Bu sene yeni yıla dair hiç bir heves yok içimde niyeyse. Ne yılbaşı ağacıyla uğraşmak istedim ne de onu süslemekle. Reklamlardaki o aksi adam gibiyim. Yeni yıla girmek istemeyen bir adam var ya reklamın birinde, "Siz girin ben arkadan yetişirim" diyor hani, aynı onun gibi hissediyorum kendimi. Ne bir hazırlık, ne bir heyecan, ne de bir beklenti yeni gelen yıldan, hiç! Tık yok valla. İçimden yılbaşı ve yeni yıl için hiçbir şey yapmak gelmiyor.
28 Aralık 2011 Çarşamba
Yeni yıla girmek mecburi mi?
25 Aralık 2011 Pazar
Pazartesi Şarkıları 3
Bu hafta şarkı seçiminde çok zorlandım. Birkaç şarkı arasında gittim geldim. Ama en sonunda bu şarkıda karar kıldım. Çünkü eminim bunu duymak sizi daha çok gülümsetecek. İtiraf edin, bu şarkıyı çoktan unutmuştunuz değil mi? Önce şarkının orjinal klibini yayınlamak istedim, ama bu yeni versiyonunda şarkıyı daha iyi söylediklerini kabul etmek lazım. O yüzden ikisini birden koyuyorum. Tam nostalji yapıcam derseniz ikinciyi dinleyin. Önce kalite diyenlerdenseniz birinciyi dinleyin. Bu kıyağımı da unutmayın. Haftanız hep böyle neşeli geçsin.
Dip not: Bu yazıyı hazırladıktan sonra televizyonda Acun'un sunduğu dans yarışmasının tanıtım filmine rastladım. Ama orada duymamış olduğunuzu ümit ederek şarkıyı değiştirmedim. Bu hafta dersime iyi çalıştım o yüzden pazartesi şarkısını pazar gecesinden koyuyorum buna karşılık bu şarkıyı yakın zamanda Yok Böyle Dans'ta falan dinlediyseniz de çaktırmayın, haftaya telafi ederim, söz. Hem haftaya "dansı gelmiş" annelere özel bir şarkı bile seçebilirim belki. Belli mi olur? :D
23 Aralık 2011 Cuma
Kasvetli bir Cuma
Nasıl karanlık, nasıl kasvetli bir gün anlatamam. Sabahın 9:30'unda evde lamba yakmak zorunda kalmak çok iç karartıcı. O yüzden bugün kendimi yünlerin renkli dünyasına atmaya karar verdim. İstifçi yanım kontrolden çıkmadı henüz ama örgü dergilerim yavaştan kabına sığmaz bir hale gelmeye başladılar. Amaaan neyse ne! İçkim yok, sigaram yok, kumarım yok, bir gece hayatım hiç yok. Tek zevkim kitap okumak ve de örgü örmek. O halde varsın içimdeki örgü canavarı zincirlerini kırsın, bugün izin veriyorum. Şu karanlık Cuma gününde örgü dergilerini karıştırmaktan daha eğlenceli bir şey düşünemiyorum. En iyisi önce ben şöyle kocaman bir elmalı kek yapıp yanına da güzel bir çay demleyeyim. Ondan sonra kendimi örgü dergilerinin keyifli sayfalarına bırakayım. Çocuklar okuldan gelene kadar azıcık keyif çatsam fena mı olur. Değil mi ama?
20 Aralık 2011 Salı
Neler oldu...
İtiraf ediyorum son bir aydır sizlerden gizli saklı, bir heyecan vardı yüreğimde. Kasım sonlarında bir sabah o test çubuğunda iki çizgiyi görünce başlamıştı. 1 ay öyle mutlu olduk öyle sevindik ki ailece... Özgür'e dinletemedim "Acele etmeyelim. Ne olur ne olmaz, şimdilik bizde saklı kalsın" dedim ama herkese söylemeden duramadı. Önce çocuklara söyledik, Uğur ilk öğrendiğinde sevinçten ağladı, boncuk boncuk gözyaşı döktü yeni kardeş gelecek diye. Sonra annelere... Oradan yayıldı haber, kısa sürede tüm aile en yaşlısından en küçüğüne öğrenip mutlu oldu bizim adımıza. Ama bir ay sürdü bu mutluluğumuz...
Pazar günü kanamam başlayınca apar topar acile gittik. Yolda bir de trafik kazası yaptık. Her iki araçta da pek hasar yoktu ama diğer arabadakiler tutturdular "illa polis gelsin" diye. Hastaneye gidiyoruz dedik dinletemedik. İçlerinden en yaşlı, en görmüş geçirmiş kadın da "Hiç hastaneye gider gibi bi haliniz yok" deyince Özgür'ü kaza yerinde bırakıp mecburen hastaneye tek başıma gittim. Acildeki doktorla tek başıma görüştüm. Kaza yüzünden, kaza yaptığımız insanların anlayışsızlığı yüzünden zaten sinirlerim boşalmış, elim ayağım sinirden titrer vaziyette konuştum adamla. Nasıl gördüyse artık halimi "Gel öbür cihazla bakalım kalp atışına, hem sesini duyarsın, belki moralin düzelir" dedi. Gittik öbür odaya, bir süre monitöre baktık, baktık, baktık... Ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama sonunda doktorun söyleyemediğini ben söyledim, "Kalp atışı yok, değil mi?" diye... Nasıl söyleyeceğini düşünüyordu belli ki. Meğerse 7. haftada gelişimi durmuş. Sonrası malum, dün o yüzden hastanedeydim.
19 Aralık 2011 Pazartesi
Pazartesi Şarkıları 2
Dün ve bugün benim için kabus gibiydi. Bugün de bütün günüm hastanede geçti. Neyse şimdi artık her şey yolunda, ama söz verdiğim pazartesi şarkısını unuttuğumu yeni fark ettim. Günün bitmesine 2 saat kalmış yani teknik olarak hala bugün pazartesi. O yüzden, kusura bakmayın, işte gecikmeli olarak bu haftanın şarkısı.
14 Aralık 2011 Çarşamba
Bilge Adamın Korkusu
Rüzgarın Adı'ndan daha önce bahsetmiştim. Beni nasıl kendine çektiğinden, okumak için nasıl sabırsızlandığımdan falan. İşte son günlerde büyük bir zevkle onu okuyorum. Nasıl akıcı, nasıl güzel anlatamam. Su gibi akıp gidiyor resmen. Fantastik roman seven herkese, hatta kitapsever herkese şiddetle tavsiye ederim. Kitabın sonuna yaklaştıkça, 2. cildinin de henüz yayınlanmadığını bildiğimden, "bitmese keşke" diye daha ağırdan alarak okuyordum kitabı. Hani bazı kitaplarda olur ya, hiç bitmesin istersiniz, bütün gün kitabı düşünür, bir an önce yeniden elinize alıp okumaya devam etmek için işlerinizi yarım yamalak yapıp bitirmeye çalışırsınız. Kitabı bitirince de damağınızda müthiş bir tadla birlikte hayatınızda koca bir boşluk bırakır. İşte bu, öyle bir kitap.
Neyse, bugün kitabım bitmesin diye kendimi kasmış, onun yerine vakit geçirmek için internette dolaşırken "hele şu yazarın adını girerek bir google'da aratayım yeni bölümü ne zaman çıkacakmış kitabın bir öğreneyim" dedim. Demez olaydım! Yeni kitabı yarın çıkıyormuş piyasaya. Başta havalara uçtum tabi. Çok ama çok sevindim. Düşünsenize öyle bir kitap bulmuşsunuz ki, okumaktan acaip keyif alıyorsunuz ama bitmesin diye okumaya kıyamıyorsunuz. Tam bu ikilemi yaşarken öğreniyorsunuz ki ertesi gün kitabın yeni bölümü piyasaya çıkıyor. Yani kendinizi koyverip bugün kitabı büyük bir zevkle okuyup bitirebilir ve de yarın yenisini alıp aynı zevki yepyeni 1142 sayfa için başa sarabilirsiniz. Ama gel gör ki kitap 40 TL! Tabi kitabın fiyatını görünce insan ister istemez, çok afedersiniz, "Oha" diye bağırmak istiyor. Benim gibi evde tek başınızayken bunu yapabiliyorsunuz da, ama yetmiyor elbet. Aslında 1142 sayfalık bir kitap için 40TL makul bir fiyat, kabul ediyorum. Ama ne olursa olsun, insan bir kitaba 40TL vermek için iki defa düşünme gereği duyuyor. Sonuçta ilk kitap ta yeni çıktığında 35TL idi daha sonra ben indirimden 27 liraya almıştım. Haliyle bu kitap için de indirime girmesini beklemeye karar verdim. Ama umarım yaşadığım o ilk mutluluğu ve arkasından gelen hayal kırıklığını anlatabilmişimdir. Şimdi lütfen bakar mısınız yeni kitabın adına? Nedir bu şimdi? Biri benimle dalga mı geçiyor?
12 Aralık 2011 Pazartesi
Pazartesi Şarkıları 1
Her Pazar sabahı İstanbul'un bir ucundan diğer ucuna annemlere kahvaltıya gidiyoruz. Pazar sabahı trafiğin olmadığı o saatte yol en iyi ihtimalle 25-30 dk sürüyor. Yolda yapılacak en iyi şey tabii ki müzik dinlemek. Ama taşınma sırasında tüm müzik cd'lerini bir yerlere tıkıştırdığımızdan, taşınma sonrasında onları yeniden ayıklayıp birkaçını arabaya indirmeyi hep unutuyoruz. Haftalardır annemlere gidip gelirken Özgür'le yolda birbirimizi yiyoruz. Çünkü arabada dinlenecek bir şey yok ve radyolarda da o saatte hiç doğru dürüst bir şey olmuyor. Ailenin dj'i olarak nereyi açarsam açayım beğendiremiyorum benim adama. Sabah aç karnına da biraz huysuzluk ediyor olabilir elbette ama sonuçta bana kaç haftadır fenalık geldiğinden artık dün sabah yola çıkmadan önce yanıma birkaç cd alıp çantama attım. Sabahın köründe teybe ilk taktığım 70li 80 li ve 90lı yılların seçme hitlerinin olduğu bir cd'ydi. Sabah sabah öyle iyi gitti ki anlatamam. Uzun zamandır dinlemediğimiz, neredeyse unuttuğumuz şarkıları zevkle dinledik. Radyo istasyonu yüzünden didişmeden, yolun nasıl bittiğini anlamadan annemlere vardık.
İşte dün yolda aklıma bu "Pazartesi Şarkıları" fikri geldi. Malum pazartesileri haftanın başı ve de en asap bozucu günü olduğundan sizi biraz çocukluğunuza ve gençliğinize götürerek bu unuttuğunuz şarkıları hatırlatmaya ve Pazartesi sendromundan azıcık kurtarmaya karar verdim. Bundan sonra bu misyonla her hafta yeni bir şarkı seçip ekleyeceğim bloga, eğer dinler beğenirseniz ne ala. Pazartesilerinize renk katmayı başarırsam belki tayt kumaştan bi süper kahraman kostümü yaptırır çıkarım ortaya. Olmazsa da olmaz ne yapalım "beğenmedik, olmamış" dersiniz, ben de bu fikri rafa kaldırırım.
Şimdi bu ilk pazartesinin şarkısı olarak tabi ki dün yolda dinlediğimiz bir şarkıyı seçtim. Gününüze renk katsın inşallah. Hadi ama, itiraf edin bunu en son ne zaman dinlemiştiniz?
İşte dün yolda aklıma bu "Pazartesi Şarkıları" fikri geldi. Malum pazartesileri haftanın başı ve de en asap bozucu günü olduğundan sizi biraz çocukluğunuza ve gençliğinize götürerek bu unuttuğunuz şarkıları hatırlatmaya ve Pazartesi sendromundan azıcık kurtarmaya karar verdim. Bundan sonra bu misyonla her hafta yeni bir şarkı seçip ekleyeceğim bloga, eğer dinler beğenirseniz ne ala. Pazartesilerinize renk katmayı başarırsam belki tayt kumaştan bi süper kahraman kostümü yaptırır çıkarım ortaya. Olmazsa da olmaz ne yapalım "beğenmedik, olmamış" dersiniz, ben de bu fikri rafa kaldırırım.
Şimdi bu ilk pazartesinin şarkısı olarak tabi ki dün yolda dinlediğimiz bir şarkıyı seçtim. Gününüze renk katsın inşallah. Hadi ama, itiraf edin bunu en son ne zaman dinlemiştiniz?
9 Aralık 2011 Cuma
Aşure?
Buralara pek birşey yazmıyor olabilirim ama sakın ha yan gelip yattığımı sanmayın. Bir koşturmacadır gidiyor. Hele bu hafta nasıl geçti anlamadım bile. Biliyorsunuz bu hafta aşure haftasıydı. Aşure gününün geldiğini televizyodaki ana haber bülteninden öğrenen Özgür "Aşure günü gelmiş kadın, aşure yaptın mı?" diye sordu. Ben de "Buğdayı ıslattım, yarın yapıcam" diye cevap vererek acaip şaşırttım kendisini. Malum mühendisten bozma evhanımı olarak aşure aslında bana uzak bir kavram. Ama ilk aşure girişimimi geçen sene yapmış ve de alnımın akıyla işin içinden çıkmış bir insan olarak bu sene aşure zamanı yaklaşınca zaten kendim gayrete gelmiş malzemelerini alıp hazır etmiştim. Özgür bana takılmak için o soruyu sorduğunda da gerçekten buğdayımı ıslatmış şişmesini bekliyordum. Ertesi gün aşureyi pişirdim. Çok ta gözümde büyüttüğüm kadar bir zorluğu olmadığını yeniden gördüm. Sonuçta herşeyi önceden haşlayıp, en son şeker ve biraz da sütle bir araya getirip pişiriyorsun, aşurede mantık bu.
Neyse benim ıslattığım yarım paket buğday şişti de şişti, diğer malzemeleri de koyunca içine, oldu mu sana koca bir tencere -pardon kazan- aşure... Apartman katında dağıtacak insan da yok ki... Tek tanıdık komşular, Özgür'ün abisi ile iş ortağı. Yani bu koca tencere aşureyi yiyebilecekler bizle birlikte sadece üç aile ediyor. Bu kadar aşureyi yapmışken ziyan edecek değildim elbet. Bir de, olay iyice "aşure günü ruhuna" uygun olsun, dağıtayım bol bol diye kasınca aklıma bizim alt katta oturan Güney Koreli komşular geldi. Kadıncağızla orada burada karşılaştıkça muhabbet ediyoruz. O benim saçımı kestirdiğimi fark ediyor, ben onun gittikçe Türkçesini ilerlettiğini görüyorum. Arada kapı çalıyor bu "Elektrikle problem var mı sizde?" diye geliyor ben saf saf "Nasıl bir problem" diye cevap veriyorum falan... Dedim ki; o kadar Türkiye'ye gelmişler, burada yaşıyorlar, eh komşumuz da olmuşlar, bari bunlara da vereyim benim aşureden, şöyle doğru dürüst evde pişmiş bir aşure yesinler. Kadıncağız bizim adetleri bilmez, belki kabımı geri getirmeyi akıl edemez diye de kırıla kırıla sadece son iki tane kalmış kaselere doldurup götürdüm aşureyi. Anlayın, artık komple gözden çıkarmışım, geri gelmese de arayacak değilim yani kapları. Neyse uzun lafın kısası, iki kase aşureyi götürdüm bunlara verdim. Kadıncağız çok sevindi mutlu oldu, o sevinince ben de mutlu oldum, içim rahat geldim eve.
Ama evde her yer aşure hala, üstüne benim götürdüğüm komşularım da aşure yapıp getirmedi mi... Yer gök aşure oldu. Dolabı açıyorum aşureden başka birşey gözükmüyor, göz alabildiğine aşure... Buzdolabına bir şey tıkmaya çalışıyorum, aşureleri kenara çekip yer açmaya çalışıyorum falan. Zorla da evdekilere aşure yedirmeye çalışıyorum sürekli, bozulmadan biran önce bitsinler diye. Çocuklar okuldan geliyorlar "Anne acıktık" diye ben "Aşure yiyin evladım" diye cevap veren saçma bir durumdayım..
Ben hala bu aşure krizini çözmeye çalışırken bir akşam kapı çaldı, bir baktım benim Koreli komşu gelmiş, hem de elinde benim kaplar ve de koca bir paket suşiyle. Şaşırdım kaldım, fakat çok takdir ettim kadını. Kaşla göz arasında bizim adetleri öğrendiği yetmiyormuş gibi bir de de kabı boş getirmemek için tadımlık değil doyumluk suşi kapıp gelmiş. Neyse karşılıklı iltifatlar, teşekkürlerden sonra aldık suşi tabağını içeri ki Aman Allah! Benim yerimde başka biri olsa eminim çok mutlu olurdu onca suşiye ama ben zeten çiğ balık kokusu duydu mu öğüren, balık bile ayıklayamayan bir insanım. Yemesini bırak koklamaya bile tahammül edemediğim koca suşi tabağıyla mutfakta kalakaldım. Yemekte yine de koydum sofraya, ben yemem, yiyemem, ama belki bir yiyen çıkar diye. Özgür bir tane attı ağzına o kadar. Uğur hevesle denemek istedi, bir tane yemeye çalıştı ama sonra baktık yutamayacak, gözlerinden yaşlar falan fışkırdı çıkarttırdık ağzındakini. Küçük oğlan kokusunu alınca zaten denemeye teşebbüs bile etmedi. Bakakaldık hepimiz onca suşiye. Özgür "Kediye verelim ziyan olmasın" dedi. "Hangi kediye Özgür, kedimiz mi var? Apartmanın orasında burasında veremeyiz ki sokak kedilerine! Ya kadıncağız görürse? Çok ayıp olur sonra" dedim. Sonrası malum, Allah affetsin, maalesef attık suşileri. Çok üzüldüm ama yapacak başka birşey yoktu, buzdolabı zaten aşure doluydu ama saklasak ta onu yiyecek adam yoktu. Zorla yenecek bir yanı da yok ki meretin. Valla isteyen "zevksiz" desin, isteyen "eşek hoşaftan ne anlar" desin ama durum bu, bizdeki malzeme bu. Suşi taze bitti ama aşure isterseniz var hala.
6 Aralık 2011 Salı
Üç eşya
Böyle güzel, güneşli bir günde içiniz açılsın, mutlu olun diye benim yazılarımı okumaya ihtiyacınız olmadığını biliyorum ama yine de elimde değil, size bugün en sevdiğim 3 eşyadan bahsedeceğim.
Birincisi yastığım. İkea'da görür görmez vurulduğum ama almak için indirime girmesini beklediğim ve tüm bu süre boyunca gidip geldikçe uzaktan aşk yaşadığım yastığım... Çiçek desenlerini oldum olası çok severim. Dolayısıyla bu yastık, bu çiçeğe benzer rengarenk desenleriyle beni kalbimden vurdu. Özgür "Ne yapacaksın o yastığı? Bunca senedir onsuz yaşayıp gidiyorsun işte, ihtiyacın yok buna" diyerek uzun süre direndi. Ama her İkea ziyaretimizde, beni bu yastığı sevip okşar hatta sarılırken görünce dayanamadı geçen yaz indirimde fiyatının 9,90'a indiğini görünce bir tane almama razı oldu. Sonuçta ucuz zevklerim var, Özgür yatsın kalksın haline şükretsin bence. Neyse, artık yastığımla ben mutlu mesut salonda yaşayıp gidiyoruz. Benden başka kimse bu yastığı benim kadar benimsemediği için adı "Annenin yastığı" kaldı. Aslında çok kullanışlı bir şey. İnce uzun olması dolayısıyla ister otururken belinize koyun, ister koltukta uyuklarken boynunuza koyun süper bir konfor sağlıyor. Üstelik te çiçekli! Yani bu yastığın bu kadar nesini sevmediler anlamış değilim ama hiç şikayetim yok, başkasıyla paylaşmak zorunda kalmıyorum yastığımı.
İkinci en sevdiğim şey kendi ördüğüm şal. Normalde motifi "üç boyutlu şal" diye geçiyor ama ben izin verirseniz adını "ömrümü yedi şalı" olarak değiştirmek istiyorum. Salaklık edip incecik tiftik iple örmekte inat ettiğim için 9 ayda zor bitirdim. Ama itiraf ediyorum başka hiçbir şeyi örerken bu kadar zevk almamıştım. Çok şal manyağı bir insan değilim. Bu şalı neden bu kadar sevdiğimi açıklamak çok zor. Doğru dürüst kullanmıyorum bile. Rengini seviyorum evet, hatta bundan artan iple kendime bir de atkı ördüm. Ama her gün çocukları okula götürüp getirirken taktığım halde o atkıyı bu şal kadar sevemedim. Demek ki rengi ya da ipi değil sebep. Belki çok hafif olması ama gerektiğinde sıcacık tutması olabilir onu bu kadar sevmemin nedeni. Yok kesin bir şey söylemek çok zor. Seviyorum sadece, bu benim için yeterli ama sizin gözünüzde manyak imajı çizdiysem affedin.
Üçüncü en sevdiğim eşyam ise bu fincan. Bu benim çocukluk fincanım. Sabah kahvaltılarında içinden süt içtiğim zamanlar sanki dün gibi. O zamanlar annemle babam Afyon'un Sandıklı ilçesinde memurdu. Sandıklı'daki o günlerden hatırladığım şeyler renkli fotoğraflar gibi hafızama kazınmışlar. Sokaklarda dolaşan hindiler, kazlar, traktör römorklarında yığılı eğri büğrü şeker pancarları, fıta denilen siyah-beyaz kareli kumaşa bürünmüş kadınlar, Pinokyo marka mavi bisikletim, bisikletimle tren raylarının üzerine uçtuğum tren istasyonu, bizim evin altını ambar olarak kullanan ev sahibinin biçerdöverinden boşalan buğdayların görüntüsü, kadınların taş üzerinde tokaçla döve döve yıkadıkları çamaşırlar, bebeğim Fatoş, Milliyet Çocuk dergilerim... Bu fincana her baktığımda gözümün önünden geçen bu anılar belki de bu fincanı bu kadar sevmeme sebep. Bunca zaman kırılmadan dayanmış olması çok büyük başarı bence. Şu anda kullanılmıyor. Mutfakta kimsenin ulaşamayacağı en üst rafta saklıyorum onu. Ara sıra onu elime alıyorum ve ona baktıkça tüm bu eski günleri hatırlattığı için eski bir dosta gülümser gibi ona gülümsüyorum. O günlerden, çocukluğumdan bir parça hala benimle olduğu için mutlu oluyorum. Üzerinden sanki asırlar geçmiş gibi gelen çocukluğum o fincan benimle olduğu sürece hala yakın bana.
Eeee, sizin var mı böyle maddi olarak aslında beş para etmeyen ama sizin gözünüzde paha biçilmez, çok kıymetli eşyalarınız?
Birincisi yastığım. İkea'da görür görmez vurulduğum ama almak için indirime girmesini beklediğim ve tüm bu süre boyunca gidip geldikçe uzaktan aşk yaşadığım yastığım... Çiçek desenlerini oldum olası çok severim. Dolayısıyla bu yastık, bu çiçeğe benzer rengarenk desenleriyle beni kalbimden vurdu. Özgür "Ne yapacaksın o yastığı? Bunca senedir onsuz yaşayıp gidiyorsun işte, ihtiyacın yok buna" diyerek uzun süre direndi. Ama her İkea ziyaretimizde, beni bu yastığı sevip okşar hatta sarılırken görünce dayanamadı geçen yaz indirimde fiyatının 9,90'a indiğini görünce bir tane almama razı oldu. Sonuçta ucuz zevklerim var, Özgür yatsın kalksın haline şükretsin bence. Neyse, artık yastığımla ben mutlu mesut salonda yaşayıp gidiyoruz. Benden başka kimse bu yastığı benim kadar benimsemediği için adı "Annenin yastığı" kaldı. Aslında çok kullanışlı bir şey. İnce uzun olması dolayısıyla ister otururken belinize koyun, ister koltukta uyuklarken boynunuza koyun süper bir konfor sağlıyor. Üstelik te çiçekli! Yani bu yastığın bu kadar nesini sevmediler anlamış değilim ama hiç şikayetim yok, başkasıyla paylaşmak zorunda kalmıyorum yastığımı.
İkinci en sevdiğim şey kendi ördüğüm şal. Normalde motifi "üç boyutlu şal" diye geçiyor ama ben izin verirseniz adını "ömrümü yedi şalı" olarak değiştirmek istiyorum. Salaklık edip incecik tiftik iple örmekte inat ettiğim için 9 ayda zor bitirdim. Ama itiraf ediyorum başka hiçbir şeyi örerken bu kadar zevk almamıştım. Çok şal manyağı bir insan değilim. Bu şalı neden bu kadar sevdiğimi açıklamak çok zor. Doğru dürüst kullanmıyorum bile. Rengini seviyorum evet, hatta bundan artan iple kendime bir de atkı ördüm. Ama her gün çocukları okula götürüp getirirken taktığım halde o atkıyı bu şal kadar sevemedim. Demek ki rengi ya da ipi değil sebep. Belki çok hafif olması ama gerektiğinde sıcacık tutması olabilir onu bu kadar sevmemin nedeni. Yok kesin bir şey söylemek çok zor. Seviyorum sadece, bu benim için yeterli ama sizin gözünüzde manyak imajı çizdiysem affedin.
Üçüncü en sevdiğim eşyam ise bu fincan. Bu benim çocukluk fincanım. Sabah kahvaltılarında içinden süt içtiğim zamanlar sanki dün gibi. O zamanlar annemle babam Afyon'un Sandıklı ilçesinde memurdu. Sandıklı'daki o günlerden hatırladığım şeyler renkli fotoğraflar gibi hafızama kazınmışlar. Sokaklarda dolaşan hindiler, kazlar, traktör römorklarında yığılı eğri büğrü şeker pancarları, fıta denilen siyah-beyaz kareli kumaşa bürünmüş kadınlar, Pinokyo marka mavi bisikletim, bisikletimle tren raylarının üzerine uçtuğum tren istasyonu, bizim evin altını ambar olarak kullanan ev sahibinin biçerdöverinden boşalan buğdayların görüntüsü, kadınların taş üzerinde tokaçla döve döve yıkadıkları çamaşırlar, bebeğim Fatoş, Milliyet Çocuk dergilerim... Bu fincana her baktığımda gözümün önünden geçen bu anılar belki de bu fincanı bu kadar sevmeme sebep. Bunca zaman kırılmadan dayanmış olması çok büyük başarı bence. Şu anda kullanılmıyor. Mutfakta kimsenin ulaşamayacağı en üst rafta saklıyorum onu. Ara sıra onu elime alıyorum ve ona baktıkça tüm bu eski günleri hatırlattığı için eski bir dosta gülümser gibi ona gülümsüyorum. O günlerden, çocukluğumdan bir parça hala benimle olduğu için mutlu oluyorum. Üzerinden sanki asırlar geçmiş gibi gelen çocukluğum o fincan benimle olduğu sürece hala yakın bana.
Eeee, sizin var mı böyle maddi olarak aslında beş para etmeyen ama sizin gözünüzde paha biçilmez, çok kıymetli eşyalarınız?
3 Aralık 2011 Cumartesi
Çocuk Oyalama Yolları 2
İki erkek çocukla çamaşırları ütülemeyi ya da katlayıp kaldırmayı bırak yıkamaya bile zor yetişiyorum. Bazılarını makinada kurutuyorum, kurutucuda kurutulmaması gerekenleri asıyorum. Bazen kurutma askısına sığmayan ama kurutucuda da kurutulamayacak büyük parçalar oluyor. Onları da salondaki yemek masasının sandalyelerinin üzerine atarak kurutmaya çalışıyorum. Bazen bu döngüde aksamalar oluyor, bir şekilde bir sebepten 1-2 gün çamaşır olayı kontrolden çıktı mı bir bakıyorum ya ütülenecekler yığılıyor. Ya bir kısım çamaşır, kurutucudan çıkarılıp katlanmayı bekliyor veya kurutucu da çamaşır askısı da ıslak çamaşır dolu olduğu için yıkanmış çamaşırlar birkaç saat makinada ıslak kalıyor. Aradaki okul tişörtü ya da pantolonu gibi acil parçalar kalorifer peteklerinde kurutulmaya çalışılıyor vs. vs. Bu çamaşır işi ya benim beceriksizliğimden ya da cidden 3 adamla yaşamanın bir gerçeği olarak bazen feci şekilde içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Dolayısıyla yıkanmış çorapların katlanıp dolaplara yerleştirilmesi gecikince bazı sabahlar evde kriz çıkıyor. O yüzden bu çorap katlama işini bazen çocuklara yaptırıyorum. Çorapları eşleştirip katlaması küçükken onlar için daha eğlenceli ve oyalayıcı idi. Eşleştirdikleri her çift çorapta gurur dolu neşeli kahkahalar atıyorlardı. Son zamanlarda ise biraz mırın kırın ederek, zoraki yapıyorlar ama yanında ekstradan küçük tavizler verince itiraz edemiyorlar. Eee hangi çocuk anne-babanın yatağında tepinme fırsatını geri teper ki? Sanırım biraz daha büyüdüklerinde bu bile yetmeyecek onların çorap katlamalarını sağlamaya ama o zamana kadar bulurum herhalde yeni bir şeyler. Zorda kalınca insan aklı daha bir yaratıcı oluyor nedense..
| Hayıııır! Dur, çekme! Çorap katlarken olmaz anne! |
30 Kasım 2011 Çarşamba
Hakkını arama
Büyümüşüm, değişmişim. Geçen gün Bağ-Kur sırasında beklerken anladım bunu. Neden mi? Eskiden ben kendi hakkını aramaktan aciz, kimseye birşey söyleyemeyen, tam da "vur ensesine al lokmasını" denilecek bir tiptim. Geçen gün Bağ-Kur kuyruğunda öğle yemeği saatine 15 dakika ve de benim numarama 2 kişi kalmışken "birşey sorucam" diye gelip memureyi meşgul eden kadına bir anda patlayıverdim. Normalde böyle aradan kaynak yapanlara hiçbir şey diyemezdim. Sus pus bekler, şimdi başıma bela almayayım diye sesimi çıkaramaz, iki kelime etmeye utanırdım. Ama geçen gün baktım kadının sorusu uzadıkça uzuyor arkada onca insan öğle tatili girmeden işimizi halledebiliriz belki diye bir umutla bekliyor, kadına "Pardon sıra sizde mi?" diye yüksek perdeden sordum. Bu pişkin pişkin döndü "Birşey soracaktım sadece" dedi. Ben de "Ama memuru meşgul ediyorsunuz, 15 dakika kaldı öğle tatiline. Yandaki memura sorun, bizim de sıramız ilerlesin hepimiz bekliyoruz burada" dedim. Ben bu kendimden beklenmeyen çıkışı yaptığımda etraftan da beni destekler yönde homurtular yükseldi kadın da sorusunu önündeki numeratör çalışmayan memura sorup diğerini meşgul etmemeye karar verdi. Sonra gerçekten de kadın gidince hop diye sıra bana geldi ve öğle tatilinden önce evrakları verip yapılması gerekenleri öğrenebildik.
24 Kasım 2011 Perşembe
Blogger'a gıcığım
Blogger bu aralar beni sinir ediyor. Yazı yazıyorum, "yayınla"ya basıyorum ama sanki hiç yayınlanmamış gibi güncellemelerde görünmüyor. Yapmadığım şey kalmadı, artık uğraşamayacağım blogum güncellemelerde görünsün diye. Yakındır tepemin tasını attıracak bırakacağım yazıp çizmeyi. Eminim bu yazıyı da cart diye gösterir şimdi sırf beni daha gıcık etmek için....
Tembellik günü
Özgür'le Ömer'in doğum günlerini atlattım ya, artık rahatım. Hafta başından beri içimden hiç bir şey yapmak gelmiyor. Eh geçen hafta evde komple bir bahar temizliği yaptım sayılır. Kış ortasında camları bile sildim. Ben ki cam silmekten nefret ederim. Camı silerken pencere pervazına tutunup camdan sarkan, öyle tüm gövdesini camın dışına çıkarıp ta en üst dış köşeyi parlatacağım diye uğraşan biri hele hiç değilimdir. Tam tersine ödüm patlar öyle cama tırmanıp cam silen kadınları görünce. Karşı apartmanda falan görürsem bakamam, gözlerimi kapatırım, o derece yani. Temiz camlar uğruna kendimi tehlikeye atacak değilim. Siz o pencere çerçevelerini, kaynakla inşaat betonuna tutturduklarını falan sanmıyorsunuz herhalde. O çerçeveleri en fazla 4-5 tane civata tutuyor. Eski evde balkonu pimapenle kapattırdığımızda gözlerimle gördüm nasıl monte ettiklerini. Ben işimi sağlama alırım arkadaş. Vileda sopasının ucuna taktığım cam sileceğine, camı sildiğim bezi dolayarak camların dışını silen bir insanım ben. En fazla kolumu çıkarırım camdan. Camın üst köşesinde azıcık toz kalabilir, benim için bir mahsuru yok. Sonuçta yalayacak değilim orayı.
Yalnız bu şekilde cam silmenin de tek dezavantajı insanın omuz, kol ve sırt kaslarını çok zorlaması. Ondan da bir şikayetim yok aslında, sonuçta 15 günde bir camları silen bir insan da değilim. İsteyen ayıplasın, valla umurumda değil. Cam silerek harcamak için hayat çok kısa. Neyse kırk yılda bir özenip camları silince bu sefer içime sinmedi, perdeleri de yıkayıp yeniden astım. Silinmiş, pırıl pırıl camları görünce Özgür'ün tepkisi şu oldu; "Vaaay camlar HD kalite olmuş" O bile camlar konusunda en az benim kadar vurdumduymaz olduğu halde, bu şekilde bir fark görüyorsa demek ki gerçekten cam silme zamanıymış. Yorulduğuma değmiş.
Anlayacağınız geçen haftanın yorgunluğunu hala üzerimden atabilmiş değilim. Bütün gün ayağımı uzatıp kitabımı okumakla ya da tv karşısında çocuklara ördüğüm okul süveterini bitirmeye çalışmakla geçiyor. Bugün Ömer de bana katıldı, midesini üşütmüş, okula gidemedi. Evde benimle birlikte tembellik yapıyor. Tabi içtiği bitki çayları sonucu kendini toparlayıp öğleden sonra tepinmeye başlama ihtimali de var ama bir de poğaça yapsam mı acaba? Uzun lafın kısası ana-oğul keyif yapacağız bugün elleşmeyin.
18 Kasım 2011 Cuma
Rüzgarın Adı
Bu hafta sonu küçük oğlanın doğum günü partisi var. Temizlemem gereken bir ev, pişirmem gereken kurabiye ve poğaçalar, mıncıklanacak mercimek köfteleri var. Gidip bir yerlerden taze ıspanak ve yufka da bulmam lazım börek için. Ispanak kökleriyle de dişlerini yaptırdığı için bu aralar dişsiz kalan kayınvalideme "Selen benden güzel yapıyor" dediği Antep yemeğinden pişireceğim daha.
Evin içinde gezip duruyorum nereden başlasam diye ama salon masasının üzerinden, üstüne vuran sabah güneşinin güzelim hüzmeleri altında, bu kitap beni kendine çağırıp duruyor. Nedendir bilinmez, daha görür görmez vurulup ilk fırsatta aldığım bir kitap bu. İlk sayfasındaki yazar hakkındaki bilgiyi okuduğumda elimde olmadan koca bir kahkaha attım ve bu kitabı aldığıma pişman olmayacağımı anladım. Mülksüzler'i bitirdikten sonra başladım ama sadece 30 sayfasını okuyabildim henüz. Tüm bu doğumgünü tantanasını alnımın akıyla atlatıp, biran önce kitabıma yumulmak istiyorum. Yapmam gereken işlere konstantre olmam lazım, şu anda şu yazıyı yazmaya uğraşmam bile saçma. Bir de fotoğrafını çektim salak gibi... Kitabın üstünü mü örtsem görmemek için? Yoksa?... Yoksa azıcık daha okusam mı? Hem daha 2 gün var doğumgününe... Yetişir mi acaba tüm bu işler?
16 Kasım 2011 Çarşamba
Önce kimi sosyalleştirmeli?
Bazı okul etkinlikleri var ki beni benden alıyor blogcum. Günümüzde büyük şehirlerde, çoğu çocuk çekirdek ailede yetiştiği, en fazla bir ya da iki kardeşle, nadiren de olsa birkaç kuzen veya "site" arkadaşı ile haşır neşir olabildiğinden, okul yöneticilerinin çocukları ve velileri birbirine kaynaştırma çabalarını anlayabiliyorum. Ben küçük bir kasabada büyüdüm. Arkadaşlarım kasabanın hemen her yerinde oturan insanların çocuklarıydı, aralarında babası doktor olan da vardı, çiftçi ya da esnaf olan da... Yani şimdinin kolejlerine kıyasla izole bir ortamda yetişmedim. Bazen okuldan sonra ya da tatillerde arkadaşlarımla birbirimizin evlerine gider gelirdik. Küçük kasabanın avantajı buydu işte, herkes birbirini tanıyordu ve çocuğunu başkasının evine gönderebiliyordu. Şimdiki çocukların böyle bir olanağı da yok. Çocuklar genelde oturdukları sitelerde, gittikleri özel okul ya da anaokulundaki benzer sosyal yapıdaki ailelerin çocuklarıyla arkadaş olmak zorundalar. Devlet okulları bu açıdan daha fazla çeşitliliğe sahip, oradaki çocuklar toplumdaki farklı sosyal yapıda ve düzeyde olan aileleri tanıma imkanı bulabiliyorlar.
Şehir hayatı çocukların arkadaş edinebilme imkanlarını negatif yönde etkiliyor ve dolayısıyla çocuğuna arkadaş edindirebilmek için yırtınan ebeveynler ortaya çıkıyor. Yanlış anlaşılmasın ben bunu ayıplıyor değilim elbet. Ama istemeden de olsa kendimizi düşürdüğümüz komik duruma bir de dışarıdan bakın istiyorum.
Çocuğunu sosyalleştirme adına kendini paralayan şehir insanı, çocuğunun arkadaşlık ettiği diğer çocukları daha iyi tanıyabilmek için onların ailelerini tanımak ister. Öyle ya, arkadaş adayı çocuk nasıl biri? Kardeşi var mı? Hani diğer çocuğunuzun yaşına uygun bir kardeşi falan varsa süper! Bir taşla iki kuş olayı... Anne babası ne iş yapıyor? Kendi aile yapısına uygun bir aileyse iki çocuk daha kolay kaynaşır tabi. Anne babası sağ mı? Birlikte mi, ayrı mı? Eğer sağ ve birliktelerse sorun yok. Ama ayrılarsa ve evde henüz anne babaların ayrı olmayı tercih edebileceklerine dair bir konuşma geçmemişse çocuğunuz küçük çapta bir şok yaşayabilir. Eeee herşey düşünülmek zorunda elbet... Haliyle bunun için diğer anne babalara yanaşarak, çaktırmadan küçük sohbetler yaratıp samimiyet kurmak gerekir.
Bunun için ideal fırsatlar çocuğu almak için okula gittiğinizde, kapının önünde zilin çalmasını beklemek, veli toplantılarına biraz erken gidip etrafta gözünüze kestirdiğiniz bir kaç veliyle muhabbet kurmaya çalışmak ya da en kısa yoldan sınıf annesi seçilmeye gönüllü olup tüm sınıfın velilerinin cep telefon numaralarını ele geçirmek olabilir. Bunların dışında çocuğun doğumgünleri başlı başına büyük bir fırsattır. Tanımadığınız onca insanı, çocuklarıyla birlikte eve davet etmek istemediğiniz için en yakın McDonald's ta bir parti verir, çocuğunuza arkadaşlarına dağıtması için şirin davetiyeler verirsiniz ve elbette hiç bir ilkokul çocuğunun o partiye tek başına gelmeyeceğini bilirsiniz.
Küçük kasabalarda çocuklarınızın arkadaşlık edebileceği insanlar bellidir, onların anne babalarıyla olan tanışıklık ya da dostluk kendiliğinden gelişir. Ama büyük şehir insanı bu konuda yaratıcılığını konuşturmak zorundadır ve birgün bir bakarsınız, çocuğunuz haftasonunda velilere özel bir dans etkinliği olacağını bildiren bir kağıtla eve gelir. Bahar gelince ailelerle birlikte bir piknik planlanır. Ya da başka bir yere bir gezi yapılmasına karar verilir ve bu böyle sürer gider.
Tüm bunlar şehir hayatının olağan sonuçlarıdır. Bunda yadırganacak bir durum yok elbet, sonuçta insan çocuğu için herşeyi yapar. Ama bizim evdeki sorun şu; ben ve Özgür zaten çok sosyal, girişken insanlar değiliz. Öyle kolay kolay arkadaş edinebilen, acaip çevresi olan, gezen tozan insanlar hiç değiliz. Haliyle bizi almaya bir limuzin bile yollasalar, Özgür'le beni diğer çocukların velileriyle hayatta dans ettiremezler. Ne bir doğumgünü partisine gitmişizdir, ne de okulun bir piknik veya uçurtma şenliğine...
Bir defasında büyük oğlanı çok istediği için Darıca Hayvanat Bahçesi'ne düzenlenen geziye yolladım. Onda da yaklaşık 120 çocukla topu topu 5-6 öğretmenin gideceğini duyduğumda ben kendim de gittim. İki kişi parası ödedim, çocuğumla aynı otobüste ben de gidip döndüm. İsteyen manyak desin ama ne yapsaydım? İkinci sınıfa giden çocuğumu İstanbul gibi bir şehirde, tanımadığım otobüs şöförlerine emanet edip, koca hayvanat bahçesinde onca çocuğa sadece 5-6 öğretmenin gözkulak olabileceğini varsayarak nasıl evde rahat oturabilecektim ki? Benden başka anneler de vardı gezide, onların neden geldiklerini ben bilemem elbet ama benim geliş sebebim buydu. Gezi güzeldi, çok eğlendim diyemeyeceğim. Hayvanat bahçelerini zaten hiç sevmem. Birkaç zavallı hayvanı kafese kapatıp izlemeye meraklı değilim ama çocuklar için değişiklik oldu. Hem de ne değişiklik... 120 çocuğu, onların beraberindeki velileri ve öğretmenleriyle birlikte müthiş bir seyirci topluluğunu gören maymunlardan biri gaza gelip, onca çocuğun gözü önünde direğin tepesinde diğer bir maymunla çiftleşmeye başladı. Hayatımda en çok paniklediğim anlardan biriydi. Böyle bir geziden sonra tabii ki çocukları bir daha bir yere göndermemeye yemin ettim. Ama bu iş burada bitti mi? Tabii ki; Hayır!
Şehir hayatı çocukların arkadaş edinebilme imkanlarını negatif yönde etkiliyor ve dolayısıyla çocuğuna arkadaş edindirebilmek için yırtınan ebeveynler ortaya çıkıyor. Yanlış anlaşılmasın ben bunu ayıplıyor değilim elbet. Ama istemeden de olsa kendimizi düşürdüğümüz komik duruma bir de dışarıdan bakın istiyorum.
Çocuğunu sosyalleştirme adına kendini paralayan şehir insanı, çocuğunun arkadaşlık ettiği diğer çocukları daha iyi tanıyabilmek için onların ailelerini tanımak ister. Öyle ya, arkadaş adayı çocuk nasıl biri? Kardeşi var mı? Hani diğer çocuğunuzun yaşına uygun bir kardeşi falan varsa süper! Bir taşla iki kuş olayı... Anne babası ne iş yapıyor? Kendi aile yapısına uygun bir aileyse iki çocuk daha kolay kaynaşır tabi. Anne babası sağ mı? Birlikte mi, ayrı mı? Eğer sağ ve birliktelerse sorun yok. Ama ayrılarsa ve evde henüz anne babaların ayrı olmayı tercih edebileceklerine dair bir konuşma geçmemişse çocuğunuz küçük çapta bir şok yaşayabilir. Eeee herşey düşünülmek zorunda elbet... Haliyle bunun için diğer anne babalara yanaşarak, çaktırmadan küçük sohbetler yaratıp samimiyet kurmak gerekir.
Bunun için ideal fırsatlar çocuğu almak için okula gittiğinizde, kapının önünde zilin çalmasını beklemek, veli toplantılarına biraz erken gidip etrafta gözünüze kestirdiğiniz bir kaç veliyle muhabbet kurmaya çalışmak ya da en kısa yoldan sınıf annesi seçilmeye gönüllü olup tüm sınıfın velilerinin cep telefon numaralarını ele geçirmek olabilir. Bunların dışında çocuğun doğumgünleri başlı başına büyük bir fırsattır. Tanımadığınız onca insanı, çocuklarıyla birlikte eve davet etmek istemediğiniz için en yakın McDonald's ta bir parti verir, çocuğunuza arkadaşlarına dağıtması için şirin davetiyeler verirsiniz ve elbette hiç bir ilkokul çocuğunun o partiye tek başına gelmeyeceğini bilirsiniz.
Küçük kasabalarda çocuklarınızın arkadaşlık edebileceği insanlar bellidir, onların anne babalarıyla olan tanışıklık ya da dostluk kendiliğinden gelişir. Ama büyük şehir insanı bu konuda yaratıcılığını konuşturmak zorundadır ve birgün bir bakarsınız, çocuğunuz haftasonunda velilere özel bir dans etkinliği olacağını bildiren bir kağıtla eve gelir. Bahar gelince ailelerle birlikte bir piknik planlanır. Ya da başka bir yere bir gezi yapılmasına karar verilir ve bu böyle sürer gider.
Tüm bunlar şehir hayatının olağan sonuçlarıdır. Bunda yadırganacak bir durum yok elbet, sonuçta insan çocuğu için herşeyi yapar. Ama bizim evdeki sorun şu; ben ve Özgür zaten çok sosyal, girişken insanlar değiliz. Öyle kolay kolay arkadaş edinebilen, acaip çevresi olan, gezen tozan insanlar hiç değiliz. Haliyle bizi almaya bir limuzin bile yollasalar, Özgür'le beni diğer çocukların velileriyle hayatta dans ettiremezler. Ne bir doğumgünü partisine gitmişizdir, ne de okulun bir piknik veya uçurtma şenliğine...
Bir defasında büyük oğlanı çok istediği için Darıca Hayvanat Bahçesi'ne düzenlenen geziye yolladım. Onda da yaklaşık 120 çocukla topu topu 5-6 öğretmenin gideceğini duyduğumda ben kendim de gittim. İki kişi parası ödedim, çocuğumla aynı otobüste ben de gidip döndüm. İsteyen manyak desin ama ne yapsaydım? İkinci sınıfa giden çocuğumu İstanbul gibi bir şehirde, tanımadığım otobüs şöförlerine emanet edip, koca hayvanat bahçesinde onca çocuğa sadece 5-6 öğretmenin gözkulak olabileceğini varsayarak nasıl evde rahat oturabilecektim ki? Benden başka anneler de vardı gezide, onların neden geldiklerini ben bilemem elbet ama benim geliş sebebim buydu. Gezi güzeldi, çok eğlendim diyemeyeceğim. Hayvanat bahçelerini zaten hiç sevmem. Birkaç zavallı hayvanı kafese kapatıp izlemeye meraklı değilim ama çocuklar için değişiklik oldu. Hem de ne değişiklik... 120 çocuğu, onların beraberindeki velileri ve öğretmenleriyle birlikte müthiş bir seyirci topluluğunu gören maymunlardan biri gaza gelip, onca çocuğun gözü önünde direğin tepesinde diğer bir maymunla çiftleşmeye başladı. Hayatımda en çok paniklediğim anlardan biriydi. Böyle bir geziden sonra tabii ki çocukları bir daha bir yere göndermemeye yemin ettim. Ama bu iş burada bitti mi? Tabii ki; Hayır!
| Uğur bağlı olduğu kayışla çelik halattan kaymaya gidiyor.. |
Ömer'le pek sorunum olmadı. O zaten benden uzak olmak, fazla ayrı kalmak isteyen bir çocuk değil. Ama Uğur öyle gözüpek, öyle adrenalin meraklısı ki beni çok korkutuyor bazen. Kimi zaman motorsiklete binmek istediğini söylüyor, kimi zaman da hani şu dağın tepesinden, yarasaya benzer, kol ve bacak aralarında perdeleri olan giysiden başka bir şey olmadan atlayan insanlara bakıp, onlar gibi dağlardan aşağı süzüleceğini söylüyor. Verdiğim cevap hep aynı; "Ben hayatta olduğum sürece yapamazsın, izin vermiyorum" Velhasıl Uğur pek macera düşkünü bir çocuk ve okuldaki her geziye ve de aktiviteye katılmaya çok meraklı. Çok ta maymun iştahlı. Bu sene okul açıldığından bu yana, yüzme, basketbol, gitar, tekvando ve tango kursuna gitmek istedi. Bunların birbiriyle ne kadar alakalı olduğuna bakacak olursanız aramızda sık sık şöyle diyaloglar geçmesini de yadırgamazsınız sanırım.
U- Anne Kapadokya'ya gezi varmış, gidebilir miyim?
S- Sence?
U- Ya anne yaaa! Sen de gel. Birlikte gidelim...
S- Oğlum Kapadokya'ya gitmek istesem hepinizi toparlar ailece giderim, ne işim var okul zamanı orada!
U- O zaman ben gideyim anne!
S- Sözkonusu bile olamaz, tek başına şehir dışına gidecek yaşta değilsin, kapatalım bu konuyu
U- Anne Selanik'e gezi varmış.
S- Selanik mi???!!
U- Evet Anne, Atatürk'ün doğduğu evi göreceğiz!
S- Selanik??? (hala şoktayım)
U- Evet gidebilir miyim?
S- Tabii ki olmaz, seni İstanbul içindeki akvaryuma bile yollamadım Selanik'te ne işin var? Orası Türkiye'de bile değil!
U- Değil mi? O.o
S- Değil elbet, yutdışına gezi düzenleyen zihniyete tüküreyim. Kır kıçını, otur oturduğun yerde!
U- Anne Kitap Fuarına gideceğiz,
A- Olmaz! Ne işin var oğlum orada? O kalabalıkta kaybolursun.
U- Anne herkes gidiyor lütfeeeen!
S- O kadar istiyorsan babana söyle, bizi götürsün haftasonu... Elimizden tutarak gezer durursun tüm fuarı...
U- Anne kitap fuarı'na yapılacak gezi iptal olmuş
S- Niye?
U- Dördüncü sınıfların birinde, çocuğun biri kaybolmuş fuarda, onu bulmak için giden diğer çocuk ta kaybolmuş. 1 saat sonra fuar bittikten sonra bulmuşlar....
S- Yaaa demedim mi ben sana, o kalabalıkta gezi mezi olmaz diye?
U-....
Hayır bir yere kadar bu gezi düzenleme işini anlıyorum ama yuh be kardeşim! Selanik ne alaka? Ben şahsen 30- 40 çocuğun sorumluluğunu bırak, yeğenlerimle birlikte toplam 4 çocuğu markete bile götüremem, bu ne cesaret yahu? Biliyorum çok sosyal değilim ama bu saçma gezileri gördükçe de kendimden şüphe ediyorum ben mi çok evhamlıyım? N'oluyoruz ya?
10 Kasım 2011 Perşembe
Bu aralar nelerle uğraşıyorum?
Son zamanlarda tembellik ettim blogcum, itiraf ediyorum. fazla yazı yazmadım buraya. O yüzden şimdi kısa bir özet geçeceğim. Belki yaklaşan soğuk hava dalgası ile gelmesi olası kasvetli günlere biraz renk katar bu yazı.
Geçenlerde kafamdaki yumrularımdan kurtuldum. Özgür'ün deyişiyle "beyin fıtığı", benim bildiğim şekliyle yağ bezeleri olan kafamdaki çıkıntılar meğerse deri altı kistleriymiş ama önemli değillermiş. Senelerdir görüş(e)mediğim, birlikte yatılı okuduğumuz, lise arkadaşım büyümüş, güzelleşmiş, doktor olmuş. Güzide bir tıp fakültemizin hastanesinde anestezi uzmanı olarak çalışıyormuş. Onun vasıtasıyla gittim, yarım saatte kafamı tıraşlattım. Şaka yapmıyorum, cidden kistlerin alınacağı yerlerdeki saçlarımı da kestiler. Sonra da yattım boylu boyunca biyopsi masasına, lokal anesteziyle aldılar kistlerimi. Bir ara saçların arasından gözüme sızan batticon ve kan karışımı feci halde gözümü yakınca can havliyle elimle yüzümü gözümü silmiştim. Ameliyat örtüsü kafamdan kalkınca arkadaşım kanlı ellerime ve suratıma şöyle bir baktı, ve "Özgür nerede? O gelmeden çabuk temizleyelim şu kanları... Yoksa seni böyle görünce korkup kaçtı mı?" diye sordu. O ve hemşire hanım alelacele yüzümü gözümü temizlemeye çalışırken, kendimi tuhaf hissettim. Kendi suratımı kendim temizleyeyim diye gayri ihtiyari etrafta ayna aradım ama yoktu. Beni insan içine çıkar hale getirene dek yüzümü gözümü sildikten sonra arkadaşım beni koridordaki aynaya götürdü ve "Sanırım şimdi anlamışsındır içeride neden ayna olmadığını" dedi. Kafamdaki traşlanmış yerlerdeki dikişlerin arasından sızan kanlarla aynada pek bir psikopat görünüyordum. "Böyle sızdırarak mı gezeceğim ben?" dedim. Sonra Frankensteinvari görünümüme bakıp, etrafımdaki insanların hayrına kafama bandaj yapıştırmaya karar verdiler. O arada arkadaşımın bir sorusu üzerine hemşirenin "Koridorda var Doktor Hanım" demesi hayatımın en güzel ve tuhaf anlarından biri olarak hafızama kazındı. Beraber büyüdüğün, yatılı okulu kırıp birlikte türlü saçmalıklar yaptığın insana birilerinin "Doktor Hanım" diye hitab etmesi çok ama çok değişik ve hoş bir duygu... Bandajların üstüne de kendi ameliyat kepini geçirip, "Sende kalsın evde hamur açarken takarsın" diyerek beni eve öyle gönderdi canım arkadaşım. Böylece 2-3 saatliğine de olsa ameliyat kepiyle havam oldu.
Birkaç gün evde keyfim yerindeydi. Ufak ta olsa bir operasyon geçirmiş olduğumdan bu fırsatı sonuna kadar değerlendirdim. Ne de olsa toplamda 7 dikişim vardı, az değil. Bir kaç gün çocukları okula Özgür bıraktı ve aldı, bir-iki öğün tam teşekküllü sofra olmadı diye kimse trip yapmadı falan. Ondan sonra cildim öyle çabuk iyileşti ki, kesi yerleri komple kapanmış ama bu sefer dikiş ipleri cildimi kesmeye başladığından dikiş yerleri çok acımaya başladı. Günlerden Pazar olduğunda artık daha fazla sağı solu tırmalamamak için oturdum Özgür'ün önüne, verdim eline batticonladığım bir makası ve dikişlerimi ona aldırdım. Gayet güzel becerdi sağolsun. Seneler önce, kendi parmağındaki dikişleri Ayvalık'ta karavan kampındaki bir tanıdığa aldırırken dikkat etmiş nasıl yaptığına. Eh ben de babam by-pass olduktan sonra tüm o göğsündeki dikişleri doktor alırken izlemiştim. Sonuçta nasıl dikiş alınacağını ikimiz de az çok biliyorduk. Zaten hiçbir hemşire Özgür kadar dikkatli ve hassas dikiş alamazdı eminim. Eeee o kadar besliyoruz, bakıyoruz, koca kişisi arada böyle işe yaramalı değil mi? Daha önce kuaföre gitmek yerine saçlarımın uçlarını Özgür'e kestirmek suretiyle kendisine berberlik te yaptırmıştım ama dikiş almada berberlikten daha yetenekli olduğu anlaşıldı. Berberliğe yatkın olsa daha iyiydi ama ne yapalım idare edeceğiz artık.
Kafam iyileştikten sonra uzun zamandan beri dökülen saçlarımdan içime fenalık geldiği için soluğu kuaförde aldım. Artık kafamdaki yumruları da aldırdığımdan kuaförde bir ucube izlenimi bırakmayacağımdan emindim. Bulduğum ilk kuaföre gidip saçlarımı kısacık kestirdim. Seneler sonra yeniden saçlarım toplanamayacak kadar kısa. İnanılmaz rahat ve hafiflemiş hissediyorum kendimi. Ailedekiler başta yadırgadılar ama sonra sevdiler yeni görünüşümü. Umarım yıllardır toplanmaktan hava almayan saç diplerim kendine gelir de artık şu saç dökülmesi durur. Zira bir eve, bir tane kel yeter.
Bunların dışında hala küçük oğlanın okula uyum sağlaması için uğraşıyorum. Bir tane çok bilmiş bir kız var sınıfında, benimki de bunun söylediklerini çok fazla kafasına takıyor. Aslında tüm durum bundan ibaret ama çocuk işte, ne kadar konuşursan konuş kendi bildiğinden şaşmıyor. Kendi kendine problem yaratıyor, alışacak elbet...
Ayrıca bütün bayram bu battaniye ile uğraştım. Malum havalar serinledi, TV karşısında insan sarınıp bürünecek birşeyler arıyor. Daha önce yine bu kırmızı iple aynı bu modelden bir diz battaniyesi örmüştüm ama biraz biçimsiz olmuştu. Fazla ince uzun, şal gibi bir şeydi, kullanamıyorduk. Onu söktüm, elde kalmış bu gri iple arasına çizgi ekleyip daha kullanılabilir bir boyuta getirmeye çalışıyorum. Özgür ise hala yılan hikayesine dönmüş olan battaniyesini sorup duruyor. Anlatamıyorsun ki, bunu örmek daha kolay ve de hızlı, öbürünün önce motiflerini ör, sonra birleştir çok uzun iş. Beklesin biraz daha battaniyesini, belki bittiğinde daha kıymetli olur.
Epeydir de bu kitap sürünüyor elimde. Aslında çok ilginç bir konusu olan, hoş bir kitap ama ben doğru dürüst vakit ayırıp okuyamadığımdan ancak akşamları uykuya dalmadan önce birkaç sayfa okuyabiliyorum. Dolayısıyla bitmedi, bitemedi epeydir.
Bunlar da bütün yaz ayılıp bayıldıktan sonra kış geldiğinde coşan çiçeklerim. Baktıkça içim açılıyor, çok güzel olmamışlar mı ama? Herkesin geçmiş bayramını kutlar, bu kasvetli gününüze azıcık neşe katmış olabilmeyi dilerim.
Geçenlerde kafamdaki yumrularımdan kurtuldum. Özgür'ün deyişiyle "beyin fıtığı", benim bildiğim şekliyle yağ bezeleri olan kafamdaki çıkıntılar meğerse deri altı kistleriymiş ama önemli değillermiş. Senelerdir görüş(e)mediğim, birlikte yatılı okuduğumuz, lise arkadaşım büyümüş, güzelleşmiş, doktor olmuş. Güzide bir tıp fakültemizin hastanesinde anestezi uzmanı olarak çalışıyormuş. Onun vasıtasıyla gittim, yarım saatte kafamı tıraşlattım. Şaka yapmıyorum, cidden kistlerin alınacağı yerlerdeki saçlarımı da kestiler. Sonra da yattım boylu boyunca biyopsi masasına, lokal anesteziyle aldılar kistlerimi. Bir ara saçların arasından gözüme sızan batticon ve kan karışımı feci halde gözümü yakınca can havliyle elimle yüzümü gözümü silmiştim. Ameliyat örtüsü kafamdan kalkınca arkadaşım kanlı ellerime ve suratıma şöyle bir baktı, ve "Özgür nerede? O gelmeden çabuk temizleyelim şu kanları... Yoksa seni böyle görünce korkup kaçtı mı?" diye sordu. O ve hemşire hanım alelacele yüzümü gözümü temizlemeye çalışırken, kendimi tuhaf hissettim. Kendi suratımı kendim temizleyeyim diye gayri ihtiyari etrafta ayna aradım ama yoktu. Beni insan içine çıkar hale getirene dek yüzümü gözümü sildikten sonra arkadaşım beni koridordaki aynaya götürdü ve "Sanırım şimdi anlamışsındır içeride neden ayna olmadığını" dedi. Kafamdaki traşlanmış yerlerdeki dikişlerin arasından sızan kanlarla aynada pek bir psikopat görünüyordum. "Böyle sızdırarak mı gezeceğim ben?" dedim. Sonra Frankensteinvari görünümüme bakıp, etrafımdaki insanların hayrına kafama bandaj yapıştırmaya karar verdiler. O arada arkadaşımın bir sorusu üzerine hemşirenin "Koridorda var Doktor Hanım" demesi hayatımın en güzel ve tuhaf anlarından biri olarak hafızama kazındı. Beraber büyüdüğün, yatılı okulu kırıp birlikte türlü saçmalıklar yaptığın insana birilerinin "Doktor Hanım" diye hitab etmesi çok ama çok değişik ve hoş bir duygu... Bandajların üstüne de kendi ameliyat kepini geçirip, "Sende kalsın evde hamur açarken takarsın" diyerek beni eve öyle gönderdi canım arkadaşım. Böylece 2-3 saatliğine de olsa ameliyat kepiyle havam oldu.
Birkaç gün evde keyfim yerindeydi. Ufak ta olsa bir operasyon geçirmiş olduğumdan bu fırsatı sonuna kadar değerlendirdim. Ne de olsa toplamda 7 dikişim vardı, az değil. Bir kaç gün çocukları okula Özgür bıraktı ve aldı, bir-iki öğün tam teşekküllü sofra olmadı diye kimse trip yapmadı falan. Ondan sonra cildim öyle çabuk iyileşti ki, kesi yerleri komple kapanmış ama bu sefer dikiş ipleri cildimi kesmeye başladığından dikiş yerleri çok acımaya başladı. Günlerden Pazar olduğunda artık daha fazla sağı solu tırmalamamak için oturdum Özgür'ün önüne, verdim eline batticonladığım bir makası ve dikişlerimi ona aldırdım. Gayet güzel becerdi sağolsun. Seneler önce, kendi parmağındaki dikişleri Ayvalık'ta karavan kampındaki bir tanıdığa aldırırken dikkat etmiş nasıl yaptığına. Eh ben de babam by-pass olduktan sonra tüm o göğsündeki dikişleri doktor alırken izlemiştim. Sonuçta nasıl dikiş alınacağını ikimiz de az çok biliyorduk. Zaten hiçbir hemşire Özgür kadar dikkatli ve hassas dikiş alamazdı eminim. Eeee o kadar besliyoruz, bakıyoruz, koca kişisi arada böyle işe yaramalı değil mi? Daha önce kuaföre gitmek yerine saçlarımın uçlarını Özgür'e kestirmek suretiyle kendisine berberlik te yaptırmıştım ama dikiş almada berberlikten daha yetenekli olduğu anlaşıldı. Berberliğe yatkın olsa daha iyiydi ama ne yapalım idare edeceğiz artık.
Kafam iyileştikten sonra uzun zamandan beri dökülen saçlarımdan içime fenalık geldiği için soluğu kuaförde aldım. Artık kafamdaki yumruları da aldırdığımdan kuaförde bir ucube izlenimi bırakmayacağımdan emindim. Bulduğum ilk kuaföre gidip saçlarımı kısacık kestirdim. Seneler sonra yeniden saçlarım toplanamayacak kadar kısa. İnanılmaz rahat ve hafiflemiş hissediyorum kendimi. Ailedekiler başta yadırgadılar ama sonra sevdiler yeni görünüşümü. Umarım yıllardır toplanmaktan hava almayan saç diplerim kendine gelir de artık şu saç dökülmesi durur. Zira bir eve, bir tane kel yeter.
Bunların dışında hala küçük oğlanın okula uyum sağlaması için uğraşıyorum. Bir tane çok bilmiş bir kız var sınıfında, benimki de bunun söylediklerini çok fazla kafasına takıyor. Aslında tüm durum bundan ibaret ama çocuk işte, ne kadar konuşursan konuş kendi bildiğinden şaşmıyor. Kendi kendine problem yaratıyor, alışacak elbet...
Ayrıca bütün bayram bu battaniye ile uğraştım. Malum havalar serinledi, TV karşısında insan sarınıp bürünecek birşeyler arıyor. Daha önce yine bu kırmızı iple aynı bu modelden bir diz battaniyesi örmüştüm ama biraz biçimsiz olmuştu. Fazla ince uzun, şal gibi bir şeydi, kullanamıyorduk. Onu söktüm, elde kalmış bu gri iple arasına çizgi ekleyip daha kullanılabilir bir boyuta getirmeye çalışıyorum. Özgür ise hala yılan hikayesine dönmüş olan battaniyesini sorup duruyor. Anlatamıyorsun ki, bunu örmek daha kolay ve de hızlı, öbürünün önce motiflerini ör, sonra birleştir çok uzun iş. Beklesin biraz daha battaniyesini, belki bittiğinde daha kıymetli olur.
Epeydir de bu kitap sürünüyor elimde. Aslında çok ilginç bir konusu olan, hoş bir kitap ama ben doğru dürüst vakit ayırıp okuyamadığımdan ancak akşamları uykuya dalmadan önce birkaç sayfa okuyabiliyorum. Dolayısıyla bitmedi, bitemedi epeydir.
Bunlar da bütün yaz ayılıp bayıldıktan sonra kış geldiğinde coşan çiçeklerim. Baktıkça içim açılıyor, çok güzel olmamışlar mı ama? Herkesin geçmiş bayramını kutlar, bu kasvetli gününüze azıcık neşe katmış olabilmeyi dilerim.
3 Kasım 2011 Perşembe
Fıstık Ezmesi
Dün akşam okuldan eve dönen küçük oğlan market alışverişinde fıstık ezmesi almayı unuttuğumu görünce, hiç abartmıyorum kelimesi kelimesine bana şunları söyledi. "Fıstık ezmesi almayı unuttuğuna inanamıyorum Anne, biliyorsun ki ben her sabah yiyorum."
Söylediklerinde tamamen haklı olmakla birlikte öyle hafif ve tatlı bir ses tonuyla ama öyle sitem dolu bir şekilde söyledi ki bunları resmen içim cız etti. Kafama bir balyozla vursaydı da beni ancak bu kadar sarsabilirdi. Çok çok üzüldüm. "Evdeki daha bitmemiş ki annecim, yarın sabah yeter sana. Yarın da gider alırım yeni bir kavanoz, söz!" diye toparlamaya çalıştım durumu. Sesindeki o hayal kırıklığı ve sitem kulağımdan hiç gitmiyor. Öyle ya, insan çocuğunun her sabah ekmeğin üzerine fıstık ezmesi ve bal sürerek yediğini nasıl unutur? Hele de her sabah ekmeğe onları sürüp çocuğuna veren kişi kendisiyse... Çocuğun istediği atla deve değil ya, altı üstü küçük bir kavanoz fıstık ezmesi vasıtasıyla hatırlanmak, annesi tarafından düşünüldüğünü, kendisine değer verildiğini bilmek... Çok ama çok kafasız bir anneyim ben.
31 Ekim 2011 Pazartesi
Var mı orjinal fikirler?
Beni daha fazla süründürmek istemeyen bilgisayarcı, acı haberi geçen hafta aniden suratıma söyleyiverdi. Bilgisayarımın kuzey çipi yanmış blogcum. Game of Thrones'u da o bilgisayarda izlememiştim ama niye böyle havalara girip "kış geliyor" diye kuzey çipini yaktı anlamış değilim... Tamir etmeye çalışmışlar ama pek ümit yokmuş. Anakartı değiştirmeye de değmezmiş, yenisini alsam daha hesaplı olurmuş. O yüzden benim emektarı gözden çıkarsam daha iyiymiş. Çok canım sıkılıyor böyle şeylere...
Elektronik cihazların ömürlerinin böyle kısa olması en fazla 3-5 senede tık diye gidivermesi çok asap bozucu. Sürekli tüketimi teşvik ediyor. "Al, al, yenisini al! Daha eski bilgisayarın geri dönüştürülemeden yenisini al ki insanoğlunun çöpleriyle, atıklarıyla içine ettiği dünyaya bir teknoloji çöpü daha kazandır." Nasıl sinirleniyorum anlatamam. Geri dönüşüm için ayırdığım ambalaj atıklarına bakıyorum bazen, yoğurt kovaları, meyve suyu ve süt kutuları, soda şişeleri, yumurta kartonları, gazete yığınları, plastik bakliyat ve gıda ambalajları... Sonu yok bunun. 4 kişilik bir aile olarak neredeyse her 2 günde bir koca bir poşet ambalaj atığı atıyoruz. Nasıl daha azaltabilirim diye düşünüp duruyorum.
İyi olan şey artık büyük alışveriş marketlerinin poşetlerinin %100 geri dönüşümlü olduğunu görmek. Son birkaç sene içinde ambalaj atıklarının yarattığı kirlilik yönünde atılmış en büyük adım bu bence. Teknosa teknolojik atıkları ve pilleri geri dönüştürmek üzere alıyor. Onları bu şekilde hallettik diyelim, sütü dışarıdan aldın, yoğurdunu da kendin yaptın, süt ve yoğurt ambalajlarından yırttın ama şampuanı, kremi, sabunu da mı kendin yapacaksın? Bahçemde tavuğum da yok ki yumurta kartonuna ihtiyacım olmadan yaşayayım! Genellikle eve asitli içecek almıyorum. Doğal maden suyu veya şeker ilavesiz, %100 doğal meyve sularını seçiyorum. Haliyle az da olsa içecek ambalajımız oluyor. Ama dondurma veya peynir kutuları beni çok rahatsız ediyor. Bazılarını üzerlerine çocukların renkli çıkartmalarından yapıştırıp, içlerine çiçek ekerek saksı olarak değerlendirdim ama hepsini de bu şekilde kullanamam ki...
Velhasıl bu ambalaj atıkları içime çok sıkıntı veriyor. Başka ne yapabilirim bu konuda? Siz neler yapıyorsunuz? Var mı yenilikçi fikirleriniz?
27 Ekim 2011 Perşembe
Fark göremiyorum, ya sen?
Uzun bir aradan ve dünya kadar üzüntüden sonra bugün yeniden yazmak geldi içimden. Beni yazmaya iten sebep ise tahmin edebileceğiniz gibi yine Özgür. Uzun zamandır üzerinde çalıştığı makina projesi bitti. "Türkiye'de başka bir ilke imza atmak üzere", bu yeni makina imalata alındı. İmalattan gelen parçaları monte edip makinayı ortaya çıkarabilmek için yeni bir dükkan bile tutuldu. Bu arada makinanın reklam ve pazarlama çalışmaları son sürat gidiyor tabi. Tüm sektörel dergilere sayfa sayfa reklam ve röportaj verilmiş.Yeni makinayı sergilemek için Türkiye'nin en büyük fuarına katılma kararı alınıp kocamanca da bir stand tutulmuş vs vs. Tabii tüm bu olaylar olurken ben arka fonda söylenip duruyorum, "Bitmemiş makina için neden bu kadar reklam ve tanıtım harcaması yapıyorsun, fuara stand kiralayıp neden kendi kendini strese sokuyorsun? Zamana bırak bu işi, ne zaman biterse makina o zaman reklama girin" deyip duruyorum ama beni dinleyen yok tabi. Şeytan azapta gerek.
Fuara yaklaşık 1 ay kala kötü haber geldi. Makinanın çalışmasını sağlayacak ana millerin vaktinde gelmesine ihtimal yokmuş. Mil siparişi verirken anlaştığımız teslim tarihinden ancak 2 ay sonra millerin elimize ulaşacağını öğrenmek kötü oldu tabi. "İnsanın bir kez ters gitmesin işi, muhallebi yerken kırılır dişi" demişti rahmetli Barış Manço bir şarkısında. Gerisi aynı bu özlü sözümüze uygun olarak çorap söküğü gibi geldi. İmalattaki makina ile ilgili olarak ters gitmedik şey kalmadı ama fuar standı kiralandığı için de şu aşamadan sonra olay tam bir "show business" haline dönüştü. Fuara makinayı götüremeyince "Hiç değilse makina projesinin bitmiş haliyle bir animasyon film hazırlatıp makinanın yeniliklerini tanıtalım, müşterileri bu işi başaracağımıza ikna edelim" diye bir gayret içine girildi. Animasyonu yapacak kişi olarak, ailenin iletişim tasarımı okumuş ve de 3D animasyon üzerine uzman tek kişisi olan kardeşime gidildi. Çocukcağız elinden gelen gayreti ve imkanı kullanarak 10 günde müthiş bir animasyon film hazırlayıp bu sabah itibariyle başlayan fuarda yayınlayabilmemiz için bize verdi.
Ama bunca saattir bu teknoloji harikası animasyonu oynatacak bir program bulup sıradan dvd playerda izlenebilir hale getiremeyen Özgür sinir krizi geçirmenin eşiğine geldi. Önce kardeşimin verdiği dosyayı iki gün önce format attığı kendi bilgisayarında açamadı. Sonra dosyayı açamayınca internetten uygun bir program bulup indirmeye çalıştı. Her ne kadar kendisi, Türkiye'nin konusunda uzman, ender mühendislerinden biri olsa da resmen internet özürlü. İnternette aradığı hiçbir şeyi bulamayan bir insan olabilir mi? Var işte; Özgür. İndirmeye çalıştığı dosya yüzünden, bilgisayardaki virüs programı alarm verdi. Kurmaya çalıştığı program halihazırda kullandığı internet programına ekstradan bir sürü araç çubuğu ve ıvır zıvır özellik eklemiş. Bilgisayar ekranı kilitlendiği zaman ben olaya müdahele ettim. Eklediği ıvır zıvırları silip virüs programımızın onay verdiği bir siteden videoyu izleyebileceğimiz bir program indirdim. Gayet güzel izledik kardeşimin yaptığı filmi.
Sonra bu filmi bir cd'ye kopyalamak gerekti. Malum filmi fuarda yayınlayacaklardı. Bu sefer uzunca bir süre dosyayı cd ve dvd'ye yazmak için bir program aradı internette. Bu arada 2 saat geçmiş olduğu için Özgür yine aynı saçmalıkları yapmadan, gerekli programı ben bulup yükledim bilgisayara. Sonunda bizim filmi bir cdye kopyalayıp bizim dvd oynatıcıya taktı ve tabii ki orada görüntü falan alamadık. Kendine o kadar güveniyordu ki bizim dvd oynatıcının bozuk olmasından başka bir ihtimal yoktu onun için. Beni elimde cd ile üst katta oturan abisinin evine gönderdi. Tahmin edeceğiniz üzere orada da bizim cdyi izleyemedik. Ondan sonra da Özgür kendini kaybetti zaten. Beni bilgisayarın başından kaldırıp kendi oturdu. Sabahtan beri hemen her programı bilgisayara kurarak kardeşimin gönderdiği film dosyasını, olabilecek her video formatına çevirerek bizim dvd oynatıcıda izlemeye çalıştı. Her denemeden sonra dönüştürdüğü yeni dosyayı yazdırdığı dvd ve cdlerden küçük bir yığın oluştu televizyonun yanında. En az 15 deneme ve yanılmadan sonra, ki tüm bunlar yaklaşık 5 saat sürdü, Özgür dosyayı bir usb hard diske yükleyip en yakındaki bilgisayarcının yolunu tuttu. "Bunu normal bir dvd oynatıcıda izlenebilir hale getir bana" diyecekmiş. Giderken de "Bana bak Selen eğer bu kaydettiğim dosyalardan herhangi birini fuardaki dvd oynatıcılar açarsa eve geldiğimde bu aleti burada görmek istemiyorum." diye beni tehdit etmeyi unutmadı elbet. Sizi bilmem ama ben böyle zamanlarda Özgür'le benim oğlanlar arasında hiç bir fark göremiyorum.
24 Ekim 2011 Pazartesi
Yine aynı hikaye
Milletçe neye ağlayacağımızı şaşırdık resmen. Geçen hafta verdiğimiz 24 şehide döktüğümüz gözyaşları daha kurumadan dün Van'dan gelen deprem haberiyle yeniden sarsıldık. Sapasağlam duran binaların hemen yanında moloz yığını haline gelmiş yüzlerce ev, o molozların altında yüzlerce can... Bu acıyı, üzüntüyü ve de ihmali anlatacak kelime yok. Allah'tan depremde ölen vatandaşlarımıza rahmet, yakınlarına sabır diliyorum. Enkaz altındakilerin Allah yardımcısı olsun...
21 Ekim 2011 Cuma
Okul sorunsalı
Ne zamandır yazamadım, bilgisayarım tamirden gelmedi hala. Geri gelecek mi diye ciddi ciddi endişelenmeye başladım hatta. Bunca zaman televizyon başında şehitler için ağlamadığım zamanlarda, Özgür'ün muhasebecisinin yapıp sıvadığı şeyleri temizlemekle meşguldüm. Her şey bankanın 6 aylık mizan istemesiyle başladı. Muhasebeden gelen cari dökümlerdeki hataları görünce Özgür'le benim dudaklarımız uçukladı. Neler yoktu ki... Faktoringe kırdırılan çekler hiç işlenmeden faktoring firmasından gelen havalelerle biz sürekli borçlandırılmışız. İade alınan çekler hesaplardan düşülmeden onların yerine yapılan ödemelerle fazladan ödeme yapmışız gibi gösterilmiş. Gelen faturalar işlenmemiş, bu faturalara karşılık yaptığımız ödemelerle biz çoğu firmadan alacaklı görünüyoruz falan filan.. Buna benzer saymak bile istemediğim bir sürü akıllara ziyan yanlışlık... Ben bir mühendis olarak bu yanlışları fark edebiliyorsam muhasebe okumuş, bu işte uzman bir insanın nasıl olup ta bu hataları yapabildiğini anlayamadım.
Neyse muhasebe hesaplarından kafamı kaldırabildiğim zamanlarda ise Ömer'e okuldaki zorbalarla başa çıkabilmesi için koçluk yaptım. Bu sene okul değiştirdiler ya adaptasyon sorunları had safhada. Büyük oğlanda fazla problem olmadı ama küçüğü çok zorluk çekti. Küçücük çocukların nasıl bu kadar acımasız olabildiklerine şaşsak ta çocuğumuza kendisini korumayı öğretebilmek adına bazı acımasız taktikler vermek zorunda kaldık. En çok kendime sorduğum soru şu; bir insan çocuğunun okulda diğer çocukları hırpalayan bir zorba olduğunu nasıl fark etmez? Anlaşılan çocuğunu okula gönderen, kendi çocuğu ezilen taraf olmadıkça ilgilenmiyor okulda olanlarla. Çocuklar yapıları gereği, her zaman doğruyu olanca çıplaklığıyla söylüyorlar ama kendilerine öğreten biri olmayınca bazen söyledikleri şeylerin karşı tarafı ne kadar incitebileceğini de haliyle bilmiyorlar. Lütfen çocuklarınızla konuşun, okulda neler yaptıkları konusunda fikir edinmeye çalışın. Sizin çocuğunuzun okulda ezilen, itilip kakılan bir çocuk olmaması onun mükemmel ilişkiler kurduğu anlamına gelmiyor her zaman.
Ama çocuklar böyle büyüyor... Önce okuldaki çocuklar sizin koklamaya bile kıyamadığınız evladınızı itip kakıyor sonra da hayat. Bugün okuldaki minik zorbalarla başa çıkmayı öğrenecek ki yarın öbür gün karşısına o zorbalar, trafikte onu sollamaya çalışan araç sahibi, işyerindeki rakibi, patronu ya da ev sahibi olarak çıktığında ne yapacağını bilsin. Bir şekilde kendini korumayı öğrenemezse ileride ben yanında olmadığımda ne yapacak diye endişeleniyor insan. Anne baba olmak çok zormuş. Çocuk büyüdüğü ölçüde işin daha da karmaşıklaşıp zorlaştığını anladığınızda ise çok geç oluyor. Siz çoktan o neşeli bebeklik dönemini geride bırakmış oluyorsunuz.
11 Ekim 2011 Salı
Eski dostum
Beni bu kadar üzüşün..
Ne gidişinden,
Ne yokluğundan,
Ne de artik esirgediğin dostluğundan,
Sadece ama sadece,
Beni ben yapan,
Sendeki yansimamin yokluğundan...
Hayatımda yazdığım şiire benzer şeyler, bir elin parmaklarının sayısını geçmez. Bu yukarıdaki bundan seneler önce, yüreğimde çok ama çok derin bir iz bırakarak hayatımdan çıkıp giden bir dost için yazılmıştı. Yaşadığım üzüntüyü, hayal kırıklığını, acıyı, eksiklik duygusunu daha fazla içimde tutamayıp bu şekilde boşaltmıştım satırlara. Eski blogumda yayınlamıştım daha önce. Yeniden blog yazmaya başladığımda eski yazılarımı yeniden tarih sıralamasına koyup şurada yayınlamaya başlamıştım. Eski blogun son iki yazısını bu akşam yayınladım ve böylece eski blogumu hangi ruh hali ile kapatmış olduğumu yeniden hatırladım.
O zamanlar, bu eski dostumun beni, blogum vasıtasıyla takip ettiğini düşünmüştüm ve zaten son yazıya gelen yorumlardan biri de bu düşüncemi doğrular nitelikteydi. Ben de çileden çıkıp blogu komple silerek izimi kaybettirmek, kendimi O'na tamamen unutturmak istedim. Hala kırgındım, kızgındım ona. Detaylara girmek istemiyorum, çünkü ancak şu anda diyebiliyorum ki yaşananlar, hissedilenler sebeplerden daha önemli.
2004 yazından beri dünya gözüyle görmedim Onu. Onca zaman, artık O'na ihtiyacım olmadığına, zaman içinde ortak noktalarımızı yitirdiğimize ve artık birbirimizin hayatından tamamen çıktığımıza kendimi inandırmaya çalışmakla geçti. Zaman zaman rüyalarımda buluştum onunla. Aramıza hiçbir şey girmemiş gibi okul sıralarında oturduk yeniden. Geçen zamana ve yaşananlara inat, rüyalarımda gezdik, tozduk, eğlendik, dertleştik bunca sene. Ve her seferinde, ertesi sabah uyandığımda, kendime artık onunla arkadaş olmadığımızı hatırlatmak zorunda kaldım içim sızlayarak.
2009 kışında bir bayram günü aradı beni. Telefon numarasını telefonumun hafızasından silmiştim. Ama kendi hafızamdan silmeyi başaramamışım ki cevapsız çağrılarda numarasını görünce hemen tanıdım. Bu sefer ben aradım, çünkü arayan "O" olduğu için değil gerçekten telefonun sesini duymadığım için açmadığımı bilsin istedim. Konuştuk... Garipti... Birşeyler eksikti aramızda. Sanırım ne o beklediğini buldu, ne de ben. Sadece 1 defa daha konuştuk daha sonra. "Gelirim, görüşürüz" dedi.. Görüşmedik... Aramadık bile birbirimizi bir daha. Aramızdaki herşeyin bir anda eskisi gibi olmasını zaten beklemiyordum ama onca zaman sonra yeniden birbirimizle konuşacak cesareti ve isteği bulmuşken eski yakınlığı kuramamak kötüydü, ama ne yalan söyleyeyim, ilk ayrılık kadar koymadı bana. Çünkü ben zaten onu gözden çıkarmıştım.
"Unutmuşum" dedim. "Köprünün altından çok sular aktı" dedim. "Ortak hiç bir şeyimiz kalmamış zaten" dedim. Düşünmez oldum O'nu... "Artık küs değiliz nasılsa, Facebook'ta arkadaş bile olduk" diye içim rahatladı. Yüreğimden bir yük kalktı sanki. Çünkü insan geçmişinin koca bir parçasını, hem de sevdiği bir parçasını, koparıp atamıyor ki... Geçmişimiz olmadan biz neyiz? Kimiz? Yaşadıklarımız olmasa biz, bugünkü biz olur muyduk? Onun araması sayesinde barıştım geçmişimle, en azından içinde onun olduğu anıları yüreğimde bir sızı ve sıkıntı olmadan hatırlamayı başarır olmuştum. Ama hala içten içe kızgındım Ona, bizi bugünlere getiren kadere, darılmamızda payı olan herşeye ve herkese... "Hayat bu, bize ne getireceği, bizden ne götüreceği belli değil" dedim durdum kendimi avutmak için.
Dün gece yine rüyamda gördüm O'nu. Yine beraber yedik, içtik, güldük, eğlendik. Sabah kalktım yine içim buruk... "Madem bitti dostluğumuz, bu rüyalar da nesi?" diye soruyor insan kendi kendine. Bunca zamandan ve yaşanandan sonra neden hala rüyalarıma giriyor? Ben de giriyor muyum acaba onun rüyalarına? Kaybettiğimiz birşeyleri rüyalarımızda yeniden bulmaya çalışmak neden?
Bu duygularla yatağıma gittim bu gece, içimden Orhan Veli okumak geldi. Uzun zaman sonra açtım Orhan Veli'nin şiir kitabını ve şu satırları buldum;
MEYHANE
Madem ki sevmiyorum artık,
O halde, her akşam
Onu düşünerek içtiğim
Meyhanenin önünden
Ne diye geçeyim?..
Bu gece anladım ki artık Ona olan özlemim kırgınlığımdan baskın hale gelmiş. O zamandan beri ağlıyorum işte...
Ne gidişinden,
Ne yokluğundan,
Ne de artik esirgediğin dostluğundan,
Sadece ama sadece,
Beni ben yapan,
Sendeki yansimamin yokluğundan...
Hayatımda yazdığım şiire benzer şeyler, bir elin parmaklarının sayısını geçmez. Bu yukarıdaki bundan seneler önce, yüreğimde çok ama çok derin bir iz bırakarak hayatımdan çıkıp giden bir dost için yazılmıştı. Yaşadığım üzüntüyü, hayal kırıklığını, acıyı, eksiklik duygusunu daha fazla içimde tutamayıp bu şekilde boşaltmıştım satırlara. Eski blogumda yayınlamıştım daha önce. Yeniden blog yazmaya başladığımda eski yazılarımı yeniden tarih sıralamasına koyup şurada yayınlamaya başlamıştım. Eski blogun son iki yazısını bu akşam yayınladım ve böylece eski blogumu hangi ruh hali ile kapatmış olduğumu yeniden hatırladım.
O zamanlar, bu eski dostumun beni, blogum vasıtasıyla takip ettiğini düşünmüştüm ve zaten son yazıya gelen yorumlardan biri de bu düşüncemi doğrular nitelikteydi. Ben de çileden çıkıp blogu komple silerek izimi kaybettirmek, kendimi O'na tamamen unutturmak istedim. Hala kırgındım, kızgındım ona. Detaylara girmek istemiyorum, çünkü ancak şu anda diyebiliyorum ki yaşananlar, hissedilenler sebeplerden daha önemli.
2004 yazından beri dünya gözüyle görmedim Onu. Onca zaman, artık O'na ihtiyacım olmadığına, zaman içinde ortak noktalarımızı yitirdiğimize ve artık birbirimizin hayatından tamamen çıktığımıza kendimi inandırmaya çalışmakla geçti. Zaman zaman rüyalarımda buluştum onunla. Aramıza hiçbir şey girmemiş gibi okul sıralarında oturduk yeniden. Geçen zamana ve yaşananlara inat, rüyalarımda gezdik, tozduk, eğlendik, dertleştik bunca sene. Ve her seferinde, ertesi sabah uyandığımda, kendime artık onunla arkadaş olmadığımızı hatırlatmak zorunda kaldım içim sızlayarak.
2009 kışında bir bayram günü aradı beni. Telefon numarasını telefonumun hafızasından silmiştim. Ama kendi hafızamdan silmeyi başaramamışım ki cevapsız çağrılarda numarasını görünce hemen tanıdım. Bu sefer ben aradım, çünkü arayan "O" olduğu için değil gerçekten telefonun sesini duymadığım için açmadığımı bilsin istedim. Konuştuk... Garipti... Birşeyler eksikti aramızda. Sanırım ne o beklediğini buldu, ne de ben. Sadece 1 defa daha konuştuk daha sonra. "Gelirim, görüşürüz" dedi.. Görüşmedik... Aramadık bile birbirimizi bir daha. Aramızdaki herşeyin bir anda eskisi gibi olmasını zaten beklemiyordum ama onca zaman sonra yeniden birbirimizle konuşacak cesareti ve isteği bulmuşken eski yakınlığı kuramamak kötüydü, ama ne yalan söyleyeyim, ilk ayrılık kadar koymadı bana. Çünkü ben zaten onu gözden çıkarmıştım.
"Unutmuşum" dedim. "Köprünün altından çok sular aktı" dedim. "Ortak hiç bir şeyimiz kalmamış zaten" dedim. Düşünmez oldum O'nu... "Artık küs değiliz nasılsa, Facebook'ta arkadaş bile olduk" diye içim rahatladı. Yüreğimden bir yük kalktı sanki. Çünkü insan geçmişinin koca bir parçasını, hem de sevdiği bir parçasını, koparıp atamıyor ki... Geçmişimiz olmadan biz neyiz? Kimiz? Yaşadıklarımız olmasa biz, bugünkü biz olur muyduk? Onun araması sayesinde barıştım geçmişimle, en azından içinde onun olduğu anıları yüreğimde bir sızı ve sıkıntı olmadan hatırlamayı başarır olmuştum. Ama hala içten içe kızgındım Ona, bizi bugünlere getiren kadere, darılmamızda payı olan herşeye ve herkese... "Hayat bu, bize ne getireceği, bizden ne götüreceği belli değil" dedim durdum kendimi avutmak için.
Dün gece yine rüyamda gördüm O'nu. Yine beraber yedik, içtik, güldük, eğlendik. Sabah kalktım yine içim buruk... "Madem bitti dostluğumuz, bu rüyalar da nesi?" diye soruyor insan kendi kendine. Bunca zamandan ve yaşanandan sonra neden hala rüyalarıma giriyor? Ben de giriyor muyum acaba onun rüyalarına? Kaybettiğimiz birşeyleri rüyalarımızda yeniden bulmaya çalışmak neden?
Bu duygularla yatağıma gittim bu gece, içimden Orhan Veli okumak geldi. Uzun zaman sonra açtım Orhan Veli'nin şiir kitabını ve şu satırları buldum;
MEYHANE
Madem ki sevmiyorum artık,
O halde, her akşam
Onu düşünerek içtiğim
Meyhanenin önünden
Ne diye geçeyim?..
Bu gece anladım ki artık Ona olan özlemim kırgınlığımdan baskın hale gelmiş. O zamandan beri ağlıyorum işte...
8 Ekim 2011 Cumartesi
Mazeret izni
Geçtiğimiz ay bilgisayarıma bir haller oldu blogcum. Belki de kendisini evde bırakıp tam 1 hafta tatil yaptığım için bana trip yapıyordur, malum, hiç bu kadar ayrı kalmamıştık daha önce. Tatilden döndüğümden beri ne zaman bilgisayarımı açsam bana işlerimi halletmem için kafasına göre bir mühlet verip sonra kendi kendine kapanıyor. Ne yaptıysam olmadı. Özgür'ü ikna edip format bile attırdım ama formattan sonra baktık hala aklına esince kapanıyor, kendisine bir tane yepyeni, en orjinalinden pil bile aldım. Ama ı-ıh, orjinal pilini beğenmemiş olsa gerek yine aklına estikçe kapanma olayına girince bilgisayarımı gözyaşları içinde tamirciye uğurladım. Lütfen bana "abartıyorsun" demeyin. Ben 34 yıllık ömrümde, tamirciye gidip te eskisinden daha iyi bir durumda geri dönen bir notebook bilgisayar görmedim hiç. Doğal olarak emektar bilgisayarımın akibeti konusunda epey endişeliyim.
2 haftadır tamircide olan bilgisayarım yüzünden elim ayağım birbirine dolaştı. Özgür bana hemen bir şirket bilgisayarı tahsis etti. Beni çok sevip düşündüğü veya bunca zamandır kendisine ettiğim yardımların bir karşılığı olsun diye değil elbet. Nisan ayından beri ancak bir düzene soktuğumuz şirketin cari hesap kayıtları sekteye uğramasın diye benim hizmetime verdi bu bilgisayarı.
3 Ekim 2011 Pazartesi
Yol ve Tavuk
Haftasonu anamdan emdiğim süt burnumdan geldi desem yeridir blogcum. Öncelikle Pazar sabahı saat 10'a veli toplantısı koyan zihniyeti kınayarak başlamak istiyorum. Daha sonra da, 4. sınıf çocuğuna performans ödevi olarak, bütün bir çiğ tavuğu kesip doğrayarak eklem ve kemiklerini inceleme ödevi verenlerle devam etmek isterim.
Cumartesi Özgür "Bizim eve sadece yarım saat uzaklıkta" diyerek aldı, gezmeye götürdü bizi. Çatalca'nın köylerinde gezdik dolaştık, deniz kıyısında yemek yedik, eğlendik çocuklarla. Dönüşte hava kararmıştı. Orman yollarında, karanlığın ve yol yapım çalışmalarının etkisiyle, ve Özgür de tüm köy isimlerini birbirine karıştırınca 45 dakika sürmesi gereken yolculuk yaklaşık 2 saat sürdü. Hadımköy yönünde aldığımız 1 saatlik yolun sonunda aslında otobana çıkmayı başardık. Ama yeni yapılmış bir otobanda, zifiri karanlıkta yaklaşık 10 dakika gittikten ama tek bir elektrik direği, tabela bile görmeyip üstüne üstlük uzaktaki şehrin ışıklarının yaklaşmak yerine gittikçe bizden uzaklaştığını fark ettikten sonra Özgür'e "Korkarım bu gidişle Hadımköy yerine Gaziosmanpaşa'dan falan gireceğiz İstanbul'a" dedim. Çocuklar çoktan karanlık nedeniyle tırsmış arka koltukta sus pus oturuyorlardı. İlk bulduğumuz yerden dönüp aynı yoldan geri gitmeye çalışırken geliş istikametinden görülmesi imkansız bir tabelayı tesadüfen bulup yeniden doğru istikamete dönmeyi başardık. Yoksa gece vakti kim bilir nerelere gidecektik.
Cumartesi günü yollarda bu şekilde haşat olup Pazar sabahı da alelacele veli toplantısına katıldıktan sonra bu sefer tavuklu ödevimize geçtik. İstenildiği üzere bütün bir tavuğu oğlanlarla paramparça ettik. Her ne kadar çiğ tavuk kokusundan pek memnun kalmasalar da genelde olay hoşlarına gitti. Ben doğradıkça, ödeve koymak için tavuğun poz poz resimlerini çektiler. İşimiz bittiğinde o tavuktan başka bir şey olmayacağı için haşlamaya karar verdim. Haşladıktan sonra etleri ayrılınca kemiklerini daha iyi görüp ödevin amacına daha iyi hizmet edeceğimi düşünmüştüm. Ama haşlanmış koca bir tavukla başetmek çok zor oldu. Suyunun bir kısmıyla terbiyeli şehriye çorbası yaptım. Kemikli yerlerinden çıkan etleri iyice didikleyip bolca dereotu, taze soğan, salatalık turşusu ve süzme yoğurtla salata yaptım. Salata nefis oldu. Göğüs kısmını da ayrıca dilimleyip makarnanın yanında oğlanların önüne koydum. Sabah salatanın kalanı ekmeğin arasında sandviç olarak oğlanların beslenme çantasında yerini aldı. Ama hala koca bir kavanoz tavuk suyumuz ve haşlanmış irice bir parça tavuk göğsü duruyor dolapta. İçimiz dışımız tavuk oldu anlayacağınız. Bu elde kalanları bitirmek için daha başka ne yapabilirim? Bir fikriniz varsa çok makbule geçer.
Hafta sonu böyle geçti işte. Yine kitap falan okuyamadım. Özgür'le feci halde Game of Thrones'a sarmıştık zaten. Muhteşem bir diziydi. İlk sezonu 2 haftada izledik bitirdik. İkinci sezonun Nisan 2012'de başlayacağını öğrenmek tam bir hayal kırıklığı oldu bizim için. O zamana kadar nasıl bekleyeceğiz şimdi bilmem. Mor hırkanın bir kolu bitti. Umduğum kadar muhteşem olmadı ama fena da değil sanki. Evin içinde giyecek bir hırkam olur en kötü ihtimalle. Bu model kol üzerinde çalışmak lazım belki bir dahaki sefere daha güzel olur. Özgür'den gizli kitap siparişi verdim yine. Kelepir kitaplar içinde iki tane ilginç kitaba rastladım. Bisikletle Dünya Turu ve Dünyayı değiştiren Kadınlar. Bu sefer de Özgür'e yakalanırsam hiç değilse ödediğim fiyatı duyduğunda yırtarım diye düşündüm. Şimdilik benden bu kadar blogcum, haftasonunun yorgunluğunu atmaya gidiyorum ben.
30 Eylül 2011 Cuma
Örgü sezonu açıldı
Cuma günlerinin insana verdiği mutluluk ve hafiflik ayrı değil mi? Yine koskoca bir haftayı çocukların okul eksiklerini tamamlamaya çalışarak, oradan oraya koşturarak geçirdim. Çocukların okula başlamasının, evde kendi kendime geçirme planları kurduğum yalnız saatlerin keyfini henüz süremedim. Ne kitabımı bitirebildim ne de evin işlerini. Özgür sağ olsun, yine ev ve çocuklardan arta kalan zamanımı, işyerinin binbir türlü angarya işiyle doldurdu. Bu sabah, az yiyip kendisine bir sekreter tutmasını ya da eve ayırdığı bütçenin miktarını arttırmasını söyledim. Malum Özgür'ün talimatlarını yerine getirmek bedavaya çekilir şey değil. Beni ne kadar kaale aldı bilmiyorum. Tek ümidim, projesini yeni bitirdiği makinanın imalatına geçtiklerinde yeni bir yer gerekeceği fikri. Belki bu sayede bir dükkan tutup ofisi ve tüm ıvır zıvır evrak işlerini oraya taşır da ben de evdeki tüm o tozlu şirket evraklarından, telefon hattını faksa bağlamasından, ofis görünümlü o küçük, iç boğucu odadan ve de bana sürekli bir iş buyurmasından kurtulurum.
Havaların bir anda serinlemesi ve Ikea katalogumuzun da gelmesiyle sonbaharın geldiği kesinleşmiş oldu ve elbette bendeki örgü aşkı da yeniden depreşti, hatta tavan yaptı blogcum. Daha önce şurada bahsettiğim, yarım kalmış örgülerden oluşan koleksiyonumu yeniden ortaya çıkardım. Bu sene yarım bıraktığım tüm örgüleri bir şekilde tamamlayıp yenilerine öyle başlamak gibi ütopik bir düşüncem var. Bakalım zaman ne gösterecek. Geçen sene gövdesini örüp kollarını beceremediğim mor hırkadan başladım işe. Şurada gördüğüm bir modeldeki kol şeklini uygulamaya çalışıyorum. Eğer başarabilirsem benim için bir devrim niteliğinde olacak bu zira kolsuz ya da reglan kollu şeyler örmekten içime fenalıklar geldi. Hem bu sene azimliyim, kendime şöyle resimdeki gibi beli kuşaklı, kocaman bir hırka örmek istiyorum, inşallah kış bitmeden giyebilirim...
Bir de şu aşağıdaki modelin hastasıyım. Acaba mor ipten yapsam böyle güzel durur mu? Bakmayın öyle, mor ip fabrikası soymuş değilim(henüz). Biliyorum, kolunu bitirmeye çalıştığım da mordu... Sadece tesadüf... Hem tonları farklı farklı bu iplerin... Galiba sonbahar gelince bendeki mor renk sevdası da şiddetleniyor. Yazın mesela mavi ağırlıklı, genelde pastel renklere düşkün biriyimdir. Mor seviyoruz dediysek deli gibi sürekli mor giyen, takıp takıştıran bir insan değilim yani, içiniz rahat olsun.
26 Eylül 2011 Pazartesi
Merak ediyorum da,
Benim gibi,
Kargosunu almaya gitmek için Yurtiçi Kargo şubesinin yerini Google Earth'den bulup, gideceği güzergah üzerinde yolunu kaybetmemek için cep telefonuyla bilgisayar ekranındaki uydu görüntüsünün fotoğrafını çekip öyle evden çıkan, ama şirket kaşesini evde unuttuğu için kargoyu teslim alamadan eve geri dönen,
Oğlunun evde unuttuğu iskelet maketini ilk teneffüste okula götürmek için evden fırlayıp ipin ucunda sallanan bir iskelet maketiyle asansördeki apartman sakinlerinin ödünü patlatan,
"İnternetten dizi izleyeceğim" diye bilgisayarı televizyona bağlamaya çalışıp araya giren duvar sayısı yüzünden wireless modem salonda çekmeyince gecenin 11'inde ta arka odadan salona 20 metrelik kablo ile internet hattı çeken,
"Bu kadar laf işitmişken hayatta bunu unutmam" diye not almayarak Özgür'ün tembihlediği şeyi yapmayı yine unutup bir araba azar işiten,
Ne zaman Özgür'den gizli, internetten kitap ya da yün siparişi verse bir şekilde yakalanıp herşeyi yüzüne gözüne bulaştıran,
Yeğenleriyle birlikte toplam 4 çocuğu kahvaltı ettirip, giydirip, hazırlayıp okula vaktinde yetiştirmeyi başaran ama çocukların beslenmesine yemeklerini yiyebilmeleri için çatal kaşık koymayı unuttuğunu farkeden ve sırf bu yüzden okula fazladan bir defa daha gidip gelmesi gereken,
Ekmek almak için markete gidip ekmek hariç bir sürü ıvır zıvır alıp dönen,
İkea marka koltuğun kırılan parçasını almaya gelmekte geciken DHL yetkilisini telefonda azarlayıp resti çeken kocasının arkasından DHL'i arayıp "Eşim makina imalatçısıdır, müşteri memnuniyeti için Pazar günü bile Tunceli'ye Şırnak'a hatta Kuzey Irak'a servis yollayan insandır. Bu tip şeylere asla tahammül etmez. Bugün söz verdiğiniz gibi gelin, bu parçayı alın, yoksa bir daha kendisini ben bile tutamam. Artık DHL Genel Merkezi mi arar nereyi arar bilemem. Bu arada benim numaram şu, bir daha bu konuda beni arayın..." diyen,
Gecenin bir yarısı çocukları tuvalete kaldırmak için saat kuran, kurduğu alarmın sesiyle uyanmayı başardığında da gecenin 3'ünde tuvalete kendi gidip çocukları kaldırmayı unutarak tekrar yatıp uyuyan başka biri daha var mıdır ki?...
22 Eylül 2011 Perşembe
Sway
Geçenlerde internette Dean Martin ve Paul Anka şarkılarını ararken tesadüfen bu videoyu buldum. Sizi bilmem ama ben izlerken çok eğlendim. Tam da bir zamanlar Sezen Cumhur Önal'ın dediği gibi "kadife gibi bir ses", eh şarkı zaten güzel. Klip desen, başlı başına bir şaka gibi. Hele alttaki "cigarette in one hand, booze in the other.. how cool can a singer be?" yorumunu okuduğumda resmen koptum. Burada paylaşmadan edemeyeceğim. Sizin de gününüze renk katsın... :-)
21 Eylül 2011 Çarşamba
Okul ve börtü böcek muhabbeti
Okul açıldı bir yorgunluk, bir yorgunluk bende sormayın gitsin. E okul yeni, öğretmenleri ve arkadaşları yeni, oğlanlar okulda mahzun kalmasın diye her dakika okula gider gelirsem olacağı budur elbet. Ama blogcum öyle böyle değil yaşlanıyorum galiba. Hiç böyle yorgunluktan serilip kalmamıştım daha önce. Hele ilk gün, akşam yemeğini pişirecek halim bile kalmadı da imdadımıza bir tane çevirme tavuk yetişti. Pilav vardı, yanına bi tek salata yaptım, hazır pişmiş tavuğu da ben pişirmişim süsü verip koydum benim adamların önüne. Özgür tek söz söylemeden yedi yemeğini ama benim içim rahat etmedi, muhabbet olsun diye, "O kadar yoruldum ki valla uğraşamadım yemekle, hazır pişmiş tavuk aldım" dedim. "Farkındayım" diye cevap verdi. "Nasıl?" diye şaştım bir de salak gibi. Be kadın senin poşete tıkıp fırında kızarttığın tavukla bunun uzaktan yakından alakası var mı hele bi düşün de sonra şaşır di mi? Ama yok, yorgunluk aklımı da başımdan almış olmalı. Özgür güldü, tavuğu gösterip "Kör değiliz herhalde" dedi "Anladım yorgun olduğunu boşver" diye de ekledi. Sevinmem mi lazım yoksa sinirlenmem mi tam çözemedim ama boşverdim yorgunluktan.
Üstüne 3 gece defter-kitap kaplama işkencesine maruz kaldım. Niyeyse bizim öğretmenlerimizde, defter ve kitapları rengarenk kap kağıtlarıyla kaplanmış bir öğrencinin zihni, eğitim öğretime daha açık olur gibi bir inanış var. Tamamen şehir efsanesi bence, bir mühendis olarak henüz mantıklı bir açıklama bulamadım bu işe. Ezik ezik akşamları çayımı alıp televizyon karşısında çocukların defter ve kitaplarını kapladım. Biz öğrenci velileri olarak ne zaman bu işe bir dur diyeceğiz çok merak ediyorum. Öğretmenler bilmiyor mu sanki bir ilkokul öğrencisinin tüm defter kitaplarını annesinin ya da babasının kapladığını? Bal gibi de biliyorlar da işte bu eziyet neden onu çözebilmiş değilim. Ne oluyor yani defter kitabı kaplı olmayınca? Belki de olay şu; öğretmenler birleşti, dediler ki "Senede 9 ay bu çocuklar bize emanet. Biz koruyup kollayacağız, ana babaların içleri rahat olsun ama bunun bir bedeli olmalı elbet, diyelim ki tüm defter ve kitaplarını kaplasınlar. Anlasınlar dünyanın kaç bucak olduğunu"
Neyse bu okul eziyeti bir de Özgür'ün varlığıyla birleşti bana uykusuz geceler olarak geri döndü. O yüzden belki de bu yorgunluk durumları. Geçen gece bu zaten geç geldi eve. Bir de bizim çalışma odası olarak kullandığımız odada iş evrakları ve faturalar vs içinde eşinirken bir böcek buldu. Tabii ki o esnada ben, tahmin ettiğiniz üzere, sevdiğim bir dizinin yeni bölümünü izlemekteydim. Apar topar beni çağırdı "Çabuk gel kene buldum" diye. "Özgür deli misin? 8. katta kenenin ne işi var? Uçacak değil ya bu? Senin pantolonuna falan yapışıp gelmiştir, her gün dağ bayır gezip farklı farklı su kaynaklarına giden bir tek sen varsın aramızda" dedim. "Yok efendim geçen hafta ben sadece tek bir tesise gittim. Hiç öyle dağ, tepe, ormanlık bir yerde değil orası. Hem günde kaç kere dezenfekte ediliyor bir su tesisi haberin var mı senin? Ne işi var su kaynağında kenenin? Bu kesin dışarıdan gelmiş" dedi.
![]() |
| Kene |
Tabi ondan sonra benim dizi yalan oldu. Önce uyuyan çocukları çırılçıplak soyup iyice inceledik, herhangi bir yerlerine yapışmış kene var mı diye. Saçlarının arasına bile baktım. Çocuklarda kene bulamayınca oturduk keneler uçabilir mi diye uzun ve detaylı bir internet araştırması yaptık. Bu arada Uğur'un uykusu açıldı, bir baktım gözlüğünü de takmış gelmiş, arkamızdan ekrandaki kene resimlerine bakıyor. "Sen ne yapıyorsun burada? Gidip yatsana oğlum" dedim, ekrandan gözlerini ayırmadan "Uykum kaçtı anne" diye cevap verdi. Neyse zar zor onu ikna edip yatağına geri gönderdik ve biz araştırmaya geri döndük. Yüzlerce kene fotoğrafından ve onlarca sayfa yazı okuduktan sonra dedim ki "Özgür bu sanki keneye pek benzemiyor. Tamam hortuma benzer bir ağzı var ama bak keneye örümcekgillerden demişler bunun hiç örümceğe benzer yanı yok. Hayvanın ayakları yandan değil göğsünden çıkıyor, ön bacakları kene gibi uzun değil, fazladan 2 tane de anteni var bunun." Sonra Özgür de iyice inceledi hayvanı "Haklısın bunu 6 bacağı var bak keneler 8 bacaklıymış" dedi.
Bu arada saat gecenin 1'i olmuştu bile. O saatten sonra da kene olmak suçuyla itham edip kapalı bir kavanoza hapsettiğimiz hayvanın ne olduğunu anlayabilmek için uğraştık. Uzun çabalardan sonra evde bulduğumuz böceğin kene değil pissodes notatus da denen, uçabilen çam kültür hortumlu böceği olduğunu anladık.
![]() |
| Pissodes Notatus |
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










