30 Eylül 2011 Cuma

Örgü sezonu açıldı

Cuma günlerinin insana verdiği mutluluk ve hafiflik ayrı değil mi? Yine koskoca bir haftayı çocukların okul eksiklerini tamamlamaya çalışarak, oradan oraya koşturarak geçirdim. Çocukların okula başlamasının, evde kendi kendime geçirme planları kurduğum yalnız saatlerin keyfini henüz süremedim. Ne kitabımı bitirebildim ne de evin işlerini. Özgür sağ olsun, yine ev ve çocuklardan arta kalan zamanımı, işyerinin binbir türlü angarya işiyle doldurdu. Bu sabah, az yiyip kendisine bir sekreter tutmasını ya da eve ayırdığı bütçenin miktarını arttırmasını söyledim. Malum Özgür'ün talimatlarını yerine getirmek bedavaya çekilir şey değil. Beni ne kadar kaale aldı bilmiyorum. Tek ümidim, projesini yeni bitirdiği makinanın imalatına geçtiklerinde yeni bir yer gerekeceği fikri. Belki bu sayede bir dükkan tutup ofisi ve tüm ıvır zıvır evrak işlerini oraya taşır da ben de evdeki tüm o tozlu şirket evraklarından, telefon hattını faksa bağlamasından, ofis görünümlü o küçük, iç boğucu odadan ve de bana sürekli bir iş buyurmasından kurtulurum. 

Havaların bir anda serinlemesi ve Ikea katalogumuzun da gelmesiyle sonbaharın geldiği kesinleşmiş oldu ve elbette bendeki örgü aşkı da yeniden depreşti, hatta tavan yaptı blogcum. Daha önce şurada bahsettiğim, yarım kalmış örgülerden oluşan koleksiyonumu yeniden ortaya çıkardım. Bu sene yarım bıraktığım tüm örgüleri bir şekilde tamamlayıp yenilerine öyle başlamak gibi ütopik bir düşüncem var. Bakalım zaman ne gösterecek. Geçen sene gövdesini örüp kollarını beceremediğim mor hırkadan başladım işe. Şurada gördüğüm bir modeldeki kol şeklini uygulamaya çalışıyorum. Eğer başarabilirsem benim için bir devrim niteliğinde olacak bu zira kolsuz ya da reglan kollu şeyler örmekten içime fenalıklar geldi. Hem bu sene azimliyim, kendime şöyle resimdeki gibi beli kuşaklı, kocaman bir hırka örmek istiyorum, inşallah kış bitmeden giyebilirim...


Bir de şu aşağıdaki modelin hastasıyım. Acaba mor ipten yapsam böyle güzel durur mu? Bakmayın öyle, mor ip fabrikası soymuş değilim(henüz). Biliyorum, kolunu bitirmeye çalıştığım da mordu... Sadece tesadüf... Hem tonları farklı farklı bu iplerin... Galiba sonbahar gelince bendeki mor renk sevdası da şiddetleniyor. Yazın mesela mavi ağırlıklı, genelde pastel renklere düşkün biriyimdir. Mor seviyoruz dediysek deli gibi sürekli mor giyen, takıp takıştıran bir insan değilim yani, içiniz rahat olsun.



 Bu arada tüm bu okul koşuşturmacasının içinde ütülenecek çamaşır dağı tehlikeli boyutlara ulaştı. Çocuklardan birisi altında kalmadan ortadan kaldırmam lazım o yığını. Yine de haftasonu demek neşe demek değil mi blog? O şekilde düşünmeye devam. Acı yok!

26 Eylül 2011 Pazartesi

Merak ediyorum da,


Benim gibi,

Kargosunu almaya gitmek için Yurtiçi Kargo şubesinin yerini Google Earth'den bulup, gideceği güzergah üzerinde yolunu kaybetmemek için cep telefonuyla bilgisayar ekranındaki uydu görüntüsünün fotoğrafını çekip öyle evden çıkan, ama şirket kaşesini evde unuttuğu için kargoyu teslim alamadan eve geri dönen,

Oğlunun evde unuttuğu iskelet maketini ilk teneffüste okula götürmek için evden fırlayıp ipin ucunda sallanan bir iskelet maketiyle asansördeki apartman sakinlerinin ödünü patlatan,

"İnternetten dizi izleyeceğim" diye bilgisayarı televizyona bağlamaya çalışıp araya giren duvar sayısı yüzünden wireless modem salonda çekmeyince gecenin 11'inde ta arka odadan salona 20 metrelik kablo ile internet hattı çeken,

"Bu kadar laf işitmişken hayatta bunu unutmam" diye not almayarak Özgür'ün tembihlediği şeyi yapmayı yine unutup bir araba azar işiten,

Ne zaman Özgür'den gizli, internetten kitap ya da yün siparişi verse bir şekilde yakalanıp herşeyi yüzüne gözüne bulaştıran,

Yeğenleriyle birlikte toplam 4 çocuğu kahvaltı ettirip, giydirip, hazırlayıp okula vaktinde yetiştirmeyi başaran ama çocukların beslenmesine yemeklerini yiyebilmeleri için çatal kaşık koymayı unuttuğunu farkeden ve sırf bu yüzden okula fazladan bir defa daha gidip gelmesi gereken,

Ekmek almak için markete gidip ekmek hariç bir sürü ıvır zıvır alıp dönen,

İkea marka koltuğun kırılan parçasını almaya gelmekte geciken DHL yetkilisini telefonda azarlayıp resti çeken kocasının arkasından DHL'i arayıp "Eşim makina imalatçısıdır, müşteri memnuniyeti için Pazar günü bile Tunceli'ye Şırnak'a hatta Kuzey Irak'a servis yollayan insandır. Bu tip şeylere asla tahammül etmez. Bugün söz verdiğiniz gibi gelin, bu parçayı alın, yoksa bir daha kendisini ben bile tutamam. Artık DHL Genel Merkezi mi arar nereyi arar bilemem. Bu arada benim numaram şu, bir daha bu konuda beni arayın..." diyen,

Gecenin bir yarısı çocukları tuvalete kaldırmak için saat kuran, kurduğu alarmın sesiyle uyanmayı başardığında da gecenin 3'ünde tuvalete kendi gidip çocukları kaldırmayı unutarak tekrar yatıp uyuyan başka biri daha var mıdır ki?...

22 Eylül 2011 Perşembe

Sway

Geçenlerde internette Dean Martin ve Paul Anka şarkılarını ararken tesadüfen bu videoyu buldum. Sizi bilmem ama ben izlerken çok eğlendim. Tam da bir zamanlar Sezen Cumhur Önal'ın dediği gibi "kadife gibi bir ses", eh şarkı zaten güzel. Klip desen, başlı başına bir şaka gibi.  Hele alttaki "cigarette in one hand, booze in the other.. how cool can a singer be?" yorumunu okuduğumda resmen koptum. Burada paylaşmadan edemeyeceğim. Sizin de gününüze renk katsın...  :-)


21 Eylül 2011 Çarşamba

Okul ve börtü böcek muhabbeti

Okul açıldı bir yorgunluk, bir yorgunluk bende sormayın gitsin. E okul yeni, öğretmenleri ve arkadaşları yeni, oğlanlar okulda mahzun kalmasın diye her dakika okula gider gelirsem olacağı budur elbet. Ama blogcum öyle böyle değil yaşlanıyorum galiba. Hiç böyle yorgunluktan serilip kalmamıştım daha önce. Hele ilk gün, akşam yemeğini pişirecek halim bile kalmadı da imdadımıza bir tane çevirme tavuk yetişti. Pilav vardı, yanına bi tek salata yaptım, hazır pişmiş tavuğu da ben pişirmişim süsü verip koydum benim adamların önüne. Özgür tek söz söylemeden yedi yemeğini ama benim içim rahat etmedi, muhabbet olsun diye, "O kadar yoruldum ki valla uğraşamadım yemekle, hazır pişmiş  tavuk aldım" dedim. "Farkındayım" diye cevap verdi. "Nasıl?" diye şaştım bir de salak gibi. Be kadın senin poşete tıkıp fırında kızarttığın tavukla bunun uzaktan yakından alakası var mı hele bi düşün de sonra şaşır di mi? Ama yok, yorgunluk aklımı da başımdan almış olmalı. Özgür güldü, tavuğu gösterip  "Kör değiliz herhalde" dedi "Anladım yorgun olduğunu boşver" diye de ekledi. Sevinmem mi lazım yoksa sinirlenmem mi tam çözemedim ama boşverdim yorgunluktan.

Üstüne 3 gece defter-kitap kaplama işkencesine maruz kaldım. Niyeyse bizim öğretmenlerimizde, defter ve kitapları rengarenk kap kağıtlarıyla kaplanmış bir öğrencinin zihni, eğitim öğretime daha açık olur gibi bir inanış var. Tamamen şehir efsanesi bence, bir mühendis olarak henüz mantıklı bir açıklama bulamadım bu işe. Ezik ezik akşamları çayımı alıp televizyon karşısında çocukların defter ve kitaplarını kapladım. Biz öğrenci velileri olarak ne zaman bu işe bir dur diyeceğiz çok merak ediyorum. Öğretmenler bilmiyor mu sanki bir ilkokul öğrencisinin tüm defter kitaplarını annesinin ya da babasının kapladığını? Bal gibi de biliyorlar da işte bu eziyet neden onu çözebilmiş değilim. Ne oluyor yani defter kitabı kaplı olmayınca? Belki de olay şu; öğretmenler birleşti, dediler ki "Senede 9 ay bu çocuklar bize emanet. Biz koruyup kollayacağız, ana babaların içleri rahat olsun ama bunun bir bedeli olmalı elbet, diyelim ki tüm defter ve kitaplarını kaplasınlar. Anlasınlar dünyanın kaç bucak olduğunu"

Neyse bu okul eziyeti bir de Özgür'ün varlığıyla birleşti bana uykusuz geceler olarak geri döndü. O yüzden belki de bu yorgunluk durumları. Geçen gece bu zaten geç geldi eve. Bir de bizim çalışma odası olarak kullandığımız odada iş evrakları ve faturalar vs içinde eşinirken bir böcek buldu. Tabii ki o esnada ben, tahmin ettiğiniz üzere, sevdiğim bir dizinin yeni bölümünü izlemekteydim. Apar topar beni çağırdı "Çabuk gel kene buldum" diye. "Özgür deli misin? 8. katta kenenin ne işi var? Uçacak değil ya bu? Senin pantolonuna falan yapışıp gelmiştir, her gün dağ bayır gezip farklı farklı su kaynaklarına giden bir tek sen varsın aramızda" dedim. "Yok efendim geçen hafta ben sadece tek bir tesise gittim. Hiç öyle dağ, tepe, ormanlık bir yerde değil orası. Hem günde kaç kere dezenfekte ediliyor bir su tesisi haberin var mı senin? Ne işi var su kaynağında kenenin? Bu kesin dışarıdan gelmiş" dedi.
Kene

Tabi ondan sonra benim dizi yalan oldu. Önce uyuyan çocukları çırılçıplak soyup iyice inceledik, herhangi bir yerlerine yapışmış kene var mı diye. Saçlarının arasına bile baktım. Çocuklarda kene bulamayınca oturduk keneler uçabilir mi diye uzun ve detaylı bir internet araştırması yaptık. Bu arada Uğur'un uykusu açıldı, bir baktım gözlüğünü de takmış gelmiş, arkamızdan ekrandaki kene resimlerine bakıyor. "Sen ne yapıyorsun burada? Gidip yatsana oğlum" dedim, ekrandan gözlerini ayırmadan "Uykum kaçtı anne" diye cevap verdi. Neyse zar zor onu ikna edip yatağına geri gönderdik ve biz araştırmaya geri döndük. Yüzlerce kene fotoğrafından ve onlarca sayfa yazı okuduktan sonra dedim ki "Özgür bu sanki keneye pek benzemiyor. Tamam hortuma benzer bir ağzı var ama bak keneye örümcekgillerden demişler bunun hiç örümceğe benzer yanı yok. Hayvanın ayakları yandan değil göğsünden çıkıyor, ön bacakları kene gibi uzun değil, fazladan 2 tane de anteni var bunun." Sonra Özgür de iyice inceledi hayvanı "Haklısın bunu 6 bacağı var bak keneler 8 bacaklıymış" dedi.

Bu arada saat gecenin 1'i olmuştu bile. O saatten sonra da kene olmak suçuyla itham edip kapalı bir kavanoza hapsettiğimiz hayvanın ne olduğunu anlayabilmek için uğraştık. Uzun çabalardan sonra evde bulduğumuz böceğin kene değil pissodes notatus da denen, uçabilen çam kültür hortumlu böceği olduğunu anladık. 


Pissodes Notatus

Ondan sonra Özgür'ün tepkisi şu oldu "Yazııık, çam ağacı yiyormuş meğer, salalım gitsin".... Gecenin 2'sinde pencereden saldı hayvanı da biz de yatıp uyuyabildik. Bana kalsa daha böceği ilk bulduğunda kene olamayacağını söylemiştim ama Özgür'ü ikna etmek zor iş.  Evde Özgür gibi evhamlı bir adam varken daha ben çook uykusuz kalırım gibime geliyor.

14 Eylül 2011 Çarşamba

Teksas mı bura?



Özgür'ün şamar oğlanı olarak çalışmalarım devam ediyor. Tatilden döndük döneli her Allah'ın günü "sadece 5 dk'lık telefon görüşmesi" diyerek üzerime yıktığı işlerle öğleden sonra 2'ye-3'e kadar uğraşıyorum. O saatten sonra zaten temizlik mi yapayım, yemek mi, yoksa ütü mü paniği içinde iki ayağım bir pabuca girdiğinden herşey yarım yamalak oluyor. 

Evi görseniz her yer bir parmak toz. Eski kovboy filmlerinde savrulan otlar gibi, toz yumakları parkelerin üzerinde bir sağa bir sola yuvarlanıyor. Bir haftadır fırsat buldukça tatilden getirdiğim kirli çamaşırları yıkayıp kurutup istifliyorum. Yine çamaşır dağı büyümeye başladı bir köşede. Haftaya pazartesi okul açılacak, çocukların forma eksiklerini tamamlamak için canım çıktı. Malum yeni taşındık, ne nerede hiç bilmiyorum. Pazartesi sabahı çocukları taktım koluma yürü babam yürü, tüm çarşıları alt üst ettik yeni okulun giysilerini bulacağız diye. Epey yorulduktan sonra hallettik işleri ama öğlen ancak eve dönebildik.

Heyecanla okulun açılmasını bekliyorum blogcum. Okul açılsın şu iki oğlanın yaygarasından kurtulayım,  işte o zaman başlayacak benim tatilim inşallah. Okul açılınca günde 20 defa çocukların kavgalarında arabulucu olmam gerekmeyecek. Evin içinde güreşen, evi başıma yıkmaya azmetmiş oğlanlar olmadan, bilgisayar başında oturabileceğim. Ayağımı uzatarak televizyon izleyeceğim, sakin kafayla kitabımı okurken sıcak çayımı ya da kahvemi yudumlayacağım. Telefonda işle ilgili konuşmalar yaparken arka fonda bağıran çocukların sesi ya da televizyondan gelen çizgi film replikleri olmayacak. Televizyon izlerken tam da esas oğlanla kız öpüşüp sevişmeye başladığında veya en dehşet verici görüntüler ekranda belirdiğinde hop diye odaya dalan çocuklar olmayacak çünkü erkenden yatacaklar artık. 

Bu size de olur mu hiç? Bizimkiler saatlerce odalarında oynarlar biz de gayet aklı selim bir şeyler izliyor oluruz. Tam çocuklar odaya girdiğinde bir bakarım filmin iki kadın kahramanı aniden öpüşmeye başlar veya 1,5 saattir tık olmayan filmde tam da o anda gayet açık bir sevişme sahnesi çıkıverir.  Hiç olmadı, tam çocuklar geldiğinde acaip kanlı dehşet verici bir cinayet işlenir falan. Böyle zamanlarda çocuklar ekrandaki ilginç şeye kilitlenmiş bakarken ve ben panik içinde kumandayı ararken, Özgür söylenir de durur bana. Nasıl sinirlenirim bu huyuna anlatamam. Kendisi de benimle izler durur onca zaman, ama tam da görmemeleri gereken şey ekranda çıktığında çocukların televizyon izleyecekleri tuttu diye ben suçlu olurum. Sanki bilerek yapıyorum. Senaryoyu ben yazmıyorum ya! Ne bileceğim ne zaman ne olacak filmde? Ayrıca daha önce izlediğim bir şeyi de tekrar tekrar izleyecek halim yok ya, deli miyim ben? Zaten çocuklu bir kadın olarak televizyonda birşeyler izlemeye zor imkan buluyorum. Vaktim olsa televizyon kapılmış oluyor, televizyonu boş bulsam ve izleyecek vaktim de varsa bu sefer izleyecek bir şey bulamıyorum. Kırk yılın başı denk getirip ağız tadıyla bir şey izleyeyim dediğimde de böyle şeyler olmuyor mu, hasta oluyorum.

Bir de bütün hafta heyecanla beklediğim bir dizi başlamaya görsün, tüm evin ahalisinin ille benimle bir işi olur. Ya birşeyleri arayıp bulamazlar, illa gelir bana sorarlar. Ya oğlanlar kapışır gelir tam dizinin en heyecanlı yerinde bana birbirlerini şikayet ederler. Ya da en fecisi; Özgür elinde bilgisayarıyla birlikte gelir oturur yanıma, sonra da izlemediği diziyle ilgili sorular sorar durur. "Aaa bu adam hapse mi girdi?", "Filanca kadın yok ortada, ne oldu ona?", "Bu kadının kocasına ne oldu?", "Falan karakter ne yaptı da sevgilisiyle arası bozuldu?" O sordukça ve ben dizide olanları Özgür'e anlatmaya çalıştıkça dizinin izlemekte olduğum yeni bölümünün de içine edilir. Sonra tam ben "Hah herşeyi sordu ben de anlattım, artık bundan sonrasını takip eder" dediğim, dizinin en can alıcı yerinde, bir bakarım Özgür telefonla konuşmaya başlamış. Ben konuşmaları duyabilmek için "Şşşşt, sessiz ol!" derim. O car car car konuşur durur telefonda 1 saat, beni uyuz eder. Dizinin en heyecanlı yerinde söylenen hiçbir şeyi duyamamanın siniriyle Özgür'e el kol işareti yaparım "git içeride konuş" diye. Hiç oralı olmaz. Sonra reklamlar girdiğinde tabi ki telefon konuşması biter ve dönüp bana sorar; "Eeee? Kadın söyledi mi adama??!!" İşte o an gırtlağını sıkasım gelir. Hatta kendimi kaybedip  "Senin yüzünden hiçbir şey anlamadım ki" diyerek bir iki  defa yakasına yapışmışlığım vardır.

Hayır sürekli takip etmediğin bir diziyi niye merak edersin be adam? İzlemiyorsun madem, ne sorup duruyorsun? Soracaksan, otur adam gibi izle, beni de yorma. Hadi sordun öğrendin, baktın hoşuna gitmedi, eh bari dır dır etme de iki kuruşluk zevkimle beni başbaşa bırak. Bir de gördüğü tek bir sahneden yola çıkarak tüm dizi için genelleme yaparak konuşup eleştirmiyor mu... Aman filanca şey ne saçmaymış, adam öyle yapacağına şöyle yapsaymış. Bu saçma şeyleri izlemek için harcadığım zamana yazıkmış. Özgür'le dizi izlemek kadar sinir bozucu birşey daha yoktur. Bir de diziler konusunda öyle balık hafızalı bir adam ki anlatamam. İzlediği şeyleri bile unutur, dönüp tekrar tekrar sorar. 
Artık dizi sezonu açıldı, eskilere ilave olarak neredeyse her gün yeni bir dizi yayına başlıyor. Bu sezon ve özellikle bu akşam Muhteşem Yüzyıl'ın yeni bölümünde beni epey gerilimli saatler bekliyor anlayacağınız.

8 Eylül 2011 Perşembe

Evim, Güzel Evim


Ne de olsa çok meşhur ya da sosyetik bi şahsiyet değilim çok şükür, dolayısıyla fark etmemiş olanlar için söylüyorum; bir süredir yoktum buralarda. Güzide bir tatil beldemizin, yüzlerce otelinden birinde bünyeyi serinletmeye ve dinlendirmeye gitmiştim. Deli miyim neyim bilmiyorum, ama 7 gün çok fazla geldi be blog.

Malum, umumi tuvalete yalınayak girmemesi gerektiğini bilmeyen turistlerle aynı otelde kalmak insanda asabiyet yaratabiliyor. Ya da binlerce kilometre yol tepip tatile ülkemize gelen insanların, güzelim deniz dururken havuz başında tıklım tıkış serinlemeye çalışmasını anlamak ta mümkün değil. Hele hele açgözlü insanların açık büfeden yiyemeyecekleri kadar çok yemeği alıp sonra da atılmaya bırakmalarını izlemek katlanılması imkansız bir işkence oluyor. Hatta itiraf ediyorum, zaman zaman lobideki koltuklara ıslak mayoyla gelip oturan bazı salakları da bi tokat çakıp duvara yapıştırasım geldi ama tuttum kendimi. Rus kadınların üşenmeyip onca yoldan en sivrisinden topuklu ayakkabılarını taşımaları da ayrıca gözlerimi yaşarttı. Biz akşam yemeğinde üzerimize birer kot pantolon ve tişört geçirip, sandalet ve terliklerle gezerken onlar allı pullu şeyler giyip, sivri topukları üzerinde makyajlı halde salınıp durdular.

Biz ailece elimizden geldiği kadar mazbut ve de israftan uzak bir tatil yaptık. Her ne kadar tatlılar yüzünden kendimi kaybetmiş olsam da dün akşam eve dönüp tartıldığımda, bu tatilden sadece 600gram alarak döndüğüm için kendimle gurur duydum. Ama bir defa daha " ultra mega herşey dahil" tatil konseptine uygun insanlar olmadığımıza kanaat getirdik Özgür'le. Animasyon ekibini dövmek isteyen, her bulduğu ingilizce konuşan turiste özgeçmişimi anlatayım diye yırtınmayan, havuz başında ya da plajda avaz avaz müzik çalmasın, bu kadar yemek ziyan olmasın diye dertlenen insanın "herşey dahil" otelde tatil yapması kadar saçma birşey yokmuş. İmkanımız olduğunda, karavancılığa geri dönmeye karar verdik Özgür'le. Ama kısmetse, inşallah bu sefer çekme karavan değil motokaravan alıp gönlümüzce gezip tozmayı planlıyoruz.


Neyse bize bir asır gibi gelen tatil dün bitti, eve geldiğimizde hepimiz çok sevindik. Eşyalarım, evim, kendi banyom ve mutfağım gözüme hiç bu kadar canayakın ve sıcak görünmemişti.  Bu sabah itibariye, çocukların yeni okullarına kayıtlarını da yaptırdık. Artık 2011-2012 eğitim öğretim yılına resmen hazırız. İnşallah çocuklar yeni okullarına kolay adapte olurlar.