Zaman zaman, bundan çok değil, iki sene önceki halime göre kendimi çok büyük aşama kaydetmiş hatta derin bir uykudan uyanmış gibi hissediyorum. Hele İzmir'deki Selen'le bugün burada oturmuş bu satırları yazan Selen arasında öyle büyük farklılıklar var ki... Karakterimden kaynaklanmıyor bu farklılık. Hala temelde, bundan 10 yıl önce neysem oyum. Sadece karakterimi oluşturan özelliklerimin artık daha keskin hatlı ve belirgin olduğunu söyleyebilirim. Bendeki en büyük farklılık artık hayatı kavrayışımda ve ona bakış açımda. Hayatın, yaradılışın amacını sorgulamıyorum artık. Çünkü biliyorum artık etrafımı kuşatan her şeyin bir oyundan ibaret olduğunu. Artık kendimi bu anlamsız illüzyona kaptırmadan yaşamaya çalışıyorum.
Eskiden marka bağımlısı, toplumsal statü düşkünü insanlara sinir olurdum, tahammül edemezdim. Yine tahammül edemiyorum ama tahammülsüzlüğüm artık acıma duygusundan kaynaklanıyor. İnsanların nasıl bu kadar kendilerini gelip geçici şeylere kaptırıp tüm hayatlarını boşa geçirdiğine inanamıyorum. Yaşamın hemen her alanında başarı bu kadar zor elde edilen, çaba harcanması gereken bir şeyken biz nasıl bir mantıkla eğlencenin, kendini hiç zora sokmadan gününü gün etmenin, bencilliğin, refahın, bu hayat oyununda bizi başarıya götüreceğini düşünüyoruz? Bir dilim ekmeğini bile diğerleriyle paylaşmaktan sakınan bir insanın hayatını zenginlik içinde yaşadığına inandığını görmek bana acı veriyor. Güzel giysilerin, paranın, malın mülkün, mücevheratın hayatta edinilebilecek en değerli şeyler olduğunu sanan insanlara baktıkça artık kızamıyorum bile, sadece onlara acıyorum.
Etrafımda boş bakan, birbirinin tıpatıp ikizi gibi giyinen, bir kumaş parçasına dünyanın parasını veren, pahalı arabalarla gezen, eğlencesi için litrelerce benzin yakan, lüks gece kulüplerinde boy gösteren insanları gördükçe içim acıyor. "Buna verilen parayla kim bilir kaç çocuk okurdu, kaç aç doyardı, kaç sokak hayvanı yuva bulurdu, kaç hastane ya da okul modern teçhizata kavuşurdu..." diye düşündükçe içime fenalıklar geliyor. İçinde yaşadığımız doğaya, ekmeğimizi veren toprağa, bize hayat veren suya, soluduğumuz havaya, dünyamızda en az bizim kadar yaşamaya hakkı olan canlılara bu kadar saygısız, hoyrat davranan insanları görmek canımı acıtıyor resmen.
Eskiden, hayatın anlamını sorgularken, bazen kendimi yalnız hissederdim. Şimdiyse kendimi bu tip insanların yanında hepten uzaylı gibi hissediyorum. Basitçe hayatın anlamının; verilen hayatın değerini bilmek ve vaktini ona göre harcamak olduğunu biliyorum artık. Ama bilginin insana her zaman mutluluk getirmediğini de öğrenmiş oldum. Olgunlaşmak öğrenmek demekse, aynı zamanda yalnızlaşmak, topluma yabancılaşmak ta olmalı o zaman. Ve hayat sanılanın aksine bize sunulmuş bir armağan değil de bir sınavsa emin olun çoğumuz bu sınavdan çaktık.






