Bana Dair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bana Dair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ocak 2015 Cumartesi

Teknolojik tırtıl



Karman çorman ettim blogu. Herşey birbirine girdi. Ne güzel yorumlara bireysel cevaplar yazmıştım önceden, şimdi hangi yorumlar kime yazılmış belli olmuyor. Bu aralar teknolojiyle sorunlarım var. Bloglovin'e gıcık oldum. Google vs arama motorlarına kapatmışım blogu ama tüm blog içeriği bloglovin üzerinden çarşaf çarşaf yayında. O yüzden blog ayarlarını kurcaladım durdum. Yorumlara cevap yazmakta geciktim kusura bakmayın, yorum penceresini eski haline getirmeye uğraştım epey süre. Olmayınca da bıraktım dağınık kalsın.

Sonracığıma işte bu google profil mi yoksa blogger profil mi kalsın diye ayarları incelerken baktım kayıtlı android cihazlarda D500 bilmem ne diye bir cihaz. Dedim bu lavuk ta kim? Benim telefonun marka ve modeliyle uzaktan yakından alakası olmayan bir kod. Kaldır kardeşim bu cihazı android cihazlarımdan diye bir seçenek vardı, seçtim ki seçmez olaydım. Bir baktım benim telefonun ekranında android iconu dansediyor. Sonrasında anacım, bu google+ zımbırtısı internet üzerinden benim telefonu komple fabrika ayarlarına döndürdü. Son 5 aydır çektiğim tüm fotoğrafları, videoları, mesajlarımı, telefon rehberimi herşeyi sildi. Kaldır dediysek sadece google accountla ilişkisini bitir dedik, telefona neden komple format atıyorsun eeyy Google?

İlk şoku atlattıktan sonra, efendime söyleyeyim bana bi soğukluk geldi. Şu teknoloji fazla kurcalamaya gelmiyor. Eğer uğraşmasaydım, akıllı telefon var nasılsa diye google plus, bloglovin, instagram, hangouts bilmem ne diye dallanıp budaklanmasaydım dertsiz başıma dert te açmayacaktım. O yüzden gıcık oldum internetten sürekli bişeyler paylaşma gayretime. Bir dedim ki komple hepsini kapatayım. İnstagram, twitter, facebook, blog mlog hepsinin koy g.tüne gitsin. (Evet aynen öyle dedim affedin, çok tepem atmıştı çünkü. 5 aylık bir fotoğraf ve video arşivinden bahsediyoruz burada)  Otur oturduğun yerde, dedim kendi kendime, kitabını oku, örgünü ör, kime ne senin ne yaptığından? Valla aslında temelde hala böyle düşünüyorum ama tam olarak gemileri yakıp, ipleri kopartmaya karar veremedim. Bana engel olan ne tam bilemiyorum. Tek bildiğim yazmayı seviyorum, beni ben yapan şeylerden biri bu kesinlikle. O halde bloga ağırlık verip sosyal medyadan bir müddet uzak kalmak daha mantıklı sanki. Bakalım hayat bana bu sefer ne verecek. Ne zaman bir konuda bir plan yapsam artık kader mi desek hayat mı desek hep kendi planlarını burnuma soktu çünkü. 

Neyse uzun lafın kısası blogcum teknoloji özürlüyüm bu aralar. 2014 te 23 kitap okumuşum, 2015 hedefimi 30 kitap olarak belirledim. Yılbaşı itibariyle Rüzgar Gibi Geçti'yi okumaya başladım. Boyut olarak zorluyor beni, sayfa sayısından ziyade kitabın briketimsi ebatları ergonomik zorluk yaratıyor. Elişleri konusunda daldan dala konmaya devam ediyorum. Halihazırda başlanmış ve devam eden 3-4 projem var birinden biri biterse belki paylaşırım. Benden haberler böyle işte, hayat akıp gidiyor. Özge ile yeniden büyüyorum bu aralar. 

29 Aralık 2014 Pazartesi

Hayat yükü




Uzun zaman oldu buraya bir şeyler karalamayalı. Hayat öyle hızlı akıp gidiyor ki oturup sakin kafayla iki satır yazı bile yazamadım şuraya. Bir pazartesi oluyor sonra bakıyorum hop cuma gelmiş ardından hafta sonu son hızla geçip gidiveriyor. Bakmışsın yine pazartesi olmuş. Su gibi akıp gidiyor zaman. Özge'ye hamile olduğum günler daha dün gibi ama neredeyse 2 yaşını bitirecek çocuk. Hoş Özge'ye sıra gelene dek abileri boyum kadar oldular.

Hafta sonu İstanbul trafiğindeki uzun araba yolculuklarımızda bazen bir şarkıya denk geliyoruz Uğur'un bundan tam 10 sene önce o şarkıyı söylemeye çalışırkenki hali gözümün önüne geliyor, sesi kulaklarımda çınlıyor. Elinde mikrofon gibi tuttuğu ayva ile, şarkıyı bitirip bize selam verişi zihnimde aynı o gün gibi canlanıyor tekrar. O zamanlar Ömer kucağımda yeni doğmuş bebek henüz...

Sonra başka bir şarkı ilk evlendiğimiz günlere alıp götürüyor beni. Henüz yeni evli, iki tıfıl gençken, 15 sene  içinde başımıza geleceklerden bihaber, oturmuş yeni kurduğumuz evimizde müzik dinlediğimiz günleri gülümseyerek hatırlıyorum. Bazen yatak odasının girişinde duran halıya gözüm ilişiyor evlenmeden önce evimiz için ilk aldığımız eşya olduğunu hatırlıyorum ve onu aldığımız gün ve dakikaya ışınlanıyorum. Bazen bir fotoğraf görüyorum bana bir anıyı çağrıştırıyor hop o anıyı yaşadığım güne gidiyor aklım. O günkü hayalleri, endişeleri, umutları sanki bugünmüş gibi hissediyorum yüreğimde.

Bu aralar en çok başıma gelen de Özge'ye baktıkça oğlanların bebekliklerini hatırlamak... Belki size çok garip gelecek ama bana inanılmaz acı veriyor. Çünkü hiç hatırlamak istemediğim kişisel bunalımlarla sarmalanmış bebeklik anıları onlar. Oğullarım açısından unutulmaması gereken çok ama çok kıymetli günler, ama diğer yandan hiç adını bile anmak istemediğim, hayatımın en mutsuz, en sefil dönemi. İzmir günleri.. Benim psikolojik olarak en dibe vurduğum dönem...  Özgür'le ilişkimizin en berbat, evliliğimizin ise en karanlık en bulutlu günleri...

Dolayısıyla Uğur ve Ömer'e nazaran Özge şüphesiz çok daha şanslı bir bebeklik yaşıyor. Anneleri şimdi daha mutlu, huzurlu, kendiyle barışık ve daha dengeli ama diğer yandan, tüm çocuklarına aynı şeyi veremediği için vicdan azabından kahroluyor. Geriye dönüp baktığımda o değerli günleri boşa harcamışım, kıymetini bilememişim diyorum. İçim öyle acıyor ki hiç bir şey teselli vermiyor. Geçip gitmiş telafisi olmayan bir zaman. Özge'nin bebekliği her zaman mutlulukla, gülümsemeyle hatırlanacak ama oğullarımın bebekliği bana hep bir burukluk verecek. Onların bebekliğini hatırlamak bana en nefret ettiğim Selen'i hatırlatacak çünkü. Şimdi karşımda olsa suratına şöyle okkalı bir kaç tokat atıp, omuzlarından tutup sarsarak "Kendine gel, aklını başına topla" diye bağırmak istediğim o kadın... Diğer yandan kendime sürekli "o günler yaşanmasaydı belki bugünlerin kıymetini bu kadar iyi bilemeyecektik" diyorum ama her halükarda o günleri anmak içimi tarifi imkansız bir hüzünle dolduruyor.

Belki de bu hissettiklerim yüzünden zihnimin bu zaman içinde gidip gelmeleri artık o kadar sık oluyor. Yaşlanıyorum belki de... Ya da olgunlaşıyorum mu demeli? Yaşanmışlıklar arttıkça, eskiye dair hatırlanan şeyler de o oranda artıyor. Bir nevi yaşamın yükü birikiyor insanın zihninde. Belki de bu yüzden artık bir şeyleri saklamaya fazla ihtiyaç duymuyorum. Bir yeri toplarken, temizlerken kolayca elden çıkarıveriyorum görevini tamamlamış eşyaları. Artık biliyorum, hayatta hatırlamak istediklerimi bana hatırlatması için anılarımdan ve kafamdan başka bir şeye ihtiyacım yok. Öyle olmasaydı şimdiye tüm bu üzücü anıların da unutulup gitmiş olması gerekirdi.

Yeni yıl zamanı mı bunları bana düşündüren bilemiyorum. Benim açımdan yeni bir yılın gelmesi pek bir şey fark ettirmiyor. Ama annelik insana çocukların umutlarını, sevinçlerini canlı tutabilmek için hayata daha sıkı sarılmayı öğretiyor. Hayatımızdaki her çocuk bizim açımızdan yeniden çocuk olabilmek için bir fırsat. O yüzden üçüncü bir çocuğa hayatımı ve benliğimi açmak verdiğim en doğru kararlardan biriymiş, bunu her gün daha iyi anlıyorum. Kızımın yüzüne bakıyorum da, o kadar basit şeyler için bana verdiği o kocaman, içten gülümseme için şükrediyorum. Nedensiz mutlu olabilmeyi çocuklar çok iyi beceriyor. Ya da hayatı bizden daha fazla hissederek yaşadıkları için daha mutlular. Çocuklar bize yavaşlamayı, hayatın küçük hediyeleriyle mutlu olabilmeyi, hayatı daha doyasıya hissederek yaşamayı öğretiyorlar. Hayatında ilk defa geçen pazar yağmurda ıslanan kızımın gösterdiği hayranlıkla ve şaşkınlıkla dolu tepki bunu kafama iyice çaktı. Biz yetişkinler aslında ne kadar körüz ve ne kadar aptalız. Günümüzde insanoğlu aslında bilge doğan ve yaşça olgunlaştıkça kafaca salaklaşan bir ırk bence.

Ne saçma, daldan dala konan bir yazı oldu bu da böyle... Bu aralar ben de böyleyim, zihnim biraz karışık. Yaklaşan yeni yılda umudum daha yaşanılası bir dünya, daha höşgörülü, sevgi dolu insanlar... Gelecekten güzel şeyler beklemeye yetecek biraz umut. Biraz iyi yönde değişim...

Bir de geçen yıldan  daha fazla okumak ve daha çok bir şeyler üretmek istiyorum. Orası da nasip artık...

Herkesin yeni yılını kutlar hayattaki beklentilerine göre güzel bir sene dilerim.






13 Kasım 2014 Perşembe

Blog vs İnstagram

Koptum gittim blogtan farkındayım. Gündem zaten berbat, artık haberleri izlemek bende çarpıntı yapıyor.  Kendimi instagrama vurdum anacım. Güzel fotoğrafların arasında bambaşka bir dünya, ütopik bir yer orası. Anında tepkiler alabildiğin, öyle blog gibi günlerce bekleyip "Acaba bunları okuyan var mı?" "Bir Allah'ın kulu çıkıp ta bir yorum yapacak mı?" dediğin bir yer değil. O yüzden ne yalan söyleyeyim çok cazip bir yanı var. Zaten bu aralar öyle uzun uzun anlatasım yok birşeyleri. Kışla birlikte kendi dünyama kapandım.

Kitap okuyorum, 2014 başında bu sene için kendime 20 kitap hedefi koymuştum. Şu anda 19. kitabı okuyorum ve ne yalan söyleyeyim biri 2 yaşından küçük bir bebek olmak üzere, 3 çocuk anası olarak senede 20 kitabı okuyabilmeyi şu aşamada kendim için büyük bir başarı olarak görüyorum. Kitaplığa da ek yaptığımız için artık  yeni kitap almaktan korkmuyorum.


Başka neler yapıyorum? Elbette hala azimle bir şeyler örmeye çalışıyorum. Yaklaşık 1,5 aydır şu şalı örmeye uğraşıyorum ki arada iki tane yastık kılıfı ördüm bitirdim. Yavaş ilerliyor ama ilerliyor işte. Bazı işlerde süreç sonuçtan daha tatmin edici olabiliyor...



Balkonu kapattık, çiçekleri düzenledik, kendimize keyif mekanı yarattık, kış günü şahane balkon keyfi yapıyoruz valla. Özgür de çok radikal bir karar alıp iş hayatını yavaşlatma yoluna girdi. Gereken temel ayarlamaları yaptı, yılbaşı itibariyle yeni çalışma şekline tam geçiş yapacak inşallah. Seneler sonra ilk defa karşılıklı kitap okuyoruz, uzun uzun konuşuyoruz. O kadar çok ve yoğun çalışıyordu ki senelerdir artık bunlara vakit bulabilmek bile bizim için çok büyük değişiklik. Biraz onun tadını çıkarmaya çalışıyoruz.





Blog sayesinde tanıştığım muhteşem insanlar var. Buralara uğramıyorum belki ama onlarla artık blog dışına taşan ilişkim var. Gerçek hayatta hiç görüşemezsem bile sürekli mesajlaşıp yazıştıklarım, artık hayatımda olmazsa olmaz dediklerim var. Mesela Arzu onlardan biri. O Almanya'da ben İstanbul'da ama illa ki her gün iki çift laf ediyoruz. Kah kitap kulübü yapıp aynı anda aynı kitapları okuyup konuşuyoruz tartışıyoruz. Kah birbirimize kitap, dizi veya websitesi önerisi veriyoruz. Yeni projeler üretip paylaşıyoruz. Genelde o üreten bense şaşan taraf oluyorum ama olsun müthiş eğleniyoruz.

Evren, Gülşen ve yine Arzu ile facebook'ta bir de Bezsiz Bebek grubumuz var. Sonradan Hindistan'da yaşayan Birsen de katıldı aramıza. Yaklaşık iki senedir Tuvalet iletişimi konusunda insanlara yardımcı olmaya çalışıyoruz. Hepimiz dünyanın farklı köşelerinde yaşarken bu grup yüzünden/sayesinde akşamları internet üzerinden hararetli tartışmalar, muhabbetler yaptık. Gün geldi birbirimizi tanıdık, gün geldi dedikodu yaptık, güldük, kızdık, yazıştık... Yine çok ama çok eğlendik, eğleniyoruz.

Sonra Hindiba var ara ara yaşamıma dokunup muhteşem etkiler yapan. Yüzünü bile görmediği bu kadına ta Almanya'lardan bebek hediyesi yollayan kocaman yürekli kadın... Onun sayesinde hayatıma katılan diğer güzel kalpli insanları sayamam bile o kadar çoklar ki.. Kimiyle gerçek hayatta buluşup kaynaştık, kimiyle komşu çıktık, kimine akıl danıştım ve çok güzel öğütler aldım.

Handan'ım sosyal medyaya uzak kaldığı için biraz ayrı düştük ama ta İzmir yıllarında blog yazdığım dönemden beridir kalbimde yeri ayrıdır. Yine tanışıklığımız öyle eskiye dayanan Yasemin ve instagramda görüşüp yazıştığım, zaman zaman mailleştiğim diğer bloggerlar ile hayatıma şimdilik blogtan biraz uzak ama yine de bağımlı bir şekilde devam ediyorum. Bu güzel insanları hayatıma kattığı için kopamam elbet buralardan ama şimdilik biraz ayran içtik ayrı düştük işte. Geçer...


20 Ağustos 2014 Çarşamba

Yaz...

Sevgili blogcum, farkındayım aramıza bir soğukluk girdi. Ama bunun seninle hiç bir alakası olmadığını bil istedim. Her ne kadar bunca zamandır sana yazmak pek aklıma gelmediyse de teknoloji de pek benim tarafımda olmadı. Kah bilgisayar formatlandı, format yetmedi komple değiştirmek zorunda kaldık arkasından telefonum arızalandı. Çekilen fotoğrafları yükleyemedikten sonra kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir durum ve mekanda yazsam ne olacak diye hepten seni boşverdiğim doğrudur. Ama bilirim sen dostumsun, anlarsın, gel anlatayım...




Bu yaz ben değiştim, olgunlaştım, büyüdüm blog. Artık bundan 5-6 sene sonra kendimi nerede, nasıl ve ne yaparken hayal edeceğimi, hayattan bundan sonra ne beklediğimi biliyorum. Ama bu olgunlaşma olayının tatilde okuduğum fantastik kitaplarla hiç bir alakası da yok bunu bilmelisin.

Bu yaz üç çocukla bir tatile gittik ve hayatımız değişti. Ondan önce de aslında çağrıyı ta kalbimizde hissediyorduk, mantığa dayanan, üstünkörü, sözde bir karar vermiştik  zaten oraya yerleşmek için. Ama gidip gezdikten, 15 gün orada yaşadıktan, çok tatlı insanlar tanıdıktan ve de kalbimizle aklımızı orada bırakarak döndükten sonra anladık ki biz nereye kök salacağımızı gerçekten bulduk blog. Döndük döneli kendimizi artık bu şehirde misafir hisseder olduk.  Allah hayırlısını nasip etsin, bazı adımlar da attık ama ne zaman temelli gidip yerleşeceğimiz ve İstanbul denen bu büyük beton yığınından kurtulacağımız kısmı sadece yeni bir hayata adım atabilmek için gerekli bazı maddi şartların ne zaman oluşacağına kaldı.

Neyse Özge uyandı, bu yaz hiç doğru dürüst gündüz uykusu uyumayarak beni bloglar aleminden uzak tutmakta o da elinden geleni ardına koymadı. Detaylar daha sonraya kalsın blogcum, zaten şimdi anlatacak bundan öte bir şeyim de yok. Öperim, okullar açılınca daha sık yazarım, söz. ;)





28 Mayıs 2014 Çarşamba

Yaz bir yere, unutacaksın!

Kimi insanlar liste insanıdır. Aklınıza gelebilecek her şeyin listesini yaparlar. Alışveriş listesi, yapılacak işler listesi, malzeme listesi... Bazı konularda karar verebilmek için bile liste yaparlar, seçilecek alternatiflere göre karşılaşılabilecek durumlar listesi, karar verilmesi gereken bir konuda iyi yanlar/kötü yanlar listesi, veya filanca işi bitirmek için izlenecek adımların listesi... Özgür tam da bu tip bir insandır. Her daim aklınıza gelebilecek her şeyin listesini yapar. Tercih yapması gereken her önemli durumda, oturup kar-zarar tablosu çıkarır ona göre karar verir falan. Evlenirken bir eve lazım olabilecek ne varsa onların listesini yapmıştı, güleceksiniz ama listede mandaldan rendeye, limon sıkacağından komidine kadar her türlü şey vardı. Ev alışverişi yaptıkça listedeki maddelerin yanına bir çizgi atıp unuturdu. Nitekim evlendiğimiz gün evle ilgili hiçbir eksiğimiz kalmamıştı. Halbuki düğün gününün ertesi sabah uyanıp ta "bak şimdi rende lazım oldu gördün mü ne yapacağız şimdi rendesiz tüh tüh tüh" veya "gelinliğimi yıkadım ah bir de mandal olaydı asıverirdim balkon ipine" diyecek insan yoktur herhalde. "Bir kaç şey de eksik olsaydı ne olurdu, bu kadar kasmanın ne anlamı var?" diyeceksiniz haklısınız, ben hep derim kendi kendime ama Özgür böyle bir insan, ona ne laf anlatabilmek mümkün ne de değiştirebilmek, 15 sene sonunda nihayet onu bu şekilde kabullendim ve artık bu hallerine gülebilir hale geldim.

Asap bozucu yanları da olabiliyor tabi, bir kere evdeki en basit şeyleri bile liste haline getirip;

  • Duşakabinciyi ara, 
  • Elektrik faturasını yatır, 
  • Annemle haftasonunu konuş, gidemeyeceğimizi söyle
  • Ömer'in ortodontist randevusunu falanca güne aldır
  • Uğur'a göz doktoru randevusu al

şu şekilde burnuma dayaması yüzünden "yahu hadi işi geçtim, işyerinde istediğin kadar listeler yap ama evdeki basit bir kaç şeyi bile niye böyle görev haline getiriyorsun?" diye birbirimizi çok yemişizdir. Eskiden beraber çalıştığımız bir dönem de vardı biliyorsunuz, o zaman da bana bir takım şeyler buyurur, ben "hı hı hı" dedikçe sinirlenir "bi liste yap unutacaksın" der dururdu. Bense nefret ederim liste yapmaktan. Sadece tatile çıkmadan önce, unutmamam gereken şeylerin listesini yaparım. Çünkü aksi takdirde başa çıkmak mümkün değil. Bizim ailedeki herkes, tatillerde her şeyi tam olsun ister, ama hiç kimse, yardım edeyim bazı şeyleri de ben alayım, demez. O yüzden tatil öncesi bavul hazırlarken uzunca bir liste yaparım, bir de kırk yılda bir alışverişte mutlaka unutmamam gereken şeyler olduğunda bir kağıda yazar, alışverişe çıkmadan yanıma alırım, bunlar dışında da hiçbir şeyin listesini yapmam. İşte bu yüzden; Özgür bana her liste yap dediğinde ve ben yapmadığımda bana gıcık olur, bana söylediği şeyleri kendisi bir liste yapar, önem durumuna göre ya yaptığı listeyi görebileceğim bir yere bırakır ya da akşam eve geldiğinde bizzat kendisi oturup, yapmamı istediği şeyleri o listeden tek tek sorar, verdiğim cevaplara göre listeden siler veya yeni maddeler ilave ederek beni çileden çıkarır.

Ben sevmiyorum arkadaş yapılacak şeyleri bir yere yazıp kendimi sınırlamayı. Yapılacak her şey benim kafamda zaten, ama ben listeden gitmeyi sevmiyorum. Kafamdaki şeyleri aklıma estiği zamanlarda aklıma estiği sıra ve şekilde yapmak istiyorum. Elimde yazılı bir şey olunca huyum kurusun sinir oluyorum, arada canım bir şeyi yapmak istemediğinde boşverip ertesi güne bırakamıyorum... Neden? E elimde kanıt var! Yapılacak şeyler listesine yazmışım ve yapılması lazım. Yazılı olunca kaçar yol yok, gene canımın istemediği, üşendiğim bir şeyi ertesi güne bırakabilirim elbet, ucunda ölüm yok ya... Ama bu sefer benim içim elvermiyor, gıcık oluyorum bu duruma. Yazılı olunca boşveremiyorum, kafamdaki liste gibi esnetemiyorum.  Körolmayasıca kuralcı yanım (Ömer bu konuda bana çekmiş kesin) diyor ki; yazmışsın yapılacak diye, aha listede var, yapacaksın! Kesin benim bu huyumu biliyor Özgür, bunu bana karşı kullanmak için habire herşeyi liste şeklinde burnuma dayıyor. Burayı okuyunca da anlayacak şimdi aslında unuttum dediğim bazı şeyleri unutmayıp savsakladığımı. Ama bendeki mantık şu; "Bir şeyi eninde sonunda ben yapacaksam, buna mecbursam, ne zaman yapacağıma da ben karar veririm"


............................. .........................Devam edecek.....................

27 Mayıs 2014 Salı

Anne Yalanları Mimi

Bu aralar tembellik ediyormuşum, yazayım diye sevgili Handan beni mimlemiş. Çocuklara söylediğim yalanları yazmam gerekiyormuş. Vallahi kaç gündür düşünüyorum öyle bomba etkisi yapacak bir şey bulamadım. Hatta dayanamadım dün çocukların kendilerine de sordum, evladım bak size söylediğim yalanları yazmam gerekiyor ne yalan söyledim ben size bugüne kadar dedim, onlar da düşündü taşındı, bir şey bulamadı. Diş perisini saymazsak aklımıza tek bir şey geldi hepimizin, o da oğlanlar küçükken Özgür'le ben kola içerken bunlara da pekmezi sulandırıp kola diye kakaladığım. Hahahaha şimdi yine hatırladım da çok komiktiler, kola içiyoruz diye ağızlarını şapırdata şapırdata bir kasılıyorlardı ki görmeniz lazım. Pişman değilim, yine olsa yine yaparım. :)

21 Mayıs 2014 Çarşamba

Gündem

Hiç tadım yok blog. Bu yazıyı bile yazıp yazmamak konusunda çok kararsız kaldım ama sonunda yazmayı ve bir süreliğine yine içime çekilmeyi uygun buldum. Öyle şeyler oluyor ki artık bu memlekette her bir yeni olayda "hah artık zurnanın zırt dediği yer budur işte" diyorum. Bir şeylerin değişeceğine, geleceğe yönelik güzel gelişmeler olabileceğine dair safiyane bir umut beliriyor içimde ve çok zaman geçmeden o umut tekrar tekrar parçalanıp un ufak oluyor. Her yeni korkunç, akıllara ziyan olayda insanların bundan sıyrılma becerisi, olayın vahametini örtme çabaları, giderek artan hoyrat, çıkarcı, başkasını umursamaz diktatörce tavırları beni dehşete düşürüyor. İçimdeki isyan büyüyor büyüyor, patlama noktasına geliyor hatta patlıyor da..  Her akşam haber programı izlerken isyanımı, sinirimi, üzüntümü, çaresizliğimi içimden kusuyorum. Hayatım boyunca etmediğim kadar küfür ediyorum, insanlara bela okuyorum sonra kendimden utanıyorum. Pişman olup, tekrar yapmayacağım diyorum ta ki yeni bir saçmalık olana kadar....

Ben böyle ikiyüzlülük, böyle arsızlık, böyle aşırılık görmedim. Kur'an da aşırıya giden milletlerin medeniyetleri ne kadar ileri olursa olsun nasıl yok edildiğini anlatan hikayeler öyle çok ki... Açıkçası korkuyorum artık. Memleketimde işler iyice çığırından çıkmaya başladı. Sağduyu, vicdan ve adalet duygusu olan insanların engelleyemediği bu arsız güruh ve yaptıkları her şeye göz yuman şakşakçıları yalancılıkta, şirkte, kibirde daha ne kadar ileri gidecekler endişeyle bekliyorum. Bizim üstesinden gelemediğimiz noktada, korkarım bu gidişle daha ileri bir adalet mekanizması devreye girecek.



"Şirk, yalnız putlara tapmak değildir. Kendi şahsi arzu ve isteklerinde tesir görerek, uyman da bir nevi şirk ve putperestliktir. Dünya ve onun metaından, ahiret ve onun nimetlerinden herhangi birine gönlünü kaptırarak, seni yaratanın sevgisini değil, bunlardan herhangi birinin sevgisini üstün tutarsan şirk etmiş olursun...Bunlardan herhangi birine kapılman gizli şirktir." (Abdülkadir Geylani, Fütuhu'l Gayb)


“Her milletin belli bir eceli vardır. Onların eceli geldi mi, ne bir an geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler” (Araf Suresi,34)

"Halkı zulmetmekteyken helak ettiğimiz, böylece duvarları, çökmüş çatılarının üzerine yıkılmış nice memleketler, nice kullanılmaz kuyular, nice muhteşem saraylar vardır" ( Hac Suresi,45)

"Biz bunlardan önce nice nesiller yıkıma uğrattık ki onlar, zorbaca yakalamak (yakıp-yıkmak, baskı ve şiddetle yönetmek, sindirmek) bakımından kendilerinden daha üstündüler; şehirlerde (yerin üstünü altına getirip, sayısız kazı, inşaat ve araştırmalarla her yanı) delik-deşik etmişlerdi. (Ama) kaçacak bir yer var mı?" (Kaf Suresi, 36)


8 Mayıs 2014 Perşembe

Kokoş

Beni tanıyanlar bilirler, öyle süslü bir tip değilim, aman kılık kıyafete yatırım yapayım, takıp takıştırmadan sokağa çıkmayayım gibi saplantılarım yok. Sade giyinen, genelde kot pantolon üstü gömlek veya tişörtle gezen, senenin neredeyse 360 günü makyaj yapmayan bir insanım. (5 günü de belki yıldönümü, düğün, nişan, yemek vs gibi günlere denk gelebilir diye hariç bıraktım.) Oje sevmem, sallantılı küpe sevmem, küçük geometrik şekillerde veya yaprak, çiçek, kuş, balık vb desenli sallantısız küpelerim olur her zaman. Aynı anda ikiden fazla yüzük takmam ki onların da biri alyansım olur, boynumda da senelerdir Özgür'ün Uğur'u doğurduktan sonra ilk anneler günümde aldığı çocuk şeklinde bir kolyeden başka bir şey olmaz genelde. Bilezik, saat severim ama iş takmaya gelince üşenirim.

Ben böyle bir tipken kızımın da büyük ihtimalle bana benzeyeceğini düşünmüştüm. Çünkü süslenme, takıp takıştırma davranışının hep sonradan öğrenilen bir şey olduğunu sanıyordum. Halt etmişim. Meğerse doğuştan gelen bir şeymiş. Öyle olmak zorunda, çünkü başka türlü Özge'nin kokoşluğunu açıklayacak bir teorim yok.

Kızım olacağını öğrendiğimde sağlıklı olmasından sonra ilk temennim öyle çok süse püse düşkün olmaması idi. Ne yalan söyleyeyim halihazırda etrafta gördüğüm o prenses gibi kırıtan, her şeye mıymıy eden, parlatıcı sürmeden evden çıkmayan, daha ortaokulda topuklu ayakkabı giyen marka delisi küçük kızlara öyle sinir oluyorum ki... Daha konuşmayı beceremeyen bebelerin ellerinde ojeleri, kulaklarında küpeleri gördükçe ana babalarının saçını başını yolasım geliyor. Çocuk dediğin çocuk gibi olmalıdır, masum, sade. Çocuk çocukluğunu yaşamalıdır bence, büyümüş te küçülmüş gibi görünen kızlar çok itici geliyor bana o yüzden.

Özgür'e de söyledim hamileyken, "Özgür yemin ederim bu başımıza süslü kokana bir şey olursa hiç çekemem valla. Sürekli kırıtıp duran, mıymıntı bir şey olmaz inşallah" dedim, Özgür de dedi ki "Anasına benzer herhalde Selen, başka kime çekecek, iki tane de abiyle zor biraz öyle olması"  O yüzden kız olacağını duyan ve "Aaaa ne güzel bu sefer prenses geliyor demek" diyen herkesi de "Prenses yok!  Prenses değil bizim kızımız. Prenses falan olmasın, Erkek Fatma olsun bizimki" diye düzelttik Özgür'le. Allah ta böyle çarptı işte.

Erkek Fatma olmasına oldu bak Allah için. Daha 15 aylık olmadan düz duvara tırmanan bir şey oldu çıktı başıma. Sürekli koltuk tepelerine çıkıyor, abilerle top oynuyor, sağa sola tırmanmaya çalışıp her köşeyi karıştırıyor, ne bulursa ağzına atıyor. Kırıyor, döküyor, yırtıyor, parçalıyor...Bir de eli ağır, sinirli bir şey ki sormayın gitsin. Bacak kadar boyuyla neredeyse bizi dövecek. Bir şeyi yapma diyorsun inadına yapıyor, hem de daha büyük bir hırs ve inatla. Yemin ederim üst üste iki oğlan büyüttüm ikisi bu kadar yaramazlık yapmıyordu. En küçük, en şımarık olmasın diye yırtınıyorum resmen ama ben mi yaşlanmışım yoksa bu mu felaket bir şey anlamadım gitti.

Dantelden pratik şapka yapımı
Ama diğer yandan doğdu doğalı bizim kız pek meraklı incik boncuğa, takıp takıştırmaya. Doğduğundan beri boynumdaki kolyeyi kemirip duruyor kucağımda, başta parlak parlak dikkatini çekiyor herhalde diye düşünüyordum. Hatta öyle merakla kurcalamaya, yiyecek gibi bakmaya başladığında söz verdim, "Söz kız, sen de büyü, ilk çocuğunu doğur, sana vericem bu kolyeyi" dedim, sonra da Özgür'le birlikte kötü kötü güldük hatta. Ama son gülen başkası olacak galiba zira ben giderek işkillenmeye başladım. Sonuçta bu büyüttüğüm üçüncü çocuk ama oğlanların hiç biri bu kadar incik boncuğa dikkat etmezdi. Kız uykudan kalkıyor daha memeye sarılmadan kulağımdaki minicik küpedeki değişikliği fark edip bir de "Dur bakayım ne yaptın sen böyle, ben uyurken küpeni mi değiştirdin?" gibi bir surat ifadesiyle daha dikkatli incelemek için eliyle kafamı ittirip yana çevirmeye çalışıyor. Veya kafamdaki tokaya bakıyor, ilgisini çekerse inceleyebilmek için saçımı başımı yolmak pahasına onu kafamdan söküp çıkarıyor. Yemek yerken üzerine bir şey damlasın uzun uzun inceliyor lekeyi sonra da suçlarcasına bana bakıyor ters ters. Utanıyorum valla ama ne yapayım önlük te taktırmıyor ki, fiyakası bozuluyor herhalde. Bazen renkli lastik tokaları eğlence olsun diye koluna bilezik gibi taktığımda aman bir hoşuna gidiyor bir hoşuna gidiyor ki sormayın, böyle kolunu dirseğinden kıvırıp elini göğsüne yakın tutup tutup bakıyor koluna. Anneannesi geldiğinde atmaca gibi atılıp kadının boynundaki fuları kapıyor ve kendi boynuna doluyor. Evdeki tespihleri kafasına geçirip kendine kolye yapıyor sonra da büyük bir cakayla evde paytak paytak geziyor. Öyle de komik görünüyor ki biz Özgür'le bakıp bakıp "Kız çocuk böyle bir şey herhalde, çocuğun içinden geliyor" diye gülüp duruyorduk.


Geçenlerde internetten kumaş siparişi verdim. Artık evde dikiş makinesi var, sadece oğlanların okul pantolonlarının dizlerini yamamaktan başka işe de yarasın dedim ve ucundan kıyısından bir şeyler dikmeye başlayayım diye bir kaç parça kumaş siparişi verdim Baykumaş'tan. Bir kaç tane de eldeki parçalardan kendisi hediye koyup yollamış sağ olsun. Paketi açınca bir anda evin salonunda küçük bir kumaş yığını oldu. Özge de şaşkın şaşkın ben paketleri açarken izliyordu beni. Bir tane kumaşı bunun üzerine tutup "Eeee Özge, sana bundan pijama dikelim mi annecim?" diye sordum, hay sormaz olaydım. Benimki bir başladı kumaşlara sarınıp evde dolaşmaya sanırsın doğuştan Romalı velet, bir sandaleti eksik ayağında. Öyle de güzel bürünüp geziyordu ki evin içinde görmeniz lazım. Kumaşların birini bırakıyor diğerini kapıyor, bir ona sarınıyor bir buna... Şaştım kaldım valla. Bu nereden çıktı? Kimin çocuğu bu? Süslenmek demek cidden içten gelen bir şey yoksa bize bakarak bu çocuğun bunları öğrenmesine hiç imkan yok. Eeee ben ne yapacağım şimdi bu kızla, biraz büyüsün beni de beğenmez bu şimdi... :P

17 Nisan 2014 Perşembe

Kabus

Geçen gün aklıma geldi çok güldüm, buraya da yazayım ileride okudukça tekrar tekrar hatırlar gülerim dedim.

Uğur benim ilk çocuğum, onu doğurduğumda daha 25 yaşımı bile bitirmemiştim. Ne saf ve başıma geleceklerden bihabermişim tabi yeni yeni anlıyorum. Uğur sezeryanle doğdu, şimdiki aklım olsa sonuna kadar normal doğumda ısrar ederdim ama neyse, dedim ya gençtim, azıcık ta salaktım sezeryana razı oldum. Ameliyattan çıktığımda solunum tüpü yüzünden boğazım çok feci tahriş olmuştu. Ameliyat yerini hissetmiyordum bile ama boğazım felaketti. Çok acıyordu, içtiğim bitki çaylarına, leblebi gibi yuvarladığım pastillere rağmen tırmalanma ve rahatsızlık hissi hiç bir şeyle geçmiyordu, nitekim daha sonradan enfekte oldu, bu sefer sezeryanlı halimle öksürükle ve boğazımdaki sürekli bir gıcıklanma hissi ile epey zorluk çektim. (Bilmeyenler için; öksürürken karın kasları istemsiz kasıldığı için sezeryan ameliyatı yeri çok feci acır, eğer çok yeniyse dikişler bile açılabilir.) Üstüne hastaneden çıkışta sütün gelmesiyle birlikte sol koltuk altım davul gibi şişti. Meğerse olmaması gereken yerde ekstra bir süt bezim varmış, ağrısından kolumu kıpırdatamaz hale geldim. Bir de Uğur çıktı mı sana kolikli bir bebek.. Gecenin bir yarısı uyanır ağlar ağlar ağlar, hepimiz perişan oluruz... Yeni anneyim, neyi nasıl yapacağım, kolikli bebekle nasıl başa çıkacağım hiç bir fikrim yok.

Lohusalığın ne berbat birşey olacağından kimse bahsetmemişti. Sanıyordum ki; lohusalıkta bebeğim yanımda ben efil efil sabahlıklarım, pofidik terliklerimle, hamileliğin son aylarına nazaran 1 ton hafiflemiş hissederek ortalıkta salınacak mutluluktan havalarda uçuyormuş gibi hissedecektim.

Oysa tüm bu yaratılan imajın aksine; uykusuzluktan, yorgunluktan, can acısından nevrim dönmüş, öyle perişan  bir durumdaydım ki bir gece yattım ve acaip bir kabus gördüm. Kabusum da şu; Hastaneden arıyorlar, Uğur'un bir de ikizi varmış, hastanede unutmuşuz, acilen gidip almamız lazımmış. :P

Ertesi sabah kalkınca halime nasıl şükrettiğimi hatırlıyorum da... Hahahahaaaa... Hala daha ikiz, üçüz annelerini görünce içim ürperir, Allah hepsine kolaylık versin. Yaşları kaç olursa olsun, öperim ellerinden. :)

11 Nisan 2014 Cuma

Oyalanmaca

Beni merak etmeyin, buralardayım. Kafa dağıtmak için kendimi okumaya verdim. Son on gündür boş bulduğum her dakika kitap okuyorum. Aylarca incecik Kuyucaklı Yusuf'u bitiremeyen ben seçimlerden bu yana tuğla kalınlığında Boleyn Kızı'nı okudum bitirdim. Tam sahilde okunacak, sabun köpüğü gibi, hiç kafa yormayan, insanın bir müddet oyalanıp sonra unutacağı bir kitaptı. İyi geldi. Kafam dağıldı azıcık. Baktım bahar gelmiş camın yanındaki mor salkım da açmış, mis gibi kokularını salmış ben de ufaktan saldım, kendimi bahar çoşkusuna kaptırdım. Olacak gibi değil öbür türlü, düşün düşün artık hafiften kafayı sıyırma noktasına gelmiştim artık başa gelen çekilir deyip katlanacağız mecbur.

Her taşın altından çıkan böcük kitap fotosuna da girip son anda kitap ayracımı kapıp kaçtı.
Bu vesileyle Vikitap.com'daki 2014 okuma maratonuna katıldım. Hedefim 2014 bitmeden 20 kitap okumak. Kitap sayısı komik derecede az görünüyor farkındayım ama bu kadarı bile bebekle beni zorlayacak diye düşünüyorum. Ama adı üstünde maraton bu, içinde mücadele, hırs, azim, ter ve gözyaşı olmazsa olmaz. Maratona katılmak, benimle birlikte gaza gelmek isteyenler beni Vikitap'ta Celio rumuzuyla bulabilirler. Ucunda bir ödül falan yok elbette amaç sadece eğlence. Eeee, siz kaç kitap okumayı planladınız 2014'te? Kaçı okundu, kaçı kaldı? Biraz rekabet olsun hadi. Benim şimdilik 4 kitap oldu. 2014 bitmeden 16 kitap okuyabilir miyim bakalım göreceğiz.




Bahçedeki kediler yavrulamış, bizim camın önünde oynayıp duruyorlar gün boyu. Bizim bıdık ta keyifle izliyor tabi.


Eeerh, arada onlar da bizi izliyor olabilir...


Bu yavru kedilerin annesi, ondan biraz çekiniyoruz haliyle.

Son olarak bu açıldı kapandı muhabbeti sayesinde ben de twitterci oldum. Sırf merak ve inattan açtım bir hesap, isteyen blog ismiyle beni orada da bulabilir ama çok girişken bi tip değilim açık söyleyeyim. Öyle büyük beklentileri olanlar hayal kırıklığına uğramasın. Uzun lafın kısası; artık bir twitter hesabım var ama kendisiyle henüz yıldızım pek barışmadı, o yüzden kolay kolay buralardan kopup gitmem anacım ben, hiç merak etmeyin.


31 Mart 2014 Pazartesi

Dün...Bugün...Ya Gelecek?

Üzgünüm, çok kırılmış ve şaşkın hissediyorum. Aynı zamanda aldatılmış, aptal yerine konmuş, anlaşılamamış, yorgun, ümitsiz.... Işığın olmadığı zifiri karanlık bir yerde boğuluyor gibi hissediyorum. Ne yapmalı ki şimdi? Kimse seni umursamaz, kimse senin isteklerini, özlemlerini, hak ve özgürlüklerini, hayallerini takmazken var olmaya çabalamak neden? Böylesi umutsuz bir sabaha uyanmak öyle zor oldu ki... Her şerde bir hayır vardır deyip avutmaya çalışıyorum kendimi. 37 yaşında koca bir iyimser, aptal bir hayalperestmişim ben...

13 Şubat 2014 Perşembe

Hayal mi Gerçek mi?

Bu hafta sonu Özge 1 yaşını dolduruyor. O hayatımıza gireli ne çabuk 1 sene geçti inanamıyorum. Hala kendi kendine yürüyemiyor, arada kendi başına çekingen 1-2 adım atıyor ama eşyalara tutuna tutuna neredeyse evin içinde koşar hale geldi. Öpmeyi öğrendi. Öp dediğimizde yavaşça dudaklarını yanağımıza değdirip bırakıyor. Sonra burun ve kulak deliklerini keşfetti. Sık sık o minik işaret parmağı ile burnunun derinliklerini araştırıyor veya parmağını kulağına sokup kaşıyor. Kapı çaldığında acaip bir heyecana kapılıp "hadi hadi hadi" diye kapıya gitmek istiyor. Oynak bir müzik duydu mu olduğu yerde hafifçe el çırpıp dans etmeye başlıyor. Eşyaları işaret edip "bu bu bu" diyerek vermemi istiyor. "Al, ver, gel, hadi" gibi temel kelimelerle çoğu şeyi anlatabiliyor. Bir de zırt pırt yanıma gelip "memme memme memme memmeeee" diye mızıldanmayı öğrendi ki vermeden susmuyor velet. Dokunmasını veya kurcalamasını istemediğimiz şeylere yaklaşınca dilimizle cık cık cık sesi çıkarıyoruz sinirleniyor ama duruyor. Sonra da suratını buruşturup güya çok sevimli bir ifade takınıp kibarca izin istiyor. Suratı öyle komik oluyor ki görmeniz lazım... Geçen bir sene boyunca, ümitsizliğe kapıldığım, hayal kırıklığına uğradığım, çok üzüldüğüm ve hatta çok ama çok feci bunaldığım bir sürü an ve gün oldu eğer bu küçük bebek hayatımda olmasaydı herhalde bu dönemde yaşanan herşeye katlanmak çok daha zor olacaktı. Onun bulaşıcı neşesi ve kahkahaları olmadan hayat bizim için çok daha sönük ve monoton olacaktı eminim. O yüzden Allah'a şükürler olsun onu ailemize dahil ettiği ve sağlıkla bize kavuşturduğu için.

Uyumamakta direnen bıdık abilerden öğrendiği tekvando tekniklerini babası üzerinde deniyor

Not: Başlık yazıyla alakasız görünüyor farkındayım, aslında resmin altında bu aralar zihnimi fazlasıyla meşgul eden bir konu üzerine de birşeyler yazmıştım ki başlık esas o kısıma hitab ediyordu. Sonradan bazı kişisel sebeplerden konuyu kendime saklamaya karar verdim o yüzden o kısmı çıkardım. Umduğumuz şekilde gelişmeler olursa bu kaldırdığım kısımla birlikte diğer detayları da yazar yayınlarım, söz.

6 Ocak 2014 Pazartesi

Sen ve Ben

18 Haziran 1998 - Okul Bahçesi
Dün akşam, yine tüm çocukları uyuttuktan sonra balkonda buluştuk seninle. Yine montumun fermuarını ben bir türlü beceremediğim için sen kapattın. Bahçe katında kediler mesken tutmasın diye katlayıp duvara dayadığımız sandalyelerimizi açıp oturduk geceye karşı. Birer cigara yaktık karşılıklı. Çocuklardan, herkeslerden gizli... İkimiz de 40'ına merdiven dayamış iki çocuk gibiyiz, anne babalarımızdan, çocuklarımızdan gizli sigara içiyoruz kış günü balkonda. Beraberken içmeye başladık ve sadece beraberken içiyoruz. Bazen araya seneler, bazen aylar, bazen günler giriyor. Ama ayrıyken aklımıza hiç sigara içmek gelmiyor. Gönül tiryakiliği bizimki. İki gönül yan yana olmayınca sigara bile aynı tadı vermeyecek biliyoruz.

Ne diyordum? Oturduk geceye karşı.. Soğuk, sisli, puslu, iğrenç bir hava vardı dışarıda. Kim bilir kaçıncıya nefret ettik bu şehirde yaşamaktan, kaçıncıya hayaller kurduk büyük şehirden kaçmak üzerine. Dün gece yeşillikler içinde bir arsa aldık, evi yaptık üstüne, akşamları şömineye karşı kitaplar okuduk ailece, ateş yakıp oturduk başında, bahçesinde meyve sebzemizi yetiştirdik sonra çocuklarla dalından kopardıklarımızı yedik... Sen bahçede oğlanlarla futbol oynadın, ben verandada kızla birlikte örgü ördüm... O ormanın kenarındaki arsada kaldı senin gönlün, biliyorum. Sırtını ormana yaslamış, köye bakan yamaçtaki o arsa... Dün gece, gelecekteki müstakbel şehirden kaçış yuvamız oradaydı işte, ama bu sefer ormandan gelen çakallar bizim tavuklara musallat oldu. O yüzden bir köpek almak şart oldu, ama köpek konusunda anlaşamadık. Ben dedim Kangal sen dedin Alman Kurdu... Sonra ben "Devamlı kalamayacaksak orada, köpekleri (anlaşamayınca her birinden birer tane aldık mecburen) kime bırakıcaz? Yazık. En iyisi kedi, hem buraya da getirebiliriz o zaman" Yemedin tabi, "Evin içinde hayvan olmaz Selen, buluruz elbet köyde köpeğimize bakacak birini" dedin. Sustum o zaman. Biliyorum günün birinde o arsayı alıp üstüne o evi yaptığımızda bahçesinde besleyeceğin köpeğe benden önce sen kıyamayacaksın. Arkanda bırakmamak için binbir takla atacak, bir kılıf uyduracaksın. "Dükkana da bekçilik eder hem" falan diyip getireceksin onu şehre, sonra iki arada taşıyıp duracağız hayvanı... :)

Temmuz 1999 - Fethiye
Sonra evcil hayvan muhabbetini duyan, bizim sitenin sarman kedisi geldi yanımıza. Oturdu balkonun önündeki çimenlerin üzerinde. Bizle birlikte geceyi izledi bir müddet. Konuşmalarımıza kulak kabarttı kesin. Kendini bize yamamaya çalışıyor bence, ama sen hiç yüz vermedin hayvana. Zaten muhabbetimiz de içini baymış olmalı ki gitti bir süre sonra, çünkü iş konuşuyorduk o sırada.

İş ve gelecek konusunda seninle yine bir sürü plan yaptık dün gece. Sonra da kendimize güldük. Ne zaman böyle planlar yapsak bir bakıyoruz öyle gelişmeler oluyor ve öyle sürprizler sunuyor ki hayat bize; tüm kurduğumuz planları iptal edip yeni şartlara göre sil baştan yeni bir plan yapmamız gerekiyor. O da ancak koşullar yeniden değişene kadar yürürlükte kalıyor. Mesela 1 ayda bitecek diye sipariş verdiğimiz kalıp için tam sekiz ay beklemek zorunda kalıyoruz, ya da Çin'den getirdiğimiz kalıplar çalışmıyor, o zaman ürün basamıyoruz, satış yapamıyoruz, sonra leasing ve fabrikanın taksitlerini ödeyemiyoruz gidip parasızlıktan şerefsizin biriyle ortak olmak zorunda kalıyorsun. Gün geliyor o şerefsizden bıkınca da "Eeeh yetti be al paranı başına çal" deyip ceketini alıp çıktığında, yeni bir başlangıç yapmak için tası tarağı toplayıp İstanbul'a dönelim diyebiliyoruz.. Veya bir yerlerde birisi başka birinin başına anayasa kitapçığını fırlatıyor, bir yerde bir ağaç kesiliyor veya bambaşka bir sebepten hop bir hükümet krizi çıkıyor, bir bakmışsın dolar bir gecede  fırlayıp 2 lirayı geçiyor, euro ise 3 liraya dayanıyor ve bir hafta önce yaptığımız tüm planlar alt üst olabiliyor. Bir hafta önce müşterisi hazır makinayı bitirebilmek için uğraşırken bir hafta sonra dolar ve euro fırlayınca, aynı makinayı kimse almak istemiyor. Bugüne kadarki tüm birikimi makina yapıp ortaya koymuş tam paraya çevirecekken döndük mü yine en başa? Tüm siyasetçi çocukları birer ticari deha canına yandığımın memleketinde, biri on, onu yüz yapıveriyorlar, bir tek biz senelerdir tırmalaya tırmalaya bir halt olamadık. Gerçi çok saçma hatalar da yaptık geçmişte, bazen yeni gelecek planları yaparken eski yaptığımız abuk sabuk hataları hatırlatıyoruz birbirimize. Çok güldüğümüz veya çok içimizin acıdığı şeyler oluyor. Hayat devam edip gidiyor, yarın ne olacağı hiç belli değil ama biz bir günlük bile olsa yine de bir plan dahilinde hareket etmeyi seviyoruz. Körolmayasıca mühendis yanımız, hiç kendimizi koyverip "anı yaşayalım, geleceği bırak bir saat sonrasını bile hiç düşünmeyelim" diyemiyoruz. İkimizin de arkasını kollayacak zengin bir babası ve nüfuzlu tanıdıkları yok neticede.

Komiğiz, en olmadık zamanlarda en olmadık şeylere gülebiliyoruz ama bugüne kadar kaç tane uçuk kaçık plan yaptık en çok onu düşündükçe gözümüzden yaş geliyor gülmekten. Daha 5 ay önce tepemiz atmış  herşeyi boşverip çocuklarla Bodrum'a yerleşme kararı almıştık. 1 sene önce Avrupa Yakası'nda bir ev alma planları yapıyorduk. 3 sene önce İstanbul'un karşı yakasında ne işimiz var, bizim işyerimiz bu tarafta, seviyoruz biz Anadolu Yakasını diyorduk. 8 sene önce artık hayatımız İzmir'de, iki çocuk yeter, herhalde ileride buradan bir ev alırız, çocuklar burada okula başlar diyorduk. 10 sene önce Gönen'e yerleşmiş, organize sanayideki bir arsaya kendi fabrika binamızı inşa etmiş artık hayatımız burada şekillenecek diyorduk. 13 sene önce Kanada'ya göç edelim diyorduk. 14 sene önce seninle ilk işimizi kurduk ve sonraki 1 sene boyunca kelimenin tam anlamıyla süründük... Hayatta hep, artık bir yere yerleşelim, kök salalım dedikçe oradan oraya savrulduk.

Ama çok şükür becerdik mutlu olmayı biz bu hayatta. Sağlıklıyız, huzurluyuz, bir aradayız bunlar yetiyor insana aslında. 2 metrekare bir balkon, gün geliyor 2-3 dönüm bahçenin yerini tutuyor. Kocaman binaların bahçe katında bir daire, bahçeli bir evin yerini tutuyor. Apartmanların arasından görünen küçücük bir parça gri gökyüzü, yeşillikler içinde bir evin terasından izlenen, pırıl pırıl yıldızlarla süslü lacivet bir gecenin yerini tutuyor. Akşamdan akşama edilen iki saatlik sohbet, ayrı geçirilen koca bir günün yerini tutuyor. Çocuklarla evde geçirilen huzurlu bir gece, pek çok konserin, sinemanın, başbaşa çıkılan romantik yemeğin yerini tutuyor. Pek çok şey yaşadık bugüne kadar, beraber büyüdük seninle. Zaman zaman birbirimizin gırtlağını sıkacak kadar kızdık, bağırdık, çağırdık, hatta birşeyler fırlattık birbirimize ama sonunda beraber mutlu olmanın yolunu bulduk. Çok şükür Yaradan'a seni karşıma çıkardığı, hayatımızı birleştirmemize izin verdiği için.

2012 Eylül - Çatalca
Bu yazı senin içindi, biliyorum gizli saklı okuyorsun blogumu, yoksa Handan'ın oğlanın burnundan sümüğü emerek çıkardığını nereden bileceksin. Sonuçta dün gece diyordun ya "Allah ömür verirse, bundan 2 sene sonra, 5 sene sonra, 10 sene sonra neler olacak acaba? Ne umuyoruz ne verecek hayat bize?" diye işte benim tek umudum bundan önceki gibi bundan sonra da yine seninle bir hayat. Varsın maddi hiç bir şey vermesin hayat bize, şu an sahip olduklarımızdan hiçbirini alıp götürmesin yeter.  Benim biricik dert ortağım, en yakın dostum, can yoldaşım, hayat arkadaşım, çocuklarımın babası, çocukluk aşkım... Sen var ya sen, sen anlarsın, akıllı adamsın :)

27 Aralık 2013 Cuma

2013 bitmeden

Son günlerde hiç keyfim yok dediysem de arada beni gülümseten şeyler de var elbet.


Mutfak penceresinin önündeki minik saksıya sokuşturduğum çekirdeklerden biri filizlenmiş. Ara ara elime geçen meyve çekirdeklerini bu saksıya ekiyorum. Aylardır suluyorum ama o da tutmadı, bu da tutmadı diye o kadar çok şey denedim ki şimdi ben de bilmiyorum bakalım ne çekirdeğiymiş bu filiz veren. Limon mu, muşmula mı, zeytin mi.. Zaman gösterecek artık. Var mı tahminler?


Kendini şımartma fincanım hala sağlam ve hele de böyle güneşli kış günlerinde kendimi iyi hissetmeme ekstra bir katkıda bulunuyor.


Battaniyenin motifleri bitti, birleştirildi artık kenarlarını örüyorum. Senelerdir elimde sürünen bir şeyi nihayet tamamlıyor olmanın huzuru var içimde.


Ve elbette bu bıdık var beni gülümseten, sürekli yeni şeyler keşfetmesi, her şeye şaşırabilmesi, olur olmaz her şeye gülebilmesi ve çok basit şeylerle huzur bulabilmesine hayranım.

5 Aralık 2013 Perşembe

Dikkat Kaçak Var

Bu aralar Özge'ye bir haller oldu. Kasım başında emeklemeye, 20 Kasım itibariyle de tutunarak ayağa kalkmaya başladı ve sanırım o zamandan beri de dışarıda keşfedilecek koca bir dünya olduğunu anladı. Öyle ki bu aralar pek uykuyla vakit kaybetme taraftarı değil. Gün içinde on dakikalık kestirmelerle ayakta kalmaya çalışıyor haliyle dengesi bozuk, hep kafasını koyacak yer arıyor ama enerjisi bitmiyor arkadaş. Kız çocuk dedik, uslu olur dedik, bağrımıza bastık ama bunun ayarı bozuk çıktı. İçine oğlan çocuğu kaçmış bunun. Dur durak yok, emeklemeye başlar başlamaz ilk işi de gidip kitaplığı kurcalamak oldu. Günde kaç kere kitaplığın en alt rafını boşaltıyor ben gidip topluyorum ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Kitaplığın önüne pufu çektim, zaten diğer tarafın önüne de sehpayı çekip hanımefendiye salonun ortasında yer açmıştık baktık olmayacak önce orta sehpayı kaldırıp salonun köşesine dik bir şekilde dayadık. Sonra baktık bizimkinin poposu o eski yorgana sığmıyor onu kaldırıp daha kocaman, kırmızı kılıflı bir yorgan serdik yere. Kitaplığın önüne çektiğimiz pufla ikili koltuğun arasına da ana kucağını koyup salonu devasa bir oyun parkına dönüştürdük. Bir de tavandaki lamba yerine disko topu astık mı tamamdır, eve gelenlere bizim salonu "eğlence parkı" diye yutturup bilet bile kesebiliriz.

PS kablosu kemiren bıdık (Neyse ki en alt rafa kişisel gelişim kitaplarını koymuşum)
Tabi bu şekil bizim bıdığı ancak 10 gün idare etti. Uyumadığı zamanlarda emekleyerek evin her köşesini gezip yerde bulduğu her şeyi ağzına atıp tattıktan ve evdeki tüm terlikleri kemirdikten sonra salondaki bu sadece kendisine tahsis edilmiş alanın yeterli olmadığına karar verdi. Son bir haftadır oradan kaçmak için tüm hünerlerini sergiliyor. Önce ana kucağını yana çekip, pufla ana kucağının arasından sıvışmayı başardı. Ana kucağını sağa sola çekemeyeceği şekilde sıkıştırıp koydum bu sefer üstüne tırmanarak ana kucağıyla birlikte devrilerek oradan kaçmanın yine bir yolunu buldu. Devrilince ödü koptu ve deli gibi ağladı elbet ama özgürlük her şeyden tatlı malum.

İlk barikat
Ana kucağının yerine yerinden oynatamayacağı bir şey bulalım dedik. Benim içinde ütülenecek çamaşır dağımın olduğu çamaşır sepeti gözümüze uygun göründü ama dün gece onun da üzerine tırmanıp öbür taraftan kendini yere atıp kafasını da yere vurarak balon gibi şişirdikten sonra sepeti de kaldırdık.

Bu sabah tekli koltuklardan birini çektim oraya. Salonda oturabilmek için artık tekli koltuk veya ikili koltuğun üzerinden atlayarak Özge'nin oyun alanına girmek gerekiyor ama ne yapalım bebeğin emniyeti herşeyden önemli ve biz bebekli evde yaşamanın ne menem birşey olduğunu unutmuşuz meğerse.

Barikatın son hali ve bu sefer PS kumandasını oyuncak yapmış bıdık (Abiler görmesin)
 Mesela; öyle bir park alanı yapacaksan öncelikle çocuğu oyalamanın yollarını bulacaksın.

"Aaa! Bak Kedi!" konulu yöntem

Eline kitap verip çekilme yöntemi

Güreşmeye meraklı üç adam bulup ortaya salma yöntemi

Bıdığı kalite kontrol müdürü yapıp çılgın yıl sonu procesini test ettirme yöntemi
Çocuk oyalama konusunda hayal gücümün sınırlarını çok zorluyorum gördüğünüz gibi... Uyutma maceralarımız ise azzz sonra...

Not: Gördüğünüz gibi kırmızı yorganımızla biz yılbaşına hazırız. :P

18 Kasım 2013 Pazartesi

Akıllı şey seni..

Uzun zamandır şu akıllı telefon manyaklığına kapılmadan mutlu mesut yaşıyordum. Gidiyorum geliyorum, bakıyorum küçük büyük herkesin elinde bir tane akıllı telefon, kurcalayıp duruyorlar, bana tuhaf geliyordu. Birisiyle konuşuyorsun, gözü bir yandan elindeki telefonda baş ve işaret parmaklarıyla o meşhur ekran büyütüp küçültme hareketlerini yapıyor, kendi kendine gülüyor falan. Ben insanların gözlerinin içine bakarak konuşmayı severim, seninle konuşurken bir yandan telefonunu kurcalayıp duran bir insan haliyle aklı başka yerde izlenimi veriyor. Hoş değil bence. Özgür çok yapar ki her zaman söylenmişimdir. Akşam yemekten sonra çay koyarım otururum karşısına hop mesaj gelir durur ona cevap yazar, iki dakika sonra hop mail gelir bu sefer ona cevap yazar, ardından biri arar bi saat konuşur, kapatır. Bu arada ben çayımı içer bitiririm o daha bir yudum almamış olur, kalkar çayımı tazelerim yine otururum karşısına bakarım yine telefonu kurcalıyor, neymiş efendim çinliler what's up'tan bilmem ne soruyormuş hemen cevap vermesi lazımmış "elinin körü artık" diyerek çayımı alıp gitmişliğim, onu telefonuyla başbaşa bırakmışlığım çoktur. Öyle gıcık oluyorum ki, nedir yani 7x24 online olmayıver, dünya mı duracak?

Benim yaklaşık 6 senelik Sony Ericsson, kayar kapaklı bir cep telefonum vardı, önceki de yine öyle seneler sonra kullanılmaktan bozulunca gidip bunu almıştım. Açık söyleyeyim benim cep telefonundan en temel beklentim istediğim kişiyi arayıp konuşabilmek. Bunun yanısıra uzun süredir fotoğraf çekmek için cep telefonunu kullanır oldum o yüzden haliyle yeni bir telefon alacaksam bari güzel fotoğraf çeksin diye düşünmeye başlamıştım. Bir de benim için diğer zaruri şey de, müzik dinlemeyi seven bir insanım, mp3 çaları vs olan gerektiğinde radyo veya müzik dinleyebileceğim bir alet olursa bir taşla 3 kuş vururum şahane olur diyordum. O yüzden 6 sene önce, bu akıllı telefonlar daha piyasada yokken, gidip bu benim emektarı almıştım. E alet Sony olunca tabi müzik dinleme kalitesi süperdi. Hatta kendi kulaklığından hariç üniversal girişli sıradan bir kulaklık daha takıp aynı anda iki kişi, iki kulaklıkla müzik dinleyebiliyorduk ki benim için lüks kavramı buydu işte. :)

Neyse efendim zaman içinde akıllı telefonlar çıktı, herkes bir akıllı telefonla gezer oldu ama ben bu telefonu değiştirme ihtiyacı hiç duymadım. Niye duyayım? Çalışmıyorum, işle ilgili bir "aman bana ulaşamazlarsa yer yerinden oynar" durumu yok. Tam tersine bazen telefonu da evde bırakıp kaçayım, biraz kafamı dinleyeyim diye planlar yapıyorum. Kısaca benim işim evde, ben de zaten çoğunlukla evdeyim, dışarıya çıkabildiğim ender zamanlarda da maillerimi kontrol etmeye hiç ihtiyacım yok. Evde fiber internet varken ve ben bütün gün evde oturup dururken cep telefonum internete bağlı olsun gibi bir derdim yok zaten. Twitter desen benim için son derece anlamsız bir şey, neden her yaptığımı insanlara ifşa etme gereği duyayım? Ki ben anlatsam bile kim ilgilenecek o da ayrı bir konu, ünlü değilim, tanınmış biri hiç değilim kime ne benim ne yediğimden ne içtiğimden? İnstagram da keza hiç kullanmadığım bir şey. Yanlış anlaşılmasın bunlara karşı değilim, kullananları da eleştirmiyorum sadece olaya kendi açımdan bakınca çok gereksiz ve anlamsız geliyor benim gibi sıradan bir insanın bunlara düşkün olup kullanması. Açıkçası öyle çok egzantrik ve aksiyon dolu bir hayatım yok. Neyi twitterdan paylaşacağım? Kızın adaptörle tuvalete yaptığı kakayı mı? Maalesef ne kadar istesem de çok gezebilen bir insan hiç değilim o yüzden aman son model bi cep telefonum olsun, her yerden ulaşılabilmem lazım, yaşadığım her anı, çektiğim her fotoğrafı, yediğim her şeyi anında herkesle paylaşmam lazım, şu kadar takipçim olsun her an yeni bir laf yumurtlayayım herkes "like" etsin gibi saplantılarım yok, hiç olmadı. Sadece bu blog var benim için bir de gerçekten tanıdığım ve sevdiğim insanların kayıtlı olduğu bir kişisel facebook hesabım.

Benim sosyal paylaşımlarım işte bu blog, facebook hesabım ve bezsiz bebek facebook grubumuzdan ibaret. Bunlar bile bazen çok vaktimi alıyor diye söyleniyorum kendi kendime... Durum böyle olunca, bloga koymak için çektiğim dandik fotoğraflar yüzünden her sinir krizi geçirdiğimde Özgür defalarca "gel sana da yeni bir telefon alalım" dedi ama benim istediğim özelliklerde bir telefon bulamadık. Kamerası iyi, müzik çalabilen doğru dürüst bir telefon yok, zaten akıllı olmayan bir telefon kalmamış. Allah allah mecbur mu herkes böyle telefon almaya? Tezgahtar anlatıyor da anlatıyor şusu var, busu var, bilmemnesi var, istemiyorum kardeşim diyorum. Kamerası en iyi olup aynı zamanda müzik çalabilen telefon hangisi dediğimde tutup bana en son model telefonları gösteriyor, istemiyorum böyle bir telefon diyorum, klavyesi olmasa da olur cep telefonunda mektup yazacak değilim ben mesaj bile yazmıyorum kimseye diyorum, evdeki bilgisayarla ben istediğim her yere bağlanıyorum zaten bu internete bağlanmasa da olur bluetoothu olsun yeter diyorum öcü görmüş gibi bakıyorlar bana. Yok öyle bir cihaz hanımefendi dediler. Düz bir telefona, kaliteli çekim yapabilecek bir kamera ve iyi bir mp3 çalar koymak kimsenin aklına gelmemiş niyeyse. İlla akıllı olması gerek şart olmuş telefon seçiminde, kimse aptal bir telefon istemiyor anlaşılan. Özgür belki de bu çağdışı kadınla yaşamaktan utandığı için "Olsun gel alalım doğru düzgün bir şey" dedi, "İstemiyorum. Neden o kadar para verelim ihtiyacım olmayan bir şeye, o fiyatın yarısından da aza bana güzel bir dijital fotoğraf makinesi al ben memnunum telefonumdan, hala çalışıyor" dedim.

Velhasıl anlaşamadık gitti. Aylardır yakındaki alışveriş merkezine her gittiğimizde bu konu açılıyor sonra da bir sonuca ulaşamadan kapanıp kalıyordu. Özgür çok kızdı, "Ne biçim kadınsın sen? Hiç bana onu al, bunu al gibi huyların yok cins misin lan sen?" bile dedi. :P En sonunda yine bir gün Özgür yeni model telefonları incelerken aklıma dahiyane bir fikir geldi, Özgür'e dedim ki; "Yahu yeni telefonu neden sen kendine almıyorsun? Hangi akıllı telefonu alırsak alalım hakkıyla kullanacak tek adam sensin, cep telefonunun tüm fonksiyonlarını kullanıyorsun, cepten maillerini kontrol eden, ofis uygulamalarını, what's up, viber, chat on ne varsa hepsini kullanan sensin, sen kendine yeni bir telefon al, bu eski telefonunu bana ver işte, kamerası gayet güzel, hd video bile çekiyor, müzik te çalabiliyor e daha ne isteyeyim?" Özgür başta razı olmadı, eski telefonu bana vermeye, "Yok olmaz, o iki senelik telefon, sağı solu çizik, yer yer boyaları bile döküldü vermem sana" falan dedi ama sonunda ikna edebildim. "Bu erkek kılıfıyla zaten hayatta istemem bu takozu, bana hanım hanımcık bir kılıf al o zaman çalıştığı müddetçe bayıla bayıla kullanırım ben bunu" dedim, anlaştık. Özgür gitti kendine istediği telefonu aldı onun eski telefonuna da internetten 20 liraya kırmızı beyaz puantiyeli bir kılıf aldık böylece yeni bir telefonum oldu. Oh, alan memnun veren memnun, en çok ta şu telefon araştırma /seçme külfetinden kurtuldum ya ona seviniyorum. Telefonum bir akıllı bir akıllı ki sormayın gitsin, ben kendimi onu kullanacak kadar akıllı hissetmiyorum yalnız, şimdilik böyle bir sorunumuz var, ama zamanla aşacağız elbet. Neyse uzun lafın kısası; bundan sonraki postlarda resim kalitesi artarsa şaşırmayın efenim.



1 Eylül 2013 Pazar

Çayı koy, geliyorum



Geçenlerde birbirlerini ezelden beri tanıyan iki arkadaşımın facebook'taki fotoğraf albümlerini gördüm de burnumun direği sızladı. Albümün en başında ikisinin de gencecik, saçları uzun, sakalları bile çıkmamış iki tıfıl rockçı iken çekilmiş fotoğrafları vardı. Belli ki üniversitedelermiş. Onu aklınıza gelebilecek hemen her yerde birlikteyken çekilmiş fotoğraflar takip ediyordu; sofra başında muhabbet ederken, deniz kıyısında, kırda güreşirken, üniversitede birlikte gitar çalarken, karlı bir dağ başında yanyana yürürken, evde karşılıklı kahve içerken, barda kadeh tokuştururken, mangal başında ateşi yellerken.... Resimler ilerledikçe ikisinin de yüzünde seneler içindeki değişimleri görebiliyordunuz. Zaman geçmiş, saçları dökülmüş, göbeklenmişler, kırışıklar belirmiş yüzlerinde, saçlar sakallar kırlaşmış, ama resimlerinde hep yan yanalar, hep aynı muhabbet ve gülümseme yüzlerinde... Bazı karelerde hele aralarındaki muhabbet o kadar koyu ki fotoğraf çekildiğinin bile farkında değiller. Birbirlerine bakarken o gözlerindeki ışık hep aynı.. Uzun uzun baktım resimlere ve o kadar duygulandım ki gözlerim doldu.

Özgür'e gösterdim albümü, "Bak" dedim "İnsanın böyle birlikte yaşlandığı bir dostunun olması ne hoş bir şey değil mi?" O da albümü inceledi, uzun uzun fotoğraflara baktı, sonra benim gibi o da içini çekip "Şanslı peze..nkler" dedi. :P

Şaka bir yana öyle özeniyorum ki böyle uzun vadeli dostluklara... Filmlerde veya bazı bloglarda görüyorum, hani kızlar bir araya geliyorlar bir şeyler yapıyorlar, işte o birlikte yaptıklarından ziyade o bir araya geliş şekilleri bazen öyle içimi acıtıyor ki keşke diyorum benim de hayatımda böyle en azından bir tanecik kız arkadaşım olsa... Benim de var elbet çok eski arkadaşlarım, kuzenlerim...  Hatta aynı şehirde yaşadığım halde kırk yılda bir denk getirip buluşunca aradan geçen tüm o senelerin ortadan kaybolduğu, muhabbetine doyamadığım pek çok güzel insan var hayatımda ama benim kastettiğim böyle bir şey değil.

Sık sık görüşebildiğim, hayatımın sürekli içinde olan bir arkadaşım olsun istiyorum. Teklifsiz bir dost, arada sırada telefonu açtığımda "N'apıyorsun? Hadi giyin bilmem nereye gidelim" diyecek, "Çayı koy, birazdan sendeyim" diyecek, veya ne bileyim çat kapı çıkıp evime geldiğinde kendi evindeymişçesine rahat hareket edecek, kendi buzdolabıymış gibi benimkini açıp bakacak birisi... Karşısında kırılıp dökülmem gerekmeyecek, beni her halimle kabul edip beni ben olduğum için sevecek, acı da olsa bana her zaman doğruyu söyleyecek, kavga da etsek barışmak için uzun uzun dil dökmek gerekmeden sadece bir telefonun veya bir kucaklaşmanın yeteceği, çocuklarım veya kocam vesilesiyle değil sadece benim arkadaşım olduğu için hayatımda olacak birisi olsun istiyorum. Gün içinde aradığımda "Merhaba", "selam, naber?", "müsait misin?" gibi şeyler söylememe gerek olmadan "Az önce ne oldu biliyor musun?" diye direk muhabbete dalabileceğim birisinden bahsediyorum ben... Çok şey mi istiyorum?

Beraber yaşlanılacak bir dost  ne kadar zor bulunuyor farkında mısınız? Eğer hayatınızda bahsettiğim gibi biri varsa lütfen kıymetini bilin ve ilk gördüğünüzde ona benim yerime de bir kere sarılın.

30 Temmuz 2013 Salı

Düşüş

Nedense geçen gün aklıma düşme maceralarım geldi. Küçükken habire düşen bir tiptim ben. Çocukken zaten dizlerim hep yaraydı. Hatta "Bu dizleri yara kabuksuz, dümdüz görebilecek miyim acaba?" diye çocuk aklımla düşünürdüm.

Küçükken gerçekleştirdiğim en muhteşem ve eşsiz düşüşümün detayları için bir tık.

Bisiklete binmeyi yeni yeni öğrendiğim günlerde, 6-7 yaşında falandım sanırım, babam beni o zamanlar yaşadığımız ilçenin tren garına götürürdü. Bomboş istasyonun peronlarında, beton zeminin üzerinde bisiklete binerdim. Yine bir gün babamla tren istasyonuna gitmişiz, ben bulmuşum kaymak gibi betonu tüm gayretimle bisikletimi sürüyorum, babam bir tanıdığına rastladı. Onlar orada ayak üstü laflarken ben peronun sonundan geri dönücem diye bisikletle birlikte rayların üzerine uçmuştum. Herhalde en azından yarım metre bir yükseklik farkı vardı. Babam başını çevirip te beni göremeyince panik halinde gelip peronun kenarından aşağı bakmıştı "kızım iyi misin? diye, bense şaşkın vaziyette bisikletle doğrulmaya çalışıyordum. Eve dönüş yolunda O korku içinde sorup duruyordu "İyi misin? ağrıyan bir yerin var mı? Kırık çatlak birşey olmasın" Bense "Pop.m acıdı sadece, dikenlerin üzerine düştüm bisikletle" diyordum.

Liseyi nispeten hasarsız atlattım sadece bir defa halk otobüsünden inerken ayağımı ileri atacağıma olduğum yere attığım için otobüsten direk yüzükoyun yere düşerek inmiştim. Otobüs şoförleri de bir acayip, hareket halinde yolcu indiriyor. İki dakika dur be adam ne oluyor yani? Bırak insanlar rahat rahat insin binsin. Yerden kalktığımda tüm otobüstekiler bana bakıyordu tabi bense ayak ucumdan boğazıma kadar toza bulanmıştım.

Üniversitede bir gün akşam eve dönüyorum, son duraktan bir durak önce ineceğim o yüzden otobüs nispeten boş. Şoförse kaptırmış gidiyor. Ben hazırlandım. Körüklü otobüsün o körük kısmının hemen yanındaki kapıya gittim. Sol elimle kapının ortasına denk gelen parmaklığa tutunmuş, yüzüm kapıya dönük dışarıya bakıyorum. Durağın dibine kadar son sürat gelen otobüs son anda kazık frenle durunce ben o parmaklığa tutunduğum elimin etrafında tam 180 derece dönüp kapının önündeki merdiven boşluğuna düştüm. Sonuçta yüzüm otobüsün içine, otobüsteki tüm yolcular da bana bakıyordu tabi...

En bomba düşüşümü en sona sakladım anacım. Yine üniversiteye gidiyorum. O zamanlar kuzenimle Babaannemin Karagümrük'teki evinde kalıyoruz. İkimizin de final zamanı. Harıl harıl final sınavlarına çalışıyoruz. Gecenin bir yarısı karnımız acıktı. Hemen sokağın köşesinde (bizim evin 4-5 apartman ötesi oluyor) küçük bir bakkal vardı. Camdan baktım ki açık, hemen kuzenle koştuk bakkala. Küçük, köşebaşı bir bakkal. Sokak seviyesinden aşağıda, içeri girerken 2-3 basamak iniliyor.Hava da yağmurlu, ıslak bir hava. Yerler çamur. İkimiz de aceleyle ayağımıza birer terlik geçirmişiz hızla bakkala doğru seğirtirken benim tam bakkalın kapısının önünde ayağımdaki terlik bir kaydı, o sokak seviyesinin altındaki bakkala ben uçarak girdim ve bakkalın ortasına düştüm. Adam ne dese beğenirsiniz; "Buyur Abla!" ...

Hala daha hatırladıkça gülerim. Annemler şimdi babaannemin o eski evinde oturuyorlar. Geçen kış biraz elden geçirip daha merkezi diye oraya taşındılar. Hala o bakkal duruyor orada. Çocuklara da anlattım o bakkalla maceramı, ne zaman önünden geçsek ailece bakkal dükkanına bakıp gülüşümüz bundan.

25 Temmuz 2013 Perşembe

Olgun yaşta annelik

Günler günleri kovalıyor, çocuklar çok hızlı bizse nispeten yavaş büyüyoruz. Gün geliyor sanki güzel kokulu bir kavunmuşum gibi durduğum yerde sakin, huzurlu olgunlaştığımı hissediyorum veya bazı olaylar vesilesiyle eski halimi hatırlayıp şimdiki halimle arasındaki farkı aniden görüp şok olabiliyorum. Geçenlerde bizim oğlanların ufaklık videolarını izliyorduk. Kendimi gördüm videonun birinde de ilk tepkim "Ohha amma çok saçım varmış lan!" oldu. Ondan sonra baktım şimdikinden yaklaşık bi 10 kilo falan daha zayıfmışım ki Uğur kucağımda, (çocuk doğurmuş halim öyleymiş yani) öpüp kokluyorum, çocuğun ağzına mama tıkıştırıyorum falan sonra o zamanki kendimi hatırladım. Nasıl hissettiğimi, neler düşündüğümü, bu yaşa gelene kadar neler yaşadığımı, Yanlış yaptığım şeyleri, düzeltmek isteyip asla başaramayacağım şeyleri, hiçbiri asla gerçek olmayacak hayallerimi, hayatın hiç beklemediğim sürprizlerini...

İnsan unutuyor eski halini, sanki hep o içinde bulunduğun yaşta, hep aynı düşünce yapısındaymışsın sanıyorsun kendini. Eskiyi hatırlamak garip geliyor insana. O yüzden uzun vadeli planlar yapamıyorum artık. Öyle çok şey aniden değişti ki hayatımda, ben istediğim kadar plan program yapayım aslında hiçbir şey benim elimde ve kontrolümde değil biliyorum artık. Her yaptığım planda, verdiğim her sözde bunu hatırlayıp "inşallah" veya "Allah izin verirse" diye eklemem bundan artık.

Neyse demek istediğim insanlar değişir, değişmelidir de. Vücut olgunlaşıp yaşlandıkça nasıl yüzde kırışıklıklar oluşuyorsa kafada da olgunlaşma nedeniyle düşünce farklılıkları olmalıdır bence. Yaşlandıkça bir olaya başka açılardan bakmayı da öğrenirsin. 10 yaşında iken sadece kendi açından bakarken 40 yaşında aynı olaya 40 farklı insanın gözünden bakabilmelisin ki kendine olgunlaştım diyebilesin.


Çocuklarımla ilişkime bakıyorum eskiden oğlanları büyütürken bazı şeylere fazla tepki verdiğimi üzülerek görüyorum. Eskiden olsa kıyameti kopartacağım şeylere şimdi "amaaan boşver" diyebiliyorum. Bu sefer de çok boşvermiş bir anne olduğumu falan sanmayın sakın tersine acaip disiplinli bir tipim ki buna ben de bazen çok uyuz oluyorum. Nereden mi biliyorum, çocuklarımdan. Çocuklar annenin aynasıdır aslında, 3 çocuktan sonra artık bundan eminim. Çocuğa bak, anası nasıl bi tip anında söyle o derece yani. Bazı şeyler de var ki sen tamamen iyi niyetle düşünerek yaptığın halde çocuklar üzerindeki etkisi öyle kel alaka oluyor ki "Hay Allah belamı versin ne yapmışım ben böyle!" diyorsun.

Misal benim oğlanlar bebekliklerinden beri geceleri üstlerini açarlar. Ben de üstlerini açacaklarını bildiğim için kış geceleri odalarında küçük bir fanlı soba yakardıım. Oda sıcaklığı belli bir derecenin altına düşünce devreye girer, ortam yeteri kadar kırılınca da kendi kendine durur. Böylece ben geceleri uyanıp bakamasam da bilirdim ki geceleri üstleri açılsa da üşümezler. Ama sabah uykudan kalkınca odaları evin diğer yerlerine göre sıcak olduğu için üstlerine bir şey giymeden salona gitmelerini istemezdim. Onların da en büyük zevki, sabah ben daha uyurken, sinsi sinsi kaçıp sıcacık yataklarından kalktıkları pijamalarıyla buz gibi salonda oyun oynamak veya televizyon izlemektir. O yüzden artık nasıl bir terör estirdiysem bir yaz sabahı baktım 2.sınıfı bitiren Uğur yatağımın başucunda, fısıltıyla "Anne, biz kalktık ta odamızda çok canımız sıkıldı artık salona gidebilir miyiz?" diye soruyor....Var ya ne halt ettim ben diye kafamı duvarlara vurmak istedim o an. "Yavrum evladım ben bu kadar despot muyum? Elbette gidebilirsiniz ama kış günleri sabah serinliğinde üşümemeniz için pijamanın üstüne bir şey giyin de öyle gidin" dedim demesine ama çocuklarda önceden bıraktığım etkiyi silebildi mi bilmiyorum....

Annelik zor iş. Ne yaparsan çocuğa nasıl etki edecek kestirebilmek kolay değil. Ama bu üçüncü anneliğim ve ne yazık ki ilk defa bu kadar eğleniyorum ve tadını çıkarıyorum. Çok erken yaşta anne oldum, belki de bu yüzdendir öncekilerde bu kadar aklıma mukayet olamamam. Uğur doğduğunda 25 yaşında yoktum, Ömer'i ise 26 yaşında doğurdum. Gerçi şimdi iyi ki de erken doğurmuşum oğlanları diyorum, ama Özge bu açıdan çok şanslı, hem daha olgun hem de daha tecrübeli bir anne ile büyüyecek... Ya da ben 35 imden sonra Özge sayesinde yeniden çocuk olacağım, yeniden bir çocuğun gözleriyle hayata bakacağım.

Bu yazıda da aslında Özge'den bahsedecektim ama konu nereden nereye geldi. Başka zamana artık...

17 Mayıs 2013 Cuma

Senin annen bir bunaktı evladım -1

Evet maalesef bu seriyi Özge için yazıyorum. Ona hamileyken başlayan unutkanlığım, doğumunun üzerinden tam 3 ay geçmiş olmasına rağmen, hala tüm vahametiyle devam ediyor. (Bknz Şekil A) Korkarım üç kuruşluk aklım da bebişi emzirirken süt olarak aktı gitti bünyeden.

Şekil A

Senin annen bir bunaktı evladım, sana aldığı yedek emziği sterilize etmek için bir cezveye su doldurup emziği de içine atıp, kaynamaya bıraktı. Sonra unuttu onu ocakta... Neden sonra "Iıyyyh... bu iğrenç koku da neee!" diye mutfağa gittiğinde silikon emziği cezvenin içinde tamamen erimiş halde buldu. Ama tabi o yepisyeni emzik te, bizim emektar cezve de kullanılamaz hale gelmişti. Üstelik yanık silikonun kokusu tam 1 hafta evden çıkmadı...


Eeee fal bilen dostlar, kahve cezvesindeki silikon falım hakkında ne diyeceksiniz bakalım? Yüreğim kabarmış di mi? Kabarmaz mı, gitti güzelim çelik cezvem...

Senin esas kafan gitmiş a salak kadın! Yangın çıkartıp eve itfaiye getirteceksin, yanık silikon kokusuyla herkesi zehirleyeceksin sen hala cezve derdindesin. Deli miyim neyim...