28 Eylül 2013 Cumartesi
Acaba?
Her gece öperek koklayarak uykunun kollarına teslim ettiğin, ateşlenince baş ucunda beklediğin, okulda kavga edip hırpalandığında kahrolduğun, günün birinde birisi çıkıp kalbini kıracak üzecek diye neredeyse pamuklara sarıp büyüttüğün evladının yerine günün birinde bir bakarsın kahvaltı sofrasında karşına saçları havalı bir şekilde taranmış bir delikanlı oturuverir. Yüzü tanıdıktır ama havası, hareketleri, konuşması tanıdığın çocuğa pek benzemez. Aldığın pijamayı beğenmez, "salak gibi görünüyorum" diye aldığın tişörtü giymez. Sözlerine misliyle karşılık veren o koca ağzı hiç kapanmak bilmez. Gece üstünü açmış uyurken, örtebilmek için altından pikeyi çekelerken oğlanın bacağını bile kıpırdatamadığında şaşakalırsın "bu çocuk ne ara böyle büyüdü" diye... Kendi bilgisayarında artık bilmediğin programların kısayol tuşları belirmeye başlar. Bilgisayarı açar açmaz açılan Skype'a sinir olmaya başlarsın. Günün birinde kendini ziyaret edilen sayfaları görmek için çaktırmadan internet geçmişini incelerken bulursun. Artık kendi cep telefonunda, bilgisayarında veya tablette yapamadığın bazı şeyleri sen onlara sormaya başlarsın. Hele de bu zamana kadar seninle aynı şarkıları dinleyen oğulların günün birinde televizyondan youtube'a girip senin o güne dek ruhunun bile duymadığı aşağıdaki gibi bir şarkı dinlemeye başlamışlarsa bil ki sen artık ergen annesi olmuşun, vah başına gelenler!...
11 Eylül 2013 Çarşamba
Okula 5 kala
Bu aralar canla başla kitap "okumaya çalışıyorum". Okunacak öyle güzel kitaplarım var ki elimde, onları okuyabilmek için resmen yırtınıyorum. Ama benim yaramaz kızım hiç izin vermiyor. Gündüzleri büyük bir hevesle uyutuyorum yatağına yatırıyorum sonra alelacele işlerimi toparlayıp çayımı veya kahvemi alıp atıyorum kendimi koltuğa, tam kitabı açıyorum hop uyanıyor zilli.. Kesin kokusunu falan alıyor, "Hah bu kadın keyif yapıyor, madem işi bitti kalkayım ben" diyor yoksa bu kadarı tesadüf olamaz artık. Güvercinin Kanatları'nı hele de böyle bir okuma temposunda, öyle zor bitirdim ki anlatamam, hayatımda en zorlanarak okuduğum kitaptı. Şöyle bir kendimi kaptırıp gidemedim, hep ite kaka ite kaka, zoraki okudum bitti. Hiç bir kitabın bitmesini bu kadar hevesle beklememiştim. Okumasanız çok büyük kayıp olmaz bence, sonu da beni çok tatmin etmedi. Hep daha sürprizli bir son beklemiştim niyeyse, velhasıl ben çok zevk alamadım.
Sonracığıma bu ay gaza geldim ben, geçmişteki feci hezimetlerin üzerine bir sünger çekip yeniden ekmek yapmayı denedim. Bu sefer buradaki tarifleri uyguladım ve inanır mısınız sonunda becerdim işte. Yumuşacık, mis gibi, lezzetli ekmekler yapabiliyorum artık. Ama annemden minik bir püf noktası öğrendim; ekmeği fırına vermeden ve de fırından çıkarır çıkarmaz üzerine bir fırçayla süt sürüyorum, hem güzel kızarıyor hem de kabuğu yumuşak oluyor. Şimdilik instant maya kullanıyorum inşallah yakında ekşi mayaya terfi edebilirim. Özgür'ün yaptığım ekmekler için yorumu ise şu oldu; "Tam da ben, artık borçları da kapatmışken, bundan sonra elime geçen parayı küçük bir sahil kasabasında 25'lik bir çıtırla yerim diyordum ki şu son icraatınla sen çıtayı çok yükselttin, bu kadar hamaratını da bulamam bu saatten sonra, hadi gene yırttın..." :P
Özge her geçen gün büyüyor, yaramazlık yapmaya da başladı. Bu aralar en büyük zevki üzerinde oynadığı yorganın altında kalan halının püsküllerini yalamak. Ne kadar görmesin diye yorganı üstlerine de sersem bir bakıyoruz, kaşla göz arasında halıdan inmiş, göbeği parkede boylu boyunca uzanarak yorganı kaldırmış altında püskül arıyor.
Henüz kendi kendine desteksiz oturamadığı için şöyle bir geçici çözüm bulduk. Yorganda yuvarlanmadığı, halı püskülü yalamadığı veya şu aşağıdaki pembe koltuğunda bacaklarını durmadan sallamak suretiyle deli gibi sallanmadığı zamanlarda salonda bizimle birlikte oyalanıyor böylece. İnşallah kendi kendine oturmayı becerdiğinde ben de çamaşır sepetime kavuşacağım tekrar, o zamana kadar #dirençamaşır
Okulların açılmasına çok az kaldı, heyecanla günleri sayıyorum. Oğlanlar da evde otur otur kafayı yeme noktasına geldiler, ne yapsınlar şaşırdılar artık. Bir gün oturmuş dalgın dalgın bilgisayarda birşeyler yapıyordum Uğur geldi;
Uğur - Anne, eve kocaman, böyle devasa bir karasinek girmiş
Ben- Hani nerde?
ve Uğur benim güneş gözlüğümü takmış vaziyette evde dolanan Ömer'i gösterdi...
| Arka fondaki dağınıklığı görmezden gelin anacım, malum bebekli kadınım... :P |
1 Eylül 2013 Pazar
Çayı koy, geliyorum
Geçenlerde birbirlerini ezelden beri tanıyan iki arkadaşımın facebook'taki fotoğraf albümlerini gördüm de burnumun direği sızladı. Albümün en başında ikisinin de gencecik, saçları uzun, sakalları bile çıkmamış iki tıfıl rockçı iken çekilmiş fotoğrafları vardı. Belli ki üniversitedelermiş. Onu aklınıza gelebilecek hemen her yerde birlikteyken çekilmiş fotoğraflar takip ediyordu; sofra başında muhabbet ederken, deniz kıyısında, kırda güreşirken, üniversitede birlikte gitar çalarken, karlı bir dağ başında yanyana yürürken, evde karşılıklı kahve içerken, barda kadeh tokuştururken, mangal başında ateşi yellerken.... Resimler ilerledikçe ikisinin de yüzünde seneler içindeki değişimleri görebiliyordunuz. Zaman geçmiş, saçları dökülmüş, göbeklenmişler, kırışıklar belirmiş yüzlerinde, saçlar sakallar kırlaşmış, ama resimlerinde hep yan yanalar, hep aynı muhabbet ve gülümseme yüzlerinde... Bazı karelerde hele aralarındaki muhabbet o kadar koyu ki fotoğraf çekildiğinin bile farkında değiller. Birbirlerine bakarken o gözlerindeki ışık hep aynı.. Uzun uzun baktım resimlere ve o kadar duygulandım ki gözlerim doldu.
Özgür'e gösterdim albümü, "Bak" dedim "İnsanın böyle birlikte yaşlandığı bir dostunun olması ne hoş bir şey değil mi?" O da albümü inceledi, uzun uzun fotoğraflara baktı, sonra benim gibi o da içini çekip "Şanslı peze..nkler" dedi. :P
Şaka bir yana öyle özeniyorum ki böyle uzun vadeli dostluklara... Filmlerde veya bazı bloglarda görüyorum, hani kızlar bir araya geliyorlar bir şeyler yapıyorlar, işte o birlikte yaptıklarından ziyade o bir araya geliş şekilleri bazen öyle içimi acıtıyor ki keşke diyorum benim de hayatımda böyle en azından bir tanecik kız arkadaşım olsa... Benim de var elbet çok eski arkadaşlarım, kuzenlerim... Hatta aynı şehirde yaşadığım halde kırk yılda bir denk getirip buluşunca aradan geçen tüm o senelerin ortadan kaybolduğu, muhabbetine doyamadığım pek çok güzel insan var hayatımda ama benim kastettiğim böyle bir şey değil.
Sık sık görüşebildiğim, hayatımın sürekli içinde olan bir arkadaşım olsun istiyorum. Teklifsiz bir dost, arada sırada telefonu açtığımda "N'apıyorsun? Hadi giyin bilmem nereye gidelim" diyecek, "Çayı koy, birazdan sendeyim" diyecek, veya ne bileyim çat kapı çıkıp evime geldiğinde kendi evindeymişçesine rahat hareket edecek, kendi buzdolabıymış gibi benimkini açıp bakacak birisi... Karşısında kırılıp dökülmem gerekmeyecek, beni her halimle kabul edip beni ben olduğum için sevecek, acı da olsa bana her zaman doğruyu söyleyecek, kavga da etsek barışmak için uzun uzun dil dökmek gerekmeden sadece bir telefonun veya bir kucaklaşmanın yeteceği, çocuklarım veya kocam vesilesiyle değil sadece benim arkadaşım olduğu için hayatımda olacak birisi olsun istiyorum. Gün içinde aradığımda "Merhaba", "selam, naber?", "müsait misin?" gibi şeyler söylememe gerek olmadan "Az önce ne oldu biliyor musun?" diye direk muhabbete dalabileceğim birisinden bahsediyorum ben... Çok şey mi istiyorum?
Beraber yaşlanılacak bir dost ne kadar zor bulunuyor farkında mısınız? Eğer hayatınızda bahsettiğim gibi biri varsa lütfen kıymetini bilin ve ilk gördüğünüzde ona benim yerime de bir kere sarılın.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
