30 Haziran 2011 Perşembe

Özeleştiri


Zaman zaman, bundan çok değil, iki sene önceki halime göre kendimi çok büyük aşama kaydetmiş hatta derin bir uykudan uyanmış gibi hissediyorum. Hele İzmir'deki Selen'le bugün burada oturmuş bu satırları yazan Selen arasında öyle büyük farklılıklar var ki... Karakterimden kaynaklanmıyor bu farklılık. Hala temelde, bundan 10 yıl önce neysem oyum. Sadece karakterimi oluşturan özelliklerimin artık daha keskin hatlı ve belirgin olduğunu söyleyebilirim.  Bendeki en büyük farklılık artık hayatı kavrayışımda ve ona bakış açımda. Hayatın, yaradılışın amacını sorgulamıyorum artık. Çünkü biliyorum artık etrafımı kuşatan her şeyin bir oyundan ibaret olduğunu. Artık kendimi bu anlamsız illüzyona kaptırmadan yaşamaya çalışıyorum.

Eskiden marka bağımlısı, toplumsal statü düşkünü insanlara sinir olurdum, tahammül edemezdim. Yine tahammül edemiyorum ama tahammülsüzlüğüm artık acıma duygusundan kaynaklanıyor. İnsanların nasıl bu kadar kendilerini gelip geçici şeylere kaptırıp tüm hayatlarını boşa geçirdiğine inanamıyorum. Yaşamın hemen her alanında başarı bu kadar zor elde edilen, çaba harcanması gereken bir şeyken biz nasıl bir mantıkla eğlencenin, kendini hiç zora sokmadan gününü gün etmenin, bencilliğin, refahın, bu hayat oyununda bizi başarıya götüreceğini düşünüyoruz? Bir dilim ekmeğini bile diğerleriyle paylaşmaktan sakınan bir insanın hayatını zenginlik içinde yaşadığına inandığını görmek bana acı veriyor. Güzel giysilerin, paranın, malın mülkün, mücevheratın hayatta edinilebilecek en değerli şeyler olduğunu sanan insanlara baktıkça artık kızamıyorum bile, sadece onlara acıyorum.

Etrafımda boş bakan, birbirinin tıpatıp ikizi gibi giyinen, bir kumaş parçasına dünyanın parasını veren, pahalı arabalarla gezen, eğlencesi için litrelerce benzin yakan, lüks gece kulüplerinde boy gösteren insanları gördükçe içim acıyor. "Buna verilen parayla kim bilir kaç çocuk okurdu, kaç aç doyardı, kaç sokak hayvanı yuva bulurdu, kaç hastane ya da okul modern teçhizata kavuşurdu..." diye düşündükçe içime fenalıklar geliyor. İçinde yaşadığımız doğaya, ekmeğimizi veren toprağa, bize hayat veren suya, soluduğumuz havaya, dünyamızda en az bizim kadar yaşamaya hakkı olan canlılara  bu kadar saygısız, hoyrat davranan insanları görmek canımı acıtıyor resmen.


Eskiden, hayatın anlamını sorgularken, bazen kendimi yalnız hissederdim. Şimdiyse kendimi bu tip insanların yanında hepten uzaylı gibi hissediyorum. Basitçe hayatın anlamının; verilen hayatın değerini bilmek ve vaktini ona göre harcamak olduğunu biliyorum artık. Ama bilginin insana her zaman mutluluk getirmediğini de öğrenmiş oldum. Olgunlaşmak öğrenmek demekse, aynı zamanda yalnızlaşmak, topluma yabancılaşmak ta olmalı o zaman. Ve hayat sanılanın aksine bize sunulmuş bir armağan değil de bir sınavsa emin olun çoğumuz bu sınavdan çaktık.

28 Haziran 2011 Salı

Çanta



Eskiden, ben daha genç bir kızken ve de henüz çoluk çocuğa karışmamışken, çantamın içi her zaman derli toplu ve düzenliydi. Lisede yatılı öğrenciydim, çantaya ihtiyacım yoktu. Üniversitede de hep sırt çantasıyla gezdim. Okul kitapları, ders notları, kalem, silgi, cüzdan, anahtar gibi zaruri şeylerin yanısıra en fazla otobüslerde okumak için bir kitap ve bir şişe su bulunurdu çantamda. Belki bazen bir paket kağıt mendil veya ruj ilave olurdu o kadar. Mezun olup çalışmaya başladığımda çantamdakilere sadece cep telefonu ilave oldu. 

Ama ne zaman evlendim çoluk çocuğa karıştım işte o zaman çantamın içi çarşamba pazarına döndü. Normal bir kadının çantasında olması gereken şeylere bir sürü  ıvır zıvır ilave oldu. Evden çıkmadan önce çanta hazırlarken aklımdan geçenler genelde şunlar oluyor;

"Koca bir paket ıslak mendil olmazsa olmaz, çünkü çocukların ne zaman nerelerini kirletecekleri belli olmuyor. 1-2 paket kağıt mendil de al oradan, her an lazım olabilir. Birinin burnu akabilir, hapşırır, üstlerine bir şeyler dökülebilir, lazım sonuçta. Çocuklar için bir kaç parça yedek kıyafet te koy dolaptan. Malum çocuk söz konusu olunca her şeye hazırlıklı ol sen.  Havanın durumuna göre çocukların şapkalarını unutma. Ne zaman su diye tutturacakları belli olmadığından bir ya da iki tane su şişesini de at çantaya. Sen sonuçta iki çocuk anasısın, biri susayınca diğeri de su istiyor öğren artık. Eh el kremi de şart. Bu ellerle mi insan içine çıkacaksın? Hadi evden çıkarken krem sürmeyi unuttun, bari çantanda bulunsun bir tane de orada burada hatır hutur ellerle insanlarla tokalaşma. Küçük oğlanın alerjik astımı var biliyorsun, acil durumlar için at onun fıs fısından da bir tane çantaya... Ne kaldı başka? Özgür'ün cüzdanı, ki bu en illet olduğum şey. Çantam var diye O'nun cüzdanını da niye ben taşımak zorundayım anlamış değilim. Ben olmadığımda nasıl taşıyorsa cüzdanını öyle taşısın işte. Ama yok, şimdi bunun için hır çıkarma. Milyon tane şey attın zaten çantaya, at onu da gitsin.  Arabayı kullanan sen değilsin ama arabanın anahtarını da koy bakalım çantana, arayıp bulacak olan sensin, çanta senin çantan ne de olsa.  Anneanne veya babaanne çocuklara çikolata mı almış, koy onu da çantaya, aman şimdi görmesinler yemekten sonra yerler..." 

Böyle böyle, benim çanta çantalıktan çıkıp bir nevi bavul halini alıyor. Zaten boyutu da seneler içinde git gide büyüdü. Bu kadar şey başka nasıl sığsın ki? Çanta sanki tuğla dolu, bir ağır bir ağır ki sormayın gitsin. Zaten her daim, ailenin hamalı olarak, her türlü alet edevatı taşımak zorunluluğundaki benim için, bu kaçınılmazdı biliyorum. Ama bunca şeyi çantasında taşıyan biri olarak artık alışveriş merkezlerinin kapısındaki güvenliğe, açıp çantamın içini göstermeye utanır hale geldim. Çantada bir ben yokum. Her türlü abuk şey benim çantamda. Çantayı gören güvenlik beni nasıl içeri salıyor anlamış değilim. Ben olsam çantasında bunca saçma şey taşıyan birisinden mutlaka şüphelenirdim.

Burada acınacak durumda olan benken, Özgür'ün çıkıp ta çantamın bu durumda olması, benim kendi tercihimmiş gibi davranması beni deli ediyor. Bazen bir şeyi arıyor, nerede olduğunu sorup ta "çantamda" cevabını alınca bana; "Ohoo hiç uğraşamam şimdi çantanda onu aramakla. Sen bul da ver bana. İnsan kendini kaybeder o çantanın içinde... cık cık cık..." demiyor mu gözüm kararıyor bazen. Ben de mi bir sorun var anlamadım gitti.  Gidip minicik bir çanta alsam kurtulur muyum acep bu utançtan?

Gezi

Pazar günü çocuklarla evin yakınındaki parka gittik. Çok güzel vakit geçirdik. Tam 3,5 saat boyunca koştuk, uçurtma uçurduk, çimenlerde yuvarlandık, yürüdük, frizbi oynadık. Uzun lafın kısası çocuklarla birlikte, çocuklar gibi eğlendik.  Parkta böylesine güzel vakit geçirdikten sonra nasıl bu kadar uzun süre doğadan kopuk yaşayabildiğimize yeniden şaştım. 








veee çocukların karıştırdığı uçurtma ipini açmaya çalışan bendeniz...

24 Haziran 2011 Cuma

Sinir, stres patlaması



Olacağı buydu. Önce taşınma arkasından babamın geçirdiği 3 ameliyat derken bünyedeki stres nihayet patlama noktasına ulaşarak, yaz ortasında kendini atkı örme ihtiyacı olarak dışa vurdu. Geçen kış ördüğüm 3 boyutlu şaldan (bknz üstteki resimdeki şal)  artan ipim vardı. Bakmayın öyle, tabi ki Yaprak Dökümü'ndeki Hayriye Hanım gibi sürekli şalla gezen bir tip değilim. Ama tatilde ya da serin yaz akşamlarında şöyle hafif bir şalın hem taşınması kolay hem de kullanımı pratik. Hazır yün atkımı makinadan yıkamak suretiyle çektirip, minik bir keçe şeridine dönüştürmüşken, bu şaldan artan iplerle  kendime bir atkı yapayım dedim. İncecik iple ve tığla atkı veya şal örmek deli işi biliyorum. Ama bünyeye iyi geliyor, ne yapayım?  Özgür'ün battaniyesi şimdilik rafa kalktı zira incecik iple atkı örmek onlarca battaniye motifini birleştirmekten daha kolay ve daha az sıcak tutuyor insanı. Hadi bana müsaade, daha örülecek yaklaşık 700m ipim ve bitirilmesi gereken bir atkım var...

21 Haziran 2011 Salı

Terapi

Son zamanlarda çok canım sıkıldı, üzüldüm, yoruldum, büyüdüm. "Yemek yemeden de olsa keşke" diye istemeye istemeye sofra kurduğum anlar, gözlerimi kapayıp herşeyi unutmak istediğim zamanlar oldu. O kadar bıkkın ve yorgun hissettim ki kendimi, canım yazı yazmak hiç istemedi. Buralara uğrayıp sizin de asabınızı daha fazla bozmayayım dedim. Babalar gününde babamın elini öpmeye hastaneye gittim. Göğsüne takılı ilaçlı su hortumu, boynundaki damar yolu ve karnındaki direne rağmen giyinip hazırlanmış bekler bulunca çok mutlu oldum. Göğüs boşluğunu yıkayan suya bakıp "Vaaay, iç dış yıkama ha!" dediğimde içtenlikle gülen gözleri beni utandırdı. "Tüm bunları yaşayan O olduğu halde böyle yürekten gülebiliyorsa, sana ne oluyor ki böyle trip yapıp duruyorsun?" dedim kendi kendime ve şöyle bir silkinme ihtiyacı duydum. Kendime hayatta güzel şeyler de olduğunu hatırlatmak istedim.


Mesela bu tavşan gibi


 Veya fırından yeni çıkmış ıspanaklı böreğin kokusu


Ya da en sevdiğim renkteki bu laleler gibi


İnce belli bardakta içilen bergamot aromalı, demli çay


Ya da bambaşka bir şey ararken bilgisayarınızın arşivinde bulduğunuz ve sizi seneler öncesine götürüveren şu fotoğraf gibi güzel şeyler de var hayatta...


17 Haziran 2011 Cuma

Uyku

Babam bugün üçüncü defa ameliyat oldu. Bu seferki öksürürken göğüs kemiklerinden birisi yerinden oynayıp kanamaya yol açtığı için... Hislerimi ve düşüncelerimi ifade edecek kelime bulmakta zorlanıyorum. Kendimi öyle yorgun hissediyorum ki... Sadece uyumak istiyorum. Uyumak, uyumak, uyumak... Babamı ameliyat önlüğü giymiş vaziyette tekerlekli sandalyede otururken, ameliyathaneye kendi ellerimle götürdüğüm o anlar hafızamdan tamamen silinene kadar, uyandığımda O'nu tekrar iyileşmiş bulana kadar uyumak istiyorum...

15 Haziran 2011 Çarşamba

Harry, Sally, Endoskopi



Dün Özgür uzun zamandır kaçındığı bir şeye nihayet teslim oldu. Endoskopi yaptırdı. Normal insanlar 5 dakikada endoskopi yaptırıp sonra da yürüyüp gidiyorlar biliyorum. Ama sizin bilmediğiniz Özgür'ün normal bir insan olmadığı. Dişçide dişinin kalıbı alınırken kusan bir insandan bahsediyoruz burada. Dolayısıyla senelerdir gözünde büyüttüğü böyle bir işlem ve de böyle alerjik ve hassas mideli bir insan bir araya gelince dün ben çok eğlendim.

Önce hastaneye giderken arabada, bana internetten okuduğu endoskopi sırasında yaşanabilecek, ölüm de dahil olmak üzere tüm terslikleri anlattı. Herhalde vazgeç dememi bekliyordu bilmiyorum. İlgiyle dinledim, dinledim sonunda baktım endoskopiyi sanki kalp ameliyatına girecekmiş gibi gözünde büyütüp herşeye ters tarafından bakıyor, ".ok vardı, internetten araştırıp herşeyi okuyacak. Endoskopiyi sen kendin yapmayacaksın sonuçta, doktor yapacak, biliyorsun değil mi?" deyince sustu.

Hastaneye gittik, sırada bekledik bir müddet. Bizden önce giren 3 hasta 5'er dakikada yaptırıp çıktılar. Sadece bir kızcağıza sakinleştirici verip yaptılar ki o da çok küçükken aynı işlemi hiç sakinleştirici olmadan yaptırdığı için deli gibi korkuyordu. Kızın bayıltılacağını öğrenince Özgür "Beni de bayıltıp yapsınlar, ben öğürmeden duramam, öğürme endoskopide en tehlikeli durummuş, yemek borusu delinebilirmiş" dedi. Bir an karşımda sanki kocam değil de oğullarımdan biri oturuyormuş gibi hissettim. "Daha neler Özgür, kaç saat oturacağız burada? Senin ayılmanı mı bekleyeceğiz bi de? Uyursun sen burada, ben gider kahvaltımı ederim valla, hiç karışmam. Hem sen o kız gibi değilsin, ben seni taşıyamam da hiç bir yere" dedim. İçeri girene dek sesi çıkmadı bir daha, içeri girerken de öyle acıklı bir bakış attı ki bana, sanırsınız son görüşmemizdi.

Neyse Özgür içeri girdi. Aradan 10 dk falan geçti beni çağırdılar. Girdim, bir baktım benimki aynı önceki kız gibi battaniye sarılmış yatıyor yatakta. "Ne oldu?" dedim dehşet içinde. Tabi aklımda o bayıltılan kızdan önceki takım elbiseli genç adam ve O'nun endoskopiden dinç adımlarla tek başına çıkıp gidişi var. Dediler ki "Sakinleştirici yaptık, çok hassas bünyesi varmış" "Hah" dedim, "Tamamdır, .oku yedik" Gittim yanına. Yatakta yatarken Özgür endoskopide olanları bana anlattı;

- Spreyi sıktılar boğazıma. Başladı boğazım şişmeye. Boğazım şişiyor, kapanacak birazdan, hortum falan sokamayacaksınız dedim. "Niye alerjin mi var ki?" dediler. Alerjim var tabi, girmeden söyledim ya dedim sonra doktor geldi şırıngadaki ilacın hepsini verdi. Sonrasında zaten soktular gırtlağıma aleti...

Sonra yattığı yerden aynı şeyi 2 kere daha anlattı. 10 -15 dk sonra oturabilir hale gelince Özgür'ü açılsın diye dışarı çıkarttım, koridordaki koltuklarda otururken içeride olanları bana 2 defa daha anlattı. Birşeyler yiyelim dedik. Kafeteryaya giderken asansörde aynı şeyi yeniden anlattı. Kafeteryada kahvaltı ederken yeniden anlatmaya başladı. Bu sefer ben dedim ki "Dur tahmin edeyim, spreyi boğazına sıkınca boğazın şişti di mi?" "Hııı, sen nerden biliyorsun?" deyince de "Eh Özgür 3 kere yatakta, 2 kere koridorda otururken, bir defa da asansörle buraya inerken anlattın ya" dedim. Hiç abartmıyorum cevabı şu oldu; "Ne asansörü, buraya asansörle mi geldik biz?" 

Uzun lafın kısası, Özgür için aynı şeyi söyleyemeyeceğim ama dün benim için çok eğlenceli geçti. Akşam eve geldiğimizde kalan son iki koliden bir tanesini boşaltırken yukarıdaki filmi buldum, oyuncağını bulmuş çocuk gibi sevindim resmen. Meg Ryan ve Billy Crystal'in oynadığı "When Harry met Sally (Harry Sally'le tanışınca)" filmi çok sevdiğim, romantik filmlerden birisidir. Uzun zamandır izlememiştim. Klasik bir sonu olan ama oldukça eğlenceli bir filmdir. Hiç izlemediyseniz şiddetle tavsiye ederim. Şimdilik bana müsaade, gidip Harry ve Sally'yi bir kere daha izleyeceğim...

11 Haziran 2011 Cumartesi

Telefon Sapığı



Geçen hafta bir akşam, babamın ameliyatı, öksürük, uykusuzluk derken, bitap düşmüş bir durumda mutfakta yiyecek birşeyler hazırlamaya çalışıyordum ki cep telefonum çaldı. Baktım tanımadığım bir sabit telefon numarası, açtım. "Efendim?" (Evet, niyeyse ben telefonu "Alo" diye değil "Efendim" diye açarım. Alo' dan daha anlamlı bulduğum içindir belki) Neyse, telefonu açmamla hışır hışır, kısık bir sesle birisi kulağıma "Seni seviyorum" diye fısıldadı. "Ben yanlış anladım herhalde" deyip, yeniden "Efendim?" dedim. Yine aynı ses, bu sefer daha yüksek bir tondan, yine "Seni seviyorum" diye fısıldadı kulağıma. Sinirlenip "Manyak mıdır nedir..." diyerek kapattım telefonu yüzüne. Mutfaktaki işlerime geri döndüm,  tam "Tüm kaçıklar da beni buluyor" diye düşünüyordum ki içeriden bir kahkaha koptu. O zaman anladım telefondakinin Özgür olduğunu. Meğer biz hastane ve ev arasında koştururken ev telefonumuz aramalara açılmış. Özgür'ün de ilk işi, ben yeni ev numarasını daha bilmiyorken beni işletmek olmuş. İşte böyle çatlak bir adamla evliyim. Bir gün elimde kalacak ama dur bakalım...

10 Haziran 2011 Cuma

Sallanıyor!



Evet sallanıyor. Yeni evin hayatımıza soktuğu yenilikler bitmiyor. Nihayet seneye 3. sınıfa geçecek olan çocuğumun ilk dişi sallanıyor. Senelerdir abisinin dökülen dişlerine iç geçirip duruyordu. Sonunda O'nun da dişleri dökülecek. Başta kendisi olmak üzere hepimiz heyecan doluyuz. Dörtgözle dişsiz kalacağı o anı bekliyoruz. 

Bu arada evimizin içinde bulunduğu, sevgili "yeni" sitemiz halen daha ufak çapta bir şantiyeye benziyor. Bugün asansörler bozuk olduğu için markete gidemedik mesela. 8 katı inmesine inerdim ama market dönüşü aldıklarımla beraber gerisin geri nasıl çıkardım bilmiyorum. O yüzden alınacakları ufak bir listeye indirgeyip babamıza sipariş vereceğiz. Akşam illa ki gelecek eve, o zaman getirsin, belki bu kadar yeni bir siteye taşınmakla iyi yapıp yapmadığımızı da yeniden düşünme şansı olur merdivenleri çıkarken.

Doğalgaz yan binada varmış. Yakında bizim binaya da gelecek diye ümit ediyoruz. Bugün gelip evin içinde boruların olduğu yerleri kırıp dökerek doğalgaz yönetmeliğine uygun birşeyler yapmaya çalıştılar. Tam olarak ne değişti derseniz, adamların gelmesiyle gitmesi arasındaki tek farkın ortalığı kaplayan  toz ve moloz yığını olduğunu söyleyebilirim. Doğalgaz bağlanana kadar evdeki tek elektrik ocağıyla insanüstü bir performans çıkardığımı bilmelisiniz. Düdüklü tencerede fasulye bile yapmayı başardım elektrik ocağında. Yalnız pilav olmadı, ne kadar uğraştıysam da hep lapa gibi oluyor. Neyse duruma elimden geldiğince isyan etmeden, Özgür'ün kafasını kırmadan uyum sağlamaya çalışıyorum işte. 

Yeni evdeki en büyük avantaj komşularımızı da yanımızda getirmiş olmamız. Özgür'ün abisi, eşi ve çocuklarıyla hemen üst katımıza taşındılar. Çocuklar daha sık birbirlerini görüyorlar. Biz de gayet mutlu mesut komşuculuk oynuyoruz. Üst komşu tanıdık olunca gidip birşeyler istemek daha kolay oluyor. Bugün markete gidemeyince ekmeği üst komşudan aldık mesela. Bu akşam cümbür cemaat, yürüyerek yakındaki parkta biraz vakit geçirmeyi planlıyoruz. Bakalım dönüş yolunda yürümek zor gelecek mi çocuklara. Ne kadar zor gelirse gelsin hepimizin daha çok harekete ihtiyacı var. O yüzden içim rahat. 

Ömer'in alerjik astımı iyi durumda. Eski halı kaplı evi terk ettik edeli öksürüğü kalmadı. Kuşlar da hala evde olmasına rağmen bir sıkıntısı yok çok şükür. O yüzden yeni evin pozitif yanları listesine (ki şimdilik çok kısa bir liste bu) bunu en başa eklemek lazım. 

Bu arada, bomba haber; babam taburcu oldu! Dün hastaneden çıktılar nihayet, ama iştahı çok azmış bu aralar. Hepimizi en çok endişelendiren şey bu. Hafta sonu seçim bahanesiyle annemlerde olacağız, malum eski evin orada oy kullanacağız. Bu vesileyle babamın da torunlarla falan belki morali yerine gelir, yeniden doğru dürüst bir şeyler yemeye başlar diye ümit ediyorum.

Neyse şimdilik durumlar böyle, babamın da taburcu olmasıyla biraz hafifledim sanki. Kendimi evime adadım. İçime Martha Stewart kaçmış gibiyim. Yeni evi daha sevecen hale getirmek için yırtınıyorum resmen. Bugünkü icraatım eski devasa balkonumuzla kıyas kabul etmeyecek yeni, düdük kadar "Fransız" balkonumuza çiçek dikmekti. Zaman içinde alışacağız elbet hem eve hem de çevreye. Neyse şimdilik benden bu kadar, bakayım asansör tamir olmuş mu...

8 Haziran 2011 Çarşamba

Son Gelişmeler...

Babam her iki ameliyatı da atlattı nihayet. Geçen hafta by-pass oldu, dün de anevrizma ameliyatı. Bugün yoğun bakımdan çıktığında inşallah geriye sadece daha hızlı iyileşmesi için elimizden geleni yapmak kalacak. 
Bu yaz 34 yaşı devireceğim ama şu son iki haftada daha bir büyüdüğümü hissettim resmen. Hayatımdaki pek çok değişimi olgunlukla kucakladım, "ah, öf" demeden zorluklara katlandım hatta hayatın bana sunduğu bu sancılı dönemden mazoşist bir zevk bile aldım. Halen daha hayatım eski dinginliğine kavuştu diyemeyeceğim dolayısıyla sakin, kurallı bir yazı yazmaya elvermiyor ruh halim. Son iki haftanın bana kattıklarını maddelemeyi daha kolay buldum. Buyrun;
  • Anladım ki insanlık ölmemiş, biz 10 ünite 0 Rh (-) kan bulabilmek için mücadele ederken, babama kan verebilmek için tüm işini gücünü bırakıp hastaneye gelen, bütün o iyi insanlar için ne kadar şükretsem azdır. Testler sonucu kan vermeye uygun olmadıklarını anlayan bazılarının yaşadıkları üzüntü ve hayal kırıklığı gözlerine yansıdığında samimiyetleri kalbimizi ısıttı. Kan veremeyenlere de bunun için minnettarız. İnsan aslında istediği zaman ne kadar yüce gönüllü olabiliyor, yeniden anladım ve umut doldum.
  • İnsanın ailesinde bu kadar yakın ve sevdiği birinin hastalanması, ciddi ameliyatlar geçirmesi meğerse insanı dağıtan, ömründen ömür götüren, perişan eden birşeymiş. Çok daha iyi anladım. İnsan kendi başına gelmedikçe bunu bu kadar iyi anlayamıyor.
  • Bizden çok daha kötü durumda olan diğer insanları gördüm, onlar için çok çok üzüldüm, daha çok şükretmem gerektiğini anladım.
  • Çapa gibi bir hastanede tüm o olumsuz şartlara rağmen çalışan, çabalayan başta doktorlar olmak üzere tüm personelin idealist, kendinden önce diğer insanları düşünen bir nevi insanüstü varlıklar olduklarına inandım. Hepsinin önünde saygıyla eğiliyorum. Özel bir hastanede 2-3 misli parayla keyif sürmek varken orada mümkün olan en fazla sayıda insana hizmet vermek için didinmek bu saygıyı hak ediyor.
  • Babam için ameliyathane kapılarında beklerken çok "çılgın proceler" üretti kafam. Çapa gibi köklü bir hastaneyi, bulunduğu yerde, ultra modern teknolojiyle yeniden inşa etmek gibi... Oraya buraya kanal açmaktan daha çılgın değil mi sizce de?
  • Ya da bir dernek kurup, yardımseverlerden para toplayıp, hayrına ülkenin dört bir yanındaki devlet hastanelerini adam etmek gibi çılgın fikirler geliştirdim. Hem hastalara hem de orada üç kuruşa çalışan idealist insanlara moral olsun diye. 
  • Bunca telaşenin ve koşturmacanın içinde evlilik yıldönümümüzü unutmayıp bir elinde çiçek diğer elinde çiğ köfteyle eve gelen kocayı da bağrıma bastım tabi. "Evlilik yıldönümüyle çiğköfte ne alaka?" diye sorgulamadım hiç.
  • Sıcak suyumuz var artık, devir-daim pompası bozukmuş, değiştirdiler düzeldi. Ama ben en çok bizden önce siteye taşınmış alt kattaki uzak doğulu aileye üzüldüm. Sorunu kimseye anlatamadıkları için kim bilir ne zamandır soğuk suyla yıkanıyorlardı...                                        
  • Babamın ameliyat durumları yüzünden hala daha yeni evimi benimseyemedim. Evde çoğu şeyi yerleştirdim, sadece 1-2 koli kaldı ortada, ama bir türlü yerleşik ev düzenine geçemedik. Hala daha evde bir göçebe havası var. Herşey her yerde, çoğu şeyin yerini ben bile bilmiyorum. Evin bazı eksikleri var ama fırsat bulup ta gidip alamadık henüz. Kendimi hala bu mahalleye bu çevreye ve bu eve ait hissedemiyorum. Halbuki eve çok yakın, yürüyüş mesafesinde muhteşem bir park olduğunu da keşfettik.
  • Geçen hafta babama kan bulmak için uğraşırken, kan merkezinin önünde incecik bi t-shirtle beklerken üşütmüşüm. Sesim kısıldı, 1 haftadır da öksürüp duruyorum. Özgür'ün aklına uyup balgam söktürücü bir ilaç içtiğim gece, ilaç aslında olmayan balgamı sökecek diye neredeyse ciğerlerim dışarı çıkıyordu öksürmekten. Uykusuzluk, öksürükten kaynaklanan halsizlik, kendimi paçavra gibi hissetmem bir yana hasta olduğum için ameliyat sonrası hastaneye babamı ziyarete gidememek te cabası. Siz siz olun ailenizde hasta biri varken akılsızlık edip kendinizi ihmal etmeyin. Siz sağlam olacaksınız ki diğerlerine destek olabilesiniz.
  • Özgür yeni evdeki bir şeyden alerji oldu. Durmadan akan burnu içinse beni suçluyor. Banyodaki tüm toz ve temizlik bezlerini kokladı, sırf onun alerjisi azdı diye töhmet altında kalmamak için yepyeni vileda paspasımı attım. Halbuki mis gibi deterjan kokuyordu. Ama kafayı taktı ya bir kere, alerjisine sebep olarak benim temizlik bezlerimin küf koktuğunu iddia edip duruyor, çenesinden kurtulmak için her şeyi yaparım. Alerjisi olduğunu bildiğim için sürekli yıkayıp özenle kurutuyorum temizlik yaptığım bezleri, yine de onca çabaya rağmen suçlanmak çok kanıma dokunuyor. Niyeyse küçük odaya yığdığı, klasörler dolusu, tozlu şirket evraklarından hiç şüphelenmemesi ise beni çileden çıkarıyor. 
Şimdilik haberler bu kadar, adsl ve telefon olayını halledebildik sonunda. Yakında eskisi gibi bloglarda boy göstereceğim inşallah.