30 Kasım 2012 Cuma

Dikkat deli var!

Bu hafta Özgür fuar yüzünden geç saatlere kadar çalıştı durdu. Onun yokluğunda ise benim oğlanlar iyice kudurdular. Artık bende ne kafa kaldı ne de sabır. Yine sabahın köründe okula gitmeden önce birbirimize girdik. Birbirlerine sataşmadan bir an bile geçiremiyorlar. Sürekli bir didişme ve birbirlerini şikayet durumu içindeler. Artık bir yerden sonra insanın sabrı taşıyor. Bu hafta gerçekten kaçıp gitmeyi düşündüm evden. Neyse ki okul var da okul saatleri içinde kafamı dinleyecek huzur dolu bir kaç saatim olabiliyor. Yoksa aklımı kaçırmam an meselesi.



Bu çocuklardan uzak, kaçamak zamanlarımda bu hafta sürekli tığ işleriyle uğraştım. Bol bol dantel kitaplarını inceledim. Tüm o romantik görünüşlü danteller bünyeye acaip bir huzur veriyor nedense.  Hırkam hala orada burada, evin muhtelif yerlerinde sürüne dursun bu hafta hep böyle minik danteller ördüm durdum. Artık olur da eve aklını kaçırmış bir misafir gelirse (zira aklı başında bir insan bu eve kendi isteğiyle gelmez bence) çayını kahvesini bu dantellerin üzerinde ikram ederim. En olmadı artık deli gömleğimin bir köşesine dikiverirler, hastanede romantik bir izlenim bırakırım.



Dolapta kalan son aşureyi fotoğrafladığımı da çaktırmayın. Kenarları kurumuş falan ama tadı hala yerindeydi valla. Hafta sonunda çocuklar bir huzur verirse daha güzel bir şeyler düşünür, pişirir, yemeden önce de dantelimle birlikte çeker koyarım buraya. Tam da sinirden ne bulursam yeme moduna girmişim bu gidişle doğuma kesin yuvarlanarak gideceğim. Herkese mutlu hafta sonları dilerim.

26 Kasım 2012 Pazartesi

Alıp başımı gidesim var...

Son zamanlarda yazma konusunda epey tembel oldum. Aslında genel olarak üzerimde bir tembellik hali var. Büyüyen göbek mi, hormonlar mı.. sebep neyse ne işte, çok ta hamile muhabbeti ile içinizi baymak istemiyorumdur belki de. Günler hemen hemen aynı geçiyor. Bilirsiniz işte. Hepinizin yaşadığı şeyler. Her gün aynı ev işleri üzerime üzerime geliyor, her sabah yataktan bir deja-vu hissiyle kalkıyorum. Her şeye yetişecek enerjiyi bulmak bazen çok zor oluyor. Ya da enerjim olsa da ev işlerine harcamak istemiyorum. Çocuklarla didişiyorum bol bol, dağıttıklarını toplamaya çalışmak bile bazen asabımı bozmaya yetiyor. Hele bir de pabuç kadar dilleriyle söylediklerime karşılık vermiyorlar mı kan beynime çıkıyor, sinirden bir yerime inme falan inecek diye korkuyorum. Ivır zıvır şeyler için kavga edip beni çileden çıkartıyorlar. İkisine de şöyle birer tane yapıştırıp "kendinize gelin" demek istiyorum, olmuyor. Sadece "Saçmalamayı kesin yoksa kırıcam kafanızı" diye bağırmakla yetiniyorum. Tabi kimsenin kafasını kırmışlığım olmadığı için beni çok ta kaale almıyorlar. Öyle karşılıklı sinir olup oturuyoruz.

Bu aralar niyeyse oğlanları banyoya sokabilmek veya tırnaklarını kestirebilmek dünyanın en zor işi haline gelmeye başladı. Bıraksam kokuşacaklar, hiç akıllarına duş almak gelmiyor. Haftada 3 gün tekvandoya gidip eve ter içinde dönüyorlar. E okul da var. Her gün okuldalar, beden dersi var, seçmeli spor dersi var vs... İnsan en azından haftada bir "yahu ben çok terledim artık bir girip duş alayım" demez mi? Yok anacım demiyorlar. İlla ben dürtücem. "Oğlum artık girin bir duş alın" dedim mi de sanki dünyanın en korkunç şeyini söylüyormuşum gibi dehşet içinde itiraz etmiyorlar mı deli ediyorlar beni. Onlar banyoya girince de bitmiyor benim çilem. Bu kadar zoraki duşa giren çocukların alelacele yıkanıp çıkmalarını beklersiniz değil mi? Yok! Aradan 15- 20 dk geçiyor çıkan yok, artık yarım saate yaklaşınca ben bu sefer zorla çıkarıyorum ikisini de duştan. "Oğlum siz değil miydiniz yıkanmak istemeyen? Zorla girdiğiniz halde niye bir türlü çıkmak bilmiyorsunuz banyodan?" dediğimde de cevap veremiyorlar. Bunların eziyeti bana biliyorum ben, ama dur bakalım bebek doğsun ne olacak. Ya ben kafayı yiyeceğim, ya da bunları cebren hizaya sokacağım başka yolu yok.

Durum bu olunca bazen çocuk terbiyesi konusunda farklı yöntemler de deniyoruz. Geçen gün ayak tırnaklarını kesmesi için bilmem kaçıncı defa Uğur'u uyardığımda Özgür müdahale etti, "O ayak tırnaklarını kes çabuk, yoksa ben kesicem. Ama ben balta kullanacağım o yüzden nereden ne kadar gider bilemiyorum artık" dedi. Sonuç değişti mi derseniz aslında çok ta etkisi olmadı çocuk üzerinde, ama hepimiz epey güldük.

Özgür zaten bu aralar cinleri tepesinde geziyor, ufacık tefecik şeylere çemkirip duruyor. 10 yıl önce olsa kafama çok takardım belki ama artık öyle fındık kabuğunu doldurmayacak şeyler için esip gürlediğinde bir bardak çay koyup çocukları yatağa veya odalarına postaladıktan sonra direk konuya giriyorum; "Ne oldu yine işyerinde, neye kızdın bu kadar?" Hemen çözülüveriyor. Yorgun, iş stresi ona yetiyor da artıyor. Yılın belli zamanları henüz bitmemiş makinalarla fuara katılmak suretiyle stresini sekize falan katlıyor. Resmen ortama bir elektrik saçarak geziyor ortalıkta. Kapı kolundan, araba kapısından falan çarpılıp duruyor. Hatta bazen dokunduğunda bizi de çarpıyor. Böyle zamanlarda da acısını önce bizden çıkarıyor, stres bitip işler yoluna girdiğindeyse onca zaman tüm evrene yaydığı negatif enerji tuhaf sağlık sorunları olarak kendisine geri dönüyor. Bu aralar yine çok yoğun çalıştığı bir dönemde o yüzden bana sık sık başını alıp dağ başında bir çoban olmayı düşündüğünden bahsediyor. Bizim için bu olay rutin hale geldi. Kış gelip fuar sezonu açılınca ve de siparişler umulandan az olup, stresimiz de iyice tavan yapınca hep dağ başında bir çiftlikte yaşama hayalleri kurmaya başlıyoruz. Şimdikinden çok ama çok daha fazla yorulacağız orası kesin ama en azından kafamız rahat olacak diye avunuyoruz. Toprakla uğraşmak insanlarla uğraşmaktan çok daha zevkli ve tatmin edici olsa gerek.

Alt katımıza yeni bir çift taşınmış bu arada. Gecenin 1:30 u veya 2:30unda ya da sabahın 5:00 inde avaz avaz bağırarak tartışıyorlar. O kadar çok sesleri çıkıyor ki üst katta oturan Özgür'ün abisi biz tartışıyoruz sanıp sakinleştirmek için bizi arıyor düşünün artık ne kadar gürültü yaptıklarını. Ona rağmen Özgür'le ben ne zaman tartıştıklarını duysak "Allah yardımcıları olsun" deyip geçtik, bir kere bile şikayet edelim rahatsız oluyoruz diye düşünmedik. Ama iki haftadır her cumartesi saat 21:30 gibi evime güvenliği yolluyor neymiş efendim çocuklar çok gürültü yapıyormuş. Bu hafta sonu Özgür işyerinde çalışıyordu, eltim ameliyat oldu ben de onun çocuklarını da çağırdım. Kadıncağız ameliyatlı, dinlensin, çocuklar da biraz birarada vakit geçirsin diye. Öyle aman aman da tepinmediler, çoğunluk oturup lego oynadılar sonra bir ara koridorda biraz dövüş oyunu falan oynadılar. Ama yemin ederim 4 çocuğun çıkarabileceği gürültünün aslında çeyreğini bile çıkarmadılar ki zırt kapı çaldı yine güvenlik geldi gürültü oluyor diye. Tepem attı, gittim tıklattım kapısını, belki bebek vardır diye zili de çalmadım özellikle. Dedim ki "Saat 21:30, gürültü oluyor diye yolluyorsunuz hep güvenliği, olay nedir yani?  Bebek mi var hasta mı var?" Gayet pişkin "Yok bebek falan yok ta biz geçen haftadan beri sınav dönemindeyiz çok gürültü oluyor ders çalışamıyoruz" dedi. O kadar çok söylenecek şey geçti ki aklımdan...
Sadece "İki oğlum var, haftasonları evdeler, ben ne kadar engel olmaya çalışsam da gürültü oluyor ki benim sesim de geliyordur, sürekli uyarıyorum, ama çocuklu ev sonuçta kusura bakmayın" deyip döndüm eve.

Öyle nefret ediyorum ki bu apartmandan kelimelerle anlatamam. Sanki ne kadar anlayışsız, bencil insan varsa gelmiş buraya yerleşmiş. Sürekli alt katta oturan komşu kaygısıyla çocukları dizginlemeye çalışmaktan o kadar bıktım ve yoruldum ki... Çocuk bunlar yahu! Hafta içi bütün gün okuldalar, 3 gece spora gidiyorlar eve 22:00'de gelip yemek yiyip, duş yapıp yatıyorlar. Hafta içi 10'da hafta sonu 11'de yatıyorlar. Diğer zamanlarda, ödev yapmadıklarında, kitap okumadıklarında veya TV izleyip lego vs oynamadıklarında da elbet koşacak, hoplayacak, oynayacaklar. Haftada 1-2 gece bir kaç saatliğine çocuk sesine tahammül edemiyorsan git 2+1 evde otur ne demeye komple 3+1 dairelerden oluşan blokta ev tutuyorsun ki?  Ya ben ne yapayım? Sabahın 5:30'unda gürültünden uykumdan uyanınca seni güvenliğe mi şikayet edeyim "kavga ediyorlar, beni rahatsız ediyorlar" diye?

Şöyle ıssızlığın ortasında, dağ başında herkesten uzak bir ev istiyorum. Şu evden bir taşınsam yemin ediyorum ya zemin kat ya da giriş katı tutacağım. Öyle bıktım ki buradaki insanlardan. Ataşehir'deki evimde çocuklarım daha küçüktü, muhtemelen daha çok patırtı oluyordu ama 4 sene boyunca alt kat komşum bir gün bile gelip tek kelime etmedi yani. Burada ise 3 kat aşağıda oturan insan bile rahatsız oluyorum diye geldi geçen yaz. Biliyorum ben ne kadar gürültü yaptıklarını, öyle şikayet edilecek kadar şiddetli bir gürültü çıkmıyor normalde. Eve güvenlik yolladıkları zamanlar hep kuzenleriyle birlikte toplam  4 çocuğun evde oynadığı zamanlar. O kadar fenalık getirdi ki  bu "çocuklar çok gürültü yapıyor" muhabbeti, o sinirle ve üzüntüyle hiç yapmadığım bir şey yaptım, beddua ettim insanlara.  Bedduam da şu; "Allah inşallah benimkilerden çok daha yaramaz çocuklar verir onlara da görürler esas gürültü neymiş".  Pişman değilim. Kötü bir şey dilemedim ben, sadece birini acımasızca eleştirmeden önce biraz insan kendini onun yerine koymalı diye düşünüyorum.

Biraz iç karartıcı bir yazı oldu bu kusura bakmayın. Bu aralar hala şu örüp örüp söktüğüm hırkayla uğraşıyorum. Geçenlerde bahsettiğim o iç bayıcı kitabı da ancak dün bitirebildim. Onca saçmalığa elbet bir yere bağlanacak diye tahammül ettikten sonra sonunda hiç bir yere bağlanamadan saçma sapan bir şekilde biterek çok sinir etti beni. Hiç sevmem öyle en olmadık yerde, bir sonuca varmadan biten kitapları... İnsanı bir nevi aptal yerine koymak bence böyle bir kitap yazmak. O yüzden yazarın başka bir kitabını okumayı düşünmüyorum.  Bitmeyen hırkamın ve sinirlerimi bozan kitabımın da bu yazıya ve ruh halime katkısını göz önünde bulundurur koca yazıda bir fotoğraf bile olmayışını yüzüme vurmazsınız umarım. Yoksa ben istemez miyim şöyle renkli insanın içini açan fotoğraflar eşliğinde bir yazı yayınlamayı...

20 Kasım 2012 Salı

Mantar Çorbası

Geçenlerde, evde yediğimiz yoğurt, turşu, reçel gibi bazı temel şeyleri,  katkı maddesi falan olmasın diye kendim yapmaya çalıştığımdan hatta o yüzden eltimin bana "amish" diye takıldığından bahsetmiştim. Benim adamların en sevdiği hazır gıdalardan biri de hani şu paketlerde satılan kremalı mantar çorbası idi. Oldum olası hazır çorbalara gıcık olan bir insan olarak senelerdir bunları vazgeçirmeye uğraşıyordum ama Özgür'ü ne zaman alışverişe yollasam illa bir iki paket te hazır mantar çorbası alır gelirdi. Geçenlerde internetten bulduğum bir tarifle evde mantar çorbası yaptım. Sonuç tabi şahane oldu. Parmaklarımızı da yiyorduk az kalsın.

Çorbasını içerken Özgür bir ara "Nefis olmuş. Hazır çorba değil bu, değil mi? Mantar çorbasını da kendin mi yapıyorsun artık?" diye sordu. Ben "Evet ben yaptım" deyince de "Mantarlarını da kendin toplamaya kalkmadın değil mi?" diye sordu bu sefer.. Sanırım eve giren hazır yiyecekleri en aza indirme işini biraz abartmaya başladığımın işareti bu...

12 Kasım 2012 Pazartesi

Örgüyle geçen bir hafta

Geçen hafta yamuldum kaldım blogcum. Mikrobik ishal salgını varmış meğer. Ancak  pazar gecesi 2:30 da müthiş bir karın ağrısıyla uyanıp geri kalan tüm pazar gecesini tuvalette geçirdikten sonra haberim oldu bu salgından. Doktor gebelikte ishal tehlikeli deyince pazartesi sabahı gözümü acilde açtım desem yeridir. Uykusuzluktan ve de ishalden yorgun düşmüş bünyemi ancak laboratuardaki beceriksiz bir hemşire kan alıcam diye iğneyi kolumda kanırta kanırta kendine getirdi. Sonrası malum, antibiyotik, örgü ve bu aralar sardığım bir yabancı dizi eşliğinde yatak istirahati ile toparladım durumu.


Haftanın özetini geçecek olursam, uzunca bir süredir okumakta olduğum kitabın kahramanı peri çocuk Azaro'nun aşırı fantastik dünyası içime hayli fenalık getirdiğinden örgü ve dizilere ağırlık verdim geçen hafta. Demek ki neymiş; ödüllü kitaplar güzel olur diye genel bir kanıya varmak hatalıymış. Yerli dizilerin her bir bölümü 120 dakika sürdüğünden ben şahsen 40 dakikalık yabancı dizileri tercih ediyorum. Zaten konu, içerik  ve oyunculuk itibariyle de yabancı diziler daha kaliteli oluyor bence. Sonuçta örgü örerken bol bol yabancı dizi izledim geçen hafta. Kendime uzun kollu bir hırka örmeye çalışıyordum, daha önce de anlattığım üzere kollu bir şey örmekte feci başarısızım. Yenilen pehlivan güreşe doymazmış benimki de o hesap, senelerdir uğraşıp duruyorum kollu bir şey öreyim diye. Sonuç yine değişmedi tabi. Koca bir arka, iki ön ve de bir kol ördükten sonra "hele bi teğelleyip neye benzediğini göreyim" dediğim hırkam yine başarısız olunca o sinirle fırlattım attım bir kenara. Söküp söküp yeniden örmekten öyle nefret ediyorum ki... Bir kere de kendim için bir şeyi bir seferde, sağını solu söküp düzeltmeden örebilsem kendimle müthiş gurur duyacağım. Hırkaya sinir olunca oturup onu sökmek yerine bir tane bebek yeleği ördüm. Neyse ki o fena olmadı.


Aslında bu hafta o fırlatıp attığım hırkayı yeniden ele alsam fena olmayacak. Çünkü kış geldi ve kışlık montumun fermuarı göbeğim yüzünden kapanmıyor. Tutup 3 ay için mont almak istemiyorum. Zaten hormonlar yüzünden Kasım ortasında hala tişörtle gezen bir tip olarak bu kış şal, hırka vb takviyelerle idare edebilirsem, inşallah Mart başında doğum yaptığımda zaten kışı atlatmış olacağım, eh seneye de artık benim emektar montun yerine yenisini alır daha uzun süre kullanırım diye düşünüyorum.

Endişeli bir şekilde akıbetini bekleyen hırka denemesi
Siz de öyle misiniz bilmem ama ben sevdiği eşyalardan çok zor kopan bir insanım. Modaya göre değil kendi zevkine göre giyinen bir insan olduğum için herhalde. Sıkılıp, modası geçti deyip yollarımı ayırdığım eşyam yoktur. Zaten çok alışveriş yapan bir insan değilim. İhtiyacım olmadıkça pek bir şey almam kendime. Az şey alırım, sadece sevdiğim şeyleri alırım ve de haşatı çıkana dek kullanırım. Doğal olarak dolabımda 10 senelik bir ayakkabı, 6-7 senelik mont veya 15 senelik bir ceket bulmanız her zaman olasılık dahilindedir.

2 Kasım 2012 Cuma

Doğal bir yaşam?

Dün sabah oğlanları okula bırakırken Özgür posta kutumuzda Greenpeace dergilerimi bulmuş. Eve dönüşte beynimi yedi durdu. Aman ne savurganlığım kaldı ne anarşistliğim. Dalga geçme kisvesi altında uzunca bir süre dırdırlandıktan sonra olay "kaç para verdin bu dergi aboneliği için?" 'e bağlandı. Sadece 3 aylık abone olduğumu bilinçli her insanın, hayatının belli bir döneminde onlara bir miktar yardım etmesi gerektiğini çünkü Greenpeace örgütünün bağımsız kalabilmek için hiç bir resmi kurum veya kuruluştan ya da devletten bağış kabul etmediğini söylediğimde yelkenleri suya indirdi "Yap bi kahve de içelim" cümlesi eşliğinde kendini koltuğa atıp dergileri incelemeye başladı. Geçenlerde GDO'ya karşı başlatılan ve de sonuç alınan kampanyanın Greenpeace sayesinde olduğunu söylediğimde çoktan dergiye gömülmüştü bile.

Ben kuzey kutbunda Shell ve BP gibi firmaların petrol araştırmalarına karşı başlatılan kampanyanın detaylarını okurken O da modifiye mısır nişastasından elde edilen fruktoz şekerinin zararlarını okuyordu. Kahve boyunca  okuduklarımızı karşılıklı paylaştık bir süre. Yazıda ilginç bulduğu başka bir şeyi bana okuduktan sonra dönüp  "Zaten canım sıkılıyordu şimdi daha beter oldu. Bu dergi bittiğinde korkarım ben çırılçıplak şehir merkezine doğru koşuyor olacağım" dediğinde ise koptum, kahve burnumdan çıkıyordu az daha.

İnsanlar daha azla yetinebilseler, doğal enerjiye yönelseler, endüstrileşmeye bir yerde dur deseler, doğaya daha saygılı yaşasalar daha güzel olmaz mı dünya? Sizi bilmem ama biz uzuuun süredir daha doğal bir hayata özlem duruyoruz. Bir çiftlikte yaşama hayalleri kuruyoruz sürekli. Yeşillikler içinde küçük bir arazide, minik bir evimiz olsun, kendi yiyeceğimizi yetiştirelim, bahçede çalışalım, uğraşalım en büyük hayalimiz. Normal bir çift değiliz sanırım. Kaç çift oturup Jamie Oliver izleyip adamı bahçeden topladığı sebzelerle yemek yaptığı için kıskanıyordur? Veya kaç aile bahçeli evimiz olur da günün birinde köpek alırsak lazım olur, öğrenelim diye Cesar Millan'ı izleyip köpek eğitiminin püf noktalarını öğrenmeye çalışıyordur? Daha geçen gün çay içerken Özgür'le bir çiftlik sahibi olsak ortalama kaç tavukla doğal yoldan hem et hem yumurta ihtiyacımızı sağlayabileceğimizi hesaplamaya çalışıyorduk. Başka insanlar nasıl yaşıyor cidden bilmiyorum, düşünmüyorum pek, ama zaman zaman kendimi bu şehirde cidden yabancı gibi hissediyorum. İstanbul'u seviyorum ama aslında sanki buralara ait değilmişim, başka bir yerde yaşamalıymışım gibi.

Bu aralar televizyonda çıkan bir reklam var. Bu reklamı gördükçe içim sıkılıyor. Diğer insanların neyle mutlu olduğunu bilmiyorum ama upuzun ferah bir caddede alışveriş yapmak benim en büyük hayalim değil açıkçası.

Her türlü devlet dairesine işi düşen sefil insanlar olarak, bugün Beylikdüzü SGK'ya gittik. Beylikdüzü öyle içime fenalık veren bir yer ki anlatamam. Daha uzaktan gökdelenleri görünce içim kararıyor resmen. Upuzun binalar arasında insan güneşi bile göremiyor. Arabayı bir binanın önüne bıraktık, ben binayı otel sandım  öyle bir beş yıldızlı otel lobisine benzer girişi vardı ki artık gerisini siz düşünün. Özgür'e otelin önüne mi park ettik diyecektim ki bir baktım kapıda "bilmemne residance" yazıyor. "Aha otel değilmiş rezidansmış burası" deyince Özgür "Nasıl? hep hayalindeki yer, değil mi?" diye takıldı. "Yok olmaz, burada oturursak nasıl upuzun ferah bir caddede alışveriş yapacağım ben? İstemem"  dedim epey eğlendik. Gerçekten şaka gibi geliyor bana insanların büyük şehirde yaşama, alışveriş bağımlısı olma, çanta ve ayakkabı koleksiyonu yapıp marka tutkunu olma durumları.

Eltim bana takılıyor sürekli, "Yakında amishler gibi olacaksın" diye. Sebep evde kendi yoğurdumu, turşumu, reçelimi vs kendim yapmam. Ben zaten epeydir homojenize olmayan pastörize süt aramalarıma son verdim sütü yerel bir hayvan sahibinden alıyorum. Haftada iki gün bizim siteye süt getirip kapıda teslim ediyor sütü. Pastörize veya UHT süt almıyorum artık. Bizim sütçünün getirdiği sütü güzelce kaynatıp bir kısmını yoğurt yapıyorum. Kalanını da hepimiz içiyoruz. Öyle de güzel oluyor ki kaynadıktan sonra sütün üzerinde resmen 1 parmak kaymak oluşuyor. Ben ki oldum olası süt kaymağından nefret etmişimdir 35 imden sonra bi haller oldu bana demek. Kaymağını ayırıp ayrı bir kaseye koyuyorum. Sabah kahvaltıda benim adamlar balla birlikte yiyorlar. Eğer bir gün kaymağı ellerinden kurtarabilirsem internetten gördüğüm bir tarife göre tereyağı yapmayı deneyeceğim.

Bazı insanların gözüne deli gibi görünebilirim ama ben mutlu oluyorum çocuklarımın yedikleri şeyin içinde ne olduğunu bildiğim için. Jamie Oliver diyor ki "Bir yiyecek paketinin arkasını çevirin, içindekiler kısmını okuyun, içinde ne olduğunu bilmediğiniz maddeler varsa satın almayın, bu kadar basit" Aslında gerçekten o kadar basit. Bu açıdan devlet okulunun en büyük faydası beslenme saatinde çocuklara evden getirdikleri şeyleri yedirebilmek. Gerçi bizim okulda yemek de çıkıyor ama ben çocuklara yemeklerini evden vermeyi seviyorum. Ne yediklerini biliyorum böylece. Geçen sene Uğur'un sınıfında bir çocuğun velisi her öğlen çocuğumun ne yediğini takip ediyordu. Soruyormuş hep "Uğur bugün ne yiyorsun?" diye. Kendi kızı sadece nugget yiyormuş bizim oğlanı öğle vakti kuru fasulye- pilav, sebzeli tavuk, yoğurtlu ıspanak, kıymalı mercimek, ıspanaklı börek, bulgur pilavı vs falan yerken görünce kadın hayran kalıyordu. Başka bir şeyle olmasa da anneliğimin en azından bu kısmıyla ilgili gurur duymaya hakkım var sanırım. Çocuklarıma yemek seçmemeyi öğretebildim. Ömer bazen mızıldansa da genelde ikisi de evde ne pişmişse yerler.  Buna kapuska da kereviz de dahil.

Neyse çok karmaşık bir yazı oldu bu. İşin özü aslında doğala, tabiata bu kadar hasret yaşarken nasıl olup ta böyle her yere hala gökdelenler dikip durmaya devam ediyorlar, kim talep ediyor bu kadar gökdelen hayatını anlamıyorum. Bahçeli evler aynı alana dikilmiş bir gökdelen kadar kar getirmiyordur tabi ama çok merak ediyorum bu koca koca gökdelenleri dikenler kendileri cidden gökdelen katında mı oturuyorlar yoksa şehir dışında, yeşillikler içinde bahçeli müstakil bir evde mi?