29 Ocak 2013 Salı

Büyük gün yakın

Merhabalar herkese. Ortalarda görünmedim bi süre ama yok anacım, paniğe gerek yok, daha doğurmadım ben. Hala salon, yatak odası, mutfak ve tuvalet arasında yuvarlanarak hayatımı idame ettirmekteyim. 35. hafta anca bugün doldu. Ama gel bi de bana sor. Ben sanki 38 haftalık oldum gibi hissediyorum çoktan. Ultrasona bakacak olursak ta bebiş yaklaşık 37 haftalık. Belli zaten, eti budu yerinde maşallah, minik topuğuyla sağ kaburgamın altından tünel kazarak çıkmaya çalışıyor ne zamandır. Hazır şubat tatilindeyken gelmeye kalksa hiç bir itirazım olmaz tabi ki ama Allah'tan hayırlısı artık... Sağlıkla gelsin de gerisi önemli değil.

Çocuklar da heyecanla bekliyorlar yeni kardeşlerini. Okullar tatile girdi, karneler alındı. Ömer'inki (mükemmeliyetçi herif) hepsi 5, ama Uğur'da 2 tane 4 var. İlk dönem hiç çalışmadı ki eşek sıpası, sadece 2 tanecik 4'le yırtması bence mucize. Hem boyundan büyük hayalleri hem de öyle rahatına düşkün, sıkıya gelemeyen bir yapısı var ki nasıl olacak ileride ne yapacak hiç bilmiyorum.

Tekvandoda yeniden kuşak imtihanı oldular. İkisi de mavi-yeşil kuşağa terfi ettiler. Bu çarşamba ilk müsabakalarına katılacaklarmış. Çok ciddi bir olay değil çünkü daha kuşak itibariyle müsabık sporcu değiller. Öylesine fasulyeden bir müsabaka yani anlayacağınız ama nasıl heyecanlılar anlatamam. Babaları onlardan daha heyecanlı, "Sabah 9 daymış müsabaka ben işe gitmeyeyim bari o gün" diye geldi dün gece. Sanki 2 değil 3 oğlum var, çok komikler ya.... Hormon topağına döndüm ama aklım hala yerinde çok şükür.


Ben de bu erkek /oğlan çocuğu egemen ortamda, kendi dünyamda takılıyorum işte. Hırkam bitmek üzere. Kolları dikilecek ve yakası örülecek sadece. Kolları fazla uzun olmadı, olamadı. Çünkü ip ancak yetti ama idare eder sanırım. En azından orangutan kolu gibi de olmayacak, o açıdan içim rahat. Arada hırkadan sıkılıp işte bu şapkayı ördüm bebişe, hastaneden çıkarken belki hava soğuk olur, kalın şapkası yoktu. Utanarak itiraf ediyorum en çok ponponuyla uğraştım. Bu yaşıma kadar hiç "dur ben bi ponpon yapayım" diye bir gayrete girmemişim meğer. Hiç ponpon ihtiyacı olmamış evde niyeyse. Sonunda 4 denemeden ve 3 tane komik ve acınası ponpon leşinden sonra ancak bunu yapabildim. Sonrakiler artık daha kolay olur sanırım.


Bu aralar bu kitabı okuyorum. Evren'in blogunda şu yazıyı okuduktan sonra aydınlanma yaşadım resmen. Annem anlatır dururdu "Hakkari'de memurken hiç kakalı bezini yıkamadım, hep ben tutardım sen tuvaletini lazımlığa yapardın" derdi de inanmazdım. Meğerse çok mantıklı bir şeymiş. Yotube'da en az elli tane video da izledim konuyla ilgili. (Siz de görmek isterseniz Diaper free baby veya Elimination communication diye aratın) Azimliyim bakalım, hayırlısıyla bebiş doğduğunda nasıl acıkınca, kolik ağrısı olunca hareketlerinden mimiklerinden anlıyor insan, işte tuvaleti gelince de anlamayı başaracağım inşallah. Fırsat bulursam size de anlatırım gelişmeleri.

Bu arada kitaplarıma hiç talip çıkmadı, halen kitaplıkta toz tutmakla meşguller. Bu gidişle doğum sonrası bir kütüphaneye bağışlanacaklar. İlgilenenlere duyurulur.

19 Ocak 2013 Cumartesi

Kitaplığımı sadeleştirme çabaları

Doğuma kadar nasıl vakit geçirsem diye sağı solu tırmalarken kitaplığımda bir ayıklama yapmanın tam zamanı olduğuna karar verdim. Kitaplığımı sadeleştirmeye çalışıyorum. Bazı okuduğum kitaplardan kurtulup yenilerine yer açmak istiyorum. Aşağıdakilere talip olan varsa ses versin. Okurken altlarını çizen, kaldığı yeri belirlemek için sayfanın köşesini kıvıran tiplerden değilim. Kitaplarım temiz, sadece ilk sayfalarında kitabı aldığım yer ve tarih ile adım yazıyor o kadar. Böyle de cins biriyim işte naparsın...




16 Ocak 2013 Çarşamba

Ha gayret



Bu aralar öyle bir ruh halindeyim ki hem sürekli bir tembellik eğilimim var hem de eve şöyle bir bakınca sürekli işlenesim var. Artık son ayın içindeyiz. Her an her şey olabilir. Olur da doğum erken başlayacak olursa her şey hazır olsun, bana yardım etmeye gelecek insanlara daha az eziyetim olsun, fazla iş bırakmayayım diye panik oluyorum. Doğum sonrası kendimi toparlayana kadar arkamda ütülenecek çamaşır, temizlenecek yer bırakmama gayreti içindeyim. Biliyorum koca göbeğimle bu kadar didinmem pek mantıklı değil zaten kolay da olmuyor ama elimde değil. Kendimi zor gezdiriyorum, en ufak bir harekette nefes nefese kalıyorum, basit hareketlerde bile ahlayıp oflar hale geldim. Takvim üzerinde yaklaşık 5 hafta var ama ben bebiş sanki o kadar beklemeyecekmiş gibi hissediyorum. Bazen öyle bir tepiniyor ki sanki bana "Eeeeh, bu daracık yer de sıktı artık!" der gibi geliyor. Ama nasıl olacak, doğuma kadar nasıl geçecek bu zaman bilmiyorum.

Pazar akşamı kapı çaldı. Baktım bizim karşı komşu. Kadıncağız kapıda kalmış. Anahtarını içerde unutup çekmiş kapıyı, eşi evde yokmuş, küçücük kızı da yanında. Çilingir çağırmak için güvenliği aramamı rica etti. Baktım kapı önünde dikiliyor kızıyla, kadını içeri davet ettim ama malum günlerden pazar, öyle dağınık ki ev bir yandan da "inşallah girmez de evi bu halde görmez" diye içimden dua ediyorum. O da koca göbeğime bakıp girmek istemedi içeri, "Bekleriz biz burada, siz rahatsız olmayın lütfen" dedi. Biz iki kadın kapı ağzında kırılıp dökülürken Özgür geldi içeriden. Kadını ikna etti içeri girmeye. Ben tabi yer yarılsa da içine girsem, bu rezilliği de gördü ya bu kadın artık nerelere kaçıp gitsem diye düşünerek süklüm püklüm iliştim en yakın koltuğa. Biz nezaketen iki çift laf edelim gayreti içindeyken, henüz çilingir bile gelmeden Özgür açtı komşunun kapısını da kadıncağız gitti evine. Mühendis koca iyi oluyor tabi ama keşke kadın içeri girip te rezilliğimi görmeden önce açaydı o kapıyı. Özgür de garibim kadın gittikten sonra beni sakinleştirmeye çalışıyor, "Evimiz pis değil sadece dağınık, eh o da 8,5 aylık hamile bir kadın ve iki oğlan çocuğuyla gayet normal, çok ta yadırgadığını sanmıyorum kadının" dedi durdu.

O günden beri daha feci gaza geldim. Elimden geldiğince evi derli toplu tutmaya ve tüm hazırlıkları tamamlamaya çalışıyorum. Hastane için bavulumu hazırladım. Ama her dakika aklıma başka bir şey geliyor. "Bunu da bavula koysam iyi olur" diyorum kendi kendime. Kendimi ve bebişi geçtim Özgür de benimle kalacak diye bu sefer de onun rahatını düşünmeye başladım. "Özgür için de yedek tişört, hatta terlik koyayım" gibi şeyler düşünüyorum. Önceki doğumlarda hastane bavulumda Özgür için hiç bir şey yoktu halbuki. Yaşlandıkça daha bir konfor düşkünü mü oluyoruz ne?  Bazı şeyleri önceden koydum bir de evden çıkmadan hemen önce bavula tıkılacak, diş fırçası, tarak, deodorant gibi, şeylerin listesini yaptım. İnşallah unutmam artık ne diyeyim. Böyle giderse yakında bavulumu görenlerin ödü patlayacak, "15-20 gün kalmaya niyetli galiba bu kadın" diyecekler. Sanki ilk defa doğurucam nedir bu stres bu panik ben de anlamış değilim.


Bunun dışında bende heyecan doruk yaptı kitap falan okuyamıyorum. Bu aralar aldım elime şişleri, uyuklamadığım zamanlarda haldır haldır örgü örüyorum. Kendime hırka başladım. Biterse belki hastanede giyerim. Epeydir örgü örmedim, sanki biraz paslanmışım. İlk başladığımda öyle geniş oldu ki Özgür görür görmez; "Anlaşıldı senin doğumdan sonra kilo vermeye filan niyetin yok" dedi. Sonra baktım adam haklı ördüğüm parça 8 aylık hamile göbeğimi bile saracak kadar büyük olmuş ,söktüm ördüğümü yeniden başladım. Baktım önceki kadar olmasa da yine geniş olmuş, yeniden söktüm en baştan başladım. Arkası bitti bile. Renk dönüşümüne göre ön parçayı da ayarlayıp başladım o da neredeyse bitmek üzere. Şimdi sanırım makul bir ölçüde oldu. Son bir aydır kilo almadım zaten ümidim tez zamanda hamilelik kilolarını verebilmek o yüzden örgüm biraz küçük bile olsa iyidir. En azından zayıflamaya teşvik edici bir şey olur kanaatindeyim.

15 Ocak 2013 Salı

Çocuklar ve gelecek

Bazen kendimi çocuklarımla ilgili çoğu anne babanın aksine garip planlar yaparken buluyorum. Kendimden korkuyorum. İşin ilginci bu planları Özgür'e söylediğimde o da beni destekliyor. Korkarım çocukların hayatına çok radikal ve garip bir yol vereceğiz.

Mesela Özgür'e diyorum ki;
- Çocuklardan birisi günün birinde çıkıp "Anne ben bu sene üniversite sınavına girmeyeceğim, ne olmak istediğimi bilmiyorum/karar veremedim. Bir süre kendime zaman ayırıp hayattan ne istediğimi bulmak ona göre meslek seçmek istiyorum, 1-2 sene okula ara vermek istiyorum" dese hayatta karşı çıkmam, hatta sevinirim onun adına. "Ben zamanında senin kadar cesur olamadım" diye gurur duyarım çocuğumla.
Özgür diyor ki;
-Bence de, tamamen seninle aynı fikirdeyim, ben de asla kızmam. Aksine destek olurum.

Henüz 16-17 yaşında olan bir insanı, ileride bir ömür boyunca yapacağı mesleği seçmeye zorlamak, gelecekte ne yapmak istediğini o yaşta bildiğini var saymak bence çok mantıksız ve gaddarca. Kaçımız o yaşlarda gerçekte kim olduğumuzu biliyoruz ki... İnsan daha kendini tanımadan, kendini bilmeden ileride ne yapmak istediğine nasıl karar verebilir?

Şu an Özgür kendi işini yapıyor, küçük bir firmada az sayıda insanla kendi dizaynı olan makinaları imal ediyor. Artık piyasada tanınıyor ve ürünlerinin kalitesi herkesçe takdir ediliyor. Normalde işyeri sahibi her insanın mantıken istemesi gereken şey kurup geliştirdiği işi büyüdüklerinde çocuklarının devralmalarıdır değil mi? Ama bizde durum tamamen tersi, bunca sene bu devletin ve bu ülkenin işyeri kurup işçi istihdam eden, üreten, düşünen, yapılmayanı başarıp ülkesine bir şeyler kazandıran, dürüstçe iş yapmaya çalışan insanı nasıl itip kaktığına, hor gördüğüne bizzat şahit olduktan sonra ne ben ne de Özgür hayatta çocuklarımızın da aynı işi yapmasını istemiyoruz. En azından bu ülkede değil. Kurduğumuz işi kısıtlı imkanlar dahilinde, tamamen alın teri ve dürüst kazançla az çok bir yere getirebilmiş insanlar olarak hiç te "Gelecekte çocuklarım işimi ve ismimi bıraktığım yerden devralsın, büyütüp geliştirsin, global bir hale getirsin, dünyanın her yerine satış yapsın" gibi manyak düşüncelerimiz yok. Özgür'le tek amacımız ve hayalimiz; mevcut borçları ödeyip yeni bir hayat kuracak, küçük bir kasabada yeni bir başlangıç yapacak kadar para biriktirebilmek. O kadar yorgun ve bıkkın ki artık, bunca sene uğraşıp emek verdiği işi bırakmak Özgür'e hiç te koymayacak eminim.

Garip insanlarız sanırım. Çocuklara dair hiç öyle büyük planlarımız yok. En iyi üniversitelerde okusunlar, en iyi bölümleri kazansınlar, özel okullarda okusunlar, bir sürü dil bilsinler, master yapsın, yurt dışında okusun, bir sürü etiket sahibi olsun, tırmalasın dursunlar gibi beklentilerimiz hiç yok. Tek istediğimiz mutlu ve huzurlu bir hayat sürmeleri. O yüzden ileride çocukları yönlendirme açısından yapacağım tek şey nereye giderlerse gitsinler yapabilecekleri bir meslek seçmeleri yönünde olacak sadece. Yani bizde olduğu gibi seçtiği meslek çocukların yaşayacağı yeri ve hayatı belirlememeli. Çocuklarımın geleceğine dair kendimden en büyük beklentim bu.

Tabi bir de bunca sene yaşanan tecrübeler ışığında çocuklara meslek seçme açısından yönlendirme amaçlı söyleyebileceğimiz başka bir şey de şu; "İcra avukatı veya bankacı olmak için ancak cesedimi çiğnemeniz lazım evladım." Bu cümlenin söylenme sebepleri de bizde kalsın artık.  :P

11 Ocak 2013 Cuma

Sakar salak

Geçen gün kabak tatlısı yapayım dedim. Kabakları yıkayıp doğradım, şekerle birlikte tencereye koyup hiç su koymadan en kısık ateşe oturttum tencereyi. Sonra kendime bir kahve yaptım. Aldım kahvemi oturdum salona. Sonra... Sonra ben unuttum gitti kabakları... Kahveyi içerken bir uyku bastırdı ki sormayın gitsin. Uzandım koltuğa, TV karşısında bir güzel şekerleme yaptım. Aradan yaklaşık 1,5 saat geçtikten sonra kalktım. Ortalığı mis gibi bir şeker kokusu sarmış. Benimse aklımdan kabaklar tamamen uçmuş gitmiş. Çocuklar da Özgür de evde ama hiç biri de fark etmemiş ocakta pişip duran kabakları. Ben uykudan kalkmış ortalığı basan şekerleme kokusuyla canım tatlı çekmiş vaziyette "gidip bi kek yapayım bari" diye bir gittim ki mutfağa benim kabaklar hala ocakta! Neyse ki mucize eseri yanmamışlar. Dibi bile tutmamış. Ne kadar su saldılarsa artık 1,5 saat kaynamaya dayanmış hatta ben kabakları hatırlayana dek o saldığı suyu da iyice çekip bal gibi olmuşlar. Uzun zamandır yediğim en güzel kabak tatlısıydı.

Pazartesi sabahı çocukları kaldırmadan önce ütüyü fişe takıp okul kıyafetlerini ütüledim. Ardından gittim kahvaltı sofrasını kurdum. Ocağa yumurta koydum haşlansın diye. Geri geldim, çocukları kaldırdım. Özgür'e bir gömlek ütüledim. O arada çocuklar giyindi, başlamışken bir kaç gömlek daha ütüleyeyim, lazım olduğunda hazır bulunsun diye ütüyü fişten çekmedim. Sonra aklıma yumurtalar geldi koştum mutfağa, Uğur'a süt koy, Ömer'e süt alerjisi var diye portakal sık, ekmek doğra, yumurtaları soy, beslenme çantalarını hazırla, çayları koy derken unuttum gitti ütüyü. Neyse ki ütüm benden akıllı. Uzun süre yerinden kıpırdatmayınca önce kendini beklemeye alıyor ki bu arada ışığı sürekli yanıp sönüyor, gene de kaale almaz fişte takılı bırakırsan otomatik olarak soğutuyor kendini. Taaa kahvaltının sonunda Özgür çocukları okula götürmeden önce fark etti ütüyü fişte unuttuğumu. Bana kalsa ne zaman hatırlardım hiç bilmiyorum.

Bu aralar niyeyse böyle salak bir haldeyim. Çamaşırları yıkıyorum kurutucuya atmayı veya asmayı unutuyorum. Kurutucudaki çamaşırları çıkarmayı unutuyorum ancak ertesi sabah buruş buruş olduklarında aklıma geliyorlar. Nasılsa tekvando dönüşü çocuklar duş alacak diye beyazları yıkamayıp bekletiyorum sonra beyazları neden beklettiğimi unutup makineyi çalıştırıyorum, doğal olarak ertesi sabah  kirli sepetinin dibinde sadece 2 tane beyaz çamaşır bulunca da kendi kendime acaip sinir oluyorum. Tuvalete kireç çözücü döküp iyice çözülsün diye biraz bekleyeyim diyorum, unutuyorum. Ancak bir kaç saat sonra tuvalete girmem gerektiğinde aklıma geliyor bu sefer biran önce tuvaleti kullanabilmek için alelacele klozet temizliyorum. Buzdolabından bir şey alıyorum, kapağını açık unutuyorum. Neden sonra buzdolabı ötmeye başlayınca fark ediyorum kapağının açık olduğunu. Telefonla su söylüyorum sonra kapı çalınca "acaba bu saatte kim geldi" diye salak salak düşünüyorum. Acil bir ihtiyaç için markete gidip almaya gittiğim şey hariç bir sürü şey alıp dönüyorum. Akşam yemeği için çözülsün diye buzluktan tavuk çıkartıyorum, sonra tavuk çıkardığımı unutup "akşama ne pişirsem acaba" diye mutfakta bakınırken tavuğu buluyorum. Isınsın diye çorbayı ocağa koyup unutuyorum, açlıktan midem kazınıp  ta bir şeyler yiyeyim diye mutfağa gidince kaynamaktan bir hal olmuş vaziyette buluyorum. Elektrikli süpürgeyle mutfağı süpürüyorum kaldırmadan önce salonu da süpürürüm diye koridorda bırakıp unutuyorum. Toz alıyorum aradan saatler geçiyor bir bakıyorum toz bezini salonda unutmuşum. Banyodan çıkıyorum ışıkları açık unutuyorum. Ellerime krem sürüyorum kremin kapağını açık unutuyorum. Saçlarımı jöleliyorum, jölenin kapağını açık unutuyorum... vs vs

Uzun lafın kısası bana bi haller oldu blogcum. Yarım akıllı birşey oldum çıktım. Bir de sakarım bir de sakarım ki sorma gitsin. "Bir tarafıyla dağ deviren" derler ya, hah işte aynen ondan oldum ben. Habire  bir şeyleri kırıp döküyorum. Durup dururken eşyaları elimden düşürüyorum. Sürekli züccaciye dükkanına girmiş fil gibi ne tarafa dönsem bir şeylere çarpıp deviriyorum. Ellerim sanki kavrama yeteneğini kaybetmiş gibi. Öyle saçma sapan hatalar yapıyorum ki...

Yılbaşından önceki hafta ne oldu anlatayım da halime acır mısınız güler misiniz orası artık size kalmış. Bu aralar hamile olan benim biliyorsunuz, ama sürekli balığa aşerip duran Özgür. Adamı ne zaman markete yollasam illa balık ta alıp geliyor. Bu sene içime fenalık geldi balıktan ama adam bir türlü doymadı, usanmadı. Geçenlerde gene ekmek ve yumurta almak için çıkıp hamsi almış gelmiş, bozulmadan kızartayım da yiyelim bari derken bu son günlerdeki sakarlığım tavan yaptı. Tavayı sol elimin üzerine devirip kızgın yağla kendimi yakınca nihayet Özgür'ün balık sevdası son buldu. Nasıl oldu da 10 senedir kullandığım tavayı devirmeyi başardım inanın hiç bir fikrim yok. Yatıp kalkıp şükrediyorum iyi ki çocuklar yanımda değildi onlara bir şey olmadı diye... Bana biraz pahalıya patladı ama sakarlığım sayesinde bir süreliğine balık kızartma görevinden azledildim. Kış günü eve, üzerime, saçıma başıma sinen balık kokusundan kurtulmak için cam pencere açıyorum diye didişip duruyorduk zaten.

Vitamin de alıyorum, bünyede bir şeyim eksilmiş değildir, sanmıyorum. Ama neden böyle sakar, bunak gibi bir şey oldum çıktım bilmiyorum. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi son zamanlarda akşamları ayaklarım da şişmeye başladı. Özgür "Hobbit ayağı gibi olmuşlar bir kılları eksik" diye dalga geçiyor benimle. Dur bakalım doğumdan önce daha ne şekillere gireceğiz...


5 Ocak 2013 Cumartesi

Yeni yılda yeni olan ne var?


Yazmak istiyorum ama hamilelik üzerine yazmak istemiyorum o yüzden senle aramıza mesafe koydum blogcum. Bir süre görüşmeyelim istersen. Hayatımın şu döneminde koca göbeğim neredeyse tüm gerçekliğim olmuşken hamilelikle ilgili yazmamak çok zor tabi. Pazar sabahı kahvaltıya gittiğimizde Annem beni "tombulum" diye karşılarken, Özgür "Dombili, otur şuraya da karşılıklı bir çay içelim" demeye başlamışken, çocukları okuldan almaya gittiğimde önü bile kapanmayan montumla beni daha karşıdan görür görmez Uğur'un yüzüne yayılan o kocaman hınzır gülümsemeyi görmezden gelemezken tutup bunlardan bahsetmemeye çalışmak resmen odanın ortasında tüm heybetiyle dikilen bir fili görmezden gelmeye çalışmak demek. Ama siz sevgili okuyucularımın ruh sağlığı açısından bu fedakarlığa razıyım.

Hamilelik dışında hayat sakin bir şekilde akıp gidiyor. Bu aralar hiç kitap okuyamıyorum nedense, içimden hiç gelmiyor. Halbuki sırada okunacak çok süper kitaplarım var. Taht oyunları serisinin 4. kitabını (Kargaların Ziyafeti) aldım hevesle ama açıp okumak gelmiyor içimden. Öylece yatağımın başucunda duruyor. Başucumda ayrıca Nicholas Gage'in Eleni'si ve Salman Rushdie'nin Geceyarısı Çocukları da duruyor ama eninde sonunda bir şeyler okumaya karar verdiğimde şanslı olan hangisi olacak hiç bilemiyorum. Salonda istiflediğim Thomas Hardy'nin Orman Kızı, Henry James'in Güvercinin Kanatları, Thomas Mann'in Buddenbrooklar'ı ve Orhan Pamuk'un Benim adım Kırmızı adlı romanı da benim okumamı bekliyor. İşin kötüsü bunların hepsi ödünç alınmış kitaplar, yani eninde sonunda sahiplerine iade etmem gerekecek ve daha ne kadar benim keyfimi bekleyecekler bilmiyorum. Bebek doğunca hiç fırsat bulamayacağım. Aslında o yüzden kendime çok kızıyorum, "Fırsatın varken okusana şu kitapları" diye ama içimden gelmiyor okumak. Öyle saçma bir uyuşukluk içindeyim. 

Maalesef el işinden yana da çok çalışkan olduğumu söyleyemeyeceğim bu aralar. Bir ara tam gaz elimde kalmış olan eski battaniyeyi bitirmeye yoğunlaşmıştım. Artık ondan da biraz sıkılmış durumdayım. Elime bile almak istemiyorum koltuğa oturunca. Eski örgü dergilerini karıştırıp duruyorum. Şu koca göbekli halime bir şey örmeye niyetim yok tabii ki çünkü çok azimliyim doğumdan sonra ilk etapta hamilelik kilolarını, sonra da geriye kalan fazlalıkları vereceğim. Yoga kitapları ve de bir tane yoga matı aldım. İlk etapta bebek küçükken evde kendi kendime uğraşırım diyorum o büyüdükçe de yavaş yavaş yogayı hayatımın bir parçası haline getirmek hatta belki ileride bir kursa falan yazılmak gibi bir planım var. 

Bunu gecikmiş bir yeni yıl yazısı olarak ta düşünecek olursanız o zaman 2013'teki beklentilerimi/hedeflerimi 
  • öncelikle sağlıkla şu bebeği doğurmak,
  • az önce listelediğim ve ödünç almak suretiyle zapt ettiğim kitapları bir an önce okumak
  • okula yakın, balkonlu, gönlüme ve kesemize uygun bir ev bulup taşınabilmek
  • doğumdan sonra fazla koyvermeyip tez zamanda forma girmek ve
  • sağlıklı bir yaşam hedefinde yogayı hayatıma sokmak olarak sıralayabiliriz. 
Bu sene nedense en azından benim açımdan yılbaşı sıradan bir gün gibi geldi geçti. Ama yine de insanın kafasında "Yeni bir başlangıç olsun, bari bu sene şunları şunları halledeyim" gibi bir liste ister istemez oluşuyor. İnsanın yeni yıl hedeflerini böyle yazması riskli tabi, ileride kimseyi kendime güldürmek gibi bir amacım yok ama belki kararlılık açısından kendime bir faydası olur diye yazıyorum bunları buraya. Yoksa yeni yıl hedeflerini kimsenin gerçekleştiremediği gerçeğini ben de bal gibi biliyorum. Öyle bir şey olursa zaten büyük ihtimalle bu yazı kendi kendini yok edecektir...

Not: Fotoğraf ne alaka diyecek olursanız bu aralar kafayı tatlıyla bozmuş haldeyim. Aşırı bir tatlı, çikolata isteği içindeyim. Hamilelik başında yiyemediğim tatlıları şimdi yiyorum sanırım. Bu da benim yaptığım elmalı kekin fotoğrafı. 2013'te tatlı yiyelim tatlı konuşalım di mi ama? :)