28 Şubat 2011 Pazartesi

Bloguma dokunma!

Son bir kaç gündür, blogger'a girebildiğim halde kendi blogumu ve blogspot uzantılı hiç bir blogu görüntüleyemiyordum. Bugün  blogumda "Bu Siteye Erisim Mahkeme Karariyla Engellenmistir." ibaresiyle bir hakim tokmağı görünce başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Daha sonra google destek forumlarını okuduğumda ise yalnız olmadığımı anladım.

Aslında içimden geçen öyle çok şey var ki söylenebilecek, ama susuyorum. Gün geçtikçe konuşmak isteğimi, hevesimi, azmimi kaybediyorum. Her geçen gün bu "yalnız ve güzel" ülkeye inancım azalıyor. Bu ülkede yaşananlar yüzünden hayal kırıklıklarım gittikçe artıyor. 

Blogumun veya diger blogların durumu ne olacak bilmiyorum. Sorunun tam olarak ne olduğunu bile bilmiyorum çünkü hiç bir yerde bir haber ya da açıklama yok. Bu durum yakında çözülebilir mi, hiç bir fikrim yok. Dolayısıyla o zamana kadar size veda etmekten başka bir şey gelmiyor elimden. Bana ulaşmak isteyenler mail atabilir sanırım en azından Yahoo! 'ya halen erişilebiliyor.

24 Şubat 2011 Perşembe

Bir küçük kuş




Dün gecenin bir yarısı (00:20 gibi) sitenin bahçesinde toprağı kazan bir adam gördüyseniz muhtemelen o Özgür'dür. Bizim dişi muhabbet kuşu dün çok hastaydı. İshalden sonra kendini toparlayamadı bir türlü. 2 gündür keyifsiz görünüyordu. Dün sabah bir baktım bütün gece oturduğu tüneğin altına, gece boyunca sırf su gibi çıkmış kakası. Alelacele kafesini ayırdım. Suyuna ilaç koydum, yemini kumunu taktım kafese, kaloriferin önünde bütün gün uyukladı. Akşamüstü baktım gün boyunca hiçbir şey yememiş. Avucuma aldım. Zorla bir kaç yudum ilaçlı su içirmeye çalıştım. Biraz da ekmek kırıntısı yedirmeye uğraştım. Hepsini geri tükürdü. Parmağımı da öyle bir gagaladı ki can acısından avaz avaz bağırttı beni. Çocuklar yattıktan sonra kontrole gittiğimde baktım tünekte bile duramıyor kafesin zeminine inmiş orada oturuyor. Nasıl acıdım haline anlatamam. Avucuma aldım sevdim, sevdim, öptüm okşadım, sonra Özgür aldı avucuna göğsünün üzerine yatırıp avucuyla örttü üstünü çok geçmeden orada öldü zaten. Ben koca kadın, küçücük bir muhabbet kuşu için gecenin bir yarısı hüngür hüngür ağladım. İyi bakamadım hayvancağızın ölümüne sebep oldum diye öyle üzüldüm ki... Üstelik bu bir de, "güya" çok sevmediğimiz, sevgili Boncuk'umuza gelin aldığımız kuştu. Çok aksi bir hayvandı, evde kemirilmedik yer bırakmadı. Sürekli Boncuk'u da hırpaladığı için hepimiz sinir oluyorduk bu minicik hayvana. Ama onu öyle hasta, öyle narin, öyle halsiz halde görünce nasıl üzüldüm anlatamam. Bir parça kağıt havluya sardık Özgür gecenin bir yarısı götürüp bahçeye gömdü. Bir de çocuklar hayvancağızı öyle görsün istemedik.

Sabah ilk önce Ömer sordu "Anne İnci nerde?" diye. Yapabildiğim en soğukkanlı ve şevkat dolu yüz ifadesiyle, "Dayanamadı annecim, çok hastaydı, gece öldü" dedim. Suratındaki şoku görmeliydiniz. Hemen gitti abisine söyledi. Uğur çok daha duygusal bir çocuk. Gelip yanıma oturdu ağlamaya başladı.Sarıldım ikisine de, sanki dün gece kuş için hüngür hüngür ağlayan ben değilmişim gibi  "Ne yapalım annecim, ömrü bu kadarmış, Allah verdi Allah aldı." dedim. "Hayatın bir parçası bu da, hepimiz bir gün O'na geri dönmeyecek miyiz?" dedim. "En azından kafesin zemininde tek başına değil avcumuzun içinde biz öpüp okşarken öldü, kendisini ne kadar sevdiğimizi bilerek öldü" dedim. Bir kuşun ölümü üzerine söylenebilecek herşeyi söyledim kısaca. Oğlanların ikisi de çok üzüldü ama kahvaltı sofrasında biraz kafaları dağılsın diye Boncuk'u kafesten çıkarınca ikisi de onun maskaralıklarına gülmeye başladılar. 

Boncuk  başta arkadaşına epey seslendi ama baktı cevap gelmiyor sonrasında sofrada bizim yediklerimizden yiyebilmek için elinden gelen gayreti gösterdi. Özgür'ün krem peynir sürülü ekmeğine ayağını yapıştırdı. Biz sofrada oradan oraya kovalarken, yanından her geçişinde gözüne kestirdiği beyaz peynir kalıbından bir parça koparmaya çalıştı. Kovaladıkça sinek gibi geri gelip oramıza buramıza kondu. Parmağımızla dürttüğümüz halde gitmek istemedi. Çocukları epey eğlendirdi kahvaltıda. Böylece İnci'nin bıraktığı o efkar perdesi azıcık aralandı. 



"Koca koca insanları toprağa veriyoruz da bu küçücük kuşun ne önemi var?" diyenler olabilir. O küçücük kuş, hayatın aslında ne kadar kırılgan ve değerli bir şey olduğunu, ölümünse sandığımızdan çok daha yakın olduğunu hatırlattı bize. Acıklı bir mesaj vererek gitti sessizce...

22 Şubat 2011 Salı

Sıkı can iyidir...

Canım sıkkın şu aralar, hiç yazasım yok. Kafamda süreklii dönüp duran belli başlı bir kaç konu var. 3 vakte kadar bir taşınma durumu olabilir ama kesin değil. Hayatımızda bazı belirsizlikler var dolayısıyla ne yapılması lazım, nasıl bir yol izlemeli belli değil. Bu belirsizlik insanın canını daha çok sıkıyor zaten. Ne olacağı belli olmayınca ne yapacağını bilmiyor insan. Anlayacağınız yazsam da tadım yok. Beni idare ediverin biraz, ya da benim eski bloga takılın bir süre. Dönücem ben size... :)

18 Şubat 2011 Cuma

Eski Blog


Uzun zamandır düşünüyordum aslında ama uğraşmak istemiyordum. Belki de o zamanları unutmak istediğim için elim varmıyordu eski blogun yazılarını yeniden yayınlamaya. Bu sene kendimle barışma etkinlikleri kapsamında eski blogu yeniden canlandırmak istedim. Her zaman kalbimde bir pişmanlık sızısıyla hatırladığım, çocuklarımın bebeklik halleri var o sayfalarda. Bir de tabi eski yazılarımı sakladığım harici hard disk uyarı sinyalleri vermeye başladı. Eski yazılarım tamamen uçmadan başka bir yerde yeniden saklama ihtiyacı da duydum. Maalesef eski yorumlar olmayacak yazılarda çünkü o zamanın "blogspot"unun dosya formatıyla bugünün "blogger"inin dosya formatları farklı sanırım, dolayısıyla tüm yazıları tek tek yüklemem gerekiyor.

Uzun lafın kısası, eski blog yazılarımı okumak isteyenler buraya bakabilirler. Beni eskiden beri tanıyanlara eski günlerden bir esinti getiririm belki, yeni tanıştıklarım da hikayeyi en başından okuma şansı bulur böylece. Şimdilik ilk dört yazımı bulup koyabildim.  Çünkü harddiskte hepsinin tarihi o yazıları hafızaya kaydettiğim gün olarak gözüktüğünden tarih sıralaması yapmak epey zor oluyor. Neyse ara ara yazıları elden geçirdikçe eklemeye devam edeceğim oraya. İsteyen artık oradan İzmir günlerimi okuyabilir.

16 Şubat 2011 Çarşamba

Ününü bana borçlusun!

Beni eskiden tanıyanlar bilirler, eski blogumda Özgür'ü çok çekiştirirdim. İzmir'de yaşadığım dönemde Onunla didişmelerimizi bolca yazı konusu yapmışlığım var. İzmir günlerimden hala nefret ederim, o zaman yaşadıklarım, yaptıklarım, hissettiklerim hala  kalbimde derin bir yaradır. Hayatımdan silip atmak istediğim, ya da imkanım olsa bugünkü aklımla (olgunluğumla mı demeliydim?) yeniden yaşamak istediğim bir zaman dönemidir o 3 sene. İşte o dönemde Özgür'le aramız berbattı. Birbirimizi hep sevdik ama İzmir'de birbirimizi sevmekle nefret etmek arasında sürekli gidip geldik. Hatta o zamanlarda blogumu okuyan bazı aile fertlerinden Özgür'ü kenara çekip, "Rahatsız olmuyor musun? Sürekli senin hakkında şöyle böyle şeyler yazıyor bu kadın" diyenler bile oldu. Hala üzülürüm, çünkü beni eleştirip, ayıplayıp, Özgür'e şikayet edene kadar, böyle bir sevgi nefret ilişkisini (Özgür de dahil) kimselerle konuşamadığım için, yalnızlıktan doğan çaresizlik içinde internete yazıyor olabileceğim ihtimali kimsenin aklına gelmedi. Neyse geçmiş geçmiştir, değiştirilmesi imkansız. Sonuçta değiştiremeyeceğim bir geçmişle yaşamayı öğrenmek zorundayım. 

Özgür'le ben liseyi beraber okuduk. Arkamda oturur ufaladığı silgi parçalarını saçıma atar sonra da kıvırcık saçlarımın arasında kalan silgilere gülerek eğlenirdi. Lisenin son 2 haftasında başladı ilişkimiz. Üniversite'de ise sırf benimle aynı okulda okuyabilmek için Yıldız'dan İTÜ'ye yatay geçiş yaptı Özgür. O zamanlar tekstil ve makina mühendisliği bölümleri Gümüşsuyu'nda biraradaydı. Sonuçta 6 sene çıktıktan, gezip tozduktan sonra 1999'da evlendik Özgür'le. Bu sene 12. evlilik yıldönümümüzü kutlayacağız inşallah. Yani toplamda 21 senedir tanışıyoruz ve 18 senedir de beraberiz. 33 ve 34 yaşında insanlar olarak hayatımızın yarısından fazlasını beraber geçirdik diyebiliriz. Hayatımızın İzmir dönemi ilişkimizin en dibe vurduğu dönemdi.  İzmir'de geçirdiğimiz son 6 ayda ilişkimizi toparlamaya başladık. İstanbul'a geri döndüğümüzde ise büyük bir tesadüf eseri evlendiğimizde ilk defa oturduğumuz evi yeniden kiraladık. (Daha önce burada anlatmıştım) Bu ev bize ikinci defa başlangıç yapma imkanı sağladı bir anlamda. 

Eski tıfıl halimiz, Özgür'ün kafasında hala saçı varken...
Dün gece işte eski blogumdan, blogumda nasıl kendisini çekiştirdiğimden, blog sayesinde tanıştığım insanlardan falan bahsediyorduk Özgür'le. Kitty'nin maili vesile oldu. :D Konu konuyu açtı, sonunda bu tuttu bana "Ben de olmasam bloguna yazacak konun olmayacak. O blog benim sayemde ayakta duruyor. Ününü bana borçlusun resmen" dedi. Düzenli okuyucularım kaç tane emin değilim ama sadece 19 takipçiyle çok ta meşhur olmadığım ortada. Ama yine de çok güldüm Özgür'ün bu lafına. Havalara girmesin diye ufaktan eski blogtaki yazıları buraya eklemeye mi başlasam? Yoksa bunca senenin ve yeni geçmiş sevgililer gününün hatırına "Blogumdan önce beni, bir bütün halinde ayakta tutuyorsun" mu desem? ....  :)

14 Şubat 2011 Pazartesi

Biri beni durdursun!

Oğlanlarla evde geçirdiğim 15 günlük tatilde kafayı yememe ramak kaldı diyebilirim. Allah'tan okul açıldı da kurtuldum. Çocuklar sabahtan akşama televizyonu kah çizgi filmlerle kah Play Station oyunlarıyla zaptettikleri için ben odama kapanıp kendimi kitaplara ve örgüye vurdum. Ruh Dağı'na ek olarak aynı anda 2 farklı kitaba daha başladım. 1 tanesi cep kitabı niteliğinde olduğu için hemen bitti. Biraz da uçuk kaçıktı zaten. Diğerini ise Ruh Dağı ile eş zamanlı okuyarak bitirmeye uğraşıyorum. "Hatırla" ilginç bir kitap. Tasavvuf felsefesinin, manevi derinlikten yoksun bir türevinin biraz da parapsikoloji ile harmanlanmış hali diyebiliriz. İlginç tespitler var içinde. Bu tarz kitapları sevenler zevk alacaktır eminim.


Hani bazen yediğimiz çikolatayı hemen bitmesin diye ağzımızda tutarız, eriyip o nefis tadını dilimize bıraktıkça da zevkten mest oluruz ya, işte Ruh Dağı'nı da aynen bu şekilde, tadını çıkara çıkara okuyorum. Kitapta şu cümlenin altını çizmişim mesela. "Hayatın kendisi hiç bir mantık çerçevesine girmediği halde, neden anlamını mantık yoluyla bulmaya çalışıyoruz?"  ve bir diğeri; "Gerçek sadece deneyimde vardır, hem de sadece herkesin kendi deneyiminde ve o zaman bile, bir başkasına nakledildiği an öyküye dönüşür." Bunun gibi minik minik bir sürü güzel ifadeler var kitapta.

Ama 15 günlük tatilde daha çok kendimi el işlerine adadım diyebilirim. eski bir makarna ipim vardı kıyıda köşede duran. Örünce kendi kendine desen oluşturan ipler bana sevimsiz geliyor o yüzden onunla hırka örmeyi denemiş ama sonra beğenmeyip sökmüştüm. Yeni keşfettiğim bir modelden o iple minik bir diz battaniyesi ördüm. Örneği çıkarmam biraz sancılı oldu ama sonrası büyük keyif. Hem örülmesi çok kolay hem de çabuk ilerleyen bir model. Artık nasıl bir hırsla ördüysem 1 haftada makarna ipimden diz battaniyem bitti.


Sonra da hızımı alamayıp aynı modelden başka bir tane yapmaya koyuldum. Rengini çok severek aldığım kırmızı bir ipim vardı ama sanırım diz battaniyesinde kullanmak en doğru karar oldu. 


Sonuçta bu yeni motifi örmeyi çok sevdim. Tatilde çocuklar kafamı yedikçe ben hırsımı tığ ve iplerden çıkardım. Bu hızla daha kaç tane öreceğim bilmiyorum ama korkarım yakında birinin beni durdurması gerekecek. Zira kendimden ben bile korkar oldum. Okul tatilleri bana pek yaramıyor anlaşılan.

10 Şubat 2011 Perşembe

Bu kadar tatil yetti de arttı


Yediler bitirdiler beni. Son iki gündür hır çıkarılmadık sebep, tartışılmadık konu bırakmadılar. Yok sen yan baktın, yok sen de çok dibimde duruyordun, saçımı çektin acıttın bilmem ne derken benim de sinirlerimi tepeme çıkardılar. En son PS oyunu yüzünden de birbirlerine girdikten sonra ben sahne aldım ve avaz avaz bağırarak PS'ı yasaklayıp ikisini de odalarına yolladım. Saçma bir bilgisayar oyunu yüzünden birbirlerine nasıl bağırdıklarını, nasıl tartıştıklarını görmeliydiniz... :(

Babam hep çocukların oyunları hakkında, ikisinden biri ağlamadan oyunun bitmeyeceği durumlar için "Şişman kadın şarkısını söylemeden opera bitmez" der. Nitekim öyle oldu. Bu sefer kimse ağlamadı ama şişman kadın (sanırım bu sefer bu ben oluyorum) bağıra çağıra tiradını söyleyip sahneyi kapattı ondan sonra da deli gibi pişman oldu. Bir zaman sonra küçük oğlan gelip "Hatamızı anladık Anne şimdi tekrar oynayabilir miyiz?" dediğinde içim yana yana "Hayır" dedim çünkü bu kadar kısa süren bir cezanın kimseye bir ders vermeyeceğinden emindim. Ama "Hayır" lafından sonra oğlanın gözlerindeki ümidin hayal kırıklığına dönüşmesini izlemenin bir insana ne kadar acı verebileceğine inanamadım.

Pişmanlıktan mı yoksa artık iki gündür sürekli evde didişip duran iki çocuğun verdiği sıkıntıdan mı bilinmez "Haydi giyinin, dışarı çıkıp hava alalım" diye oğlanların gönlünü almak istedim. Kapıdan çıkana dek didişmeye, itişip kakışmaya devam ederek asansörde bile beni zıvanadan çıkarttılar. Neden sürekli birbirlerine sataşıyorlar bilmiyorum, bilmek te istemiyorum artık. Bu bitip tükenmeyen kavgaları beni öyle çok bıktırdı ve yordu ki anlatamam. Hiç sakinleşme fırsatı bulamıyorum çünkü onlar hiç "Duralım 2 dakika, sakince birbirimize sataşmadan, birbirimizi kızdırmadan oturalım" demiyorlar. Her yerde, her an sürekli birbirleriyle uğraşıyorlar, birbirlerini kızdırıyorlar, sonuçta sesler giderek yükseliyor ve müdahale etmezsem bu bağırışmalar da zaman içerisinde kapı çarpmalara, birbirlerine vurmaya ya da  birşeyler fırlatmaya dönüşebiliyor. 

Kavgaları ve geçimsizlikleri yüzünden kendimi o kadar yorgun ve bıkkın hissediyorum ki bu ikisini bir süreliğine de olsa evden çıkarmayı başarmak, içinde bulunduğum ruh hali için bir mucize diyebilirim. Oyuncakçıda Onlar almayacakları tüm o oyuncakları mıncıklamakla meşgullerken ben büyük bir sabırla elimde montlarla ayakta dikilip bekledim. Kitapçıda da tüm kitapları elden geçirip incelediler. Ben sakin sakin reyonları gezdim. Dergileri inceledim. Yeni çıkan kitaplara baktım. Sonra zorla bunları Boyner'e soktum. İkisi oturmuş beklerken ben uzun uzun indirimdeki çantalara baktım. Gezdiğimiz sürece kavga edemediler bana kalsa ikisinin de iyice haşatı çıkana dek dolanacaktım ortalıkta ama "Artık eve gidelim Anne, çok yorulduk" diye montuma yapıştıklarında dayanamadım, döndük eve. Şimdilik hepimiz yorgunuz, belki bir süre kavga edecek takatleri olmaz diye umuyorum. Aksi halde bir de bu yorgunluğun üzerine bağırış çağırış hiç çekemeyeceğim.

7 Şubat 2011 Pazartesi

Çocuk oyalama yolları

Sömestr tatilinde iki oğlan çocuğu nasıl mı oyalanır? 1 kova yoğurt ve yeterli miktarda kıyma alınarak anneannenin yolu tutulur. Anneannenin güzelce açtığı mantı hamurları kesilip, üzerlerine kıymalar özenle dizildikten sonra çocuklar masa başına oturtularak mantı katlamaya yardım etmeleri istenir. Anneanneniz yakın değilse iş başa düşer tabi ama korkulacak bir şey yoktur. Zira İzmir günlerimizden kalma tecrübeyle diyebilirim ki mantı hamuru ne kadar eğri büğrü, şekilsiz de olsa tadı her zaman enfes olur. Hamur zaten tüm çocukların oynamayı sevdiği bir şeydir hele bir de sonunda yaptıkları şeyi yiyeceklerini bilirlerse değmeyin keyiflerine. Geriye onlar uğraşıp didinirken, bu anı ölümsüzleştirmek kalır.




Sonlara doğru canları sıkılınca da bohça ya da kulak şeklinde katlama yerine hayal güçlerini kullanmalarına izin verilir. Böylece "şeker paketi" ya da "ateş topu" isimli mantı katlama şekilleri Türk yemek literatürüne kazandırılır.  : )


Günün sonunda herkes mutludur çünkü mantıların şekli ne olursa olsun yapması da yemesi de zevklidir ve bir tatil günü de böyle vukuatsız, kavga dövüş olmadan geçiştirilmiştir.

5 Şubat 2011 Cumartesi

Neden saçların beyazlamış arkadaş



Şarkı yeni değil biliyorum, bu yeni yorumunu televizyonda izleyeli de epey zaman oldu, ama bu hali çok hoşuma gitmişti. Nihayet  buldum internette, doya doya dinledim. Sizce de böyle daha iyi olmamış mı? :D

4 Şubat 2011 Cuma

Varoluş sorunsalı


Hemen hemen her sene, yılın bu zamanında, benliğimi, varoluşumu ve bu hayattaki amacımı sorguladığım bir dönemden geçiyorum. Zaman zaman bunalımlar içinde kendimi kaybediyorum. Zaman zaman da geleceğin, bugünden çok daha muhteşem ve güzel günlere gebe olduğuna dair bir his içimi kaplıyor. Sanki yakında inanamayacağım kadar güzel, yeni bir hayata başlayacağım ama, nasıl ve nerede? Oysa bu aralar hayatımda öyle çok belirsizlik var ki üç ay sonrasını bile öngöremiyorum.

Bunalımlarımın kaynağı yakın zamana kadar, bu hayatta iki çocuk yetiştirmekten başka bir amacım daha olması gerektiğini düşünmemdi. Çocuk doğurmaktan sonraki varoluş amacımın, her ne kadar zamanında benim için en doğru meslek olduğunu düşünüp senelerce eğitimini aldıysam da, bir mühendis olarak çalışmak olmadığına artık eminim. Artık kendimi dinlediğimde, içimdeki o ses, insanlarla daha çok içiçe olmayı gerektiren ve birilerine bir şekilde yardım edebileceğim bir iş yapmam gerektiğini söylüyor. Eskiden mesleğimi yapamamanın beni çok üzdüğünü sanıyordum ama artık biliyorum ki bunalımlarımın asıl kaynağı, hayatta ne yapması gerektiğini bulamamış bir insan olmam gerçeği. Hala büyüyünce ne olacağına karar verememiş bir çocuk gibiyim. Ama acıklı olan, kendimi keşfetmek için önümde bir çocuğunki kadar uzun bir zaman yok. Sanki bir yerlerde yapmam gereken bir görevim var ama maalesef ne olduğunu  henüz bilmiyorum. Hayır, dünyayı falan kurtarmayacağım elbet... O kadar kafayı yemedim henüz.

Bilemiyorum benim gibi hisseden, düşünen birileri daha var mı. Her insanın hayatta bir amacı olması gerekir mi? Bunları kafaya takıp üzülmek saçma belki, sahip olduklarıma şükretmiyor değilim. Ama bu sıkıntıdan da kurtulamıyorum. Tek bildiğim benim henüz bilmediğim bir yerlerde, yapmam gereken bir şeyler olduğu ve bunu nasıl ve ne şekilde keşfedeceğim hakkında en ufak bir fikrim bile yok... Kulağa çok saçma geliyor değil mi? Halbuki okul tatil olalı, evde çocuklarla başbaşa yalnızca 1 hafta geçirdim, bu kadar çabuk delirebilir mi ki insan?

2 Şubat 2011 Çarşamba

Ne yaptık biz?

Halil Cibran'ın The Divine World isimli tablosu

Hiç istemesem de bazen haber saatinde televizyonun kanalını değiştirip korkarak bakıyorum parlak ekrana "Bugün neler olmuş ülkemde ve dünyada?" diye. Ya da elime bir gazete alıp okuduktan sonra içime çörekleniyor o sıkıntı. Yüreğim daralıyor. Boğazıma bir yumru gelip oturuyor. Arada çok güzel haberler de alıyorum dünyadan ama çoğunlukla hep aynı rezillik... Ne tarafa baksam Yaradan'ın kendinden bir parça üfleyerek yarattığı, Tanrı'nın yeryüzündeki halifesi olması gereken mahluğun ne kadar iğrenç, ne kadar rezil, ne kadar bencil olabileceğinin kanıtlarını görüyorum her yerde. "İnsanoğlu daha ne kadar alçalabilir?" diye düşünmekten alamıyorum kendimi. Korkuyorum, alçalmanın bir sınırı olmayabileceği fikri korkutuyor beni.

Memleketimde çeşit çeşit insanlar, hala saçma sapan konularla gündemi işgal ederken, gazetenin miniminnacık bir köşesinde, ufacık yazılarla, nano teknolojiyle üretilen mikroskobik robotların damar tıkanıklığı tedavisinde kullanılacağını söyleyen bir haber görüyorum.  İçim acıyor. Neden benim ülkem tüm bu lüzumsuz şeylerle vakit harcarken başka milletler uzayın derinliklerini keşfediyor, teknolojide bizim ancak bilim kurgu filmlerinde göreceğimiz projeler üzerinde çalışıyor? Alıp başımı gitmek istiyorum böyle zamanlarda, ama tüm sevdiklerim hala bu topraklarda yaşarken, nereye gitsem, nasıl yapsam bilemiyorum.

"Hata mı ettik bu dünyaya çocuk getirmekle?" diye sordum Özgür'e geçen akşam. Güldü bana, "O çocukları bu dünyaya hakikaten biz mi getirdik sence?" dedi. Üzerine Öykü'nün blogunda Halil Cibran'ın bu şiirini de okuyunca içim ferahladı biraz. Çocuklarımın böyle bir dünyaya gelmesinin bir sebebi varsa, dünyanın da daha güzel bir yer olması için hala umut vardır belki.

Ay! Soldan soldan geliyorlar...



İnsanın bir kez ters gitmesin işi, muhallebi yerken kırılır dişi ... demişti bir şarkısında rahmetli Barış Manço. Benimki muhallebi değil bulgur pilavı yerken kırıldı. Gerçi daha önceden su böreği yerken de dişimi kırmışlığım var.

Her şey aslında grip gibi başladı. Vücutta kırgınlık, boğaz ağrısı, halsizlik gibi sıradan soğuk algınlığı belirtileri ertesinde, sol kulağıma gelip saplanan bir ağrı 2 günümü cehenneme çevirdi. "Kulak enfeksiyonu mu acaba?" dedim baktım sanki kabakulak gibi, daha çok kulağımın altındaki, lenf bezi mi desem tükürük bezi mi desem bilemeyeceğim (doktorlar daha iyi bilir) o bezler ağrıyor. Ağrımak ne kelime, zonkluyor! Uzun lafın kısası, ödüm patladı yeniden kabakulak oldum, şimdi çocuklara bulaştıracağım diye. Normalde tam tersi olur ya neyse. "İki defa da kabakulak mı olunurmuş?" demeyin, benim kardeşim oldu işte! Bebekti, tek kulağı şişti, tek başına geçirdi kabakulağını bana bulaştırmadan. Sonra ben ilkokul 5. sınıftayken kabakulak oldum. Emre'ye de bulaştı yine, ama bu sefer zavallının iki kulağı birden şişti. O yüzden şahidim yani, iki defa kabakulak bal gibi de olunuyor.

Kabakulak endişesiyle kıvranırken bir sabah su içerken dişimden beynime doğru saplanan sancıyla anladım olayın diş kaynaklı olduğunu. Tam 20 senelik amalgam bir dolgum vardı. Onu yapan dişçi seneler önce kalp krizinden öldü, toprak oldu adam, ama yaptığı dolgu hala ağzımda sapasağlam duruyordu işte. Bu da hayatın başka bir acıklı yönü... Neyse, meğer bu dolgunun yanından dişim içeri doğru çürümeye devam edip ta sinire kadar dayanmış. Olay basit bir dolgudan kanal tedavisine kayınca doğal olarak dişin içi de daha fazla oyuldu. Kanallar temizlenip içine ilaç konuldu ama çarşamba gününü bekleyemeden, pazartesi akşam yemeğinde, dişin bu kadar kurcalanmaya dayanamayan bir kenarı, kahrından kırıldı gitti. Umurunda falan değil tabi, ertesi gün misafir gelecek, tüm kuzenleri öğlende eve çağırmışız, çarşambadan önce bir diş doktoru ziyareti falan planlamıyoruz.

Apar topar dişçi arandı, Salı günü tüm gün doluymuş sadece sabah 10'da soyadı benimle aynı olan başka bir hasta varmış "Eğer O'nu tanıyorsanız randevuları değiştirin" dedi sekreter. Sonuçta zavallı kayınvalidemin dişçi randevusunu elinden aldım, O'na kendiminkini verdim de böylece gidip dilimi yandan yandan kesip kopartmaya çalışan kırık diş kenarımdan kurtuldum. Bu arada zorunlu dişçi randevuma giderken lapa lapa kar altında donduğumu, suratımın soğuk nedeniyle kuruyup çatır çatır çatladığını söylememe gerek var mı? Bütün kış kar yağmadı, şansıma bak ki tam eve misafir geleceği gün, ben dişimi bulgur pilavıyla kırarak dişçiye gitmek zorunda kalıyorum ve ne tesadüf ki o gün de lapa lapa kar yağıyor...

Misafirler gelmeden dişimi yaptırıp dönmüştüm eve. Ben dişçideyken çocuklara gözkulak olan annem de bir kıyak yapıp, misafirler için birşeyler hazırladı. Sonra da yine kuzenleriyle buluşan çocuklar tepinip durdular başımızda. Akşamın 10'una kadar kudurdular, kurtlarını döktüler. Bu arada işin iyi yanı; dişim kırılıp keskin kenarı dilimi kesince, 2 gündür doğru dürüst bir şey yiyemediğim için 1 kilo vermişim. :D Şimdi, günlük güneşlik havaya bakıp, dün sabah lapa lapa kar altında dişçiye ulaşmaya çalıştığıma inanmak çok zor geliyor ama hala acıyan dilim ve tartının ibresi benim için yeterli kanıt oluşturuyor.