27 Aralık 2013 Cuma

2013 bitmeden

Son günlerde hiç keyfim yok dediysem de arada beni gülümseten şeyler de var elbet.


Mutfak penceresinin önündeki minik saksıya sokuşturduğum çekirdeklerden biri filizlenmiş. Ara ara elime geçen meyve çekirdeklerini bu saksıya ekiyorum. Aylardır suluyorum ama o da tutmadı, bu da tutmadı diye o kadar çok şey denedim ki şimdi ben de bilmiyorum bakalım ne çekirdeğiymiş bu filiz veren. Limon mu, muşmula mı, zeytin mi.. Zaman gösterecek artık. Var mı tahminler?


Kendini şımartma fincanım hala sağlam ve hele de böyle güneşli kış günlerinde kendimi iyi hissetmeme ekstra bir katkıda bulunuyor.


Battaniyenin motifleri bitti, birleştirildi artık kenarlarını örüyorum. Senelerdir elimde sürünen bir şeyi nihayet tamamlıyor olmanın huzuru var içimde.


Ve elbette bu bıdık var beni gülümseten, sürekli yeni şeyler keşfetmesi, her şeye şaşırabilmesi, olur olmaz her şeye gülebilmesi ve çok basit şeylerle huzur bulabilmesine hayranım.

23 Aralık 2013 Pazartesi

Güle Güle 2013

Yaramazlık yaparken yakalanan böcük

Bilgisayar geldi tamirden, hard disk uçmuş. Bilgisayarcı çocuk "Abi ne yaptınız bu bilgisayara, hiç böyle bir şey görmedik daha önce" demiş. Oğlanların marifeti olsa gerek. Tabi bu arada içinde ne var ne yoksa gitti. Fotoğraflar, internetten indirdiğim tüm kitap ve dergiler.... Neyse ki daha önceden bilgisayara aktardığım fotoğrafları eski telefonun hafızasından silmemiştim. Ama çocukların video kamerayla çekilmiş kasetlerinin bir kısmını bilgisayara aktarmıştım esas onlar gitti. Artık video kamerayı bilgisayara tanıtamadığım için mecburen öyle kasette kalacaklar, tekrar bilgisayara aktaramıyorum. Yeni windows bizim emektar kamerayı görmezden geliyor. Kaç kere bu ikisini tanıştırmaya uğraştım ama yok burnundan kıl aldırmıyor bilgisayar. Kasetleri  birine vermeye de korkuyorum çünkü yedekleri yok, çocukların tüm bebeklik hatıraları o video kamera kasetlerinde. Ne olacak, nasıl yapacağız bilmem.. :( 

Battaniyede son bir kaç motif kaldı, onları da ekledim mi bitecek ve etrafını öreceğim. Kitabım hala elimde sürünüyor, hiç içimden kitap okumak gelmedi bu aralar.

Onun dışında hiç tadım yok be blog. Şu son günlerde yaşanan olaylar acaip asabımı bozuyor. Hayatım boyunca etmediğim küfürü ve bedduayı son bir haftada ettim sanırım. Televizyon izlemesem duramıyorum, izlesem de müthiş canım sıkılıyor. Türkiye gündemi artık bende çarpıntı yapıyor, haberleri izleyemiyorum. Acaip karamsarım şu sıralar. Bu kadar rezalete imza atan bir hükümetin seçimlerde dürüst davranacağı fikrine inanmakta çok zorluk çekiyorum, o yüzden çok ama çok içim sıkılıyor. Ne olacak bu memleketin hali?  Hiç yılbaşı havasına da girememiştim zaten. 2013 yılı Özge'yi getirdi hayatımıza o yüzden Allah'a ne kadar şükretsek az ama onun dışında özellikle işten kaynaklanan bazı ailevi sebepler yüzünden çok buruk bir tad bıraktı bizde. (Siz siz olun, ister arkadaş ister akraba olsun, sevdiğiniz hiç kimseyle iş ve para ilişkisine girmeyin, bu da benden size yeni yıl tavsiyesi olsun.) Ülke gündemi açısından zaten hiç te matah bir sene değildi o yüzden bir an önce bitse hiç üzülmeyeceğim.  

Yeni yıl hayırlara vesile olsun inşallah. Hepimize sağlık, huzur ve mutluluk getirsin. 

12 Aralık 2013 Perşembe

Dönücem ben sana

Uğur idrar yolu enfeksiyonu oldu.

Özge grip oldu, ateşi 39,5 a kadar çıktı, evde ılık duş dahil herşeyi denedim ancak 39 a düşürebildim, hastanede uzun çabalar sonucu 38in altına zor düşürdüler. İlk defa bir çocukta bu kadar yüksek ateşe şahit oldum elim ayağım titredi.

Üstüne ben de grip oldum, herhalde çocukluğumdan beri grip yüzünden ateşim çıkmamıştı. 38 derece ateşle iptal oldum. Tam bir gün ve bir gece yattım gözüm anca açıldı.

Ateşim olduğunun farkında olmadığım için çocuğun da ateşi yok sandım. Ne yapayım, o da 38,5 derece ateşle ortada fıldır fıldır gezmeseydi...

Bilgisayarı bozdu çocuklar bu satırları tabletten yazıyorum, haliyle fotoğraf ta ekleyemedim. Tüm fotoğraflarım, internetten indirdiğim örgü ve dantel kitaplarım orada kayıtlıydı. En son ne zaman yedek aldım hatırlamıyorum o yüzden asabım bozuk.

Battaniye motifleri epeyce birikti, son bir yumaklık motif ipim kaldı, tüm motifler bitince hepsini birleştirip bitireceğim battaniyeyi

Arada Özge bebeğe sarı bir süveter ördüm süsleyince gösteririm

Hala Kuyucaklı Yusuf'u okumaya çalışıyorum elime alacak fırsatım olmadı

Hiç yılbaşı/ yeni yıl heyecanı yaşamıyorum, en ufak bir heves bile yok içimde. Ne olacak bu halim bilmem. Bloglar aleminin yüzkarasıyım. Handan bana hızlandırılmış kurs falan verse yılbaşı gecesine kadar ancak içime yeni yıl heyecanı dolar da bir atraksiyona girerim belki.

5 Aralık 2013 Perşembe

Dikkat Kaçak Var

Bu aralar Özge'ye bir haller oldu. Kasım başında emeklemeye, 20 Kasım itibariyle de tutunarak ayağa kalkmaya başladı ve sanırım o zamandan beri de dışarıda keşfedilecek koca bir dünya olduğunu anladı. Öyle ki bu aralar pek uykuyla vakit kaybetme taraftarı değil. Gün içinde on dakikalık kestirmelerle ayakta kalmaya çalışıyor haliyle dengesi bozuk, hep kafasını koyacak yer arıyor ama enerjisi bitmiyor arkadaş. Kız çocuk dedik, uslu olur dedik, bağrımıza bastık ama bunun ayarı bozuk çıktı. İçine oğlan çocuğu kaçmış bunun. Dur durak yok, emeklemeye başlar başlamaz ilk işi de gidip kitaplığı kurcalamak oldu. Günde kaç kere kitaplığın en alt rafını boşaltıyor ben gidip topluyorum ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Kitaplığın önüne pufu çektim, zaten diğer tarafın önüne de sehpayı çekip hanımefendiye salonun ortasında yer açmıştık baktık olmayacak önce orta sehpayı kaldırıp salonun köşesine dik bir şekilde dayadık. Sonra baktık bizimkinin poposu o eski yorgana sığmıyor onu kaldırıp daha kocaman, kırmızı kılıflı bir yorgan serdik yere. Kitaplığın önüne çektiğimiz pufla ikili koltuğun arasına da ana kucağını koyup salonu devasa bir oyun parkına dönüştürdük. Bir de tavandaki lamba yerine disko topu astık mı tamamdır, eve gelenlere bizim salonu "eğlence parkı" diye yutturup bilet bile kesebiliriz.

PS kablosu kemiren bıdık (Neyse ki en alt rafa kişisel gelişim kitaplarını koymuşum)
Tabi bu şekil bizim bıdığı ancak 10 gün idare etti. Uyumadığı zamanlarda emekleyerek evin her köşesini gezip yerde bulduğu her şeyi ağzına atıp tattıktan ve evdeki tüm terlikleri kemirdikten sonra salondaki bu sadece kendisine tahsis edilmiş alanın yeterli olmadığına karar verdi. Son bir haftadır oradan kaçmak için tüm hünerlerini sergiliyor. Önce ana kucağını yana çekip, pufla ana kucağının arasından sıvışmayı başardı. Ana kucağını sağa sola çekemeyeceği şekilde sıkıştırıp koydum bu sefer üstüne tırmanarak ana kucağıyla birlikte devrilerek oradan kaçmanın yine bir yolunu buldu. Devrilince ödü koptu ve deli gibi ağladı elbet ama özgürlük her şeyden tatlı malum.

İlk barikat
Ana kucağının yerine yerinden oynatamayacağı bir şey bulalım dedik. Benim içinde ütülenecek çamaşır dağımın olduğu çamaşır sepeti gözümüze uygun göründü ama dün gece onun da üzerine tırmanıp öbür taraftan kendini yere atıp kafasını da yere vurarak balon gibi şişirdikten sonra sepeti de kaldırdık.

Bu sabah tekli koltuklardan birini çektim oraya. Salonda oturabilmek için artık tekli koltuk veya ikili koltuğun üzerinden atlayarak Özge'nin oyun alanına girmek gerekiyor ama ne yapalım bebeğin emniyeti herşeyden önemli ve biz bebekli evde yaşamanın ne menem birşey olduğunu unutmuşuz meğerse.

Barikatın son hali ve bu sefer PS kumandasını oyuncak yapmış bıdık (Abiler görmesin)
 Mesela; öyle bir park alanı yapacaksan öncelikle çocuğu oyalamanın yollarını bulacaksın.

"Aaa! Bak Kedi!" konulu yöntem

Eline kitap verip çekilme yöntemi

Güreşmeye meraklı üç adam bulup ortaya salma yöntemi

Bıdığı kalite kontrol müdürü yapıp çılgın yıl sonu procesini test ettirme yöntemi
Çocuk oyalama konusunda hayal gücümün sınırlarını çok zorluyorum gördüğünüz gibi... Uyutma maceralarımız ise azzz sonra...

Not: Gördüğünüz gibi kırmızı yorganımızla biz yılbaşına hazırız. :P

26 Kasım 2013 Salı

Çılgın Yıl Sonu Projesi



Koca bir ayı "Ne okusam?" ve "Ne örsem?" diye bakına bakına bomboş geçirdikten sonra sonunda karar verebildim. Bebeği uyuttuktan sonraki çok değerli boş vakitlerimi kah örgü ve dantel kitapları ile internet sitelerinde şuursuzca kendimi kaybederek, kah kitaplığın önünde kitaplara bakarak boşa harcadıktan sonra aklım başıma geldi sonunda. En son Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonnası'nı okumuştum. Öyle tadı damağımda kaldı ki üstüne yeni bir kitaba başlayamadım bir türlü. O yüzden yine Sabahattin Ali ile devam etme kararı aldım. Eltim de getirip "bunu oku" diye elime tutuşturunca memnuniyetle kabul ettim. Bu da ilk sayfadan sonra içine insanı içine çekiveren bir kitap. Doğum günü telaşından fazla okuyamadım bu aralar, daha çok başlarındayım, ama yine öbür kitabı gibi çok güzel akıp gidiyor bu da.

Yukarıdaki battaniyeye ise başlayalı 3 sene olmuş (artık rezaletin son perdesi) Daha önce de pek çok defa, mesela burada ve burada elime alıp bitirmeye niyetlenmişim ama sonunda yine sıkılıp atmışım bir kenara. Bu sefer bitirmeye çok acaip azimliyim, kendimi motive ettim, gaza getirdim artık ne derseniz deyin. İnşallah yılbaşından önce bitirebilirim ve yeni bir projeye başlayabilirim. Gerçi bir tane daha bitmeden bir köşeye atılmış başka bir motifli battaniyem daha var ama bunu bitirince yeni bir şey yapmak için kendime izin verdim. O zamana dek başka şeyleri araya sokup yine bunu yarım bırakmayacağım; söz. :P

Evet çılgın yıl sonu procem bu; 3 senedir elimde sürünen bu battaniyeyi nihayet bitirebilmek. Siz ne sanmıştınız? :) Adını "ömrümü yedi battaniyesi" veya "ömür törpüsü" koyabilirim sanırım, hak etmiş artık.

Neyse, bebiş uyandığına göre battaniye de kitap ta yorumlar da biraz daha bekleyecek beni zira boş vaktimi, bir kahve bile içemeden, bunları yazarak geçirdim bu sefer. Ühüüü...

Not: Yeni telefonun fotoğraf kalitesini sevmedim, sehpa çok tozlu çıkmış. Daha iki gün önce doğum günü yaptık herhalde, elbette temizledim köşe bucak her yeri.  Gözünü seveyim eski telefonun, flu mlu çekiyodu ama insanı yok yere rezil etmiyordu en azından... :P


20 Kasım 2013 Çarşamba

Yardım edin lan azıcık!

Bu pazar bizim evde Ömer'in doğum günü partisi olacak. Haliyle benim eteklerim tutuştu. Pazara kadar evi tertemiz edip misafirler için bir şeyler hazırlamam gerek. En büyük güvencem de cumartesi günü. Özgür ve oğlanlar bebeği oyalarsa ben de hazırlıklar için epeyce vakit bulurum diye düşünüyorum ama tabi işi sağlama almak lazım. O yüzden dün akşam Özgür'le şöyle bir konuşma geçti aramızda.

Ben - Eh bu cumartesi de "işe gidicem" diye gelmezsin inşallah. Pazar günü doğum günü var malum, bana yardım lazım. Acımam, paralarım yemin ederim.

Özgür- Valla gitmem gerekebilir. İtalyan burada, pazartesiden beri makinanın otomasyonunu yapıyor, soracağı şeyler olabilir bana.

Güvendiği dağlara kar yağan, ümitsizlikten kendini kaybedip elindeki tüm kozları oynayan Ben- Otur oturduğun yerde! Bana yardım etmeniz lazım! Kimsenin beni düşündüğü, bana acıdığı yok! Geçen sene 6 aylık hamileyken bile parti yaptırttınız bana, bu sene de salı günü ev taşıdım pazar günü parti yaptık, hem de 2 aylık bebekle! Ben anlamam, senin ne zaman başın sıkışsa ben yardım ediyorum ama... Yok muhasebe yok teknik çizim... N. kaçıp gittiğinde de hamile halimle arkasını toplamaya gelmiştim kaç ay...  (Bundan 10 sene önce ben Ömer'e hamileyken, muhasebe müdürümüz "bu strese dayanamayacağım artık" deyip işi bırakmıştı. Ben de bir yaşındaki Uğur'u babaanne ve bakıcıya emanet edip, hamile hamile her gün bir torba yeşil erikle işe giderek, kaçan muhasebe müdürünün ardında bıraktığı karışıklığı düzeltmek için debelenmiştim epeyce bir süre)

Özgür- Ohooo... N.'ye varana kadar geri gittiysen anladım ben seni. Demek o kadar sıkıştı başın. Tamam tamam elimden geleni yaparım. Merak etme sen.

20 yıllık beraberlik bazen böyle işe yarıyor işte, karşındaki seni hemencecik çözüveriyor. :P


18 Kasım 2013 Pazartesi

Akıllı şey seni..

Uzun zamandır şu akıllı telefon manyaklığına kapılmadan mutlu mesut yaşıyordum. Gidiyorum geliyorum, bakıyorum küçük büyük herkesin elinde bir tane akıllı telefon, kurcalayıp duruyorlar, bana tuhaf geliyordu. Birisiyle konuşuyorsun, gözü bir yandan elindeki telefonda baş ve işaret parmaklarıyla o meşhur ekran büyütüp küçültme hareketlerini yapıyor, kendi kendine gülüyor falan. Ben insanların gözlerinin içine bakarak konuşmayı severim, seninle konuşurken bir yandan telefonunu kurcalayıp duran bir insan haliyle aklı başka yerde izlenimi veriyor. Hoş değil bence. Özgür çok yapar ki her zaman söylenmişimdir. Akşam yemekten sonra çay koyarım otururum karşısına hop mesaj gelir durur ona cevap yazar, iki dakika sonra hop mail gelir bu sefer ona cevap yazar, ardından biri arar bi saat konuşur, kapatır. Bu arada ben çayımı içer bitiririm o daha bir yudum almamış olur, kalkar çayımı tazelerim yine otururum karşısına bakarım yine telefonu kurcalıyor, neymiş efendim çinliler what's up'tan bilmem ne soruyormuş hemen cevap vermesi lazımmış "elinin körü artık" diyerek çayımı alıp gitmişliğim, onu telefonuyla başbaşa bırakmışlığım çoktur. Öyle gıcık oluyorum ki, nedir yani 7x24 online olmayıver, dünya mı duracak?

Benim yaklaşık 6 senelik Sony Ericsson, kayar kapaklı bir cep telefonum vardı, önceki de yine öyle seneler sonra kullanılmaktan bozulunca gidip bunu almıştım. Açık söyleyeyim benim cep telefonundan en temel beklentim istediğim kişiyi arayıp konuşabilmek. Bunun yanısıra uzun süredir fotoğraf çekmek için cep telefonunu kullanır oldum o yüzden haliyle yeni bir telefon alacaksam bari güzel fotoğraf çeksin diye düşünmeye başlamıştım. Bir de benim için diğer zaruri şey de, müzik dinlemeyi seven bir insanım, mp3 çaları vs olan gerektiğinde radyo veya müzik dinleyebileceğim bir alet olursa bir taşla 3 kuş vururum şahane olur diyordum. O yüzden 6 sene önce, bu akıllı telefonlar daha piyasada yokken, gidip bu benim emektarı almıştım. E alet Sony olunca tabi müzik dinleme kalitesi süperdi. Hatta kendi kulaklığından hariç üniversal girişli sıradan bir kulaklık daha takıp aynı anda iki kişi, iki kulaklıkla müzik dinleyebiliyorduk ki benim için lüks kavramı buydu işte. :)

Neyse efendim zaman içinde akıllı telefonlar çıktı, herkes bir akıllı telefonla gezer oldu ama ben bu telefonu değiştirme ihtiyacı hiç duymadım. Niye duyayım? Çalışmıyorum, işle ilgili bir "aman bana ulaşamazlarsa yer yerinden oynar" durumu yok. Tam tersine bazen telefonu da evde bırakıp kaçayım, biraz kafamı dinleyeyim diye planlar yapıyorum. Kısaca benim işim evde, ben de zaten çoğunlukla evdeyim, dışarıya çıkabildiğim ender zamanlarda da maillerimi kontrol etmeye hiç ihtiyacım yok. Evde fiber internet varken ve ben bütün gün evde oturup dururken cep telefonum internete bağlı olsun gibi bir derdim yok zaten. Twitter desen benim için son derece anlamsız bir şey, neden her yaptığımı insanlara ifşa etme gereği duyayım? Ki ben anlatsam bile kim ilgilenecek o da ayrı bir konu, ünlü değilim, tanınmış biri hiç değilim kime ne benim ne yediğimden ne içtiğimden? İnstagram da keza hiç kullanmadığım bir şey. Yanlış anlaşılmasın bunlara karşı değilim, kullananları da eleştirmiyorum sadece olaya kendi açımdan bakınca çok gereksiz ve anlamsız geliyor benim gibi sıradan bir insanın bunlara düşkün olup kullanması. Açıkçası öyle çok egzantrik ve aksiyon dolu bir hayatım yok. Neyi twitterdan paylaşacağım? Kızın adaptörle tuvalete yaptığı kakayı mı? Maalesef ne kadar istesem de çok gezebilen bir insan hiç değilim o yüzden aman son model bi cep telefonum olsun, her yerden ulaşılabilmem lazım, yaşadığım her anı, çektiğim her fotoğrafı, yediğim her şeyi anında herkesle paylaşmam lazım, şu kadar takipçim olsun her an yeni bir laf yumurtlayayım herkes "like" etsin gibi saplantılarım yok, hiç olmadı. Sadece bu blog var benim için bir de gerçekten tanıdığım ve sevdiğim insanların kayıtlı olduğu bir kişisel facebook hesabım.

Benim sosyal paylaşımlarım işte bu blog, facebook hesabım ve bezsiz bebek facebook grubumuzdan ibaret. Bunlar bile bazen çok vaktimi alıyor diye söyleniyorum kendi kendime... Durum böyle olunca, bloga koymak için çektiğim dandik fotoğraflar yüzünden her sinir krizi geçirdiğimde Özgür defalarca "gel sana da yeni bir telefon alalım" dedi ama benim istediğim özelliklerde bir telefon bulamadık. Kamerası iyi, müzik çalabilen doğru dürüst bir telefon yok, zaten akıllı olmayan bir telefon kalmamış. Allah allah mecbur mu herkes böyle telefon almaya? Tezgahtar anlatıyor da anlatıyor şusu var, busu var, bilmemnesi var, istemiyorum kardeşim diyorum. Kamerası en iyi olup aynı zamanda müzik çalabilen telefon hangisi dediğimde tutup bana en son model telefonları gösteriyor, istemiyorum böyle bir telefon diyorum, klavyesi olmasa da olur cep telefonunda mektup yazacak değilim ben mesaj bile yazmıyorum kimseye diyorum, evdeki bilgisayarla ben istediğim her yere bağlanıyorum zaten bu internete bağlanmasa da olur bluetoothu olsun yeter diyorum öcü görmüş gibi bakıyorlar bana. Yok öyle bir cihaz hanımefendi dediler. Düz bir telefona, kaliteli çekim yapabilecek bir kamera ve iyi bir mp3 çalar koymak kimsenin aklına gelmemiş niyeyse. İlla akıllı olması gerek şart olmuş telefon seçiminde, kimse aptal bir telefon istemiyor anlaşılan. Özgür belki de bu çağdışı kadınla yaşamaktan utandığı için "Olsun gel alalım doğru düzgün bir şey" dedi, "İstemiyorum. Neden o kadar para verelim ihtiyacım olmayan bir şeye, o fiyatın yarısından da aza bana güzel bir dijital fotoğraf makinesi al ben memnunum telefonumdan, hala çalışıyor" dedim.

Velhasıl anlaşamadık gitti. Aylardır yakındaki alışveriş merkezine her gittiğimizde bu konu açılıyor sonra da bir sonuca ulaşamadan kapanıp kalıyordu. Özgür çok kızdı, "Ne biçim kadınsın sen? Hiç bana onu al, bunu al gibi huyların yok cins misin lan sen?" bile dedi. :P En sonunda yine bir gün Özgür yeni model telefonları incelerken aklıma dahiyane bir fikir geldi, Özgür'e dedim ki; "Yahu yeni telefonu neden sen kendine almıyorsun? Hangi akıllı telefonu alırsak alalım hakkıyla kullanacak tek adam sensin, cep telefonunun tüm fonksiyonlarını kullanıyorsun, cepten maillerini kontrol eden, ofis uygulamalarını, what's up, viber, chat on ne varsa hepsini kullanan sensin, sen kendine yeni bir telefon al, bu eski telefonunu bana ver işte, kamerası gayet güzel, hd video bile çekiyor, müzik te çalabiliyor e daha ne isteyeyim?" Özgür başta razı olmadı, eski telefonu bana vermeye, "Yok olmaz, o iki senelik telefon, sağı solu çizik, yer yer boyaları bile döküldü vermem sana" falan dedi ama sonunda ikna edebildim. "Bu erkek kılıfıyla zaten hayatta istemem bu takozu, bana hanım hanımcık bir kılıf al o zaman çalıştığı müddetçe bayıla bayıla kullanırım ben bunu" dedim, anlaştık. Özgür gitti kendine istediği telefonu aldı onun eski telefonuna da internetten 20 liraya kırmızı beyaz puantiyeli bir kılıf aldık böylece yeni bir telefonum oldu. Oh, alan memnun veren memnun, en çok ta şu telefon araştırma /seçme külfetinden kurtuldum ya ona seviniyorum. Telefonum bir akıllı bir akıllı ki sormayın gitsin, ben kendimi onu kullanacak kadar akıllı hissetmiyorum yalnız, şimdilik böyle bir sorunumuz var, ama zamanla aşacağız elbet. Neyse uzun lafın kısası; bundan sonraki postlarda resim kalitesi artarsa şaşırmayın efenim.



8 Kasım 2013 Cuma

Sen buna tutacak mı diyorsun?


Dün ikindi uykusunu pas geçen bıdık akşam biraz erken uyudu. (Erken dediğim de 23:00 yerine 22:30 bu arada) Ben de azıcık boş vaktimde biraz da zihnim boşalsın diye, bir tutacak daha öreyim dedim. Dün gece tersini bu sabah ta yüzünü örüp tamamladım. Vay efendim, meğer tutacak benden başka birine daha çok lazımmış.

Bir mutlu oldu bir mutlu oldu ki sormayın gitsin
Neredeyse mutluluktan ağlayacaktı
Önce iyice silkeleyip tozunu attırdı
Sonra işçilik açısından büyük bir titizlikle inceledi
Tadına bile baktı
Bununla ne yapsam diye epey düşündü
Sonra aniden aklına bir fikir geldi
Annesi uzun zamandır temizlik yapmadığından bu tutacağı yerbezi olmaya layık gördü.

 İyi haftasonları dileriz :D

Not: Bu hafta dişsel sorunlar yüzünden alt üst olan uyku düzeni nedeniyle yorum cevaplamaya vakit kalmamıştır, kusura bakılmaması rica olunur. Anne kişisinin gidip gelen aklı sürekli error vermektedir. Aklını başına geri toplayabildiği ilk fırsatta cevapları yazacak inşallah...

30 Ekim 2013 Çarşamba

Bir daha söyle




Bu aralar evdeki başlıca tartışma konusu Özge'nin ilk kelimesinin ne olacağı. İlk hecelerini söylemeye başladı ama şimdilik aynı heceyi anlamsız şekilde arka arkaya sıralamaktan ibaret ilk sözleri. Babasıyla büyük aşk yaşıyorlar o yüzden ilk kelimesi "baba" olursa şaşırmayacağım. Gerçi Uğur da bana hayrandı ama ilk söylediği kelime "tatal" (çatal) olmuştu. He-Man gibi, elinde tuttuğu çatalı başının üzerine doğru kaldırıp, suratında koca bir gülümseme ve büyük bir zafer edasıyla "tatal" dediğinde ikimiz de çok şaşırmıştık bugün gibi hatırlıyorum.

Ömer konuşmaya başladığında ilk kelimesi ne olduğuna dair ise çok şaibeli bilgiler var. Ömer uzunca süre Avni gibi muful dıgıl gibisinden şeyler söyleyip parmağıyla işaret ederek anlaşmıştı bizimle. (Bakınız Ömer'ce Türkçe Sözlük)  Onun ilk sözlerini tek anlayabilen Uğur olduğu  ve de o zamanlar sadece 3 -3,5 yaşlarında olduğu için maalesef Ömer'in ilk kelimesi neydi emin değiliz. Sonraları konuşması düzeldi ama uzunca bir süre kelimelerin içindeki "k" haflerini " t" gibi söylemeye devam etti. Çocuğa gökkuşağı ve gökyüzü dedirterek epey eğlendik itiraf ediyorum. Kendimizle gurur duymuyoruz elbet ama cidden çok komikti. :)

Uğur'un konuşması oldum olası çok muntazamdı, küçücük yaşında çok zor kelimeleri bile çok güzel telaffuz ederdi o yüzden İstanbul'a geldiğimizde "Kozyatağı" yerine "Tozyatağı" dediğini fark ettiğimizde hem çok şaşırmış hem de çocuğa hak vermeden yapamamıştık. :P

Özge'de bu sefer dördümüz birden dikkat kesilmiş dinliyor olacağız, ilk bilinçli sözcüğünü kaçırmamız zor olur herhalde. Heyecanla bekliyoruz, bakalım ilk kelimesi ne olacak.

28 Ekim 2013 Pazartesi

Beyin Fırtınası

Bugün blogta yeni bir şeyler denemek istedim. Çok uzun süredir eski tasarımıyla yayındaydı. Bugünlük böyle oldu, belki daha farklı bir hale de getirebilirim henüz emin değilim. Ama gelin şöyle bir şey yapalım; blogun yeni halini beğenenler ya da en azından değişiklik fikrini beğenenler "Değişiklik iyidir, hadi çekiliş falan yapmıyorsun kabul ama bari arada şablonu değiştir, bi silkin, olaya bi renk kat, azıcık aktif ol be kadın, tembel olma." diyenler yorum bıraksın. Yaptığım değişikliği ve hatta değişiklik fikrini bile beğenmeyip "Hiç olmamış, ne bu böyle, eskisi gibi kalsa daha iyiydi, biz alışmıştık o haline, yeniliğe hiç gerek yok, hele çiçekler ne alaka canım?" diyenler de yorum bıraksın. Bugüne kadar hiç ses vermemiş olan, sessiz takipçiler de ses versin hatta, bu vesileyle aramızda bir tanışıklık olsun. Oylama sonucuna göre karar veririz blogun şekline. :D

Kimseden ses çıkmazsa da ben okuyucuları boşverir canım ne isterse onu yaparım. Bundan sonra blogu okumak için büyüteç mi gerekir, yazdıklarımı dinlemek için bir yerlerden hoparlör mü bulursunuz, yoksa Leonardo da Vinci usulü bir ayna mı edinirsiniz orasını ben bilemem artık. :P

Not: Handan bilirim sen ayna kullanmayı vs egzantirik yolları tercih edersin ama hayır anacım o bir tehdit cümlesi o yüzden düzgün bir şıktan yana tercih yap. :)

22 Ekim 2013 Salı

Tatilin son günü

Oğlanlar sabrımı zorlarken ve de ben saatler süren bir mücadelenin ardından Özge'yi nihayet uyutabilmişken, kahvem yanımda buraya iki satır yazı yazmaya çalışıyorum. 9 günlük bayram tatili vesilesiyle zıvanadan çıkmış oğlanlar bebeği yeniden uyandırmadan önce kaç dakikam var bilemiyorum ama bazen, ruhen çok ama çok zorlanıyorum. Özellikle de bugünkü gibi büyükler, esas laf dinleyecek yaşta olanlar beni çileden çıkarttığında. Nedense insan gibi söylediğimde sözlerimi hiç kaale almıyorlar, en sonunda sinirlenip bağırmaya başlayınca da duygu sömürüsü yapıyorlar, "hemen bağırıyorsun anne" diye. Tek istediğim bebek uyurken sessiz sakin huzurlu bir yarım saat geçirebilmek. Ama hep bir birbirlerine sataşma, ağız dalaşı veya itiş kakış durumundalar. Hiç sakin sessiz bir oturma şekilleri yok.Ya kavga ediyorlar ya da bana birbirlerini şikayet ediyorlar. Oyun oynamaya kalktıklarında da öyle bir gürültü çıkarıyorlar ki sanırsınız evin içinde iki tane at tepişiyor. İkisinin arasında hakem olmaktan ve salak saçma sebeplerden başlattıkları tartışmaları dinlemekten o kadar yoruldum ki anlatamam. Vücut yorgunluğu bu kafa yorgunluğunun yanında hiç bir şey.  Küçük yeterince zamanımı alıyorken istiyorum ki bilgisayar, play station veya diğer herhangi bir dijital alet olmadan büyükler kendilerini oyalayabilsinler. Ama ne mümkün! Günlük limitleri var, okul zamanı zaten bilgisayar oyunları yasak, sadece tatil günleri ödevler bitince 2 saat oynama hakları var ve o süre herhangi bir şekilde (bilgisayar başında, play station ya da tablette) dolduğunda başlıyorlar birbirlerine sataşmaya. Tatil günlerinden nefret eder oldum, o kadar yoruyorlar beni. Ne yapacağımı bilmiyorum.

Öyle çok şey yapasım var ki.. Ama hiçbir şeye zamanım yetmiyor. Bir şeyi tam yapsam on tane şey eksik kalıyor. Özellikle ütü olayı yine kontrolden çıktı. Nasıl nefret ediyorum ütüden... Sadece dışarıda giydiğimiz şeyleri, bebeğin giysilerini ve çocukların okul kıyafetlerini ütülüyorum ama yine de yetişemiyorum. Bu aralar beni en çok bunaltan çamaşır ve ütü olayı. Yıka, ser, kurut, topla, katla yerleştir, ütülenecekleri ayır, sonra da geç karşılarına seyret ve vicdan yap. Kısır döngü... Hiç çamaşır sepetinin dibini göremiyorum. Bir posta yıka kaldır yerine yenisi doluveriyor sepete.


Geçenlerde bir cinnet anında, (sanırım bir buçuk- iki ay oldu, zaman konusunda da böyle şuursuz oldum) evdeki tüm tutacakları attım. Hepsinin tipi kaymıştı, kiminin ucunu yakmışım, kimi yıkanınca kumaş çekmiş kenardan dikişi patlamış süngerleri dışarı çıkmış falan rezalet görünüyordu hepsi. Onca zamanda, evdeki artık iplerle aha anca bu yukarıdakini ördüm. Bittiği halde uzunca bir süre de kenarlarını nasıl yapsam diye orada burada süründü. En sonunda baktım olacak gibi değil, ne zaman motif, kenar süsü vs bulayım diye bilgisayarı açsam kendimi kaybediyorum. Bebek uyurken değerli zamanımı internette veya bilgisayar başında harcıyorum, "başlarım ulen kenar süsüne! mutfak havlusuyla tencere sapı tutmakta bıktım. bari bi tane adam gibi bir tutacak olsun evde" deyip kenarlarını sık iğne yapıp bitirdim. Tutacağı kullanıma açtım nihayet.



Nasıl hevesim var, nasıl yünlere dalasım var ama yok, vakit yok. Örmeyi bırak daha "Ne yapsam" aşamasında takılıyorum, o aşamayı bile geçmeye fırsatım olmadı. Vakit olsa da zaten benden önce yünlere dalan hevesli tipin dolaştırdıklarını anca açıyorum. Ne yapsak bilmem ki... Armut dibine düşermiş. Anası kılıklı kendini kaybediyor yün görünce...


Hala okunacak dünya kadar kitabım var. Bayram, tatil derken aradan şu üç taneyi çıkardım;

Agnes Grey, umduğum kadar iyi değildi. Bir Jane Eyre tadı kesinlikle yoktu klasik mürebbiye hikayesi üzerine oldukça vasat bir romandı bence. (Bronté soyadının hatrına 5 üzerinden 2 puan veririm)

Yaz Bitince, nispeten daha iyiydi ama çok muhteşem diyemem, eh vasattan hallice.(5 üzerinden 3)

Kürk Mantolu Madonna, tek kelimeyle muhteşemdi. İlk sayfadan sarıp içine çekiverdi beni. Bu kadarını beklemiyordum. Klasik deyişle; bir solukta okudum, tadı damağımda kaldı. Başka bir kitabı aldım elime okumak için, ama hala başla(ya)madım, sanırım bunun ardından biraz daha zaman geçmesi lazım. Hala etkisinden kurtulamadım. (5 üzerinden 5)

Neyse, pazar günü başladığım yazıyı, üç günde anca yazıp tamamlayabildim, körolmayasıca Blogger da bir türlü fotoğraf yüklemeyerek bana hiç yardımcı olmuyor. Yoksa daha bol fotoğraflı bir yazı olacaktı ama artık şansınıza küsün.

Not: Herkesin geçmiş bayramını kutlarım.

7 Ekim 2013 Pazartesi

Bizim Lois



Bu aralar bizim evde Özge'nin lakabı "Lois". Nedeni ise çok basit; aynı gözlük takmış Superman'i Clark Kent sanan Lois Lane gibi beni banyo yapıp saçıma havlu sarınca, Uğur'u ise gözlüğünü çıkarınca tanıyamıyor. Bizi yabancı insanlar sanıp dudak büküyor. Tek avuntumuz var; bizim Lois henüz 7,5 aylık ve ileride bu durumu düzelecek büyük ihtimalle. Artık gerçek Lois derdine yansın, onun salaklığı baki.

28 Eylül 2013 Cumartesi

Acaba?

Her gece öperek koklayarak uykunun kollarına teslim ettiğin, ateşlenince baş ucunda beklediğin, okulda kavga edip hırpalandığında kahrolduğun, günün birinde birisi çıkıp kalbini kıracak üzecek diye neredeyse pamuklara sarıp büyüttüğün evladının yerine günün birinde bir bakarsın kahvaltı sofrasında karşına saçları havalı bir şekilde taranmış bir delikanlı oturuverir. Yüzü tanıdıktır ama havası, hareketleri, konuşması tanıdığın çocuğa pek benzemez. Aldığın pijamayı beğenmez, "salak gibi görünüyorum" diye aldığın tişörtü giymez. Sözlerine misliyle karşılık veren o koca ağzı hiç kapanmak bilmez. Gece üstünü açmış uyurken, örtebilmek için altından pikeyi çekelerken oğlanın bacağını bile kıpırdatamadığında şaşakalırsın "bu çocuk ne ara böyle büyüdü" diye... Kendi bilgisayarında artık bilmediğin programların kısayol tuşları belirmeye başlar. Bilgisayarı açar açmaz açılan Skype'a sinir olmaya başlarsın. Günün birinde kendini ziyaret edilen sayfaları görmek için çaktırmadan internet geçmişini incelerken bulursun. Artık kendi cep telefonunda, bilgisayarında veya tablette yapamadığın bazı şeyleri sen onlara sormaya başlarsın. Hele de bu zamana kadar seninle aynı şarkıları dinleyen oğulların günün birinde televizyondan youtube'a girip senin o güne dek ruhunun bile duymadığı aşağıdaki gibi bir şarkı dinlemeye başlamışlarsa bil ki sen artık ergen annesi olmuşun, vah başına gelenler!...


11 Eylül 2013 Çarşamba

Okula 5 kala

Bu aralar canla başla kitap "okumaya çalışıyorum". Okunacak öyle güzel kitaplarım var ki elimde, onları okuyabilmek için resmen yırtınıyorum. Ama benim yaramaz kızım hiç izin vermiyor. Gündüzleri büyük bir hevesle uyutuyorum yatağına yatırıyorum sonra alelacele işlerimi toparlayıp çayımı veya kahvemi alıp atıyorum kendimi koltuğa, tam kitabı açıyorum hop uyanıyor zilli.. Kesin kokusunu falan alıyor, "Hah bu kadın keyif yapıyor, madem işi bitti kalkayım ben" diyor yoksa bu kadarı tesadüf olamaz artık. Güvercinin Kanatları'nı hele de böyle bir okuma temposunda, öyle zor bitirdim ki anlatamam, hayatımda en zorlanarak okuduğum kitaptı. Şöyle bir kendimi kaptırıp gidemedim, hep ite kaka ite kaka, zoraki okudum bitti. Hiç bir kitabın bitmesini bu kadar hevesle beklememiştim. Okumasanız çok büyük kayıp olmaz bence, sonu da beni çok tatmin etmedi. Hep daha sürprizli bir son beklemiştim niyeyse, velhasıl ben çok zevk alamadım.


Sonracığıma bu ay gaza geldim ben, geçmişteki feci hezimetlerin üzerine bir sünger çekip yeniden ekmek yapmayı denedim. Bu sefer buradaki tarifleri uyguladım ve inanır mısınız sonunda becerdim işte. Yumuşacık, mis gibi, lezzetli ekmekler yapabiliyorum artık. Ama annemden minik bir püf noktası öğrendim; ekmeği fırına vermeden ve de fırından çıkarır çıkarmaz üzerine bir fırçayla süt sürüyorum, hem güzel kızarıyor hem de kabuğu yumuşak oluyor. Şimdilik instant maya kullanıyorum inşallah yakında ekşi mayaya terfi edebilirim. Özgür'ün yaptığım ekmekler için yorumu ise şu oldu; "Tam da ben, artık borçları da kapatmışken, bundan sonra elime geçen parayı küçük bir sahil kasabasında 25'lik bir çıtırla yerim diyordum ki şu son icraatınla sen çıtayı çok yükselttin, bu kadar hamaratını da bulamam bu saatten sonra, hadi gene yırttın..." :P


Özge her geçen gün büyüyor, yaramazlık yapmaya da başladı. Bu aralar en büyük zevki üzerinde oynadığı yorganın altında kalan halının püsküllerini yalamak. Ne kadar görmesin diye yorganı üstlerine de sersem bir bakıyoruz, kaşla göz arasında halıdan inmiş, göbeği parkede boylu boyunca uzanarak yorganı kaldırmış altında püskül arıyor.

Henüz kendi kendine desteksiz oturamadığı için şöyle bir geçici çözüm bulduk. Yorganda yuvarlanmadığı, halı püskülü yalamadığı veya şu aşağıdaki pembe koltuğunda bacaklarını durmadan sallamak suretiyle deli gibi sallanmadığı zamanlarda salonda bizimle birlikte  oyalanıyor böylece. İnşallah kendi kendine oturmayı becerdiğinde ben de çamaşır sepetime kavuşacağım tekrar, o zamana kadar #dirençamaşır


Okulların açılmasına çok az kaldı, heyecanla günleri sayıyorum. Oğlanlar da evde otur otur kafayı yeme noktasına geldiler, ne yapsınlar şaşırdılar artık. Bir gün oturmuş dalgın dalgın bilgisayarda birşeyler yapıyordum Uğur geldi;

Uğur - Anne, eve kocaman, böyle devasa bir karasinek girmiş
Ben- Hani nerde?
ve Uğur benim güneş gözlüğümü takmış vaziyette evde dolanan Ömer'i gösterdi...

Arka fondaki dağınıklığı görmezden gelin anacım, malum bebekli kadınım... :P
Not: Önceki yazının yorumlarına cevap yazamadım hala, kusura bakmayın lütfen, ama blogger bu gece bi azizlik yapıp yazdığım yazıyı uçurunca bunu ikinciye yazmam gerekti o yüzden beni şimdilik affedin, ilk fırsatta cevaplar gelecek. Benim kız bu aralar gece 11:30 'a dek oturuyor, o saatten sonra da benden bir hayır gelmiyor. Bahar biliyorum kızın ishali geçmiştir bile ben soruna cevap yazana kadar ama bu seferlik böyle oldu afedersin. :(

1 Eylül 2013 Pazar

Çayı koy, geliyorum



Geçenlerde birbirlerini ezelden beri tanıyan iki arkadaşımın facebook'taki fotoğraf albümlerini gördüm de burnumun direği sızladı. Albümün en başında ikisinin de gencecik, saçları uzun, sakalları bile çıkmamış iki tıfıl rockçı iken çekilmiş fotoğrafları vardı. Belli ki üniversitedelermiş. Onu aklınıza gelebilecek hemen her yerde birlikteyken çekilmiş fotoğraflar takip ediyordu; sofra başında muhabbet ederken, deniz kıyısında, kırda güreşirken, üniversitede birlikte gitar çalarken, karlı bir dağ başında yanyana yürürken, evde karşılıklı kahve içerken, barda kadeh tokuştururken, mangal başında ateşi yellerken.... Resimler ilerledikçe ikisinin de yüzünde seneler içindeki değişimleri görebiliyordunuz. Zaman geçmiş, saçları dökülmüş, göbeklenmişler, kırışıklar belirmiş yüzlerinde, saçlar sakallar kırlaşmış, ama resimlerinde hep yan yanalar, hep aynı muhabbet ve gülümseme yüzlerinde... Bazı karelerde hele aralarındaki muhabbet o kadar koyu ki fotoğraf çekildiğinin bile farkında değiller. Birbirlerine bakarken o gözlerindeki ışık hep aynı.. Uzun uzun baktım resimlere ve o kadar duygulandım ki gözlerim doldu.

Özgür'e gösterdim albümü, "Bak" dedim "İnsanın böyle birlikte yaşlandığı bir dostunun olması ne hoş bir şey değil mi?" O da albümü inceledi, uzun uzun fotoğraflara baktı, sonra benim gibi o da içini çekip "Şanslı peze..nkler" dedi. :P

Şaka bir yana öyle özeniyorum ki böyle uzun vadeli dostluklara... Filmlerde veya bazı bloglarda görüyorum, hani kızlar bir araya geliyorlar bir şeyler yapıyorlar, işte o birlikte yaptıklarından ziyade o bir araya geliş şekilleri bazen öyle içimi acıtıyor ki keşke diyorum benim de hayatımda böyle en azından bir tanecik kız arkadaşım olsa... Benim de var elbet çok eski arkadaşlarım, kuzenlerim...  Hatta aynı şehirde yaşadığım halde kırk yılda bir denk getirip buluşunca aradan geçen tüm o senelerin ortadan kaybolduğu, muhabbetine doyamadığım pek çok güzel insan var hayatımda ama benim kastettiğim böyle bir şey değil.

Sık sık görüşebildiğim, hayatımın sürekli içinde olan bir arkadaşım olsun istiyorum. Teklifsiz bir dost, arada sırada telefonu açtığımda "N'apıyorsun? Hadi giyin bilmem nereye gidelim" diyecek, "Çayı koy, birazdan sendeyim" diyecek, veya ne bileyim çat kapı çıkıp evime geldiğinde kendi evindeymişçesine rahat hareket edecek, kendi buzdolabıymış gibi benimkini açıp bakacak birisi... Karşısında kırılıp dökülmem gerekmeyecek, beni her halimle kabul edip beni ben olduğum için sevecek, acı da olsa bana her zaman doğruyu söyleyecek, kavga da etsek barışmak için uzun uzun dil dökmek gerekmeden sadece bir telefonun veya bir kucaklaşmanın yeteceği, çocuklarım veya kocam vesilesiyle değil sadece benim arkadaşım olduğu için hayatımda olacak birisi olsun istiyorum. Gün içinde aradığımda "Merhaba", "selam, naber?", "müsait misin?" gibi şeyler söylememe gerek olmadan "Az önce ne oldu biliyor musun?" diye direk muhabbete dalabileceğim birisinden bahsediyorum ben... Çok şey mi istiyorum?

Beraber yaşlanılacak bir dost  ne kadar zor bulunuyor farkında mısınız? Eğer hayatınızda bahsettiğim gibi biri varsa lütfen kıymetini bilin ve ilk gördüğünüzde ona benim yerime de bir kere sarılın.

27 Ağustos 2013 Salı

Ağustos'un özeti

Neredeyse 1 ay olmuş doğru dürüst bir yazı yazmayalı. Bu süre zarfında neler mi oldu?

Özge 6 aylık oldu ve bunu izleyen günlerde Özgür'le "Vay be Özge ne ara 6 aylık oldu?"  "Bu eve taşındığımızda 2 aylıktı... Oooo bu eve taşınalı 4 ay olmuş bile!!"  benzeri, zaman ne çabuk akıp gidiyor konulu geyiklerin bin bilmem kaçıncısı çevrildi.


Özge doğdu doğalı ilk defa başladığım bir kitabı bitirebildim, hatta yenisine başladım. Tess çok güzeldi, su gibi aktı gitti ve hiç ummadığım bir şekilde bitti. Yine bilmem kaçıncı defa "klasiklerden şaşmayacaksın arkadaş" diye kendi zihnime not düştüm. Güvercinin Kanatları, Tess kadar hızlı akıp gitmiyor maalesef. Biraz ite kaka olsa da okumaya zorluyorum kendimi, konu ancak 100 küsür sayfadan sonra biraz daha ilginç hale geldi. Nedense başlarda çok zorlandım, bazı cümleleri 2-3 defa okuduğum oldu yazarın tarzı mı yoksa çeviriden kaynaklanan bir durum mu bilemiyorum ama artık kabullendim, biraz zor okunuyor ama yarıda bırakmaya da kıyamıyor insan, öylesine buruk, keskin bir tadı var. Sabır ve salim bir kafa lazım, bebekle ve kısıtlı vakitte zor biraz ama dayanıyorum.

Geçenlerde süper bir indirim yakaladım ve fırsat bu fırsat diyerek Özgür'den gizli internetten dantel ipliği siparişi verdim. Yine bir klasik olarak, aldığım iplerin faturasını bulan Özgür tarafından suçüstü yakalandım ve günün birinde faturada yazdığı gibi "fantazi ipliğe" dönüştürülmekle tehdit edildim. Niyeyse kendi her yaz olta takımlarına küçük çapta bir servet öder ama hep benim üç kuruşluk kitaplarım veya iplerim gözüne batar.

Özge 5. ayın sonunda ufaktan ek gıdalara geçiş yaptı ve neredeyse sofrada gördüğü her şeye saldırmaya başladı. Doktor son 3 aydır "az kilo alıyor bu çocuk" dediği halde ek gıdalara geçişte o kadar yavaştan alıyor ki çocuğa bile fenalık geldi, bir akşam iftarda babasının ramazan pidesinden ısırık almaya çalışırken yakaladık. Ondan sonra doktor istemeyerek te olsa sebze pürelerine izin verdi ama ya sütüm yetmiyor ya da çocuk büyüdü artık fazla tutmuyor ne görse istiyor. Son muayenede doktor "yine az kilo almış" deyip elime guatrdan idrar testine, kan sayımından kalp ekosuna kadar komple bir tarama istek kağıdı tutuşturunca tepem attı,  doktoru dinlemekten vaz geçtim. Özgür de "aç bu çocuk yahu, bu kadar basit kilo almamasının sebebi" deyince de iyice yüz buldum. İnternetten 6 aylık bebek menüleri araştırıp çocuğuma göre bir tablo belirledim ona göre bol anne sütü takviyeli bir yemek düzenine geçtik. Hiç kilo alamasa veya kilo verse gidip yaptırayım o testleri ama keyfi yerinde, mutlu huzurlu, hareketli bir çocuk. Ayda 320 gram almış diye ne diye sağını solunu deldirip kurcalatayım? İştahı yerinde ama anne sütü çocuğa az geliyor demek ki. Bakalım bir sonraki ay hiçbir testi yaptırmadan gittiğimizde doktor ne diyecek. :P

Bu aralar hayat böyle akıp gidiyor, oğlanlar her gün didişip beni bir posta zıvanadan çıkartıyorlar. Klasik her yaz tatilinde olduğu gibi, Ağustos ayının 15'inden sonra günlerim hep yaz tatilinin 3 ay olmasına karar veren otoritelere sövüp saymakla geçiyor. Bebek te bu yaza ekstra bir zorluk derecesi verdi sanırım. Bazı günler uyutmak için harcadığım süre kadar bile uyumadan kalkarak beni delirtiyor. Ama yine de "Bezsiz bebek" çalışmalarımız son sürat devam ediyor. Artık Özge kakasını tuvalet adaptöründe oturarak yapabiliyor. Çişşş dediğimde neden bahsettiğimi çok iyi biliyor ve ben ne zaman altını açıp "çişşşş" desem % 80 çişini yapıyor. % 20 ihtimalle de yeni yapmış ve ben zamanında fark edememiş oluyorum. Öğlen uykularına külotla yatırmaya başladım bu ay, genelde hep uykudan kuru kalkıyor ve ben tuvalete tutunca çişini yapıyor. Fena gitmiyoruz bence şimdilik.

Bunların dışında, "büyük şehirden kaçma" planımız dahilinde her gece hayaller kuruyoruz Özgür'le. Evet artık bir planımız var ve detayları üzerinde her gece tekrar tekrar konuşuyoruz. Amacımız hayat tarzımızı kökten değiştirmek ve bunun için Özgür sektör değiştirmek zorunda. Ben zaten uzun zamandır mesleğimi evde örgü örerek icra ettiğim için beni bozan bir şey yok. Özgür de sonunda gideceğimiz yerde ne iş yapacağına karar verdi. Bununla ilgili bir sürü kitap alıp yığdı salona. Akşamları çocuklar uyuduktan sonra, karşılıklı kitap okumaya çalışıyoruz. O zihnindeki yeni projeler için kendini geliştirmeye çalışıyor bense sadece kitabımı bitirmeye uğraşıyorum bir köşede. Çocuklar ve bebek dışında benim şu an yeni bir proje üretecek zamanım ve enerjim yok ama 10 yıl öncesinden farklı olarak bu sefer bundan huzur duyuyorum. Büyümüşüm galiba. Artık "onca yıl bir baltaya sap olmak için okudum, evde oturup çocuk büyütmek mi yani benim kaderim?" gibi triplere girmiyorum. O zamanki gibi kendime acıyıp sinirimi etrafımdakilerden ve kendimden de çıkarmaya çalışmıyorum. Tam tersine böyle mutlu olduğuma karar verdim. Hayat mı beni törpüledi yoksa ben mi hayata ayak uydurdum emin değilim ama şu anda okuduğum mesleği yapmıyorum ve artık bundan hiç bir rahatsızlık duymuyorum. Hayat ileride bana iş konusunda yeni fırsatlar sunarsa memnuniyetle kabul edebilirim ama olmasa da olmaz ne yapalım, huzurum olsun ailem sağlıklı ve yanımda olsun yeter. Bu kadar basitmiş aslında.

25 Ağustos 2013 Pazar

Sıyırık Ailesi'nden Tatil İncileri


1. Uğur- Uğuristan'a hoşgeldin Anne. Benim 1 metre kadar yakınımda isen Uğuristan'dasın. Dünyanın ilk seyyar ülkesi... Haritada bir noktayız!

2. Ömer- Havuz baya faydalıymış anne, iyi kondinasyon yapıyor. Bak şimdi denizde ne rahat yüzebiliyorum!

3. Özgür çocuklarla balık avı planı yapıyor;
Özgür- İleride bir zıpkın alırız, dibe dalıp balık avlarız
Ben- Hayatta olmaz, ben izin vermem
Özgür- Niye be?
Ben- Hepiniz miyopsunuz, gözlüksüz burnunuzun ucunu görmüyorsunuz, suyun altında zıpkınla birbirinizi vurursunuz.
Özgür- Evet şimdi düşününce kulağa çok tehlikeli geliyor, neyse çocuklar biz vazgeçelim bu zıpkın olayından...
 

30 Temmuz 2013 Salı

Düşüş

Nedense geçen gün aklıma düşme maceralarım geldi. Küçükken habire düşen bir tiptim ben. Çocukken zaten dizlerim hep yaraydı. Hatta "Bu dizleri yara kabuksuz, dümdüz görebilecek miyim acaba?" diye çocuk aklımla düşünürdüm.

Küçükken gerçekleştirdiğim en muhteşem ve eşsiz düşüşümün detayları için bir tık.

Bisiklete binmeyi yeni yeni öğrendiğim günlerde, 6-7 yaşında falandım sanırım, babam beni o zamanlar yaşadığımız ilçenin tren garına götürürdü. Bomboş istasyonun peronlarında, beton zeminin üzerinde bisiklete binerdim. Yine bir gün babamla tren istasyonuna gitmişiz, ben bulmuşum kaymak gibi betonu tüm gayretimle bisikletimi sürüyorum, babam bir tanıdığına rastladı. Onlar orada ayak üstü laflarken ben peronun sonundan geri dönücem diye bisikletle birlikte rayların üzerine uçmuştum. Herhalde en azından yarım metre bir yükseklik farkı vardı. Babam başını çevirip te beni göremeyince panik halinde gelip peronun kenarından aşağı bakmıştı "kızım iyi misin? diye, bense şaşkın vaziyette bisikletle doğrulmaya çalışıyordum. Eve dönüş yolunda O korku içinde sorup duruyordu "İyi misin? ağrıyan bir yerin var mı? Kırık çatlak birşey olmasın" Bense "Pop.m acıdı sadece, dikenlerin üzerine düştüm bisikletle" diyordum.

Liseyi nispeten hasarsız atlattım sadece bir defa halk otobüsünden inerken ayağımı ileri atacağıma olduğum yere attığım için otobüsten direk yüzükoyun yere düşerek inmiştim. Otobüs şoförleri de bir acayip, hareket halinde yolcu indiriyor. İki dakika dur be adam ne oluyor yani? Bırak insanlar rahat rahat insin binsin. Yerden kalktığımda tüm otobüstekiler bana bakıyordu tabi bense ayak ucumdan boğazıma kadar toza bulanmıştım.

Üniversitede bir gün akşam eve dönüyorum, son duraktan bir durak önce ineceğim o yüzden otobüs nispeten boş. Şoförse kaptırmış gidiyor. Ben hazırlandım. Körüklü otobüsün o körük kısmının hemen yanındaki kapıya gittim. Sol elimle kapının ortasına denk gelen parmaklığa tutunmuş, yüzüm kapıya dönük dışarıya bakıyorum. Durağın dibine kadar son sürat gelen otobüs son anda kazık frenle durunce ben o parmaklığa tutunduğum elimin etrafında tam 180 derece dönüp kapının önündeki merdiven boşluğuna düştüm. Sonuçta yüzüm otobüsün içine, otobüsteki tüm yolcular da bana bakıyordu tabi...

En bomba düşüşümü en sona sakladım anacım. Yine üniversiteye gidiyorum. O zamanlar kuzenimle Babaannemin Karagümrük'teki evinde kalıyoruz. İkimizin de final zamanı. Harıl harıl final sınavlarına çalışıyoruz. Gecenin bir yarısı karnımız acıktı. Hemen sokağın köşesinde (bizim evin 4-5 apartman ötesi oluyor) küçük bir bakkal vardı. Camdan baktım ki açık, hemen kuzenle koştuk bakkala. Küçük, köşebaşı bir bakkal. Sokak seviyesinden aşağıda, içeri girerken 2-3 basamak iniliyor.Hava da yağmurlu, ıslak bir hava. Yerler çamur. İkimiz de aceleyle ayağımıza birer terlik geçirmişiz hızla bakkala doğru seğirtirken benim tam bakkalın kapısının önünde ayağımdaki terlik bir kaydı, o sokak seviyesinin altındaki bakkala ben uçarak girdim ve bakkalın ortasına düştüm. Adam ne dese beğenirsiniz; "Buyur Abla!" ...

Hala daha hatırladıkça gülerim. Annemler şimdi babaannemin o eski evinde oturuyorlar. Geçen kış biraz elden geçirip daha merkezi diye oraya taşındılar. Hala o bakkal duruyor orada. Çocuklara da anlattım o bakkalla maceramı, ne zaman önünden geçsek ailece bakkal dükkanına bakıp gülüşümüz bundan.

25 Temmuz 2013 Perşembe

Olgun yaşta annelik

Günler günleri kovalıyor, çocuklar çok hızlı bizse nispeten yavaş büyüyoruz. Gün geliyor sanki güzel kokulu bir kavunmuşum gibi durduğum yerde sakin, huzurlu olgunlaştığımı hissediyorum veya bazı olaylar vesilesiyle eski halimi hatırlayıp şimdiki halimle arasındaki farkı aniden görüp şok olabiliyorum. Geçenlerde bizim oğlanların ufaklık videolarını izliyorduk. Kendimi gördüm videonun birinde de ilk tepkim "Ohha amma çok saçım varmış lan!" oldu. Ondan sonra baktım şimdikinden yaklaşık bi 10 kilo falan daha zayıfmışım ki Uğur kucağımda, (çocuk doğurmuş halim öyleymiş yani) öpüp kokluyorum, çocuğun ağzına mama tıkıştırıyorum falan sonra o zamanki kendimi hatırladım. Nasıl hissettiğimi, neler düşündüğümü, bu yaşa gelene kadar neler yaşadığımı, Yanlış yaptığım şeyleri, düzeltmek isteyip asla başaramayacağım şeyleri, hiçbiri asla gerçek olmayacak hayallerimi, hayatın hiç beklemediğim sürprizlerini...

İnsan unutuyor eski halini, sanki hep o içinde bulunduğun yaşta, hep aynı düşünce yapısındaymışsın sanıyorsun kendini. Eskiyi hatırlamak garip geliyor insana. O yüzden uzun vadeli planlar yapamıyorum artık. Öyle çok şey aniden değişti ki hayatımda, ben istediğim kadar plan program yapayım aslında hiçbir şey benim elimde ve kontrolümde değil biliyorum artık. Her yaptığım planda, verdiğim her sözde bunu hatırlayıp "inşallah" veya "Allah izin verirse" diye eklemem bundan artık.

Neyse demek istediğim insanlar değişir, değişmelidir de. Vücut olgunlaşıp yaşlandıkça nasıl yüzde kırışıklıklar oluşuyorsa kafada da olgunlaşma nedeniyle düşünce farklılıkları olmalıdır bence. Yaşlandıkça bir olaya başka açılardan bakmayı da öğrenirsin. 10 yaşında iken sadece kendi açından bakarken 40 yaşında aynı olaya 40 farklı insanın gözünden bakabilmelisin ki kendine olgunlaştım diyebilesin.


Çocuklarımla ilişkime bakıyorum eskiden oğlanları büyütürken bazı şeylere fazla tepki verdiğimi üzülerek görüyorum. Eskiden olsa kıyameti kopartacağım şeylere şimdi "amaaan boşver" diyebiliyorum. Bu sefer de çok boşvermiş bir anne olduğumu falan sanmayın sakın tersine acaip disiplinli bir tipim ki buna ben de bazen çok uyuz oluyorum. Nereden mi biliyorum, çocuklarımdan. Çocuklar annenin aynasıdır aslında, 3 çocuktan sonra artık bundan eminim. Çocuğa bak, anası nasıl bi tip anında söyle o derece yani. Bazı şeyler de var ki sen tamamen iyi niyetle düşünerek yaptığın halde çocuklar üzerindeki etkisi öyle kel alaka oluyor ki "Hay Allah belamı versin ne yapmışım ben böyle!" diyorsun.

Misal benim oğlanlar bebekliklerinden beri geceleri üstlerini açarlar. Ben de üstlerini açacaklarını bildiğim için kış geceleri odalarında küçük bir fanlı soba yakardıım. Oda sıcaklığı belli bir derecenin altına düşünce devreye girer, ortam yeteri kadar kırılınca da kendi kendine durur. Böylece ben geceleri uyanıp bakamasam da bilirdim ki geceleri üstleri açılsa da üşümezler. Ama sabah uykudan kalkınca odaları evin diğer yerlerine göre sıcak olduğu için üstlerine bir şey giymeden salona gitmelerini istemezdim. Onların da en büyük zevki, sabah ben daha uyurken, sinsi sinsi kaçıp sıcacık yataklarından kalktıkları pijamalarıyla buz gibi salonda oyun oynamak veya televizyon izlemektir. O yüzden artık nasıl bir terör estirdiysem bir yaz sabahı baktım 2.sınıfı bitiren Uğur yatağımın başucunda, fısıltıyla "Anne, biz kalktık ta odamızda çok canımız sıkıldı artık salona gidebilir miyiz?" diye soruyor....Var ya ne halt ettim ben diye kafamı duvarlara vurmak istedim o an. "Yavrum evladım ben bu kadar despot muyum? Elbette gidebilirsiniz ama kış günleri sabah serinliğinde üşümemeniz için pijamanın üstüne bir şey giyin de öyle gidin" dedim demesine ama çocuklarda önceden bıraktığım etkiyi silebildi mi bilmiyorum....

Annelik zor iş. Ne yaparsan çocuğa nasıl etki edecek kestirebilmek kolay değil. Ama bu üçüncü anneliğim ve ne yazık ki ilk defa bu kadar eğleniyorum ve tadını çıkarıyorum. Çok erken yaşta anne oldum, belki de bu yüzdendir öncekilerde bu kadar aklıma mukayet olamamam. Uğur doğduğunda 25 yaşında yoktum, Ömer'i ise 26 yaşında doğurdum. Gerçi şimdi iyi ki de erken doğurmuşum oğlanları diyorum, ama Özge bu açıdan çok şanslı, hem daha olgun hem de daha tecrübeli bir anne ile büyüyecek... Ya da ben 35 imden sonra Özge sayesinde yeniden çocuk olacağım, yeniden bir çocuğun gözleriyle hayata bakacağım.

Bu yazıda da aslında Özge'den bahsedecektim ama konu nereden nereye geldi. Başka zamana artık...

17 Temmuz 2013 Çarşamba

Hiperaktif şehir insanı

Son zamanlarda belki bunaltıcı sıcakların belki de kafaya vuran orucun etkisiyle Özgür'le "küçük bir sahil kasabasında yaşama" hayallerimiz depreşti. Aslında oruçlu olan ben değilim, malum geçen sene hamileydim bu sene de emziriyorum diye oruç tutamıyorum ama Özgür'ün iyice canına tak dedi bu aralar. Ben zaten çocuklar ve sıcaklar sağ olsun her daim kafam kıyak, insanlıktan çıkmış vaziyette geziyorum ortada. Bebişin bana bir eziyeti yok maşallah ta benim kocaman azman oğlanlar gün boyu şu aşağıdaki hiperaktif keçi gibi tepişip duruyorlar evin içinde. "Bahçe katındayız artık çıkın bi oynayın dışarda beni de kendimle başbaşa bırakın" deyip duruyorum ama dinleyen kim...


Neyse, ne diyordum ben? Hah... sahil kasabası... İşin özü; Özgür'e afakanlar bastı iyice, hem işinden, hem büyük şehirden hem de iş sebebiyle uğraşmak zorunda kaldığı insanlar yüzünden kafayı yeme noktasına geldi. Adama hak vermemek elde değil, bunca zamandır ekmek parası diye katlanıyordu her şeye ama nihayet onun da içine fenalıklar geldi bu çalışma temposundan. Benimse canıma minnet, hep hayalini kurduğum şeydir; şöyle her yere yürüyerek veya bisikletle gidebileceğim kadar küçük bir yerde oturayım, pazardan taze sebze meyvemi alayım, yakınlarda bir yerden taze yumurta günlük süt temin edebileyim,  minik bir bahçem olsun kah sebze kah çiçek dikeyim, içinde tavuk gibi eşineyim, bir balkonum veya terasım olsun akşam üzeri gün batarken çay keyfi yapayım... Velhasıl nihayet benim adamı da bu kıvama getirmişim demek ki bana;

- Selen artık yeni bir yol çizelim. Ben bu şekilde çalışmaya ve bu şehirde yaşamaya devam edemeyeceğim. Sen aza kanaat eder misin? İşlerimi toparlayayım sonra alıp başımızı gidelim buralardan ne dersin? dedi

Bir an için oruç adamın başına vurdu sandım ama ciddiymiş meğer. Nasıl mutlu oldum bilemezsiniz. "Çok bile dayandın" dedim. Gerçi bu işlerini toparlama durumu herhalde 2015 yılını bulacak ama en azından önümüzde tarih olarak bir hedef var artık. Şimdilik araştırma aşamasındayız. Henüz yer konusunda tam karar vermiş sayılmayız ama Özgür iş te değiştirmek istediği için yaşayacağımız yerde ne ile geçineceğimiz mevzusu daha büyük bir muamma şu an... En komik muhabbet te hep bu konu üzerinde dönüyor.

Ben eğer sahil kasabası olacaksa turizm olabilir, küçük bir pansiyon veya bir butik otel açabiliriz demiştim bir fikir olsun diye. Sonuçta kendimiz kalmayacağımız bir yerde kimseyi yatırmayacağımıza göre bu konuda nispeten başarılı olabiliriz diye düşünmüştüm. Sonra hep bu konu üzerine araştırma yaptık geçen akşam Özgür gelmiş, "Hani biz ekip biçmek istiyorduk, küçük bir çiftlik kuralım, çiftçi olalım diyorduk önceden, neden bu fikirden vaz geçtik?" dedi. Ben de "Özgür ekip biçelim ama bizim etimiz ne budumuz ne? Çiftçilikten nasıl geçiniriz, hiç bir tecrübemiz ve bilgimiz yok bu konuda, kendimiz yiyeceğimiz kadar eker deneriz, görürüz ama bununla geçinebilecek kadar konuya hakim değiliz ki..." dedim. "Çiftçilerin de durumu ortada, hem ne ekeceğiz ki 3 tane çocuk okutup rahat rahat geçinebilelim?" Durdu düşündü, o aşamada çiftçilik fikri ona da pek cazip gelmemiş olmalı ki anında espriyi patlattı, "Hint keneviri ekeriz, bir senede hepsinin parası çıkar!!"

Ondan sonra koptuk zaten, jandarma bizim tarlayı basıp hint kenevirlerimizi ateşe verirken kendimizi "biz mühendisiz, şehirden yeni geldik anlamıyoruz pek bitkilerden ve çiftçilikten, bunda para var dediler ektik" diyerek savunurken hayal ettik, sonra da güldük durduk halimize...

Dur bakalım başımıza neler gelecek...


1 Temmuz 2013 Pazartesi

Amma uzun bir ay oldu beeh

Uzun zaman oldu buraya yazmayalı. Öyle içime kapandım ki bir dönem, neredeyse her şeyi bir süreliğine rafa kaldırdım. Okuyamadım, ev işi falan yapamadım, uyuyamadım, yatağa bile yatmaktan utandım zaman zaman. Kimi zaman isyan ettim, kimi zaman ağladım, kimi zamansa ülkemin kocaman yürekli insanlarıyla gurur duydum. Malum konularda paylaşılabilecek, söylenip tartışılabilecek ne varsa sosyal medya aracılığıyla yerine getirdim. Bol bol dua ettim, düşündüm,  hayatım boyunca hiç ilgilenmediğim kadar politikaya bulandım, yüzlerce yazı okudum, ne olacak bu memleketin hali diye Özgür'le uzun uzun hararetli tartışmalar yaptım, en sonunda bir gün feci şekilde birbirimize girdik te ondan sonra biraz ara vermeye karar verdim. Blogta da Gezi olayları ile ilgili daha fazla yorum yapmak istemiyorum. Anlayış göstereceğinizi umuyorum.

Haziran ayında neler yaptığımıza gelince;


Haziranı çocuklarla Alien filmleri ayı yaptık. Ne kadar Alien filmi varsa (Prometheus hariç onu Özgür'le ben izledik sadece) oturup ailece izledik. En iğrenci en sonuncusuydu. Alien Predatör'e karşı 2 filmiydi dün izlediğimiz, ben bile rahatsız oldum izlerken. Çocuklar artık yalama olmuşlar anladık, Alien 2'de Ömer uyuyakaldı. O yüzden onu iki defa izledik, ikinciye izlerken de ben uyuyakaldım sonra yatmaya giderken bir baktım gecenin bir yarısı lağım borusu tıkanmış ve taşmaya başlamış. Bizim banyo paspası yüzmeye başlamıştı. O gece erken yatsaydık neler olabileceğini düşünmek bile istemiyorum. Geceyarısı boruyu açtırdık, paspasları atıp her yeri domestosa buladık en sonunda duş alıp yattığımızda gecenin 3 buçuğu olmuştu. Demek ki neymiş bahçe katı pek te matah bişey değilmiş ve banyodan plop plop sesini duyduğun anda teknik servise haber vermek lazımmış, 1,5 ay bekleyip lağımın taşmasını beklemek iyi bir fikir değilmiş. Iııyyhhh, neyse kapatalım bu konuyu.


Bu aralar öyle bir okuma hevesim var ama öyle de az vaktim var ki anlatamam... Geçenlerde gözümü kararttım bir sürü kitap aldım, yığdım kitaplığa, bakalım ne zaman okuyabileceğim. Kendi kendime işkence etmeye yarıyorlar şimdilik... Öyle bakıp duruyorum raflara acıklı acıklı... Momo'yu Yeliz öve öve bitiremedi sırf o yüzden merak edip aldım. Onun dışında anlayacağınız üzere bu aralar bir İngiliz edebıyatına sarma durumum var. Thomas Hardy'nin Orman Kızı (kimi yayınevleri Orman İşçileri diye de çevirmiş) ve Çılgın Kalabalıktan Uzak kitaplarını okuyup çok sevmiştim o yüzden Tess'i ve Adsız Sansız Bir Jude'u almadan edemedim. En üstteki ise sabırsızlığımdan, Game of Thrones (Taht Oyunları) serisinin son kitabını Sibel Alaş'ın Türkçe'ye çevirmesini bekleyemedim zira kaset çıkaracağı yönünde bir söylenti duydum inşallah yanlıştır. Çevirmenlikte daha başarılı buluyorum kendisini.


Yine Haziran'da bu tarifi denedim. Nigella Lawson'un bir programında buna benzer birşey görmüştüm. Bayat ekmekleri küp şeklinde doğradım. 3 yumurtayı, küçük bir çay fincanı dolusu toz şeker ve yaklaşık1 bardak sütle çırptım. Ekmeklerin üzerine döktüm. Azıcık tarçın ve damla çikolata ekleyip ekmekler iyice ıslanıp sütlü karışımı emene dek karıştırdım. Bu aşamada gerekirse biraz daha süt eklenebilir sanırım. Sonra fırında yaklaşık 175 derecede üstü hafif kızarana dek pişirdim. Bayat ekmeklerle yapılabilecek en tatlı tarif oldu sanırım. Hepimiz çok beğendik.


Bu arada Özge 4,5 aylık oldu. Artık gözü ufaktan bizim yediklerimizde... Bakınız burada dondurmama kesik atarken...

Haziran'da ayrıca bu danteli ördüm, bizim camın önündeki sehpaya da yakıştı bence, siz nasıl buldunuz? (Sehpa üzerindeki bardak izini görmezden gelin lütfen malum 3 çocuklu kadınım :P)



Bu arada Özgür'le 14. Evlilik yıldönümümüzü kutladık, geçen seneki fiyaskodan sonra bu seneki oldukça iyi geçti. İlk çıkmaya başladığımızdan bu yana da 20 sene geçmiş, onu da kutladık. ( Bu arada linke göz attım da her sene Haziran ayında bir mavi dantel olayına giriyorum anlaşılan tuhaf...) Haziranda Özgür hayatında ilk defa dayı oldu gittik yeni doğan bebişi gördük, Cuma günü de nihayet kardeşimi evlendirdik ve bu ayı böylece kapattık. Haziran ayına bunca heyecan, endişe ve mutluluk sığdırdıktan sonra artık biraz durulma vakti geldi sanırım. Zaten Ramazan da yaklaştı, huzur bulup sakinleşme, düşünme, kısmetse bol bol okuma veözünü arama zamanı artık.

Gördüğünüz gibi Haziran ayına pek çok şey sığdırmışız. Eeee, ben yokken siz neler yaptınız?

3 Haziran 2013 Pazartesi

Çapulcu değil onlar, şalteri atan halk



Son 3-4 gündür uyuyamıyorum, yatamıyorum vicdanım öyle sızlıyor ki dindiremiyorum. Basit bir park protestosu ile başlayan olayların polis şiddeti ve başbakanın dediğim dedik, inatçı ve kibirli tavrı ile ne kadar büyüyebileceğini dehşetle izliyorum. Medyanın yalaka tavrı ise beni çileden çıkarıyor. İçim içime sığmıyor.

Sesini duyurmak isteyen 3-5 insana kahvaltı sofrasında börek yerlerken tazyikli su sıkılır mı, suratına biber gazı kapsülü atılır mı kardeşim? Bu ve benzeri aşırı şiddet ve kin içeren sahneler gözünüzün önünde tekrarlandıkça vicdanı olan her insan bunu bir davet kabul edip oraya gidiyor, bu hoyratlığa bu umursamaz tavra dur demek istiyor. Sosyal medyada bu üstteki fotoğrafı gördüğüm anda tüylerim diken diken oldu. Korku filmi gibi değil mi? Fotoğraftaki o kızın duruşundan, tavrından bahsediyorum sıkılan su-kimyasal karışımından değil. Bu fotoğraf artık şalteri atmış, gözü dönmüş bir insanın fotoğrafı. İnandığı şeyi sonuna kadar savunmaya hazır, korku eşiğini çoktan aşmış biri.

Meydanlara dökülen insanlar artık bu psikolojide olan halkın ta kendisi. Korku eşiğini aştık artık, halkın her kesiminden tek vücut olarak her gece oraya silahsız bir şekilde sadece sesini duyurmaya giden binler var her ilde. Umut doluyum ama acaip endişeliyim. O güzel insanların saçının bir teline bile zarar gelmesini istemiyorum. Meydanlarda çekilmiş yaralı vatandaşların fotoğraflarını gördükçe kahroluyorum.  Artık halkı polise kırdırmaktan vaz geçin, onların hiçbiri marjinal, örgüt üyesi insanlar değil onlar halkın ta kendisi. Kurtuluş savaşı dışında hangi siyasal parti, hangi düşünce, hangi ideoloji bu güne kadar bu kadar insanı örgütleyebildi ?

Hala inanmayan, meydandaki onca halkı haksız, polisi ve devletin bu tavrını haklı bulan varsa rica ediyorum bir de şu linkleri inceleyin. Elinizi vicdanınıza koyun ve düşünün kim bu kadar hunharca muameleyi hak ediyor?

Gezi parkı fotoğrafları

Polisin müdahale videoları

24 Mayıs 2013 Cuma

Bu aralar...

Çocuklar düşe kalka bisiklete binmeyi öğreniyorlar. Annem her ne kadar "Yazık çocuklara, neden kullanmayı öğrenene kadar bisikletlere ilave teker taktırmadınız?" diye bizi fırçalasa da biz çok memnunuz bacaklarındaki morluk ve çiziklerden. "Manyak mısınız?" demeyin, seneler sonra çocuklarım nihayet "çocuk" gibi koşup oynuyorlar, bisiklete biniyorlar, top peşinde koşuyorlar... Apartman katına hapsedilmeden, psikopat komşu teröründen uzak, çocukça bir hayat yaşıyorlar. Çocuk dediğin bahçede sokakta koşar oynar, bilgisayar veya PS başında hayali bir alemde oyun oynamaz. Öyle hoşuma gidiyor ki onların nihayet olması gerektiği şekilde büyümeleri...

Geçen gün Uğur bacağında boydan boya bir teker iziyle geldi. Nasıl becerdiyse, kendisi bisikletten düşmüş ve bisiklet kendi kendine onun bacağının üzerinden geçmiş... :P Başta "Anne bak! bacağıma ne oldu!" diye gelip minicik minicik çizikler gösteriyordu. "Oğlum bunlar ne ki, kedi bilmem neresini görmüş yara sanmış. Senin yaşında benim her iki dizim de hep yaraydı. Büyüyene kadar hiç yara kabuksuz görmedim ben dizlerimi. Biz böyle büyüdük, düşmeden bisiklete binilir mi hiç?" dedim. Hatta hafta sonu anneannelere gittiğimizde, babamla tren garında bisiklete binmeye gittiğimiz bir gün perondan rayların üzerine nasıl uçtuğumu hatırlattım babama. Benim oğlanlar maceramı bir de dededen dinleyince anca tatmin oldular, düşmenin, yara izlerinin ve morluklarının olmasının bir çocuk için normal olduğunu kabul ettiler. Şimdi korkmadan, daha büyük bir hevesle bahçeye oynamaya gidiyorlar.

Biz de Özgür'le arkalarından gülerek bakıyoruz. Çocuk dediğin böyle olmalı işte, ağaçtan nasıl ve neden düşülür bilmeli. Ne o öyle, kim daha önce bilgisayar oynayacak diye kavga etmeler, yok "sen daha fazla oynadın benim 5 dakikam daha var" diye birbirine girmeler, PS daki futbol oyununda gol yedi diye çamura yatmalar falan, onlara baka baka içimiz şişmişti valla. Hayali mevzulardan kapışıp duruyorlardı şimdi ise "gerçek" çocukluklarını yaşıyorlar.

Bunların dışında hayat son hızla akıp gidiyor elbet. İlla kitap okuyacağım diye kastığım gecelerde elimde kitapla uyuyakalmadan önce okuduğum 3-5 sayfa veya zar zor bebeği Özgür'e emanet edip kendimi tuvalete attığımda okuduğum 2-3 sayfa sayılmazsa kitap okudum diyemem. Eskiden Ömer'i ayağımda sallarken okurdum, o kadar kanıksamıştı ki durumu uykusu gelince önce alıp kitabımı atardı kucağıma sonra yastığını ve değiştireyim diye temiz bezini getirip yatardı kucağıma. Öyle hızlı geçiyor ki günler artık kucağımda salladığım Özge ve ondan 10 yaş büyük abileri en büyük yardımcılarım oldular.

Bir posta çocuk büyütüp sonra yenisini yapmaya karar vermenin en iyi yanı da bu işte. Bu sefer yardımcılarım var.





Yeterince gülümsetemediysek sizi, işte size haftasonu neşesi olarak 2 tane de müzik videosu. Birincisi çocukların PES 2013 oyunundan, ben ki nefret ederim futbol oyunlarından, ama bu şarkısıyla kendini hepimize sevdirdi. Bu aralar ailecek dinliyoruz, hatta benim adamlar PS turnuvası yaparken biz arka fonda Özge ile salak bir futbol oyununun şarkısıyla dans ediyoruz. (Biraz acınası durumdayız farkındayım ama mazeretim var; bakınız bir önceki yazı. Malum 2 tahtası eksik bir durumdayım)  İkinci video ise Özge'nin favorisi, ne zaman bu şarkıyı duysa dişsiz ağzını kocaman açarak gülüyor.



,Böylesi bir posttan sonra da alkışı hak ediyorum sanırım. Bu sizi bir süre idare eder, iyi haftasonları der kaçarım efenim.