30 Temmuz 2013 Salı

Düşüş

Nedense geçen gün aklıma düşme maceralarım geldi. Küçükken habire düşen bir tiptim ben. Çocukken zaten dizlerim hep yaraydı. Hatta "Bu dizleri yara kabuksuz, dümdüz görebilecek miyim acaba?" diye çocuk aklımla düşünürdüm.

Küçükken gerçekleştirdiğim en muhteşem ve eşsiz düşüşümün detayları için bir tık.

Bisiklete binmeyi yeni yeni öğrendiğim günlerde, 6-7 yaşında falandım sanırım, babam beni o zamanlar yaşadığımız ilçenin tren garına götürürdü. Bomboş istasyonun peronlarında, beton zeminin üzerinde bisiklete binerdim. Yine bir gün babamla tren istasyonuna gitmişiz, ben bulmuşum kaymak gibi betonu tüm gayretimle bisikletimi sürüyorum, babam bir tanıdığına rastladı. Onlar orada ayak üstü laflarken ben peronun sonundan geri dönücem diye bisikletle birlikte rayların üzerine uçmuştum. Herhalde en azından yarım metre bir yükseklik farkı vardı. Babam başını çevirip te beni göremeyince panik halinde gelip peronun kenarından aşağı bakmıştı "kızım iyi misin? diye, bense şaşkın vaziyette bisikletle doğrulmaya çalışıyordum. Eve dönüş yolunda O korku içinde sorup duruyordu "İyi misin? ağrıyan bir yerin var mı? Kırık çatlak birşey olmasın" Bense "Pop.m acıdı sadece, dikenlerin üzerine düştüm bisikletle" diyordum.

Liseyi nispeten hasarsız atlattım sadece bir defa halk otobüsünden inerken ayağımı ileri atacağıma olduğum yere attığım için otobüsten direk yüzükoyun yere düşerek inmiştim. Otobüs şoförleri de bir acayip, hareket halinde yolcu indiriyor. İki dakika dur be adam ne oluyor yani? Bırak insanlar rahat rahat insin binsin. Yerden kalktığımda tüm otobüstekiler bana bakıyordu tabi bense ayak ucumdan boğazıma kadar toza bulanmıştım.

Üniversitede bir gün akşam eve dönüyorum, son duraktan bir durak önce ineceğim o yüzden otobüs nispeten boş. Şoförse kaptırmış gidiyor. Ben hazırlandım. Körüklü otobüsün o körük kısmının hemen yanındaki kapıya gittim. Sol elimle kapının ortasına denk gelen parmaklığa tutunmuş, yüzüm kapıya dönük dışarıya bakıyorum. Durağın dibine kadar son sürat gelen otobüs son anda kazık frenle durunce ben o parmaklığa tutunduğum elimin etrafında tam 180 derece dönüp kapının önündeki merdiven boşluğuna düştüm. Sonuçta yüzüm otobüsün içine, otobüsteki tüm yolcular da bana bakıyordu tabi...

En bomba düşüşümü en sona sakladım anacım. Yine üniversiteye gidiyorum. O zamanlar kuzenimle Babaannemin Karagümrük'teki evinde kalıyoruz. İkimizin de final zamanı. Harıl harıl final sınavlarına çalışıyoruz. Gecenin bir yarısı karnımız acıktı. Hemen sokağın köşesinde (bizim evin 4-5 apartman ötesi oluyor) küçük bir bakkal vardı. Camdan baktım ki açık, hemen kuzenle koştuk bakkala. Küçük, köşebaşı bir bakkal. Sokak seviyesinden aşağıda, içeri girerken 2-3 basamak iniliyor.Hava da yağmurlu, ıslak bir hava. Yerler çamur. İkimiz de aceleyle ayağımıza birer terlik geçirmişiz hızla bakkala doğru seğirtirken benim tam bakkalın kapısının önünde ayağımdaki terlik bir kaydı, o sokak seviyesinin altındaki bakkala ben uçarak girdim ve bakkalın ortasına düştüm. Adam ne dese beğenirsiniz; "Buyur Abla!" ...

Hala daha hatırladıkça gülerim. Annemler şimdi babaannemin o eski evinde oturuyorlar. Geçen kış biraz elden geçirip daha merkezi diye oraya taşındılar. Hala o bakkal duruyor orada. Çocuklara da anlattım o bakkalla maceramı, ne zaman önünden geçsek ailece bakkal dükkanına bakıp gülüşümüz bundan.

25 Temmuz 2013 Perşembe

Olgun yaşta annelik

Günler günleri kovalıyor, çocuklar çok hızlı bizse nispeten yavaş büyüyoruz. Gün geliyor sanki güzel kokulu bir kavunmuşum gibi durduğum yerde sakin, huzurlu olgunlaştığımı hissediyorum veya bazı olaylar vesilesiyle eski halimi hatırlayıp şimdiki halimle arasındaki farkı aniden görüp şok olabiliyorum. Geçenlerde bizim oğlanların ufaklık videolarını izliyorduk. Kendimi gördüm videonun birinde de ilk tepkim "Ohha amma çok saçım varmış lan!" oldu. Ondan sonra baktım şimdikinden yaklaşık bi 10 kilo falan daha zayıfmışım ki Uğur kucağımda, (çocuk doğurmuş halim öyleymiş yani) öpüp kokluyorum, çocuğun ağzına mama tıkıştırıyorum falan sonra o zamanki kendimi hatırladım. Nasıl hissettiğimi, neler düşündüğümü, bu yaşa gelene kadar neler yaşadığımı, Yanlış yaptığım şeyleri, düzeltmek isteyip asla başaramayacağım şeyleri, hiçbiri asla gerçek olmayacak hayallerimi, hayatın hiç beklemediğim sürprizlerini...

İnsan unutuyor eski halini, sanki hep o içinde bulunduğun yaşta, hep aynı düşünce yapısındaymışsın sanıyorsun kendini. Eskiyi hatırlamak garip geliyor insana. O yüzden uzun vadeli planlar yapamıyorum artık. Öyle çok şey aniden değişti ki hayatımda, ben istediğim kadar plan program yapayım aslında hiçbir şey benim elimde ve kontrolümde değil biliyorum artık. Her yaptığım planda, verdiğim her sözde bunu hatırlayıp "inşallah" veya "Allah izin verirse" diye eklemem bundan artık.

Neyse demek istediğim insanlar değişir, değişmelidir de. Vücut olgunlaşıp yaşlandıkça nasıl yüzde kırışıklıklar oluşuyorsa kafada da olgunlaşma nedeniyle düşünce farklılıkları olmalıdır bence. Yaşlandıkça bir olaya başka açılardan bakmayı da öğrenirsin. 10 yaşında iken sadece kendi açından bakarken 40 yaşında aynı olaya 40 farklı insanın gözünden bakabilmelisin ki kendine olgunlaştım diyebilesin.


Çocuklarımla ilişkime bakıyorum eskiden oğlanları büyütürken bazı şeylere fazla tepki verdiğimi üzülerek görüyorum. Eskiden olsa kıyameti kopartacağım şeylere şimdi "amaaan boşver" diyebiliyorum. Bu sefer de çok boşvermiş bir anne olduğumu falan sanmayın sakın tersine acaip disiplinli bir tipim ki buna ben de bazen çok uyuz oluyorum. Nereden mi biliyorum, çocuklarımdan. Çocuklar annenin aynasıdır aslında, 3 çocuktan sonra artık bundan eminim. Çocuğa bak, anası nasıl bi tip anında söyle o derece yani. Bazı şeyler de var ki sen tamamen iyi niyetle düşünerek yaptığın halde çocuklar üzerindeki etkisi öyle kel alaka oluyor ki "Hay Allah belamı versin ne yapmışım ben böyle!" diyorsun.

Misal benim oğlanlar bebekliklerinden beri geceleri üstlerini açarlar. Ben de üstlerini açacaklarını bildiğim için kış geceleri odalarında küçük bir fanlı soba yakardıım. Oda sıcaklığı belli bir derecenin altına düşünce devreye girer, ortam yeteri kadar kırılınca da kendi kendine durur. Böylece ben geceleri uyanıp bakamasam da bilirdim ki geceleri üstleri açılsa da üşümezler. Ama sabah uykudan kalkınca odaları evin diğer yerlerine göre sıcak olduğu için üstlerine bir şey giymeden salona gitmelerini istemezdim. Onların da en büyük zevki, sabah ben daha uyurken, sinsi sinsi kaçıp sıcacık yataklarından kalktıkları pijamalarıyla buz gibi salonda oyun oynamak veya televizyon izlemektir. O yüzden artık nasıl bir terör estirdiysem bir yaz sabahı baktım 2.sınıfı bitiren Uğur yatağımın başucunda, fısıltıyla "Anne, biz kalktık ta odamızda çok canımız sıkıldı artık salona gidebilir miyiz?" diye soruyor....Var ya ne halt ettim ben diye kafamı duvarlara vurmak istedim o an. "Yavrum evladım ben bu kadar despot muyum? Elbette gidebilirsiniz ama kış günleri sabah serinliğinde üşümemeniz için pijamanın üstüne bir şey giyin de öyle gidin" dedim demesine ama çocuklarda önceden bıraktığım etkiyi silebildi mi bilmiyorum....

Annelik zor iş. Ne yaparsan çocuğa nasıl etki edecek kestirebilmek kolay değil. Ama bu üçüncü anneliğim ve ne yazık ki ilk defa bu kadar eğleniyorum ve tadını çıkarıyorum. Çok erken yaşta anne oldum, belki de bu yüzdendir öncekilerde bu kadar aklıma mukayet olamamam. Uğur doğduğunda 25 yaşında yoktum, Ömer'i ise 26 yaşında doğurdum. Gerçi şimdi iyi ki de erken doğurmuşum oğlanları diyorum, ama Özge bu açıdan çok şanslı, hem daha olgun hem de daha tecrübeli bir anne ile büyüyecek... Ya da ben 35 imden sonra Özge sayesinde yeniden çocuk olacağım, yeniden bir çocuğun gözleriyle hayata bakacağım.

Bu yazıda da aslında Özge'den bahsedecektim ama konu nereden nereye geldi. Başka zamana artık...

17 Temmuz 2013 Çarşamba

Hiperaktif şehir insanı

Son zamanlarda belki bunaltıcı sıcakların belki de kafaya vuran orucun etkisiyle Özgür'le "küçük bir sahil kasabasında yaşama" hayallerimiz depreşti. Aslında oruçlu olan ben değilim, malum geçen sene hamileydim bu sene de emziriyorum diye oruç tutamıyorum ama Özgür'ün iyice canına tak dedi bu aralar. Ben zaten çocuklar ve sıcaklar sağ olsun her daim kafam kıyak, insanlıktan çıkmış vaziyette geziyorum ortada. Bebişin bana bir eziyeti yok maşallah ta benim kocaman azman oğlanlar gün boyu şu aşağıdaki hiperaktif keçi gibi tepişip duruyorlar evin içinde. "Bahçe katındayız artık çıkın bi oynayın dışarda beni de kendimle başbaşa bırakın" deyip duruyorum ama dinleyen kim...


Neyse, ne diyordum ben? Hah... sahil kasabası... İşin özü; Özgür'e afakanlar bastı iyice, hem işinden, hem büyük şehirden hem de iş sebebiyle uğraşmak zorunda kaldığı insanlar yüzünden kafayı yeme noktasına geldi. Adama hak vermemek elde değil, bunca zamandır ekmek parası diye katlanıyordu her şeye ama nihayet onun da içine fenalıklar geldi bu çalışma temposundan. Benimse canıma minnet, hep hayalini kurduğum şeydir; şöyle her yere yürüyerek veya bisikletle gidebileceğim kadar küçük bir yerde oturayım, pazardan taze sebze meyvemi alayım, yakınlarda bir yerden taze yumurta günlük süt temin edebileyim,  minik bir bahçem olsun kah sebze kah çiçek dikeyim, içinde tavuk gibi eşineyim, bir balkonum veya terasım olsun akşam üzeri gün batarken çay keyfi yapayım... Velhasıl nihayet benim adamı da bu kıvama getirmişim demek ki bana;

- Selen artık yeni bir yol çizelim. Ben bu şekilde çalışmaya ve bu şehirde yaşamaya devam edemeyeceğim. Sen aza kanaat eder misin? İşlerimi toparlayayım sonra alıp başımızı gidelim buralardan ne dersin? dedi

Bir an için oruç adamın başına vurdu sandım ama ciddiymiş meğer. Nasıl mutlu oldum bilemezsiniz. "Çok bile dayandın" dedim. Gerçi bu işlerini toparlama durumu herhalde 2015 yılını bulacak ama en azından önümüzde tarih olarak bir hedef var artık. Şimdilik araştırma aşamasındayız. Henüz yer konusunda tam karar vermiş sayılmayız ama Özgür iş te değiştirmek istediği için yaşayacağımız yerde ne ile geçineceğimiz mevzusu daha büyük bir muamma şu an... En komik muhabbet te hep bu konu üzerinde dönüyor.

Ben eğer sahil kasabası olacaksa turizm olabilir, küçük bir pansiyon veya bir butik otel açabiliriz demiştim bir fikir olsun diye. Sonuçta kendimiz kalmayacağımız bir yerde kimseyi yatırmayacağımıza göre bu konuda nispeten başarılı olabiliriz diye düşünmüştüm. Sonra hep bu konu üzerine araştırma yaptık geçen akşam Özgür gelmiş, "Hani biz ekip biçmek istiyorduk, küçük bir çiftlik kuralım, çiftçi olalım diyorduk önceden, neden bu fikirden vaz geçtik?" dedi. Ben de "Özgür ekip biçelim ama bizim etimiz ne budumuz ne? Çiftçilikten nasıl geçiniriz, hiç bir tecrübemiz ve bilgimiz yok bu konuda, kendimiz yiyeceğimiz kadar eker deneriz, görürüz ama bununla geçinebilecek kadar konuya hakim değiliz ki..." dedim. "Çiftçilerin de durumu ortada, hem ne ekeceğiz ki 3 tane çocuk okutup rahat rahat geçinebilelim?" Durdu düşündü, o aşamada çiftçilik fikri ona da pek cazip gelmemiş olmalı ki anında espriyi patlattı, "Hint keneviri ekeriz, bir senede hepsinin parası çıkar!!"

Ondan sonra koptuk zaten, jandarma bizim tarlayı basıp hint kenevirlerimizi ateşe verirken kendimizi "biz mühendisiz, şehirden yeni geldik anlamıyoruz pek bitkilerden ve çiftçilikten, bunda para var dediler ektik" diyerek savunurken hayal ettik, sonra da güldük durduk halimize...

Dur bakalım başımıza neler gelecek...


1 Temmuz 2013 Pazartesi

Amma uzun bir ay oldu beeh

Uzun zaman oldu buraya yazmayalı. Öyle içime kapandım ki bir dönem, neredeyse her şeyi bir süreliğine rafa kaldırdım. Okuyamadım, ev işi falan yapamadım, uyuyamadım, yatağa bile yatmaktan utandım zaman zaman. Kimi zaman isyan ettim, kimi zaman ağladım, kimi zamansa ülkemin kocaman yürekli insanlarıyla gurur duydum. Malum konularda paylaşılabilecek, söylenip tartışılabilecek ne varsa sosyal medya aracılığıyla yerine getirdim. Bol bol dua ettim, düşündüm,  hayatım boyunca hiç ilgilenmediğim kadar politikaya bulandım, yüzlerce yazı okudum, ne olacak bu memleketin hali diye Özgür'le uzun uzun hararetli tartışmalar yaptım, en sonunda bir gün feci şekilde birbirimize girdik te ondan sonra biraz ara vermeye karar verdim. Blogta da Gezi olayları ile ilgili daha fazla yorum yapmak istemiyorum. Anlayış göstereceğinizi umuyorum.

Haziran ayında neler yaptığımıza gelince;


Haziranı çocuklarla Alien filmleri ayı yaptık. Ne kadar Alien filmi varsa (Prometheus hariç onu Özgür'le ben izledik sadece) oturup ailece izledik. En iğrenci en sonuncusuydu. Alien Predatör'e karşı 2 filmiydi dün izlediğimiz, ben bile rahatsız oldum izlerken. Çocuklar artık yalama olmuşlar anladık, Alien 2'de Ömer uyuyakaldı. O yüzden onu iki defa izledik, ikinciye izlerken de ben uyuyakaldım sonra yatmaya giderken bir baktım gecenin bir yarısı lağım borusu tıkanmış ve taşmaya başlamış. Bizim banyo paspası yüzmeye başlamıştı. O gece erken yatsaydık neler olabileceğini düşünmek bile istemiyorum. Geceyarısı boruyu açtırdık, paspasları atıp her yeri domestosa buladık en sonunda duş alıp yattığımızda gecenin 3 buçuğu olmuştu. Demek ki neymiş bahçe katı pek te matah bişey değilmiş ve banyodan plop plop sesini duyduğun anda teknik servise haber vermek lazımmış, 1,5 ay bekleyip lağımın taşmasını beklemek iyi bir fikir değilmiş. Iııyyhhh, neyse kapatalım bu konuyu.


Bu aralar öyle bir okuma hevesim var ama öyle de az vaktim var ki anlatamam... Geçenlerde gözümü kararttım bir sürü kitap aldım, yığdım kitaplığa, bakalım ne zaman okuyabileceğim. Kendi kendime işkence etmeye yarıyorlar şimdilik... Öyle bakıp duruyorum raflara acıklı acıklı... Momo'yu Yeliz öve öve bitiremedi sırf o yüzden merak edip aldım. Onun dışında anlayacağınız üzere bu aralar bir İngiliz edebıyatına sarma durumum var. Thomas Hardy'nin Orman Kızı (kimi yayınevleri Orman İşçileri diye de çevirmiş) ve Çılgın Kalabalıktan Uzak kitaplarını okuyup çok sevmiştim o yüzden Tess'i ve Adsız Sansız Bir Jude'u almadan edemedim. En üstteki ise sabırsızlığımdan, Game of Thrones (Taht Oyunları) serisinin son kitabını Sibel Alaş'ın Türkçe'ye çevirmesini bekleyemedim zira kaset çıkaracağı yönünde bir söylenti duydum inşallah yanlıştır. Çevirmenlikte daha başarılı buluyorum kendisini.


Yine Haziran'da bu tarifi denedim. Nigella Lawson'un bir programında buna benzer birşey görmüştüm. Bayat ekmekleri küp şeklinde doğradım. 3 yumurtayı, küçük bir çay fincanı dolusu toz şeker ve yaklaşık1 bardak sütle çırptım. Ekmeklerin üzerine döktüm. Azıcık tarçın ve damla çikolata ekleyip ekmekler iyice ıslanıp sütlü karışımı emene dek karıştırdım. Bu aşamada gerekirse biraz daha süt eklenebilir sanırım. Sonra fırında yaklaşık 175 derecede üstü hafif kızarana dek pişirdim. Bayat ekmeklerle yapılabilecek en tatlı tarif oldu sanırım. Hepimiz çok beğendik.


Bu arada Özge 4,5 aylık oldu. Artık gözü ufaktan bizim yediklerimizde... Bakınız burada dondurmama kesik atarken...

Haziran'da ayrıca bu danteli ördüm, bizim camın önündeki sehpaya da yakıştı bence, siz nasıl buldunuz? (Sehpa üzerindeki bardak izini görmezden gelin lütfen malum 3 çocuklu kadınım :P)



Bu arada Özgür'le 14. Evlilik yıldönümümüzü kutladık, geçen seneki fiyaskodan sonra bu seneki oldukça iyi geçti. İlk çıkmaya başladığımızdan bu yana da 20 sene geçmiş, onu da kutladık. ( Bu arada linke göz attım da her sene Haziran ayında bir mavi dantel olayına giriyorum anlaşılan tuhaf...) Haziranda Özgür hayatında ilk defa dayı oldu gittik yeni doğan bebişi gördük, Cuma günü de nihayet kardeşimi evlendirdik ve bu ayı böylece kapattık. Haziran ayına bunca heyecan, endişe ve mutluluk sığdırdıktan sonra artık biraz durulma vakti geldi sanırım. Zaten Ramazan da yaklaştı, huzur bulup sakinleşme, düşünme, kısmetse bol bol okuma veözünü arama zamanı artık.

Gördüğünüz gibi Haziran ayına pek çok şey sığdırmışız. Eeee, ben yokken siz neler yaptınız?