30 Mayıs 2012 Çarşamba

Canavar

Sabah okul yolunda yürüyorduk. Birinin eli sağ avucumun içinde, diğerininki sol avucumda yavaş yavaş, yokuş yukarı konuşarak çıkıyorduk. Uğur dedi ki;
"Anne biliyor musun dün okulda siyah, yaşlı bir kedi vardı. Herkes gelmiş sevip okşuyordu sonra büyük abilerden biri tüm ağırlığıyla zıplayarak kedinin kuyruğuna bastı".
"Eeee? Ne oldu sonra?"
"Ne olacak kedi kuyruğunu sürükleyerek kaçtı gitti, canı çok acıdı herhalde çok kötü bağırdı"

Bir an tüm olay gözümün önünde canlandı ve yüreğim sızladı. Neye daha çok üzüldüm bilemedim. Kediye mi? Benim gibi yumuşak kalpli, merhametli çocuğumun böyle bir olaya şahit olmasına mı? Aradan saatler geçtiği halde bu olayı düşünmek bile beni rahatsız ederken gözlerinin önünde olması Uğur'u nasıl üzdü ve huzursuz ettti kim bilir diye düşünmenin verdiği iç sıkıntısına mı?... Hangisi daha kötü bilemedim. Kendimi öyle salak öyle aciz hissettim ki...

Neden böyle hayat? Hepimiz aynı şekilde geliyoruz bu dünyaya, masum, tertemiz ve saf. Ne oluyor da değişiyor insanlar? Bu kadar merhametsiz, bu kadar kalpsiz olmaya bizi iten ne? Kötülük içimizde mi yoksa sonradan mı öğreniliyor? Biz mi öğretiyoruz çocuklarımıza şiddeti, acımasızlığı, öfkeyi? İnsan olarak öyle çok şeyden korkuyoruz ki... Karanlıktan, yangından, felaketlerden, hortlaklardan, cinlerden, canavarlardan, vahşi hayvanlardan, yılanlardan, köpeklerden, yükseklikten, kapalı yerde kalmaktan, iğne olmaktan, bağlanmaktan... Sanki çok naif, çok hassasmışız gibi her gün yeni bir korku kaynağı icat ediyoruz. Kendi zihnimizin yarattığı öyle çok  fobi var ki unutuyoruz, esas korkmamız gereken kendimiziz aslında. Bu dünyanın canavarları biziz. Ve asıl sorun; nasıl koruyacağız çocuklarımızı kendimizden?

29 Mayıs 2012 Salı

Haftanın özeti ve yine hayat muhasebesi

Bir süredir fazla yazı yazamadım. Zaman öyle hızlı akıp gidiyor ki.. Hiçbir şeye yetişemiyorum sanki. İstediğim kadar okuyamıyorum, istediğim kadar çok el işi yapamıyorum. İzlemek istediğim bir sürü dizi, film ve belgesel var ama diğer yandan neredeyse her gün makinadan ütülenecek yeni bir şeyler çıkıyor. Evin tozlanma hızına hele hiç yetişemiyorum. Her gün havalandırdığım için midir bilmiyorum ama deli gibi temizlik yapıp kendimi paralasam da bakıyorum 2 gün sonra yeniden her yer toz olmuş  nasıl sinir oluyorum anlatamam. Zaten ev işlerinin zaman kaybı olduğunu düşünen bir insanım ve bu durum benim için hiç te teşvik edici olmuyor yani. Çamaşır katlarken veya toz alırken insan harcadığı zamana acır mı? Ben acıyorum işte. Her gün aynı şeyleri tekrar tekrar yapmaktan bazen o kadar sıkılıyorum ki bir iş bulayım şu çemberi kırayım diyorum. Sonra düşünüyorum, çalışmaya başlasam ne olacak? Ben yapmazsam evde başka kimsenin elini sürmeyeceği işler bunlar, gündüz işte çalışıp akşam eve dönüşte yine ben yapmak zorunda kalacağım bu sefer, biliyorum.

İşin özü arada Özgür'ün üstüme yıktığı basit muhasebe işleri hariç zorunlu ev hanımı yaşantım son sürat devam ediyor. Bu "evinin kadını" rolü iyice üstüme yapıştı sizin anlayacağınız. Benden başka ne olurdu hatırlayamıyorum bile. Özgür'ün rica ettiği şeyleri de binbir şikayetle, istemeye istemeye yapıyorum çünkü severek yaptığım şeyler değil hiç birisi. Oldum olası nefret etmişimdir muhasebeden, hiç "ben muhasebeci olayım" diye hayallerim yoktu ne yalan söyleyeyim. Ama mecburen iş yerine gelen faturaları düzenleyip, cari hesaplara işleyip muhasebeciye gönderiyorum. Ödemeleri, gelen ve giden faturaları, çalıştığımız firmaların cari hesaplarını kontrol ediyorum. Ben karın tokluğuna, part time çalışan bir ön muhasabeci oldum resmen. Daha önce de Özgür'ün makina projelerine teknik ressam olarak hizmet veriyordum. Kulağa eğlenceli geliyor belki bunlar ama insanın patronu kocası olunca hele de yaptığı işten zevk almayınca hiç te öyle olmuyor maalesef.  Gerçekten yapmak istediğim şeyin ne olduğunu bulamıyorum. Bir takım şeyler geliyor aklıma ama yatırım maliyetleri cesaretimi kırıyor. Doğru zaman değil belki de...

Kısaca bu aralar yine bir hayat muhasebesi kafamın, kalbimin içinde dönüp duruyor.  Diğer yandan havalardan mı nedir, bir yorgunluk bir üşengeçlik hali içindeyim ki sormayın gitsin. Kendi kendime sinir oluyorum. Her şeyi erteleyip duruyorum. Bloga yazı yazmak ta buna dahil. Havalar beni herekete geçirecek kadar ısınamadı galiba. Neyse geçen hafta neler yaptığımı size hızlıca özetleyeyim, anlaşalım.

Battaniyeyi epey büyüttüm. 


Özgür fuarda sürünürken biz çocuklarla parkta dondurma keyfi yaptık

Onlar top oynarken,

Ben örtümü serdim yere

Sırtımı verdim bir incir ağacına, kah kitap okudum

Kah yapraklarını seyre daldım

Sonra geçen gün farkettim ki pence önü bahçem renklenmeye başlamış. Nihayet sardunyalarım çiçek açıyorlar.. Renkleri sürpriz oldu benim için. Kıpkırmızı tek tip sardunyalardan daha çok seviyorum ben bu farklı renkte olanları.



Fesleğenlerim de büyümüş, şöyle domatesli, sarımsaklı güzel bir fesleğenli makarna yapma zamanı gelmiş

Bir de geçen sene taşındıktan bu yana açmadığım küçük bir kutu vardı dolabın dibinde. Geçen gün merak edip bakayım hele içinde ne varmış dedim, zamanında stokladığım iş orlonlarım çıktı içinden. Nasıl sevindim anlatamam. Allah sevindirmek istediği kuluna önce eşeğini kaybettirir sonra da buldururmuş derler. Doğru galiba :)


25 Mayıs 2012 Cuma

Kitap Mimi!

Sevgili Nar Çiçeği'm beni mimlemiş. Epeydir fırsat kolluyordum bu mimi cevaplamak için. İşte nihayet cevaplarım aşağıda. Umarım siz de yazarken benim eğlendiğim kadar okurken zevk alırsınız. 


1-Ne sıklıkla kitap okursunuz? 
Çok çok istisnai bir durum olmadıkça hemen her gün kitap okurum. Gün içinde fırsat bulamasam da gece uyumadan önce mutlaka okumaya çalışırım. Hemen her yerde kitap okuyabilen bir insanım. Eskiden daha çok fırsat buluyordum kitap okumaya. Nereye gitsem çantamda gezdirirdim kitabımı, üniversitedeyken otobüslerde, ders aralarında kantinde, parktaki bankta, orada burada, çalışırken de serviste veya minibüslerde okurdum. Şimdi neyse ki oraya buraya taşımam gerekmiyor kitabımı. Evde okuyorum çoğunlukla. Aynı anda bir kaç kitabı okuduğum da olur. 


Çocuklar küçükken onları ayağımda sallarken kitap okurdum. Ömer küçücük bebekti, uykusu gelince ağzında emziğiyle gider gelir sırasıyla önce yastığını, sonra bir tane temiz bezi ve de okuduğum kitabı getirir atardı kucağıma. Önce altını değiştirir sonra da ben kitabımı okurken ayağımda sallardım onu, iyice alışmıştı bu rutine.  


2-En sevdiğiniz yazarlar?
Çok ayırım yapmıyorum aslında. Bazen çok sevdiğim yazarların sevmediğim kitapları oluyor. Ya da hiç adını duymadığım birini okuyup yeteneğine hayran kalıyorum. Klasik kitapları çok severim. Zira en sevmediğim şey bir kitabı büyük bir hevesle alıp ta sonradan hayal kırıklığına uğramaktır. Klasik romanlarda öyle bir ihtimal çok az olduğu için klasikler favorim. Yenileri de alıyorum tabii ama mesela Jane Austen'in tüm kitaplarını gözü kapalı alırım. Ya da Rus yazarlar, Gabriel Garcia Marquez, Paulo Coelho... Korkarım böyle uzayacak bu liste


3-En Beğendiğin kitaplar
Pek çok beğendiğim kitap oldu, hangi birini yazsam ki.. Bende en çok iz bırakan "Vadim O kadar Yeşildi ki.. " idi sanırım. Jose Saramago'nun "Bütün isimler" kitabı ise Dostoyevski'nin Şuç ve Cezası gibi bir şaheser çıktı. Çok güzel bir psikolojik romandı hayran kalmıştım yazara. Fakir Baykurt'un Tırpan'ı da mesela boğazıma bir yumruk gibi oturan kitaplardan biriydi. Uzun süre etkisinde kalmıştım. Umberto Eco'nun Gülün Adı 'da her daim favorilerimden biridir. Geçenlerde okuduğum Rüzgarın Adı ve Bilge Adamın Korkusu da çok güzeldi. Çok büyük zevkle okudum. Bir de Yüzyıllık Yalnızlık'ı okurken çok büyük bir zevk aldığımı hatırlıyorum. Göçebe de ummadığım kadar iyi çıkan kitaplardan biriydi mesela. Paulo Coelho'nın Simyacı'sı ve Richard Bach'in "Mavi Tüy"ü unutamadığım, acaip ufkumu açan, beni değiştiren kitaplardır. Steinbeck'in Mutsuzluğumuzun Kışı diye bir kitabına da hayran kalmıştım. Bir yerlerden bulup yeniden okumalı.


4-Yerli yabancı hangi yazarların kitaplarını daha çok tercih edersin?
Çoğunlukla yabancı yazarlar ağırlıklı oluyor okuduğum kitaplarda. Özelllikle yaptığım bir şey değil ama öyle oluyor.


5-Bu güne kadar en beğendiğin kitap serisi?
Patrick Rothfuss- Kral Katili Güncesi (Rüzgarın Adı- Bilge Adamın Korkusu- 3. kitap daha çıkmadı)
Nermin Bezmen - Kurt Seyit&Shura ve Kurt Seyit & Murka
Tolstoy- Anna Karenina (sizi bilmem ama benim okuduğum 4 ciltti sanırım o da seri sayılır :P)
Dostoyevski - Suç ve Ceza (kaç ciltti hatırlamıyorum şu an)
Suzanne Collins'in Açlık Oyunları serisi de iyiydi bence. 



6- Daha çok hangi tarz okumaktan hoşlanırsın? 
Klasik Romanlar - (İlle de tam metinden çeviri olacak. Kısaltılmış çevirileri hayatta okumam. Bir de orjinal dilden çeviri olsun diye dikkat ederim. Orjinali fransızca olan bir kitabın İngilizce baskısının Türkçe çevirisini almam mesela. Suyunun suyu gibi bir şey oluyor. Anlamsız.)
Tarihi Romanlar - (Gerçekçilik payı olan, ciddi bir araştırmaya dayananlar tercihim. Bu açıdan Literatür Yayınevinin Tarihsel Romanlar Serisi favorim.)
Fantastik Edebiyat - 


Bir de ilginç araştırma kitaplarını severim. Tarihi olabilir, mistik olabilir. Erich Von Daniken'in Tanrıların Arabaları kitabı gibi ufuk açan araştırma kitaplarının hastasıyımdır.


7-En son hangi kitabı okudun? 
Patrick Rothfuss- Bilge Adamın Korkusu


8-Şu an hangi kitabı okuyorsun? 
George R. R. Martin -Taht Oyunları (yarısını geçtim)
Zecharia Sitchin - Kayıp Diyarlar (Bu da eski uygarlıklarla ilgili bir kitap, epeydir sürünüyor elimde)
Fütuhu'l Gayb - Abdülkadir Geylani (bu da bir iki cümle okuyup sindirmesi zaman alan kitaplardan)


Çok alakasız bir liste oldu bu farkındayım.. :P


9-Kitap blogları hakkında ne düşünüyorsun? Yeterli mi? 
Kitap blogu takip etmiyorum açıkçası. Zevkler insandan insana değişir. Aynı kitabı farklı zamanlarda okumak bile çok şey değiştiriyor. Haliyle yakından tanımadığım, benimle aynı zevke ve anlayışa sahip olduğundan emin olmadığım insanların kitap tavsiyelerini pek ciddiye almıyorum. Sonu genelde hüsran oluyor çünkü.


10-Kitap okumak sizin için ne ifade ediyor? 
Kitap okumak benim için bir ihtiyaç. Okumadığımda bir eksiklik hissediyorum. Güzel vakit geçiriyorum, bir şeyler öğreniyorum, kendimi unutuyorum kitap okurken. Kendi kendime çok düşünmüşümdür bir kütüphanede veya kitapçı dükkanında part-time bir iş bulsam diye. Aradım da hatta ama henüz öyle bir fırsat çıkmadı karşıma. 


Bu güzel ve eğlenceli mim için Arzu'ya teşekkürü bir borç bilirim. Eğer isterse Yasemin'in bu mimi cevaplamasını cidden çok isterim. Bir de Resimli Günlük blogunun sahibi Özlem'in hiç sesi soluğu çıkmıyor bu aralar neler okudu neler yaptı merak ediyorum ona gönderiyorum bu mimi.

22 Mayıs 2012 Salı

Proje Proje dedin, başımın etini yedin


Okulun kapanmasına 3 hafta kaldı ne yapsam bilemiyorum. Bir yanım bir an önce tatil gelsin istiyor diğer bir yanım "koca yaz tatilinde iki çocukla evde ne halt edeceksin?" deyip duruyor. Tek bildiğim bu proje ödevleri yüzünden içim daraldı  blogcum. Öğretmeni Ömer'e Mayıs başında tam 4 tane proje ödevi ve 1 ay da süre vermiş. Benim Ömer tam bir görev adamı. Kendisine ne söylendiyse onu mutlaka yapar, hoşuna gider veya gitmez orası ayrı. İstemediği bir şeyse hem söylenir hem yapar. Kah şikayet eder, kah ağlar zırlar veya avaz avaz bağırıp çağırır ama ne söylendiyse aynen yapar. O yüzden yapması gereken bir ödev, bir görev vs varsa rahat edemiyor. Ne gerekiyorsa en kısa zamanda yapılmalı. Yoksa benim başımın etini yiyor.

Mayıs başında başladı söylenmeye. "Bugün Mayıs'ın 10'u Anne, 20 günümüz kaldı nasıl yapacağız o kadar şeyi 20 günde?" dediğinde patladım artık "Oğlum evladım, 20 gün az süre mi? Rahat bırak beni tam zamanında hepsi bitmiş olacak, güven bana. Yeter artık, stres yapma kendini de beni de germe" diye savdım başımdan ama yok her gün soruyor "Karton aldın mı?" "Neyle yapacağız evi?" "Bayraklar var bi de" "Yapboz yapacağız daha"  "Akrostiş yazacağız Vücudumuzla ilgili..." bıdı bıdı ...
"Elinin körü artık,vücudumuzla ilgili akrostişi nasıl yazalım biz oğlum" dedim. Dedim ama ufaktan da gerilmeye başladım ben bu akrostiş olayını duyunca. Sonra okulda baktım çocuklar tek tük getirmeye başladılar ev maketlerini. Projelerden birisi basit geometrik şekilleri kullanarak bir ev maketi yapmaktı. Tüm o projeleri anne babaların yaptığını artık cümle alem biliyor ama bir baktım çocuğun biri elinde devasa bir şato ile gelmiş okula. Hiç abartmıyorum silindir şeklinde ince uzun kuleleri olan, en az 30-40 cm yüksekliğinde devasa bir şatoydu resmen. Yuh artık, ödevleri anne babaların yaptığını hepimiz biliyoruz da işi sidik yarışına çevirmenin ne alemi var? Tamam mimar veya inşaat mühendisi olabilirsin ama böyle basit bir makette ne demeye böyle coşuyorsun? İhaleye girmeyeceğiz ya!  Altı üstü  8-10 yaş arası çocuklar bir not alacak sonra da okulda o maketlerin üstünde tepinecekler... Buna uygun bir şey yap işte, şato ne oluyor?

Bu şato olayından sonra bende gerilim had safhaya ulaştı. Çünkü çocuk diğer ödevleri gördükçe benden beklentisi de artıyor. Ama benim de kabiliyetlerimin bir sınırı var, mucize yaratamam ki. Ayrıca bir okul ödevi için ne demeye o kadar uğraşayım? Neyse, önce basit olanları temizleyelim dedik. Bayrak ve 5 duyu organı konulu ödevleri yaptık." Vücudumuz" konulu akrostişi de yazdık. Epey zor oldu ama Uğur, ben Ömer üçümüz beraber başardık. Güzel de oldu, öğretmeni çok beğenmiş hatta.

İki ödev bitince geriye kaldı maket ve yapboz ödevleri. Ömer sızlanmalarını daha da arttırdı. "Anne herkes getirdi verdi ödevini, ben kaldım. Üstelik orada 30 Mayıs yazıyor ama 28'inde notlar işlenecekmiş karnelere. 30'unda götüremeyiz yani" diye zırıldadı durdu. Dün gece artık yeter dedim, korkunun ecele faydası yok. "Yapalım da verelim şu ödevi sen de rahat et ben de..." diye giriştim maket olayına. Gördüğünüz gibi bizimkisi gayet mütevazi bir ev oldu. Çatısını biraz ilginç şekilde bağladık o kadar. Çok ta fazla bir esprisi yok, basit bir ev işte. Sonuçta bu da sözde 8 yaşında bir çocuğun ödevi değil mi? Abartmanın lüzumu yok. Şimdi bir tek puzzle kaldı geriye. Allah aşkına kim seçiyor bu proje ödevlerinin konusunu? Gelip beni bir görsün...İki çift lafım var kendisine...

18 Mayıs 2012 Cuma

Boşveeer

Geçenlerde eski videoları izlerken 1,5 yaşındaki Uğur'un yüzünde gördüğüm o çapkın, yan yan gülümsemenin aynısını (ki ben Bruce Willis gülüşü diyorum ona)  geçen hafta okul kapısında, arkasını dönüp bana el sallayan 10 yaşındaki Uğur'un yüzünde gördüm. Bir anlığına, sanki aradan geçen tüm o seneler kayboldu. Sadece 1-2 saniye sürdü ama beni mest etmeye yetti. Çok merak ediyorum, acaba aynı gülümsemeyi 30-40 yaşına gelse bile yine yüzünde görebilecek miyim... 


Böylesi bir cuma gününde, hele de bu bahar ayında, kasvetli, bulutlu havanın asabınızı bozmasına daha fazla izin veremezdim.  Bizim ailece çok sevdiğimiz şarkılardan birini sizinle paylaşayım dedim. Hiçbir şeyin canınızı sıkmasına izin vermeyin bugün. Hayatınızın en berbat günü de olsa akşam güneş battığında bitecek, bunu unutmayın, kendinizi gelip geçici şeyler yüzünden paralamayın. Bu kadar çabaya artık bi zahmet gülümseyin ve günün geri kalanının tadını çıkarmaya bakın.


Çok güzel bir hafta sonu geçirin ve bu bir tabak dolusu, lezzetli ve muhteşem görünümlü dut gibi gibi küçük ve basit şeylerle mutlu olabilmeye çalışın. Sonuçta bu dünyadan giderken yanınızda götürebileceğiniz tek şey hatıralar olacak... Yani muhtemelen öyledir... :)

14 Mayıs 2012 Pazartesi

Ne haftaydı ama!

Bir anneler günü daha geride kaldı blogcum. Bu sene anneler gününde aldığım hediye işte bu.


Özgür sipariş verdiğim küpe çiçeğini bulmak bir yana eve bile neredeyse uğramaz oldu bu hafta. Yeni imalata girecek makinanın ve revüzyonu yapılan diğer bir makinanın otomasyon programlarının hazırlanması tam da bu döneme denk geldi. Nasıl başarıyor bilmiyorum ama tüm önemli gün ve haftaları hep böyle yoğun çalışma dönemlerine denk getiriyor. 10. evlilik yıldönümümüzde mesela Trabzon'da iş seyahatindeydi. Ama hakkını yemeyeyim, geçen seneki doğum günümde uzun zamandır ilk defa (sanırım 8 sene sonra) paraya kıyıp bana bir çift küpe hediye almıştı ama ben kafamdaki kistleri aldırırken hastanede tekini kaybettim :( Dolayısıyla bundan sonra hiç bir şey almasa da bir şey diyecek yüzüm yok. Kendi kendimi baltalamış oldum alınan hediyeyi kaybetmekle ama yapacak bir şey yok. Neyse hepsi sağlıklı olsun da bir daha ömrü billah hediye almamaya razıyım ben.

Özgür'ün gece 12'den önce gelmemesi başta eğlenceli gibiydi. İlk iki gün çocukların sevdiği ama O'nun hiç sevmediği yemekleri yapıp yedik. Çocuklara ziyafet çektim. Ama baba evde olmadıkça benimkiler azıtıp çoştular. Didiştiler, birbirlerine ve hatta bana bağırdılar. Bu sefer ceza faslına geçtik. Bu iki bacaksız anneye saygı göstermeyi öğrenene kadar evde sıkıyönetim ilan ettim. Kısaca bağırış, çağırış, bolca duygu sömürüsü ve  gözyaşı eksik olmadı bizim evde. Pazar günü de dahil hafta sonu bile çalıştı Özgür, sadece Pazar günü anneler günü olduğu için oğlanlar bana karşı daha uysal davrandılar ben de biraz kafa dinledim.

Bunun dışında büyük büyük teyzemin (anneannemin kardeşi oluyor kendisi) çocuklar için, kare desenlerin arasını sakallı iple birleştirerek yaptığı iki küçük battaniye vardı. Zamanla o sakallı ip sökülmeye başladığı için her iki battaniyenin de motifleri birbirinden ayrılmaya başlamıştı. Çocuklar da büyüdüğü için battaniyeler zaten küçük geliyordu artık. Bari motifleri komple birbirinden ayırıp iki battaniyeyi birleştirerek bir tane büyük yapayım dedim. Teyzenin hatırası olarak kalır, hem daha çok kullanılır diye düşünmüştüm. Evde bir gri ipim vardı tam da motif birleştirmeye uygun. "Hazır motifleri birleştirmekten kolay ne var? Benimkine biraz ara veririm olur" dedim. Halt etmişim... O sakallı ip canıma okudu resmen. Sökülmedi bir şeyle, kestikçe de her yere saçıldı ince ince saçakları. Evi ve hatta kendi üstümü başımı kaç kere süpürdüm hatırlamıyorum. Zar zor motifleri ayırdığımda da ayvayı yediğimi daha iyi anladım. Çünkü teyzem gözleri pek iyi görmediği için çok düzgün örememiş motifleri. Bu sefer onları düzeltmeye başladım. Hatalı yerlerini söküp yeniden öreyim deyince de ikimizin örgüsü arasında fark ortaya çıktı. Ben teyzeye nazaran epey sıkı örüyormuşum meğer. Sizin anlayacağınız boyumdan büyük bir işe kalkışmışım. Nasıl altından kalkacağım bu kadar motifin bilmiyorum. Onca uğraşıdan sonra ancak şu kadarlık bir şey elde edebildim. Çok asabım bozuldu ama başladım artık bir kere, mecbur tamamlayacağım. Bitince epey de büyükçe bir şey olacak sanırım.


Onun dışında bu hafta kitabımın anca yarısına gelebildim. Bir köşede battaniyeyle boğuşurken National Geographic ve History Channel'da bir sürü belgesel izledim. Zaten ailece biz belgeselleri çoğu ulusal kanala tercih ederiz. Bu sefer Göbekli Tepe ve Stonehenge ile ilgili çok ilginç şeyler öğrendim. Lespaul gitarlarının ve Legoların nasıl yapıldığını izledim ve insanların yaptıkları işe saygı duymalarının ne muhteşem bir şey olduğunu bir kez daha anladım. Hollanda'nın Türkiye'den çok daha küçük ve tarıma elverişli toprağı çok daha az olduğu halde tarımda nasıl bu kadar ilerleyebildiğini öğrendim. Çocuklarla birlikte de Herkül'le ilgili bir belgesel izledik. Çok eğlendiler. Herkül'ün geçekten yaşamış olup olamayacağına dair uzun uzun sohbet ettik. Dövüşüp yendiği canavarlarla ilgili öykülerde nelerin abartılmış nelerin gerçekten yaşanmış olabileceğini konuştuk. Haftanın en eğlenceli kısmı buydu sanırım. Eee? Siz neler yaptınız?

9 Mayıs 2012 Çarşamba

Yine mi diş muhabbeti?

Özgür'ün dişçi maceralarını anlatmıştım daha önce. O zamandan beri eli sürekli dişinde, kurcalayıp duruyordu. "Kanal tedavisi yaptırdığım dişin dibi şişti" dedi durdu.  Ben de "Nereyi o kadar kurcalarsan eninde sonunda şişer zaten" diye azarladım bunu. Geçen gün bir gösterdi ki koskoca, leblebi kadar bir şişlik var hakikaten. "Oha Özgür, bu diş bu hale gelene dek niye gitmedin dişçiye?" dedim bu sefer. Günlerdir şikayet ediyor ama bir dişçiye gitme girişimi olmayınca yine gereksiz yere evham yapıyor sanmıştım. O kadar evhamlı, o kadar pimpirikli biri ki bir işi de rast gitse zaten en başta ben şaşacağım. Kendi bulduğu dişçi dişini bu hale getirince ne zamandır benim dişçime laf edip duruyordu. Yok adamcağızın verdiği kartta dişçi diye yazmıyormuş, dişçiler genelde belirtmeden duramazmış, muayenehanede bir yerde diplomasını görmüş müyüm, gerçekten dişçi miymiş... Falan filan... yedi durdu beni. En sonunda "Diploması olmasa bile razıyım, yeter yahu! Memnunum ben dişçimden." diye kestirip attım.

Geçen hafta diş etinde o koca şişliği görünce zar zor ikna ettim bunu benim dişçiye gitmeye. Ama gitmeden önce de bin defa falan tembih ettim, "Bana bak, senin dişçi kötü çıktı diye benimkinin yanında psikopata bağlama.  Beni dişçimden etme, bozuşuruz bak" dedim. Neyse zar zor gitti bu, ve anlaşıldı ki önceki dişçi kanal tedavisinde kanallara sokulan o çubukları biraz fazla sokup Özgür'ün çene kemiğinde travmaya yol açmış o da diş kökünde enfeksiyona yol açmış. Bir haftadır 1000mg lık antibiyotiği içtikçe o adama demediği kalmadı. Ama benim dişçinin önerdiği tedavi de ödünü patlatmış anlaşılan ki bu sabah geldi,

- Diş etimi açtırıp diş kökümden ameliyat olacağıma çektireyim gitsin bu dişi, zaten ortodontist öbür yandakini çekmişti, biliyorsun benim çenemde yer darlığı var zaten, dedi
- Sonra? Dişlerim düzelsin diye de 35'inden sonra tel takıp mı gezeceksin?
- Yooo...??
- Eee?.. Çekilen dişten boş kalan yeri ne yapacaksın? Benim kaplama olacak dişin etrafı yontuldu diye iki tarafındaki diş etlerim mahvoldu, çok canım acıdı 2 hafta boyunca.. Sen komple dişsiz ne yapacaksın orada?
- İmplant yaptırırım.
- Hmm, sen implantın ne olduğunu biliyor musun?
- Eveeet... Çene kemiğine çivi takıyorlar, üstüne diş geçiriyorlar.
- Özgür beraber okumamış olsak gerçekten bir mühendis olduğundan şüphe edeceğim bazen. Kanal tedavisi olurken incecik bir çubuk battı diye çene kemiğinde travma oldu da koca çiviyi çenene yerleştirirlerken nasıl olacak sence?
- Niye ki? Çok basit bir işleme benziyor.
- Yahu deli misin, divane misin? Çene kemiğine vida taktıracağına git diş etinden ameliyat ol hiç değilse kendi dişin için uğraşacaksın.
- Hem kel hem de göbekli bu adam, bir de dişi eksik olursa hiç çekilmez diye düşünüyorsun di mi?  Hadi, hadi itiraf et, ondan böyle dişimi çektirmeme karşı çıkıyorsun..
- .......!!??

7 Mayıs 2012 Pazartesi

Küpe Çiçeği


Geçenlerde küpe çiçeği düştü aklıma. Anneannemin kocaman bir saksı içinde bahçede duran o muhteşem küpe çiçeği. Arkadaşımdı o benim. Bazen konuşurdum bile onunla. Küçük bir çocukken bayılırdım çiçeklerini seyretmeye. Şekilleri, renkleri dünyanın en mucizevi şeyiymiş gibi gelirdi bana o zamanlar. Şimdi düşünüyorum da canlı bir küpe çiçeği görmeyeli kaç sene geçti kim bilir? Ya anneannemin o çiçeğine ne oldu ki? Benzerlerini de hiç görmüyorum artık çevremde, geçen hafta gittiğim çiçekçide bile yoktu. Var mı sizin bildiğiniz, tanıdığınız bir küpe çiçeği etrafınızda? Nereden bulunur böyle eski bir dost yeniden?

4 Mayıs 2012 Cuma

Bir horoz sesi mi duydum ne?

Sabah sabah bolca bağırış çağırış ve didişmeden sonra çocuklar okula, koca kişisi de işe uğurlandı. Yapılacak yüzlerce iş varken önce şu güzellere karşı bir keyif kaçamağı yapmanın zevki başka nerede var? Dün eve yakın bir çiçekçiye uğradım. Belli oluyor değil mi? Bir parça canlı çiçek eve neşe katmıyor mu sizce de?



Bu aralar bir de horoz sesi eşlik ediyor bize. Şehrin göbeğinde nereden geliyor bu horoz sesi diye kafayı yedik kaç gündür. Hoşumuza gidiyor gitmesine, öyle sosyetik tipler gibi "Horoz mu? Ayyy ne banaaaal!" diyecek adam yok bizim evde, çıkarsa da tepelerim gerçi ama emin olamadık ki... Gerçekten bunca apartmanın arasında bir horoz mu ötüyor yoksa biz artık betonla iç içe yaşamaktan iyice kafayı mı yedik diye uzun uzun tartışmalar yaptık. "Bak bi horoz ötüyor sanki... sen de duyuyor musun?" diye birbirimize sorup durum tespiti yaptık. En sonunda geçen gün horozu gördük te rahatladık. Oh dedik, gerçekten bir horoz varmış, kafayı yememişiz yani. Şu bize komşu spor salonunun önündeki bahçeye bir tane horoz bir de tavuk koymuşlar. Bütün gün orada tavuk önde horoz arkasında gezinip duruyorlar. Tüm bu yaygara bu fiyaka o tavuk içinmiş meğer. Nasıl havalı, nasıl kasım kasım kasılıyor, görmeniz lazım bizim horozu. Güzel de ötüyor kerata. Arada sesini duydukça birbirimize bakıp gülüyoruz. Özgür camdan uzun uzun izledi mahallenin bu yeni çiftini sonra da "Halimize bak, bir horoz sesine hasret kalmışız" diye noktayı koydu. Hasret kalmışız hakikaten. Bir horoz sesi insanı bu kadar mutlu ediyorsa başka ne olabilir?

Bakın çimenlerin üzerinde görünüyorlar, çok uzak olduğu için flu çıktılar.

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Güzel şeyler

İç karartıcı bir tatil gününden sonra bugün bu aralar beni mutlu eden şeylerin bir kısmını yazayım dedim.


Kitaba yeni başladım, geçen sene dizisini izleyip bayılmıştım zaten. Muhteşem bir dizi, hala izlemediyseniz sakın kaçırmayın. CNBC-E yayınlıyordu geçen yaz, bu sene ATV de gördüm bir ara. Ama ben her zaman dublaj yerine altyazılıyı tercih ettiğimden internetten izliyorum. Böylece yeni bölüm için bir hafta beklemek zorunda kalmıyor insan, hem istediğiniz zaman izleyip istediğinizde durdurabiliyorsunuz. Bu sene Game of Thrones'un  yeni sezonunun bölümlerini izlemeye başlamadım. İnternette 5 bölümü yayınlandı bile. Genelde kitap uyarlaması dizi ve filmler hüsran yaratıyor ama şimdi okudukça anlıyorum ki diziyi tamamen aslına uygun çekmişler. Arada çok ufak farklılıklar var mesela dizideki karakterler kitaptakilere göre biraz daha yaşlılar ama genelde  kitaba bu kadar bağlı kalındığını görmek beni çok sevindirdi. Tabii kitapta ekrana yansıtılamayan ayrıntılar her zaman oluyor. O yüzden diziyi izlemiş olsanız da kitabını okuyun bence. Eksikleri tamamlamak açısından büyük faydası oluyor. Zannedildiği kadar sıkıcı olmuyor kitabı sonradan okumak.

Rüzgarın Adı ve Bilge Adamın Korkusu'ndan sonra fena gitmedi aslında. Belki de olayların çoğunu diziden bildiğim için başta sıkıldığım bazı yerler oldu ama okudukça dizide olmayan veya olsa da benim gözden kaçırdığım detayları bulmak kitabı daha eğlenceli hale getirdi.  Diziyi izlerken kitabı daha önceden okumadığım için neredeyse her bölümde yeni bir şok geçiriyordum, şimdi kitabı önce okursam öyle olmayacak. O yüzden belki de ikinci sezon bölümleri izleyip  ikinci cildi öyle okumaya da karar verebilirim. Henüz karar vermedim önce okumalı mı yoksa önce izlemeli mi... Ama en az birini mutlaka yapın, ya izleyin ya da okuyun gerçekten değecek göreceksiniz.


Diğer beni sevindiren şey bu minik geri dönüşüm saksı. Eskiden dondurma kabıydı. İçine toprak koyup üzerine bir kaç çıkartma yapıştırıp saksıya çevirmiştik. İçinde bir kaç farklı şey ekip tutturamadım önceden. geçenlerde bir yapı marketten aldığım fesleğen tohumlarını ekmiştim. İlk filizleri görünce çok sevindim. Ama arada bir kaç tanesi sanki farklı bir şeye benziyordu ama ben çıkartamıyordum. Belki de bir kısmı marul yapraklı bir kısmı bildiğimiz anneannelerimizin yetiştirdiği minik yapraklı fesleğenlerdendir diyordum kendi kendime. Haftasonu Uğur'un doğumgününe gelen kayınvalidem gördü bu saksıyı. "Buraya ne ektin Selen?" diye sordu hemen. Ben fesleğen deyince de güldü "Bir kısmı domates bunların" diye cevap verdi. O zaman kafamda bir ışık yandı işte. Geçenlerde tadını çok beğendiğim cherry domateslerin bir kaç çekirdeğini sokuşturmuştum o saksıya ama bir türlü çimlenmeyince de herhalde yine kısır tohumdandı yediğimiz domatesler diye üzülmüştüm hatta. Meğerse o domates çekirdekleri fesleğenleri görünce gaza gelmişler. Fesleğenlere seviniyordum, domatesleri görünce sevincim ikiye hatta üçe katlandı resmen. Şimdi tek korkum bu saksı tüm bunları besler mi beslemez mi? Varsa bir bilen aydınlatsın lütfen.  Mühendis yerine çiftçi falan olmalıymışım ben sanırım.


Bu sümbülü ekeli nerdeyse bir ay oldu ama hala bundan daha fazla büyüyemedi. Yanındaki incecik filiz ne sizce? Geçenlerde deneme amaçlı saksıya sokuşturduğum mini minnacık bir diş sarımsak. O kadar küçüktü ki  yemeğe koymayı bırak soymaya bile imkan yoktu. Ben de atmaya kıyamayıp, sümbüle gıcıklığına o saksıya sokmuştum. Eğer büyürse taze sarımsak yiyeceğiz inşallah. :P

Bir de eskiden bu çiçek dikme-yetiştirme işlerinde bir şey yetiştiremeyince toprak beni sevmiyor sanıyordum. Sanıyordum ki toprak adam seçiyor. Belki seçiyordur da bilemeyeceğim, ama toprağın seçtiği asıl şeyin tohum olduğunu yeni anladım. Eğer can vermeye değecek bir tohumsa, yeterince güçlü ve sağlıklıysa toprak besliyor o tohumu. Belki de kışın kaybettiğim bebek yüzündendir bu bakış açısı, sonuçta o da yeterince sağlıklı olsaydı belki daha sıkı tutunacaktı hayata. Eee sonuçta hayat bitmedikçe öğrenecek şeyler de bitmiyor değil mi? :D

1 Mayıs 2012 Salı

Bu günü böyle planlamamıştım ki ben..



Bugün 1 Mayıs nedeniyle okul tatil olunca, sabah kendi kendime "Oh, bugün çocuklar da evde. Kimseyi oraya buraya taşımam gerekmiyor, 1 haftanın yorgunluğunu evde rahat rahat dinlenerek çıkarırım" demiştim. Doğum günü telaşı ve hazırlığı yüzünden sefil olan bünyeyi dinlendirebileceğim gibi bir bir fikre kapılmıştım niyeyse. Aradan sadece 4 saat geçti ve sabah bunları düşündüğüm için cidden geri zekalı olabileceğimden şüpheleniyorum. 

Uğur'un yarına yetişmesi gereken bir İngilizce proje ödevi olduğu, Ömer'in ise test kitabında sadece en sondaki 3 testin kaldığı ortaya çıktı. Onlar ödevlerini yaparken çayımı alıp keyifle kitabımı okuyayım dedim. Ama ne mümkün! Uğur dakika başı ödeviyle ilgili bir şey sormaya Ömer ise kitabın en sonundaki testlerin çok zor olduğundan yakınmaya başladı. Zamanla kitabımın her cümlesini 2 ya da 3 er defa okumaya başladım. İtiraf etmem lazım kendimi bir keyif gününe öyle hazırlamıştım ki kitap okumaya çalışmam epey uzun sürdü. Nasıl bir gaflet içindeysem artık, mevcut durumdan zevk alabileceğime iyice inandırmışım kendimi. Bünyede sıkıntı patlak vermeye başlayınca önce Uğur'a sesim yükseldi. "Oldu olacak, ver ödevini ben yapayım. Her şeyi bana neden soruyorsun? 3 saat ödev yapacaksan 3 saat ben senin sorularını cevaplayamam ki, hayatımda bir kere bile annem veya babam bir ödevime yardım etmedi benim. Otur okulda öğrendiklerin doğrultusunda kendin yap, en son bana getir, eksiklerini kontrol edelim, gerekli düzeltmeleri bir seferde yapalım bitsin. Dakika başı yeni bir soruyla yanımda bitme" diye haşladım çocuğu.

Kitabımı okumaya çalıştım tekrar, aradan yarım saat geçmeden baktım bir gümbürtü bir koşuşturma gidiyor, benimkiler oyuna daldılar. İkisinin de ödevi bitmemiş, Uğur'a bu sefer fotoğraf lazımmış. İngilizce olarak herkesi tek tek tarif etmeyi bitirmiş, fotoğraflardan ok çıkararak ödevinde anlatacakmış. Ömer zaten sorular zor olduğu için sermiş olayı. Fırlattım kitabı bir kenara sinirle, gereken fotoğrafları arayıp buldum, scannerda taratıp verdim Uğur'a.  Bu arada bilgisayarı açmışken outlook'u açıp işle ilgili gelen bir mail var mı diye kontrol edeyim dedim. Baktım bir kaç şey var halledilmesi gereken, onları da aradan çıkartayım dedim. Ama  bu arada arka planda hep bir bağırış çağırış devam ediyor. Ömer sorular zor olduğu için uğraşmak istemiyor, Uğur'a sataşıyor. O da ödevine dikkatini veremediği için bağırıp duruyor kardeşine. Uğur'a ödevini alıp odasına gitmesini söyledim. Böylece Ömer artık onu rahatsız edemeyecekti ve güya hesapta yalnız kalınca kuzu kuzu kalan soruları çözüp bitirecekti. Ama abisi gidince saracak tek kişi kaldı geriye o da bendim elbette.

Gelen maillere cevap yazarken sürekli dikkatimi dağıttı. Ne yazdığımı unuttum, tekrar tekrar en baştan kontrol etmem gerekti. Bir firmaya bizim şirketin banka hesap bilgisi göndermem gerekiyordu ama Ömer öyle çok gürültü yaptı ki yanlış hesap numarası verirsem doğal olarak para yanlış hesaba gideceği için bendeki gerilim had safhaya ulaştı. En az on defa uyardım, "Oğlum sessiz ol, sadece 5 dakika sessiz dur, bir şey yazıyorum yanlış olmasın" dedim dinlemedi. İnat yapar gibi sürekli konuşmaya, bir şeyler tıngırdatmaya, kısaca eli ayağı dursa çenesi oynamaya, bir şekilde sürekli sinir bozucu sesler çıkarmaya başladı. En sonunda sinirle yerimden kalkarken elimin altındaki çay bardağını da devirip kırarak çocuğa avaz avaz bağırıp odasına yolladım. 

Dediğim gibi sabah mutlulukla yatağımdan kalmamla bu yazıyı yazmaya başlamam arasında en fazla 4 saat var ve şu an sabah umduğumun aksine kendimi bin kat daha yorgun hissediyorum. Zihnen tükenmiş, sinirleri allak bullak olmuş, bir haftanın yorgunluğu üstüne bir de suçluluk eklenmiş bir haldeyim. Bir yerlerde bir şeyleri yanlış yapıyorum sanırım ama şu anda onu bile düşünüp bulacak halde değilim. O kadar bezgin ve bıkkın durumdayım ki... İnsan tatillerde mutlu, huzurlu olmalı değil mi? Neden bizde hep tam tersi oluyor bir bilsem...