28 Şubat 2012 Salı

Yeniden kullanım denemesi

Geçen akşam Özgür bilgisayarı, çocuklar da televizyonu zapt etmişken ve de ben bir köşede sıkıntıdan patlarken uzun süredir yapmak istediğim bir şeyi deneme fırsatım oldu.

Şu firmaların telefon numaralarının yazdığı buzdolabı magnetleri var ya, işte uzun süredir onları biriktiriyordum. Daha doğrusu onları öylece çöpe atıp doğada çözünmesini beklemenin pek mantıklı olmadığını düşündüğümden  uygun bir şekilde yok etmeyi planlıyordum. Taşındıkça eskiler birikti, artık kullanılmayan, üzerinde işe yaramayan telefon numaraları yazılı koca bir torba dolusu buzdolabı magnetim oldu. İşte onları ortaya çıkardım.


Üstlerindeki kağıtları gelişigüzel soydum. Biraz ıslatsaydım çok daha düzgün bir yüzey elde ederdim biliyorum ama benim amacım sadece fikrin uygulanabilirliğini denemek olduğu için çok ince, hassas çalışmadım.


İnternetten güzel motifler bulup onların bildiğiniz dosya kağıdına çıktısını aldım. Fotoğraf kağıdı kullanılsaydı daha parlak ve güzel resimler elde ederdim ama onunla da hiç uğraşmadım.


Elimdeki magnetlere ebat olarak uygun resimleri kesip, soyduğum yüzeylere çocukların pritt'iyle yapıştırdım. Yapıştırıcı da kullanım amacına uygun olarak daha dayanıklı bir tipten seçilebilirdi ama evde o anda bir tek o vardı.



Sonuçta oldukça baştan savma ve uyduruk yapıldığı halde şirin görünen buzdolabı magnetlerim oldu. Eski firma isimleri ve telefon numaralarının yazılı olduğu hallerinden daha sevimli oldular bence. Siz ne dersiniz? Daha düzgün bir iş çıkarmak isteyenler elbette çok daha güzel ve yaratıcı şeyler ortaya çıkarabilirler. Benimse gözüme kestirdiğim kocaman bir magnetim var ki ilk fırsatta çocukların güzel bir fotoğrafını bastırıp üzerine yapıştırmayı düşünüyorum.

27 Şubat 2012 Pazartesi

Pencere

Şu öndeki alçak katlı bina işte..
Bizim mutfak penceresi karşı sitenin spor salonuna bakıyor. Salonun etrafı tavandan zemine aynalı camla kaplı. Gündüz vakti bakınca sadece ayna gibi etraftaki görüntüyü yansıtan camlar görünüyor. Ama akşamları hava kararıp ışıklar yandığında salonun içi akvaryum gibi ortaya çıkıyor. Her akşam bir sürü insan orada koşu bantlarında koşar, türlü spor aletlerinde saatlerce ter dökerken, biz spor salonu manzaralı mutfağımızın penceresinin önünde akşam yemeği yiyoruz. Bana çok komik geliyor bu durum. Muhtemelen onlar içerideki ışıklardan karşı apartmandaki mutfakta oturmuş, kendilerini seyrederek yemek yiyen bizi veya diğer komşuları görmüyorlar. Ama biz pencereden karşıdaki spor salonundaki herkesi gayet rahat görebiliyoruz. Bu durumda kimin kime örnek olması gerekiyor bilmiyorum ama orada uğraşan insanlara bir yandan acıyorum bir yandan da azimlerinden dolayı çok takdir ediyorum. Bana spor aletlerinde spor yapmak acaip sıkıcı ve saçma geliyor. Spor salonunda 1 saat ter dökeceğime açık havada 3 saat yürüyeyim, ben öyle bir insanım. Haliyle onların çabası ve azmi beni forma girme konusunda gaza getiremiyor ama olur da bizi görüyorlarsa inşallah ben gelip gidip mutfakta atıştırırken kimseyi caydırmıyorumdur.

24 Şubat 2012 Cuma

Depresif

"İstanbul'un havası o....u gibidir. Bir açar, bir kapar" derler. O bir açıp bir kapayan İstanbul havası, Özgür'ün sağlık sorunlarıyla birleşip ruh halimin içine etti blogcum. Bir gün neşe doluyum, şen şakrak, çocuklar gibi şenim, ertesi gün yataktan çıkmak bile istemiyorum. Kar yağışlarının bizim evdeki acı bilançosu, evdeki dijital tartı tarafından muhtelif yerlerime yapışmış 2 kg olarak açıklandı geçen sabah. Ne yapsam, bu kafamı nerelere vursam bilemiyorum. Bir akşam da çocuklara patlattığın mısırdan yemeyiver. Ya da çayını daha az şeker atarak iç a kafasız kadın! Biliyorsun ki akşam yemeğinden sonra ne atıştırırsan atıştır o haftayı 1 kilo fazlayla kapatıyorsun. Yirmili yaşlarında değilsin ki sen, bi akıllı ol! Nerede duracağını bil artık. Sen kiiim nefsini terbiye etmek kim obur?


Babamın by-pass ameliyatı olduğu dönemde kendimi örgüye vurmuştum. Ama bu sefer Özgür böyle türlü türlü tahliller için hastaneye gidip geldikçe kendimi yemeğe vurmuşum anlaşılan. Tam bir kısır döneme girdim bu ara. Ne kitap okuyabiliyorum, ne eskisi kadar bloga yazabiliyorum ne de harıl harıl bir şeyler örüp üretebiliyorum. Süveterim ör ör bitemedi gitti, yani içime fenalık getirdi artık. Bazen sanki boşa kürek çekiyormuş gibi hissediyorum. Yapılacak iş hiç bitmiyor ama benim onları yapacak enerjim ve isteğim olmuyor. Bu sefer de yapılması gerekenleri gördükçe içime sıkıntılar basıyor. Bu ev hanımı olma işi insanı yer bitirir valla.  Hiç bitmiyor tükenmiyor. Bütün gün didinsen de yaptığın iş görünmüyor, ertesi gün her şey eski karmaşasına dönüyor. Her gün aynı işleri yapıp yine de bitiremiyor olmak zaman zaman insanı çileden çıkarıyor. Başka bir meşgale lazım insana. Örgü örmek iyi güzel de galiba tığ işi daha eğlenceli. Örgü kadar monoton olmuyor en azından. Yukarıdaki fotoğraf yine kendimi kaybedip aldığım son yünlerin resmi, battaniye ise geçen kış ördüğüm battaniye. Evdeki yün stoğunu hızlı bir şekilde kullanılabilir ürünlere dönüştüremezsem, yakında Özgür'ün beni boğazlarkenki resmini koyacağım buraya. "Örgü yünü altın kadar değer kazanmıyor artık yüne yatırım yapmaktan vazgeç kadın" dese yerden göğe hakkı var.

Dün türk kahvesi eşliğinde, ev işlerinin monotonluğunun ruhumda açtığı derin yara konusunda Özgür'e açıldım biraz "Eyvah depresif moda girmişsin sen yine" dedi. "Bir gün işlerimi ayarlayayım da çocuklar okuldayken bir Taksim kaçamağı yapalım" diye de ekledi. Depresif moda giren bir tek ben değilim anlaşılan. Böyle kaçamak planları yaptığına göre tüm bu işyeri problemleri, üzerine sağlık sorunları anlaşılan onu da epey bunaltmış. Bir ara, yine üniversedeki gibi elele, atacağız kendimizi Beyoğlu sokaklarına... Bakalım hangi güne kısmet. Evli ve çocuklu insanın kaçamağı da bu oluyor işte. Çocukları okula postalayıp atıyorsunuz kendinizi sokaklara. Onlar olunca bir-iki adım attıktan sonra  "Ayh çok yorulduk" diye sağı solu ve de sizi tırmalamaya başlıyorlar çünkü.

Neyse ben gidip biraz daha yünlerimi eşeleyeyim, süveteri bitirince bahar gelene dek bir müddet daha kendimi oyalayacak bir şeyler bulmaya çalışayım.  Size iyi hafta sonları...

21 Şubat 2012 Salı

Tatlı dil...

Bu aralar günler nasıl akıp gidiyor takip edemiyorum. Özgür'ün diş muhabbeti bitti bu sefer midesi başladı. Bu hafta da mide ağrısıyla geçti. Yeni yıl başlangıcında ortağıyla yaşadığı gerilimin acısı şimdi çıkıyor sanırım. Sırayla psikolojik kökenli tüm rahatsızlıkları yeniden hortluyor.

Dün Bağkur'daydık yine. Ta Bahçeşehir'den Bostancı SGK'ya gittik. Geçen sefer sağlık hizmetlerinden yararlanmak için gittiğimde bana sigortalı olmadığım söylenmişti. 2003'te vergi dairesinden kapanış verince Bağkur otomatik silmiş beni. Ben de sigortamın iptali ve son 8 yıldır ödediğim primlerin ve taksitlendirme ödemelerimin iadesi için dilekçe vermiştim Kasım ayında. İade edilecek tutar belli olmuştur gidip tahsil edelim diye gittiğimizde bu sefer aktif sigortalı olduğumu öğrendim. Bak sen şu işe! Çok enteresan gerçekten. Sanki hep orda burda psikopata bağlayıp bağıran çağıran benmişim gibi Özgür "Sen sakin ol, yüksek sesle konuşma memurla, asabi konuşursun ters anına geliriz sonra biteriz bak! Bırak ben konuşayım" dedi. Ben de "İyi" dedim "Sen konuş, ama ödeme iadesi yapılacak diye son iki taksidi ödemedik. Şimdi sigortalılık devam edecek ama  yapılandırma iptal oldu derlerse o zaman cidden rezalet cıkartırım bak, burayı tepelerine yıkarım "dedim. Öyle sinirlenmiştim ki bir an kendim bile inandım bunu yapabileceğime.  Neyse ki öyle birşey olmadı, derdimizi anlattık, Özgür tatlı diliyle 3 ay önce verdiğimiz dilekçeyi işleme aldırıp yapılması gereken işlemi  memura yaptırdı. Öyle ki memur telefonumuzu aldı, işlem sonuçlanınca telefonla bizi bilgilendireceklermiş. ?!! Nerde görülmüş Bağkur'un birini şahsen arayıp başvurusu konusunda bilgilendirdiği??  13 yıllık evliyim ama bu asabi adamın işine gelince nasıl bu kadar şeker bir insan olabildiğine böyle mucizeler yaratabildiğine ben bile çok şaşırıyorum valla.



Bu aralar oğlanlarla sürekli Disney Channel'da Bizim Rock Grubu'nu izliyoruz. Özgür ve ben de en az çocuklar kadar eğleniyoruz emin olun. Bazen diyorum ki belki de kız çocuğum olmamasında bu açıdan bir hayır vardır. Kızım olsaydı oturup Hannah Montana'yı veya Barbie prenseslerin bilmemnesi konulu bir filmi  hayatta izlemezdim. Korkarım ben ruhen aslında bir oğlan çocuğuyum. Öyle cicili bicili şeylere hiç gelemiyorum.

Yukardaki ise son kek denemem. Sizi bilmem ama ben portakallı çikolata drajelerine bayılırım. O mantıkla kakaolu keke portakal kabuğu rendeleyip yaptım bu keki. Bana kalırsa tadı hiç te fena olmadı. Çocuklar da sevdiler. Benim gibi portakallı draje sevenlere bu keki denemelerini şiddetle tavsiye ederim.

Mimlendim

Sevgili Asortik Krep beni mimlemiş. Güzel bir sürpriz oldu bu. Çoook uzun süredir mim yanıtlamamıştım. Öyle ki biz o zamanlar buna mim değil sobelemek diyorduk.  :P Ne kadar zaman olduğunu siz düşünün artık.. 
Neyse efendim işte cevaplarım; 

1. Ölmeden görmeyi istediğin bir ülke var mı? Neden orası?
Şahsen Avrupa ve Amerika hiç gözümde yok. Hayatım boyunca Paris'i, New York'u, Londra'yı görmesem de gam yemem ama başta Tibet olmak üzere tüm Uzakdoğu ülkelerini, Çin'i, Hindistan'ı  görmeden ölmeyi hiç istemem. Yaşama, doğaya bakış açıları, hayatı algılayışları ve hayat felsefeleri açısından pek çok Avrupa ülkesinden ileride olduklarını düşünüyorum.

2. Kış mı?  Yaz mı?
Baharı daha çok severim ben. İlkbahar favorim, güz ise renklerinden ötürü baştacım.

3. Hiç saçının tamamını boyattın mı? Pişman mısın?
Evet hep saçımın tamamını boyuyorum zaten. Bir süredir beyazlarım var. Doğal görünmesini istediğim için  kahve tonlarında tek renk boyayla tüm saçımı kendim boyuyorum. Kuaföre gitmekten nefret ederim zaten, o yüzden röfle veya meç gibi şeylerle hiç uğraşmıyorum. Sadece bir defa sadece o hataya düştüm. Gençtim, tecrübesizdim, saçımı kestirdikten sonra kuaförde kızıl röfle yaptırdım ama sonuç o kadar feci oldu ki kuaför çıkışı eve giderken bir kutu boya alıp evde kendim yeniden boyadım. :)

4. Bloğumda en çok ne tarz konular görmek isterdin?
Asortik Krep'in zaten tüm yazılarını seviyorum, mevcut konulardan gayet memnunum ama fotoğraflar biraz daha büyük olabilir diye düşünüyorum.

5. Yaptığın en çılgınca şey neydi? 
O zamanlar mantıklı görünen, şimdi düşündüğümde tam delilik diyeceğim pek çok şey yapmışım. En basitinden 22 yaşında evlenmek,  yine 22 yaşında kendi işimizi kurmak için maaşlı işimden istifa etmek, 25'inde çocuk doğurmak, 27 yaşında tek başına iki çocuk büyütmeye çalışmak, kendi fabrikamızı kuracağız diye yeni kurulan bir organize sanayi bölgesinde arazi almak...

6. En sevdiğin tatlı nedir?
Tatlıyı çok seven bir insan olarak buraya upuzun ama gerçekten çok uzun bir liste yapabilirim. O yüzden sevmediklerimi yazmak daha kolay olacak sanırım. En sevmediğim şey şu makaron dedikleri bizim oralarda "kaymaklı" da denen çiğ yumurta kokulu şeydir herhalde. Onun dışında çok kısa özetleyecek olursam çikolatalı olan her şeyi, sütlacı ve de annemin kalbura bastısını her gün yesem bıkmam. 

7. Hiç bıkmadan kullanabileceğin oje rengi? 
Oje sürmeyi sevmem, ama sedefli beyaz oje her daim favorim.

8. Hayvanları sever misin? Evde beslemeyi istedin mi hiç?
Hayvanları çok severim. Yalnız yaşıyor olsaydım kesin bir kedim ya da köpeğim olurdu. Kardeşimin bulup getirdiği bir kedimiz oldu bir dönem, Cingöz'dü adı. Sonra yeni evliyken Özgür'le almıştık bir Van kedisi ama Özgür'ün alerjisi yüzünden 1 ay sonra vermek zorunda kaldık. Muhabbet kuşumuz oldu birkaç tane. Öldüklerinde o kadar üzüldük ki tekrar hayvan alma konusunda bizi engelleyen en büyük etken bu oldu, bir de Ömer'in alerjik astımı tabii ki... Eşi ölünce tek başına kalan son muhabbet kuşumuzu da mutlu olsun, yalnız kalmasın diye kuşuna eş arayan başka birine verdik.Neyse ki çok iyi anlaşmışlar, kuşumuz çok iyi uyum sağlamış yeni evine.

9. Düzenli olarak takip ettiğin bir dergi var mı? Varsa hangisi?
Evim dergisini seviyorum. Ama son zamanlarda içinde doğru dürüst birşey bulmakta zorlanıyorum. Çok fazla reklam almaya başladılar doğru dürüst yazı yazmaz oldular. İlk çıkmaya başladığı zamanlardaki tadı vermiyor pek. Anchor hariç tüm örgü dergilerini alıyorum. Anchor'da örgüden çok nakış veya kanaviçe modelleri oluyor çünkü. Bir de dönüşümlü olarak Level veya Oyungezer okuyoruz ailece :P Tuhaf bir aileyiz kabul ediyorum...

10. Sence Türkiye'de en yaşanılası şehir neresi? Neden? 
 İstanbul'un her ne kadar taşına toprağına meftun olsam da yaşamak için bir yer seçecek olsam kesin Ayvalık, veya Cunda derdim. Bayılıyorum Cunda'ya, çok sıcak, samimi, anti sosyetik bir yer. Ama Asortik Krep'e katılıyorum, kesinlikle her insanın hayatında kısa da olsa bir İstanbul dönemi olmalı.

11. İnsanların sende gördüğü, dile getirdiği en iyi ve en kötü özelliğin nedir? 
İnsanların ne düşündüğünü pek bilmiyorum, herkesin hakkımda ne dediğini, ne düşündüğünü çok fazla takan bunun üzerinde uzun uzadıya düşünen biri değilim açıkçası. Ama hayatta kimsenin kalbini kırmak istemem, "karıncayı bile incitmekten korkan insan" dedikleri kişi ben olabilirim. Çok çabuk sinirlenirim ama hiç kin tutamam. Kırılırım ama belli etmem. İnsanları yargılamadan oldukları gibi kabullenebilirim, o yüzden her tip insanla gayet güzel geçinebilirim. Art niyetli hiç değilim, hiç olamadım çünkü kafam o şekilde çalışamıyor ve de iyi sır tutarım.
Bence en kötü özelliğim ise kimseye kolay kolay "Hayır" diyemiyor olmak. Özellikle bazı tip insanlara karşı kendi sınırlarımı çizemiyorum. Enerji vampirleri tüm enerjmi tüketiyorlar, kendime çok kızıyorum o yüzden.

Ben de başta Kitty, Handan ve Yavrusu olmak üzere isteyen herkese yolluyorum bu mimi. 

15 Şubat 2012 Çarşamba

Havadan sudan


Deli gibi örgü örüyorum bu aralar. Ne kitaplar, ne diziler ne de başka bir şeye vaktim var. Şu incecik kitabın bile günlerdir yatağımın başucunda sürünmesinden belli bu durum. Nerde kaldı bin küsür sayfalık Bilge Adamın Korkusu'na başlamak? Hala ilk cildini açıp, bazı yerlerini tekrar okuyorum. Sonra dizinin ikinci sezonu başlamadan okumayı planladığım Taht Oyunları'nın ilk iki cildi (hatta 3 cilt denebilir, ikinci cildi iki parça halinde basmışlar) duruyor kütüphanemde...
 
Sizin de böyle dönemleriniz oluyor mu? Bir kitap okumaya sarıyorum bazen, çorba karıştırırken veya diş fırçalarken bile kitap okuyorum. Bazen de işte böyle örgüye dadanıyorum, gece uykudan önce kitap okumak yerine yatakta tığ işi yapıyorum. Deli miyim, neyim?  Çocukları okula götürüp getirirken bir taraflarım donduğundan olsa gerek, kendime süveter örüyorum bu aralar. Örmediğim zamanlarda ise internette yün bakıyorum. Nako web sitesinden yumak bazında satış yapmaya başlamış bu arada. Eskiden paket olarak satıyorlardı. Artık 2 tane şundan, 3 tane bundan diye yumakları tane tane alabilirsiniz. Bilmeyenlere duyrulur.
 
Bizim eve yakın denebilecek mesafede 3 tane yüncü var. Bir tanesi çok aksi bir adam. Resmen her soruyu tersleyerek cevaplıyor. Çok merak ediyorum böyle bir muameleye rağmen gedikli müşterisi var mı diye. Bir esnaf nasıl bu kadar aksi olabilir? Nerden geliyor bu özgüven anlamış değilim. Neyse ben de mecbur kalmadıkça gidip kendimi azarlatmıyorum. Arada zoraki de olsa gidiyorum çünkü tek düğme satan adam bu. İkinci yün satan dükkanın sahibi bir kadın. O da asabiyet seviyesinde ikinci sırada. Yünleri güzel, kaliteli ama acaip pahalı. Sebebi de büyük ihtimalle dükkanının bir alış veriş merkezinin içinde olmasından kaynaklanıyor. Ama asabiyetin satışlara faydası olmuyordur büyük ihtimalle. Üçüncü yüncü en çok gittiğim, cadde üzerinde bir dükkan. Sahibi de güleryüzlü tatlı dilli bir adam. Fikir veriyor, önerilerde bulunuyor.

Her ne kadar esnafa destek olmak gerektiğini düşünsem de bence en iyisi yünleri internetten almak. Yüncü dükkanları büyük çocuklar için şeker dükkanı gibi, gidince kurcalamak karıştırmak istiyor insan. Ama her yüncü dükkanda bu kadar oyalanan müşteriden hoşlanmıyor maalesef. Siz biraz fazla soru sorup kurcalayınca "bir an önce alacaksan al git" moduna giriyorlar. Ben de bunu anlamıyorum. Zaruri bir şey satmıyorsun ki sen, zevk işi bu. Bırak müşteri önce zevkini tatmin etsin, gözü gönlü doysun. Ondan sonra da alacağı varsa alsın gitsin. Böyle davranınca müşterinin dükkandan ayağını da kesmiş oluyorlar haberleri yok. İnternette ise karışan görüşen yok. İstersen saatlerce bak kimse terslemiyor, git diye uğraşmıyor. Haliyle ben de internetten satış yapan yün sitelerinde epey vakit harcıyorum. Bir şey almadım bu yakınlarda, Özgür keşfetmeden önce evdeki yün stoğumu eritmeye çalışıyorum çünkü. Yoksa hayatta çenesinden kurtulamam.

Ama bir şekilde, piyangodan ya da lotodan bir yerden biraz para çıksa ilk yapacağım şey kitapçı, yüncü karışımı bir cafe açmak olacak. İsteyen oturup örgü örecek, isteyen kitabını okuyacak çay, kahve eşliğinde.  Ben de huşu içinde izin vereceğim müşterilerin tüm yünleri ve kitapları mıncıklamasına. Kurcalamak serbest, yeter ki bir gelen yine gelsin. Müşterilerimden kendime geniş bir arkadaş çevresi yapmayı planlıyorum sanırım. :P Kulağa çok mu saçma geliyor sizce? :)

9 Şubat 2012 Perşembe

Özgür'ün dişi beni gerdi

Ömer'in dişlerinin çıkmasında biraz sorun yaşadığımızdan bahsetmiştim. Ağzında kendi kendine dökülüp değişen dişler sadece 2 tane. Diğer 4 tanesini hep dişçiye çektirdik. Çok sağlam güzel dişleri varmış. Ama çene yapısına göre dişleri büyük olduğu için, ağzında ilerleyen yıllarda daha büyük bir yer problemi olacak ve büyük ihtimalle bir kaç dişi sağlam olduğu halde çektirip telle diğerlerini düzeltmemiz gerekecek. Yoksa çekilen röntgeni kendim gördüm, arkadan gelen dişlerin hepsinin o çenede bir hizada düzgün durmasının imkanı yok. Neyse benim sorunum Ömer'le değil ama, çocukcağızım paşa paşa gitti dün dişçinin önüne oturup 2 tane süt dişini gıkını çıkartmadan çektirdi. Bir kere de ne şikayet etti ne de dişlerini incelerken gördüm çocuğu. Benim zorum Özgür'le.

Dişçiden Özgür için de randevu almıştık. Bir dişi sızlıyormuş. Günlerce söyledi durdu "dişim çok büyük sorun yaratacak, sızlıyo sürekli"  Sanki onun ağzındaki dişin sorumlusu da benim. Her seferinde dedim ki "Özgür madem öyle hissediyorsun bana söylemekle düzelmiyo ki bu diş. Ver bana, götürüp yaptırayım diyecek halim de yok. Git bir dişçiye!" Yok önce benim kafamı yedi. Nihayet dün ikisini de götürdük dişçiye. Alttan gelenlere yer açılması için Ömer'in 2 dişini çekti doktor. Özgür'ün ise esas şikayetçi olduğu dişin değil, ağzının diğer tarafındaki küçük azı dişinin daha acil olduğu ortaya çıktı.

Bana "Benim işim uzunmuş 2-3 dolgu yapılacak sen bir  taksi tut, gidin eve. Çocukla burda boşuna beklemeyin dedi." Ben de "Peki" dedim, aldım çocuğumu, caddeye kadar yürüdük karlı havada, bir taksi çevirip eve döndüm, aradan yarım saat ancak geçmişti ki bir baktım bu geldi eve. "Eeee? Noldu? İşin uzundu hani? Niye bu kadar erken geldin?" dedim. Neymiş efendim, duramamış daha fazla. Kanal tedavisi yaptırmak iğrenç bişeymiş te falan filan. Bunu geçen sene kaplama olan dişi apse yapıp şişince suratı sincaba dönen, ağrı yüzünden duvarları tırmalayıp gece uyuyabilmek için tek başına acil servise gidip iğne olan kadına anlatıyor bu arada. Apsenin arkasından ben de kanal tedavisi oldum, günlerce gittim geldim. Dişçinin geçici dolgunun üstüne taktığı kaplamam düştü, gittim geçici yapıştırıcıyla yapıştırttım, sonra geçici dolguyu çıkartmak gerektiğinde bu sefer kaplama dişi sökemedi. Dakikalarca uğraştıktan sonra ancak matkaba benzer darbeli bir aletle sökebildi kaplamayı falan... Neyse tüm bunları ben hiç yaşamamışım gibi, gelmiş bana dişçide yaşadıklarını anlatıyor. Önce birşey demedim ben, adam dişlerinin sağlamlığı konusunda sorun yaşamış biri değil sonuçta. İlk dolgusunu daha geçen sene yaptırdı.

O gece ilerleyen saatlerde Özgür önce Ömer'in dişlerinin ne kadar ciddi bir problem arz ettiğini benim bir türlü anlamak istemediğimi söyledi durdu. Yok efendim ben yeterince üstüne düşmüyormuşum çocuğun. Bana kalsa dişçiye gitmesine bile gerek yokmuş çocuğun.  O bakar bakmaz anlamış dişin çekilmesi gerektiğini. Falan filan...  Haklı çıktığı için bir kına yakmadığı kaldı. Benim ağzımda inci gibi dişlerim var çok şükür, hayatımda hiç ortodontiste gitmedim. Esas senelerce ortodontik tedavi gören kendisi, bir de kalkmış bana ahkam kesiyor. Ki bu çocuk daha 17 aylıktı ben aradım ortodontisti. "Babasında var, bu çocukta da alt çene çıkıklığı olabilir. Bana normal görünmüyor çene yapısı, ne zaman getireyim kontrole?"  diye ilk soran, bir uzman fikri alan benim. Böyle de gözlem altında tutuyorum çocuğu senelerdir. Ama çene ve diş yapısı babasına çekmiş benim suçum ne? Tabii ki sen daha iyi bileceksin çocuğun dişinde sorun olduğunu, çünkü bunu bizzat yaşayan sensin. Sonuçta çocuğa kendi bozuk genlerini kakalamış, kalkmış bir de beni suçluyor.

Bu, çocuk yüzünden kapışma faslı geçti, bu sefer kendi dişine sardı Özgür. Sürekli eliyle, diliyle kurcalıyor dişini. Ağrıması normal mi diye sordu ben de tecrübeli birisi olarak rahatlatmaya çalıştım. Kanal tedavisi üzerine uzuuuun uzadıya sohbetlerimiz oldu. Ama adam bıkmıyor, usanmıyor kendini dinleyip duruyor. Yok efendim dişçinin birşey yok dediği yer hala ağrıyormuş. Koyduğu geçici dolgunun bir kısmı düşmüş, içine dilini sokabiliyormuş. Bakayım dedim, dişçi normal diş formu vermek için dolgunun orta kısmını hafif çukur yapmış. "Yok normal görünüyor, kırılıp dökülen bir şey yok" dedim ama adam inat. İlla herşeyin en doğrusunu kendi biliyor. Koskoca okumuş, diplomalı dişçi bu işi bilmiyor da bu makina mühendisi adam biliyor. En nihayet canıma tak dedi. Baktım adamın ne diş muhabbeti bitiyor ne de dişçi eleştirisi "Özgür dedim, şu 8 yaşındaki çocuk kadar olamadın. İki tane dişini çektirdi dün, ne senin gibi sürekli ağzını kurcalıyor ne de lafını ediyor, yeter yahu! Ya bu işi dişçiye bırak, ya da git bir de dişçilik oku. Kendi dişini kendin tedavi edersin bundan sonra." dedim koydum noktayı.

Aaaaa! Yeter yahu! 2 defa sezaryen oldum, sayısız dolgu yaptırdım, kanal tedavisi de oldum, kaplama diş te yaptırdım, kafamdan kist te aldırdım. Hiçbirinde bu kadar canım tatlı olmadı, hiç bir doktoru da bu kadar eleştirmedim. Özgür'le bu diş muhabbeti yüzünden tartışınca bir de utanmadan bana dedi ki "Tamam tamam, sonuçta eğri bir kaburga kemiğinden olduğunu, seni düzeltmeye çalışmamak gerektiğini unutuyorum bazen, affet." İşte o zaman cinlerim tepeme çıktı resmen. "Bana bak" dedim "Esas eğri olan sensin, her sanatkar bir şaheser yaratmadan önce bir müsveddesini yapar, sen bir erkek olarak o müsveddesin işte... " Ya ne deseydim? Kendi kaşındı. Eminim böyle zamanlarda mühendis bir kadınla evlenmenin bir hata olduğunu düşünüyordur. :P

7 Şubat 2012 Salı

Hamarat manyak


Dünkü iç karartıcı posttan sonra biraz silkinip kendime gelmeye karar verdim. Bugün bastırılmış hamarat yanım hortladı. Önce hazır çocuklar da okuldayken markete attım kendimi. Yarıyıl tatili üstüne kar yağışı da eklenince uzunca bir süre erzak alışverişini boşverip evdeki tüm stokları tüketmişiz. Elimi neye atsam bitmiş buluyordum. Nitekim geçenlerde yaptığım ayva reçeli de bunlardan biriydi. Bugün yeniden ayva ve şekerimi alıp geldim. Karnıbahar, kapuska ve ıspanak yemekten isyan bayrağı çeken ev ahalisini sakinleştirmek için şöyle yaz esintisi gibi bir kabak yemeği pişireyim dedim. Kabakları almışken gözüm pancarlara ilişti. Pancar turşusu da biteli epey olmuştu. Hepsini alıp gelince de attım kendimi mutfağa. Pancarları yıkayıp haşlansın diye ocağa koydum. O arada ayvaları soyup rendeledim. Koydum düdüklüye şekerle birlikte. İkisi ocakta kaynarken de geçtim kabak yemeğine. Soğanları soymuş zeytinyağında kavururken kapı çaldı. Bizim Koreli komşu gelmiş. Yine elinde bir tabak haşlanmış mantıya benzer, ne olduğu belirsiz bir yemek getirmiş. Yanına soya sosuyla wasabi de koymuş. Wasabi için "Aman dikkat et çok acıdır" dedi. Garibim ne bilecek benim Antepl'i bir kayınvalidem  olduğunu. Biz ailece acıya alışığız. Benim Ömer bile yediği yemeklere acısso dökerek yiyor. Nitekim wasabi sosunun acısı pek hafif geldi bize.

Kapıda ayaküstü muhabbet ettik, içeri davet ettim ama küçük oğlu "ı-ıh girmem de girmem" deyince kadıncağız gitmek zorunda kaldı. Onu geçirdikten sonra bir girdim ki mutfağa aman Allah! Haşlanan pancarların, ayva reçelinin ve kavrulan soğanın kokusu birbirine karışmış. Kesin Koreli komşu bile yadırgamıştır, "Bu kadın ne pişiriyo ki acaba böyle bir koku çıkıyor?" diye... Kadıncağız da kırk yılda bir içeri girmeye karar vermiş ama benim manyaklık derecesinde hamaratlığımın tuttuğu güne denk geldi. Zaten bizim yemeklere alışık değil bir de hepten bayıltacaktım kadını kokudan. Bu arada galiba benimle arkadaş olmaya çalışıyor. Sürekli böyle yemek getirip durduğuna göre en azından bir şekilde iletişim kurmaya çalıştığı kesin. Çok tatlı, güler yüzlü, sempatik bir kadıncağız ama bu dil ve damak tadı farklılığı engelini nasıl aşacağız bilmem. Acaba tabağını geri verirken ne koyup ta götürsem, siz ne dersiniz?

6 Şubat 2012 Pazartesi

Bezgin


Ne yazsam ne anlatsam bilemiyorum. Biraz canımız sıkkın bu aralar. Bugün pazartesi ama şarkı eklemek bir yana, inanın dinleyesim bile yok. İnsanlarla uğraşmak hayattaki en yorucu, en bezdirici şey olsa gerek. Hem zihnen hem de bedenen tüketiyor insanı. Uzun hikaye bizimki.

Özgür'ün yine ortak iş yaptığı firmayla sorunları var. Ne zaman birine para kazandırmaya başlasa, zaman içinde o kişiye Özgür'e verdiği pay çok gelmeye başlıyor. Bu sefer de işin özü bu.  Benimse derdim apartmandaki bir manyakla. Ben 8. katta oturuyorum kadın 5. katta, ama nasıl oluyorsa gürültümüzden çok rahatsız oluyormuş. Gündüz vakti 3:00 veya akşamın 9:30 u gibi saatlerden bahsediyoruz bu arada. Sorduk evinde hasta da yokmuş, küçük bebek falan da... Gündüz vakti 3 kat yukarıdaki gürültüden rahatsız olduğuna göre gerçekten rahatsız sanırım. Amaaan neyse işte..

Olmadı ki şöyle bahçe içinde mütevazi bir evimiz, insanlar yerine toprakla uğraşayım...  Allah öbür dünyada bir bahçe nasip etsin inşallah...

2 Şubat 2012 Perşembe

Çocuk Oyalama Yolları 3

Heryeri bembeyaz bir örtüyle kaplayan bu karlı havalardan mıdır nedir, bu aralar üzerimde hem bir uyuşukluk hem de huzur hissi hakim. Okullar tatil, çocuklar evde. Kah didişiyoruz kah öpüşüp koklaşıyoruz. Kar yüzünden eve kapanmış vaziyette olabildiğince tatilin tadını çıkarmaya çalışıyoruz. Türlü türlü abur cuburları mideye indirip yan gelip yatıyoruz.




Bu havada evde çocukları oyalayabilme yolları düşünürken geçen gün aklıma eskiden aldığım 1500 parçalık puzzle geldi. Evde ne yapsak diye birbiriyle didişip, abur cubur bulmak için dolapları karıştıran iki oğlanın önüne koydum bu yapbozu.



İlk gün çok oyalandılar. Kenarlarını bulup yerleştirme işi epey vakitlerini aldı. O günden beri de dönüp bakmadılar yüzüne.  Ben onlardan daha çok uğraşıyorum galiba. Ama dolanıp dolanıp evde yapacak birşey bulamadıklarında gelip başına oturuyorlar bazen. Ömer parçaları eşeleyip eşeleyip "Anne bu puzzle çok sıkıcı"  diye söyleniyor. Ben de "Evladım bunun mantığı bu, hemencecik bitse bu kadar zevkli olmazdı. Böyle zor bulup yerleştirmesi bunun da zevki" deyip duruyorum. Eğer bunu bitirmeyi başarırlarsa, kendi zevklerine göre bir puzzle alıp bitirdiklerinde de odalarına asmaya söz verdim. Bakalım ne kadar işe yarayacak..