30 Mart 2012 Cuma

Nereye varacak bunun sonu?

Bazen çocuklarıma bakıyorum ve kendi çocukluğumu hatırlıyorum. Ben onlar kadarken daha renkli televizyonlar yeni yeni çıkıyordu. Okula gitmeden önce radyodan "arkası yarın" ları dinler, tek bir televizyon kanalının yayına başlaması için akşamüstünü beklerdik. Anneannemlerle telefonda konuşabilmek için isteğimizi santrale bildirmemiz gerekirdi ki bir kaç saatte şehirlerarası telefon anca bağlanırdı. Biz de genelde mektup yazardık. Yeni yıl veya bayramlarda eşe dosta kart atardık. Kuzenlerimle, arkadaşlarımla senelerce mektuplaştım ben. Ödevlerimizi kağıda basılı ansiklopedilerden araştırır bulur, dolmakalemle, ellerimizle yazardık. Dolabın dibinde bir yerlerde hala üniversitede kullandığım Sony Walkman'im taş gibi duruyor ama orada dinleyebildiğim tüm, ama gerçekten bütün şarkıları o walkman'in 10'da biri boyutlarında bir mp3 çalarla her yere cebimde götürebiliyorum. Bizim düğün videomuz bile VHS video kasetinde ama çocuklarımın doğum ve çocukluk videoları dijital el kamerasıyla çekilmiş mini dv'lerde kayıtlı. Aradaki farkı düşünebiliyor musunuz?

Çocuklarım doğduğundan beri evde cep telefonu, bilgisayar ve 24 saat internet bağlantısı var. Benim onlar kadarken haberdar bile olmadığım şeyleri onlar şimdiden biliyorlar. Benim çocukluğumda ancak bilim kurgu filmlerinde görebileceğim şeylere onlar doğduklarından beri şahit oluyorlar. Çocukluğu bırak, bana üniversitedeyken bile "gün gelecek evindeki televizyonunla internete bağlanıp, websitelerinde gezineceksin" veya "gün gelecek cep telefonuyla fotoğraf ve video çekmekten tut alışveriş veya internete bağlanmaya kadar yapamayacağın şey kalmayacak" deselerdi, "yok artık!" derdim. Halen daha bluetoothla dosya transferine aklı ermeyen bir insan olarak bu hızlı değişime ben inanmakta çok zorlanıyorum.

Çocuklar bazen öyle cümleler kuruyorlar ki ağzım açık kalıyor. Büyük oğlum "Ters psikoloji bende işe yaramıyor biliyorsun anne" diyor mesela. Ya da küçük oğlan gelip, "Anne akşam yemeğini yemek sepeti'nden söyle, parti yapalım bu akşam" diyor, veya ellerinde bir web adresiyle gelip "Anne şuraya bi bakalım, Assasin's Creed tişörtleri satıyorlarmış "  diyorlar. Böyle zamanlarda çocuk olan benmişim gibi hissediyorum. Onların yaşındaki kendimi düşünüyorum ve gelecekte çocuklarımın nasıl insanlar olabileceğini, nasıl bir dünyada yaşayacaklarını hayal etmeye çalışıyorum, başaramıyorum... Bu iki kuşak arasında böyle bir  uçurum varken bunun ileride nasıl etkileri olacak diye çok endişeleniyorum bazen.


İtalyan Corriere della Sera gazetesinde çıkan habere göre, merkezi Çek Cumhuriyeti'nde bulunan güvenlik yazılımı üreticisi AVG, çocuklar ve teknoloji arasındaki ilişkiyi ortaya koymak için çocuklarının yaşları 2 ile 5 arasında değişen 2 bin 200 anneyle anket yaptı. Dünyanın en gelişmiş ülkelerini kapsayan araştırmada, annelere çocuklarının alışkanlıklarıyla ilgili sorular yöneltildi. Ankete verilen yanıtlar, bu yaş aralığındaki çocukların yüzde 58'inin bilgisayar oyunlarıyla oynayabildiğini, bisiklete binebilen çocukların oranının ise yüzde 52 olduğunu gösterdi. Araştırmaya göre, yüzde 77'si yapboz yapmayı başaran çocuklar arasında en yaygın diğer yetenekler ise yüzde 69'la mouse kullanabilmek ve yüzde 63'le bilgisayarı açıp kapatabilmek. Bu yaştaki çocuklara ev adresleri sorulduğunda ise doğru yanıt verebileceklerin oranı sadece yüzde 37'de kaldı. Ankete göre, çocukların yüzde 28'i cep telefonundan arama yapabiliyor, yüzde 25'i internete girebiliyor, yüzde 19'u dokunmatik ekrandaki bir uygulamayla oynayabiliyor, ancak yine sadece yüzde 11'i ayakkabısını bağlamayı becerebiliyor. 

27 Mart 2012 Salı

Bahar, larenjit ve smoothie

Nerelerde bu? Hiç sesi soluğu çıkmıyor" diye beni merak edenler olduysa şayet, şifayı kapmış vaziyette cumartesiden beri evin muhtelif köşelerinde sürünüyordum. Ne ısınan havanın, ne parlayan güneşin tadını çıkaramadım henüz. Bütün kış hastalanmadım da tam havalar ısınmaya, bahar yavaş yavaş yüzünü göstermeye başlamışken nasıl oldu da bu kadar hastalanmayı başardım bilmiyorum. Özgür tabi ki kabahati hep bana buluyor, "iki gün güneş gördün, hemen evin tüm pencerelerini açıp hasta ettin bizi" diye kafamı ütülüyor. Kendisi antibiyotik bile almadan gribi atlattığı, bense sefil vaziyette gezdiğim halde neden bana bu kadar söyleniyor bilmiyorum. Birisi sevabına temiz havanın faydalarını şu adama anlatsın da beni hasta hasta bu zahmetten kurtarsın lütfen. Bu güzelim havada evde tıkılı kaldığımıza mı yanayım, Özgür cam pencere açtırmadığı için iki çocuğu da bizimle birlikte 2 koca gün mikroplu havayı solumak zorunda bıraktığımıza mı yanayım, çocuklara browni yapıcam diye bir ceviz kabuğuyla sol başparmağımı boydan boya yardığıma mı yanayım, neye yanayım şaşırdım. 


Evet o yerdeki koca bir ayakkabı çekeceği, çocuklar oyunda kılıç olarak kullanıyor da...
Hastalıktan, koca dırdırından, kendimi vurdum kitaplara ve motiflere. Artık sehpaya sığamadığım için salonun zeminine terfi ettim. Geçen gün yediği şekerin çöpünü sehpanın üzerine bırakan küçük oğlana çemkiriyordum "Burası çöplük mü?" diye Özgür atladı ordan "Çöplük mü oğlum burası? Yüncü dükkanı! Hala öğrenemedin mi?" diye. Çocuk ta kalakaldı öyle. Ne desin, ne yapsın bilemedi.


Neyse motifler tam gaz devam ediyor, bi çoştum ki sormayın, tutabilene aşk olsun. Diğer yandan okumak için çıldırdığım kitabıma da nihayet başladım. Fincandaki ise yaz aylarımın favori içeceği. Tadını çıkaramadığım baharın şerefine, kendimi şımartmak için yaptım. Tarifi meşhur İngiliz aşçı Nigella Lawson'dan. Televizyon programında yaparken izlemiştim kendisini. Bir tek bu tarif yer etmiş zihnimde. Çünkü yaptığı hemen şeyde koca bir kap krema, koca bir kalıp tereyağı ya da çikolata oluyor nedense. Anında favorim oldu bu içecek. Televizyonun da bazen böyle faydası oluyor işte. 


Tarif için, 1 tane küçük muzu, 250-300 ml soğuk sütü, 2 kaşık kakaoyu, 1 kaşık(tatlı kaşığı) nescafeyi ve tad verecek kadar bal veya pekmezi koyun blendıra iyice karıştırın sonra da oturup tadını çıkarın. Bazen kararmış muzları soyup buzluğa koyuyorum. Buzluktan çıkarıp bu tarifte kullanıyorum. Yaz sıcağında soğuk soğuk süper gidiyor şiddetle tavsiye ederim. Hadi bu kıyağımı da unutmayın. Kendinize iyi bakın, benim gibi bahar günü hasta olmayın. 

20 Mart 2012 Salı

Naturel traşına tüküreyim



Son zamanlarda pek yazamadım, Özgür'le didişmekle meşguldüm. Kaç haftadır çocukları berbere götürmeyi erteliyordu. İkisi de papaz gibi oldular. Hele Ömer'in saçları yıkanıp kurutulunca öyle bir kabarıyor ki kafasında peruk varmış gibi duruyor. Dalga geçiyorduk artık bunlarla, "Gelin şöyle, lütfen bizimle sofraya oturun Peder"  diye. En sonunda baktım olacak gibi değil aldım çocukları berbere ben götürdüm. Gitmeden önce de defalarca uyardım Özgür'ü "Bak beni gören kafasına göre takılıyor, çocukları senin götürmen daha iyi olur" diye. Çünkü kuaför ve berberlerin beni takmama sorunum var. Ben ne dersem diyeyim kendi bildiklerini yapıyorlar, niyeyse kuaför kısmına benim sözüm geçmiyor. Bana dedi ki "Halledersin, okul traşı olacak, kulakları ve enseyi açın, amerikan vs tarz yapmayın de, onlar keser işte". Gittim berbere, yemin ediyorum kelimesi kelimesine aynı şeyleri söyledim. Bir süre sonra baktım bir şeyler ters gidiyor adamı uyardım, "Enseyi açabilirsiniz daha, hatta ensede sıfırdan yukarı çıkabilirsiniz" dedim. "Ama naturel traş bu, olmaz öyle" dedi bana. !!??  Naturel traşı nerden çıkardı bilmiyorum, sanki ben öyle istemişim gibi çocukların ikisinin de saçlarını püskül püskül kesti bıraktı." Enseler uzun kaldı düzeltin" dedim dinlemedi, sadece" Uğur'un favorileri arasında fark var, biri kısa biri uzun" dediğimde düzeltti o kadar. Aldım çocukları çıktım, "İyi oldu,  o kadar söyledim sen götür diye dinlemedi, artık bundan sonra çocukları kendi götürür berbere" diye Özgür'e ateş püskürerek döndüm eve. 


Özgür eve gelip te çocukları görünce kıyamet koptu tabi. "Ne bunların saçları böyle?" diye kızdı bana. "Sen ne dediysen aynen o şekilde söyledim, adam tuttu böyle kesti. Uyarılarımı hiç kaale almadı, tutturmuş bir naturel traş diye birşey, kafasına koymuş bi kere illa o şekilde kesecek, öyle de kesti bıraktı çocukları" dedim bu sefer Özgür tuttu çocukların elinden yeniden berbere götürdü. 1 saat sonra ikisinin de kafası güzelce traşlanmış şekilde döndüler. Utanmadan bir de Özgür'e "Hanımefendi naturel kesim istedi o yüzden öyle kestim, yoksa ben biliyorum sizin nasıl istediğinizi" demiş.  Naturel kesim ne kardeşim? Ben nerden bileceğim de öyle bir kesim isteyeceğim? Sen bir benim tipime baksana, hiç öyle modayı takip eden, uygulayan birine benziyor muyum ki çocuklarımın saçlarını öyle şekil yaptırayım? İnsanı zorla zıvanadan çıkartıyorlar. Hayır bir yolu var mı gerçekten şu kuaför milletine söz geçirebilmenin, neden hiçbiri beni dinlemiyor yahu? 


Bu olay üzerine tabi çocukların gözündeki itibarım yerlerde sürünmeye başladı. Bir berbere bile laf geçiremeyen bir anne modeli olabilir mi? Özgür  "Demek ölüp gitsem şu çocukların saçlarını bile doğru dürüst kestiremeyeceksin, yazık yazık..." diye dalga geçmeye başladı benimle. Gel de kafayı yeme. Çok mu yumuşak görünüyorum dışarıdan bilmiyorum ki, neden hep böyle oluyor benim kuaför veya berber maceralarım?

15 Mart 2012 Perşembe

Kendime söz geçiremiyorum

Bu blogta özellikle dinden, politikadan, gündemden bahsetmemeye özen gösteriyorum. İstiyorum ki burası siyasetin ikiyüzlülüğünden, gündemi meşgul eden çıkar kavgalarından, insanların ikiyüzlülüğünden, polemiklerden uzak saf ve temiz bir yer olarak kalsın. Kendimi kutuplaştırmak, diğer insanların gözünde bir şekle ve kalıba sokmak istemiyorum, çünkü her insana eşit mesafede durmak istiyorum burada. Hepimizi yaratan bir değil mi? Ne anlamı var araya ayrılık sokmanın? Herkese açık bu blog ve ben hep öyle kalmasını istiyorum. Yoksa ben bilmiyor muyum buradan esip gürlemeyi, hemen her konuda fikir beyan etmeyi? Ama benim istediğim bu değil ki...  İstiyorum ki insanlar buraya benim gündemle ilgili yorumlarımı okumaya değil huzur bulmaya, iki dakika bile sürse gülümsemeye, hatta gündemi unutmaya gelsin. Yemin ediyorum başka bir beklentim yok okuyucudan. Başka bir beklentim olsa zaten yazılarımın içeriği de blogun şekli de bambaşka olur.

Ama bazen öyle şeyler duyup görüyorum ki arada şeytan dürtüyor. Mesela şu parası ve sosyal güvencesi  olmadığı için çocuğunu kız kardeşinin kimliğiyle doğurmak için hastaneye yatan kadıncağızı görüyorum. SGK 'ya yakalandığı için zaten yaptığı şeyin cezasını ödemişken bir de özel hastanenin " itibarını zedelediği" gerekçesiyle kadıncağıza 1.500TL lik doğum için 25.000TL lik dava açtığını öğrenince "Hangi kadın, gerçekten ihtiyacı olmasa kız kardeşinin kimliğiyle doğum yapar? Senin itibarının bittiği nokta esas bu davayı açtığın andır" diye haykırmak istiyorum buradan. Ah bir bilsem hastanenin adını onu da yazıcam, esas itibar nasıl zedelenirmiş cümle aleme göstereceğim ama ah ah... Dua etsinler burası öyle bir blog değil.

14 Mart 2012 Çarşamba

Kontrol bende mi acaba?

Bu, artık iplerle battaniye yapma projesi ufaktan kontrolden çıktı sanırım. Bugün motiflerin aralarını örmek için krem rengi yünle birlikte, az miktarda olan bazı renkteki iplerin yerine yenilerini de alınca ben kendimden korkar oldum. Evdekileri de korkutmadan önce kendime salondaki orta sehpadan daha iyi bir çalışma yeri bulsam iyi olacak galiba. Şu halde durumum pek güven vermiyor sanki.


Bundan başka, son iki haftadır Uğur'un proje ödeviyle uğraşıyorduk. Gene gidip almış vücut parçaları veya vücudun işleyişiyle ilgili bir ödev. Bu seferkinin konusu kan dolaşımıydı. Uzun süredir balon, serum hortumu, izole bant ve gıda boyalarıyla ufak çapta bir küçük kan dolaşımı maketi yapmaya uğraşıyorduk.  Renkli su dolu balonları serum hortumlarının ucuna bağlayıp su akıtmamalarını sağlayabilmek epey zor oldu. Gıda boyalarıyla mutfakta boyanmadık yer kalmadı. Bir defasında balon patladı, başka bir seferde maketi yapıştıracağımız kartona adam şekli çizmeye çalışıp beceremeyince koca bir kartonu atmak zorunda kaldık. Sonunda güzel bir şey yapıp vermeyi başardık. 100 almışız. Almışız diyorum evet, çünkü şahsen ben Uğur'dan daha çok uğraştım o ödev için. Tüm bu süre boyunca tabi "Niye yanardağ gibi daha basit bir şey almadın sanki? Kan dolaşımı olmak zorunda mıydı?" diye çocuğun kafasını yedim. Bayılıyor vücudumuzla ilgili ödevlere. Yok iskelet maketi, yok çiğ tavuğun kemiklerinin incelenmesi derken, şimdi de bu kan dolaşımı olayı, kafaya takmış durumda resmen. Doktor mu olacak nedir? Bizse boşuna bilirkişi hocamızla görüşmeye, eski okulumuza giderken, belki birşeyler bulaşır, gaza gelir diye bu çocuğu da yanımızda sürüklüyoruz. 

12 Mart 2012 Pazartesi

Çocuklardan inciler

Evde yaptığımız saç muhabbeti üzerine,
Uğur - Benim babam kel ve bununla gurur duyuyorum


Öğretmeni gelmeyeceği için Uğur bu sabah okula gitmedi. Abisi evde otururken okula gideceğini öğrenip asabı bozulan Ömer'e ek teşvik sağlamak için, beslenmesine, anneannenin önceden yapıp buzluğa attığı mantıdan haşlayıp koydum. Kardeşinin öğlen okulda mantı yiyeceğini öğrenen Uğur'un tepkisi;
Uğur - Ömer okulda mantı mı yiyecek?
Ben- Evet
Uğur- Peki ben ne yiyeceğim öğlen?
Ömer- Taşın kökünü ye sen!!...

6 Mart 2012 Salı

Keşke

Bazen diyorum ki, hayatımda daha çok yaşlı insan olsa. Onlar anlatsa ben dinlesem. Yeniden onların gençliklerine ait öykülerle büyüsem. Ailemizin en yaşlıları olarak anneannemin en küçük iki kız kardeşi kaldı hayatta. Buzdolabımın üstünde çocuklarımla birlikte çekilmiş bir resimleri var. Anneannemin, annemin, teyzemin ve benim hep birlikte çekilmiş resmimizin yanında... Her gün bakıyorum o resimlere, hoşuma gidiyor yüzlerini her gün görmek. Keşke büyük teyzelerimi daha sık görebilsem, keşke çocuklarım da onlarla daha çok vakit geçirebilse. Bilgeliğe, olgunluğa, eskilere dair büyülü öykülere ne de çok ihtiyacımız var... Ne kadar eksiğiz aslında yaşlılarımız olmadan...

3 Mart 2012 Cumartesi

Önce dinle sonra karar ver




Bu şarkıyı ilk defa Oprah Show'da dinledim ve de anında vuruldum. Reba biliyorsunuz Amerikan Contry tarzı şarkılar söyleyen bir şarkıcı. Bu şarkıyı ise onun için kimin yazdığını asla tahmin edemezsiniz. Hala duymadıysanız, söyleyeyim; Justin Timberlake! Şok oldunuz mu? Ben olmuştum şahsen. Justin'in hep "sexy back" gibi hoppa zıppa pop şarkılarıyla tanımıştım. Bu şarkıyı ikisinden dinlediğimde ise resmen eridim. Neymiş? İnsanları yargılamakta acele etmemeliymişiz. Kimse hakkında önyargılı olmamalıymışız falan filan ama en önemlisi bu şarkıyı dinlememek kayıpmış.

Aşağıda düet albümü için kendisine bir şarkı yaptığını Reba'ya söylediğinde nasıl bir tepki gösterdiğini Justin'in kendi ağzından da dinleyebilirsiniz. :)



Herkese iyi haftasonları dilerim.

2 Mart 2012 Cuma

Hayatım minicik bi ipoda sığmış haberim yok

Şu Play Station denen aleti icat edip televizyon zevkimin içine eden Sony yetkililerine en derin teesüflerimi sunmak istiyorum buradan. En önce bu aleti eve sokan Özgür'ün kafasını kırmam lazım ama neyse artık şimdi, akşam akşam ağzımı bozmak istemiyorum. Akşam olunca Özgür zaten ya bilgisayar başında maillerini kontrol ediyor, ya saatlerce telefonda iş muhabbeti yaparak izlediğim dizilerin, filmlerin içine ediyor ya da muhasebeciyle işbirliği yaparak halletmemi istediği şeylerin akıbetini soruyor. Muhasebeci zaten, kendi başına buyruk bir insan. Sanırsın adam muhasebeni tutmak için para almıyor da rica minnet bir iş yapıyor. Adamdan bir mizan alabilmek için tam 40 gün uğraştık. Bir mail at sonra bir ay cevap bekle öyle bir vurdumduymazlık. . Böyle bir adamla iş bitiremediğim için tabi hep ben kabahatli oluyorum. Bir Cuma akşamı kendi evinde insana huzur yok anlayacağınız.

Bu akşam ne yapsam da vakit geçirsem diye duvarları tırmalarken aklıma müzik dinlemek geldi. Siz bilmiyorsunuz bu yaz çocuklar Pınar Kido'nun ipod çekilişine katıldılar. Hele Uğur çok büyük bir hevesle aldı sütleri, yaşı tutmuyor diye benim adıma şifreleri girdi internetten, heyecan doruktaydı bizim evde. Ben diyorum "Oğlum boşuna heves etme, çıkmaz, sonra sen üzülürsün" hiç dinleyen yok. Sonra bir gün kapı çaldı postacı bir mektupla çıkageldi "Selen Hanım Pınar Kido çekilişini kazandınız" diye. Şok! Şok! Şok! Benimkiler havalara uçtu tabi bense inanamadım. Hayatım boyunca hiç bir yerden, çekilişi bırak piyangodan bile amortiden başka bir şey kazanamamış bir insan olarak şaştım kaldım. Epey bir süre heyecanla beklediler, beklerken "ne zaman gelecek" diye sürekli kafamın etini yediler. Bir-iki ay sonra günün birinde kargocu bir paket getirdi. Bir de açtık ki miniminnacık çingene pembesi bi alet! Aman Allah'ım benim oğlanlar delirdi. "Bu ne böyle! Rezalet! Bize kız şeyi yollamışlar, geri gönderelim mavi bi tane yollasınlar." diye tutturdular. "Oğlum çekilişle kazandığın şeyi değiştirmek olur mu saçmalamayın" diye zor ikna ettim bunları ama öyle hayal kırıklığına uğradılar ki "Senin adına katıldık çekilişe o yüzden kız şeyi yolladılar" diye bana bile kabahat buldular. En sonunda da pembe olduğu için bu miniminnacık aleti bana hediye ettiler. Pembe olduğu için ancak bana layık buldular sanırım. Ben ki hiç sevmem pembeyi. 


Neyse pembe olsun, benim olsun dedim, aldım bu aleti bağrıma bastım. Boş bir zamanda içine tüm sevdiğim şarkıları atmıştım. Bu akşam yapacak bir şey bulamayınca oturdum, motiflerimi örerken bari müzik dinleyeyim dedim. Aman Allah'ım tüm hayat hikayem bu küçücük alete sığmış meğerse. Her şarkıyla ben seneler öncesine giden bir tip. Ordan oraya sürüklendim, anılar beynime üşüştü. Kah kendimi ortaokul yıllarımda buldum kah Özgür'le yeni evlendiğimiz günlere döndüm. Üniversite yıllarıma gittim, liseyi yeniden yaşadım, Ayvalık'ta karavanın önündeki mangal keyiflerimizi hatırladım. Uğur'un elinde ayvadan bozma bir mikrofonla bize konser verdiği, Ömer'in 3 yaşında deli gibi Manga şarkıları söylediği tekrar gözümün önüne geldi.

Kısacası bir akşam keyif yapayım biraz müzik dinleyeyim dedim hatıraların arasında gezinmekten yorgun düştüm. Sarsıldım. Siz siz olun bir müzik çalara bu kadar çok farklı türden şarkıyı karıştırmayın. İnsan, elindeki minicik aletten çıkan müziğin eşliğinde tüm hayatı gözünün önünde film şeridi gibi geçerken inanın hayal kırıklığına uğruyor. İşte tüm hayatımın özeti bu minicik alete sığmış demek çok asap bozucu.

1 Mart 2012 Perşembe

Spontane

Uzun süredir Özgür "oram ağrıyo, buram ağrıyo" diye evde gezdiğinden geçen hafta hep hastanelerde, tahlil ve tetkiklerle geçti. Sülalece hepimizin yüreğini ağzına getirdikten, bir ton para verip kurcalanmadık yeri, filmini çektirmediği organı kalmadıktan sonra pazartesi öğleden sonra ortaya çıktı ki tıbbi olarak ciddi bir sorunu yokmuş. Allah'a çok şükür. Hatta bir kaç sene öncesine göre daha sağlıklıymış. :P Öyle ya ciddi boyutta karaciğer yağlanması, yüksek kolesterolü ve uyku apnesi vardı ama geçen yaz yaklaşık 10 kilo falan verince hepsi düzelme noktasına gelmiş.

Bütün sıkıntılarının tek kaynağı bence stres, ama tabi ki bir doktorluk diplomam olmayınca beni bu konuda kaale almamasını anlayışla karşılıyorum. Neyse adam zaten çok evhamlı, pimpirikli biri. Aşırı mükemmeliyetçi, yaptığı hiç bir işte bir hata bir noksan olmaz. İş konusunda herşeyi problem eder, bir konu üzerine en az 3-4 farklı olasılık üzerinden çözüm yolu düşünür, acaip planlı programlıdır. Bir insan bir konuda bu kadar ince eleyip sık dokursa mutlaka bir hata bulur elbet. Benim yapmamı istediği şeylerde de sürekli "Onu aradın mı, bunu gönderdin mi, şunu sordun mu? ..." diye verdiği her işi en ince noktasına kadar takip eder ve illa ki bir eksik bulur. Patron olarak Özgür tam anlamıyla çekilmez bir adamdır.


"Bir saattir Özgür'ü anlatıyor, konuyu bu tığ motiflerine nasıl bağlayacak?" diye merak ediyorsunuz tabi. :) Şöyle ki; ben tamamen zıddıyım Özgür'ün. Çok uzun vadeli planlar yapmam, işlerimi organize etmek üzerine çok uğraşmam. Rahat bir yapım var. Herşeyi çok kafama takmam, hayatta bazı şeyleri oluruna bırakırım. Aklıma eseni aklıma estiği zaman yaparım. İşte bu motifler de dün gece can sıkıntısından yünleri eşelerken birdenbire ortaya çıktı. Anaokuluna giderken Ömer'e bu çapraz çizgili atıkıyı örmüştüm. Ama bu kadar renkli olunca ipleri yandan yürütemeyip mecburen kesmiştim. Kullanılıp yıkandıkça kesilen ipler dışarı çıkmaya ve çirkin görünmeye başladı. O yüzden başka bir şekilde değerlendirmek istiyordum. Yine aynı iplerle bu sefer tığla düz bir atkı öreyim dedim ama büyüyen oğlanlara bu kadar rengarenk bir şeyi yakıştıramadığım için duruyordu bir kenarda. Dün gece, bunca kısa, bölük pörçük iple ancak motif yapılır deyip başladım örmeye. Durdurabilene aşkolsun. Dün geceden beri motif yapıp duruyorum. Bu gidişle altıgen motifli bir battaniye veya yastık kılıf olacak sanırım. Yine akışına bıraktım, bakalım zaman ne gösterecek, sonu nereye varacak.. :P