel geçmişimden utanmasam tarhana ve erişte işine de gireceğim, o kadar yani. Evde dondurma yaptığıma inanmayanlar için de fotoğrafını koydum buraya kanıt olarak. İnanmayanlar elbette ki beni blogumdan tanıyanlar değil. Benim taa ilkokuldan, liseden arkadaşlarım, bebekliğimi bilen kuzenim var blogumu okuyan. Onlar için bu fotoğrafla destekli inandırma çabası. Bendeki bu değişime inanmak zor olabilir beni yıllardır tanıyan insanlar için. Tabi yine dayanamayıp fotoğrafını çekmeden önce tadına baktığım için köşesindeki o eksik kısım oluştu. Ama bilim aşkıyla yanıp tutuştuğum için tadına bakmak zorundaydım, her şey sizin için (!) yani sevgili okurlarım. Ne de olsa karşınıza iğrenç bir şeyle çıkamazdım. Görüyorsunuz, sizin için hiç bir şeyden kaçınmıyorum, kendimi kobay olarak kullanmak ta buna dahil. 

İlk deneme için dondurmam oldukça başarılı oldu. Geç bir saatte yaptım, buzluğa koydum. Sonrasında her yarım saatte bir çıkarıp karıştırmak gerekiyordu ama açıkçası 2-3 seferden sonra yattığım için haliyle sabah tamamen donmuş buldum. Ama tadı gayet güzel olmuş, hazır dondurmadan hiç bir eksiği olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Sahlep bulamayanlar katılaştırma için yumurta kullanabiliyormuş ama korkulacak bir şey yok zira dondurmadan önce nasılsa biraz pişiriyorsunuz. Deneyin bakalım, sonra da tecrübelerinizi yazın bana...

16 Mayıs 2011 Pazartesi

Gıda terörü ve genel durum özeti



Taşınma günü yaklaştıkça sinirlerim gittikçe geriliyor. Kitaplarımı kendi ellerimle, özenle paketledim. Çoğu şeyi de sınıflandırmayı başardım. Meğer evde ne çok ıvır zıvır biriktirmişiz de haberimiz yokmuş. Evde kolilerden adım atamaz hale geldik. Sinir stres had safhada. O yüzden tüm bu bunalımlar içinde, ağlak vaziyette buraya bir şeyler yazıp sizin de asabınızı bozmak istemiyorum açıkçası. Taşınma hazırlıklarıyla geçen bu koca haftaya renk katan yegane olay Perşembe günü Yasemin'le buluşmamızdı. Muhabbete doyamadığım, çok keyifli bir gün geçirdim.

Cuma günü ise okul çıkışı acilde aldık soluğu. Küçük oğlan krize girmiş "Nefes alamıyorum Anne, göğsüm çok acıyor" diye ağlıyordu okuldan almaya gittiğimde. Bronşiolit Astım teşhisi koydu çocuk doktoru.  Ardından alerji doktorumuza uğradık. Halihazırda kullandığımız alerji ilaçlarına bir kaç ekleme yaptılar. Şimdilik iyi çok şükür. Ama düşündükçe sinirleniyorum, çocuklar yiyecek % 100 doğal şey bulamıyorlar ki... Her şey işlem görmüş, her şeyin içinde kim bilir bilmediğimiz, bilmeyi bırak adını bile okuyamadığımız,  hangi katkı maddeleri var. Doğal beslensin, abur cubur yerine meyve yesin desen bile "Kim bilir hangi hormonu verdiler, hangi tarım ilacını sıktılar?" diye soruyor insan kendine. Ondan sonra her iki çocuktan biri alerjik oluyor işte. Kaç tane köy çocuğu gördünüz alerjik bünyeye sahip?

Ne zamandır yazmak istedim ama fırsat olmadı, geçen hafta bizim küçük oğlanın bilim şenliği vardı. Bilim şenliğinde Yavuz Dizdar'ın Nişasta bazlı şekerin zararları üzerine bir konuşması vardı. Taşınma, babamın hastalığı vs derken öyle isteksiz gitmiştim ki bilim şenliğine hiç böyle bir aydınlanma anı beklemiyordum açıkçası. Yavuz Bey'in konuşmasını dinledikçe sinirden renkten renge girip, gıda teröristlerini öldürene dek kendi ürettikleri çöpleri yedirmek istedim. Gerçi örneğin bazı marka "katkısız ve doğal" yoğurtların haftalar geçse de bozulmadığını artık bilmeyen yok ama yine de siz şuraya bir tıklayıp süt ve yoğurtlarda ne kumpaslar döndüğünü yeniden bir okuyun. Son bir kaç aydır zaten kendi yoğurdumu mayalıyordum ama Yavuz Bey'in anlattıklarından sonra artık kafayı yeme noktasına geldim.

Cuma günü markete gittim. Önce günlük süt reyonunu gezdim. "Homojenize" olmayan pastorize bir süt bulamadım. Belki ben sütümü kaymaklı seviyorum, olamaz mı kardeşim? Kimse bana sordu mu sütün içindeki yağ moleküllerini basınçla parçalamadan önce? Diyelim ki,  ben sadece pastörize edilmiş, kaymaklı süt istiyorum. Tamamen doğal olmasa da doğala daha yakın bir süt satın alma şansı neden tanınmıyor bana? Ama yok, böyle bir süt temin etme şansım yok. Çünkü böyle bir süt üreten yok.

Süt reyonundan çikolata reyonuna geçtim. Çocuklara çikolata alayım dedim. Üşenmedim tüm çikolataların "içindekiler" kısmını okudum, istisnasız tüm markalarda soya lesitini kullanıldığını öğrendim. Hiçbirinde fruktoz şurubu ya da mısır şurubu yazmıyordu ama insan düşünmeden edemiyor, soya lesitini kullanan adam gidip ürettiği üründe halis muhlis pancar şekeri mi kullanıyor yani? Ardından baktım içinde soya lesitini olmayan çikolata yok bari kakao alıp kendim çocuklara kurabiye yapayım dedim. Aldım bir paket kakao elime, bir baktım üzerinde  "Alkali işlem görmüştür" yazıyor. İnsan elinde olmadan düşünüyor tabi, iyi bir şey olsa neden üzerine böyle bir uyarı yazsınlar? Elimi attığım tüm kakao paketlerinde aynı uyarı vardı, korktum, kakao almadan eve döndüm. Nitekim alkali işlemin sadece ama sadece kakaoya daha koyu bir renk ve daha güçlü bir tad vermek için uygulandığını öğrendim. Doğal kakao nereden temin edilir henüz bir fikrim yok, ama bulursam yazarım.

Uzun lafın kısası markette çocuklara yedirecek bir şey bulamıyorum artık. Tüm sakızlarda gerçek şeker yerine tatlandırıcı kullanıldığı yetmiyormuş gibi tüm çikolatalarda da soya lesitini var. Artık GDO'lu soya mı değil mi diye düşüneceğime çikolata almam daha iyi. Çoğu kek, bisküvi ve içecekte hatta Yavuz Bey'in söylediğine göre mesela hamburger köftelerinde bile mısır şurubu ya da fruktoz şurubu kullanılıyor. Çünkü fruktoz şurubu içine katıldığı ürünün bozulmasını da önlüyormuş. Zaten çocuklara çok abur cubur yedirme taraftarı olmadım hiçbir zaman ama şu son duyduklarım resmen hazır gıda sektörünü gözümde sıfıra indirdi.

Kendi çapımda yaptığım bazı denemelerin sonucunu paylaşmak isterim. Günlük sütleri kullanarak mayaladığım yoğurtların arasında en iyisi Yörsan'ın günlük sütüyle yaptığım yoğurt oldu. Yörsan yetkililerini çok tebrik ediyorum buradan bu konuda.  İstanbul'da olmama rağmen yakındaki bir mandıradan temin ettiğim sütle de yoğurt mayaladım. Yoğurt mayalamanın aslında marketten yoğurt almak kadar kolay olduğunu söyleyebilirim. Zannettiğimin aksine kendi mayaladığım yoğurt ta 1 haftaya yakın ekşimeden dayandı buzdolabında. Ama çocuklar bayıldığı için genellikle 2-3 gün içinde bitiyor zaten.

Nasıl oldu bu hale geldik bilmiyorum. Neden doğaldan ve doğallıktan bu kadar uzaklaştık? Neden bu kadar işlem görmüş ürünler üretiliyor onu da anlamıyorum. Bozulmayan bir yoğurt üretebilmek kimine göre başarı olabilir ama bence çok korkutucu. İçinde bakterilerin bile çoğalamadığı ürünleri çocuklarımıza yedirmek ne kadar mantıklı?

28 Nisan 2011 Perşembe

Yağmurlu Sabah'ın Sürprizi


Hiç şaşırmayın, bu bir yemek blogu değil. Zaten fotoğrafını çekmek için bile bekleyemeyip bir dilimini lüplettikten sonra aklı başına gelen insandan yemek blogu falan beklemeyin. Gördüğünüz gibi fotoğraf kompozisyonu da oldukça minimalist. Dolayısıyla tarif falan vermeyeceğim. Çünkü bu tarifi Vejetaryen Kedi vermiş zaten. Ben sadece malzemeleri değiştirdim. Mısır yerine tost sucuğu, maydanoz yerine de fesleğen koydum. Yağsız teflon tavada, kısık ateşte, sucuklar iyi pişsin diye üstüne bir kapak örterek pişirdim. 

Bu sabah sadece 10 dakika erken kalkarak çocukları kahvaltıda sevindirdim. Kendimle gurur duydum yüzlerindeki sevinci ve şaşkınlığı görünce. Domates sosunu hazırlamak ve kaşar peyniri rendelemek en "zahmetli" kısmı. 4-5 dakika falan sürdü sanırım. En fazla 5 dakikada da pişti. Sağolasın Vejetaryen Kedi.

Uzun lafın kısası; yok böyle bir lezzet! Parmaklarımızı yedik resmen. Malzemelerle istediğiniz gibi oynayabilirsiniz sanırım. Bu güzelliği sizinle paylaşmadan duramadım. Mutlaka deneyin diyorum, başka da bir şey demiyorum.