31 Aralık 2010 Cuma

Yeni Yılın Düşündürdükleri


Bir yıl daha bitiyor ve insanda yine biten yılın bir muhasebesini yapma sorumluluğu bırakıyor ardında.  Çocukluğumu düşünüyorum yılın bu zamanında, yeni yılın gelişinin beni ne kadar heyecanlandırdığını, yılbaşı günü okuldan eve nasıl heyecanla geldiğimi falan hatırlıyorum da şimdi aynı heyecanı çocuklarımın yüzünde görmek garip bir duygu. İnsanın bir çocuğunun olması aslında yeniden çocukluğunu yaşama şansı. Onların heyecanına katılmak, çocukken gerçekleşmeyen yılbaşı hayallerini gerçek yapmak için bir şans şimdi. Böyle düşününce çok güzel geliyor ama diğer yandan insan kendi kendine "Dün ben çocuktum, şimdi çocuğum var, yarın çocuğumun çocuğu olacak ve ben ne olacağım Allah bilir.." demeden de duramıyor. 

Geçmişte annem, yılbaşı gecesi, kardeşimle benim sevdiğim yemekleri yapardı. Şimdi ben aynı şekilde benimkilerin sevdiği yemekleri yapıyorum. Onları mutlu etmek için, yeni yılın gelişi dünyanın en önemli şeyiymiş gibi davranıyorum. Yaşlandıkça belki bizim için yeni yıl, o eski parlaklığını yitiriyor. Ama çocuklarımızın mutlu olduğunu görmek için biz de onların neşesine katılıyoruz. Olgunlaşmak bu belki de. Zaman içinde büyüyüp kendi çocuklarımıza sahip olunca, hayata anne babalarımızın gözünden bakabilmeyi öğreniyoruz. Dedemin cenazesinin ardından babamı, dedemlerin evindeki büfeye yaslanmış,eski, ahşap bir transistörlü radyoya bakarken gördüğümde, yüzündeki ifade içime işlemişti ama aklından ve kalbinden geçenleri anlayamamıştım o zaman. Şimdi anlıyorum ki bana hiçbir şey ifade etmeyen o anda, babam o radyoda geçmişini görüyordu. Dedemin o radyoyu ilk alıp getirdiği günü, o radyo çevresinde yaşanan mutlu anıları, şimdi hayatta olmayan ama geçmişte bir gün o radyo çevresinde gülüp konuşan insanları hatta.

Yeni yıl tabii ki hepimiz için umutları beraberinde getiriyor. Hepimiz geleceğe dair hayaller kuruyoruz. Geçen seneye baktığımda, çok şükür içimde bir pişmanlık yok ve 2010 benim için mutlu bir seneydi diyebiliyorum. Doğal olarak sorunsuz bir yıl geçirdim diyemeyeceğim. Yaşadığımız pek çok sıkıntılı gün oldu. Kriz nedeniyle iptal olan siparişler, karşılıksız çekler, beklemeye tahammülü olmayan sabırsız borçlular ve zamanında ödeme yapmayan, yapamayan müşteriler yüzünden çok sıkıntı yaşadık. Özgür karlı bir günde sıkışık trafikte kaza geçirdi ve biz şükrettik. Kar yüzünden trafik sıkışık olduğu, sadece 15-20km hızla gidebildiği ve de bu sayede aslında senelerdir yaşadığı sıkıntıların sebebinin, tedavisi olan bir hastalığa bağlı olduğunu bu şekilde öğrendiğimiz için. Bu kadar probleme rağmen 2010 çok mutlu bir seneydi çünkü evimizde huzur vardı. Geleceğe ve 2011'e dair Allah'tan tek dileğim bu huzurun daim olması.

Problemler yaşanır, bir şekilde hallolur, her gecenin bir gündüzü vardır elbet. Ama evde huzur olmayınca mutluluk ta olmuyor. O yüzden herkese, yeni yılın huzur getirmesini dilerim. Çocuklarınızla yeniden çocuk olun, büyüklerinizi de unutmayın bu yeni yılda. Hayatta gerçekten neyin değerli olduğunu unutmadan yaşayın, mutlu ve huzurlu olun hepiniz. Sevgiler...

29 Aralık 2010 Çarşamba

Kaynak arayışı


Diş perisinden ümidi kesen bizim küçük oğlan, anlaşılan yeni kaynak arayışına girmiş. Bu uyarıyı hazırlayıp odalarının kapısına yapıştırmış. Tabii ki odalarında sigara içen falan yok, hatta evde sürekli sigara içen birisi bile yok ama çocuk işte.. Bir ümit, olur da belki odasında birisini sigara içerken yakalarsa diş perisinin intikamını toptan alacağını düşünüyor sanırım. :)

27 Aralık 2010 Pazartesi

Yumru yumru


Kendimi bildim bileli kafamda birkaç tane yumruyla yaşarım. Annemde de vardı hatta, birkaç sene önce aldırdı. Önemsiz yağ bezeleri. İşte bu lüzumsuz yağ bezeleri, geçen bir kaç sene içinde biraz daha büyüdüler. Nerdeyse birer fındık büyüklüğüne eriştiler. Bir tanesi tam kafamın tepesinde olduğundan, kafamı ne zaman dolap kapağına, rafa veya buna benzer bir yere çarpsam ille de oraya denk gelir ve de canım daha çok acır.

Geçenlerde canıma tak dedi, Özgür'e "Ben bunları aldırıcam, hem böylece kuaföre gittiğimde ucube izlenimi de bırakmam belki" dedim. O da gaza getirdi, "Git baktır bakalım" dedi. Hatta "Aldır onları da, hafifle bakalım yeni yıl gelmeden" ya da "İnşallah beyninle bağlantısı yoktur o yumruların, yoksa onlar gidince zekan da eksilecekse hiç çekemem valla"  gibi gereksiz esprilerle de günümü şenlendirdi. En nihayet bu sabah, "Sana bugün müsade ediyorum, ya kendin hallet ya da yarın ben şahsen ilgileneceğim" diye beni tehdit edince soluğu doktorda aldım. Özgür malum, ters adam. Sağlık sözkonusu olunca, hem evhamlı hem de aksi. Yakınımda istemeyeceğim türden bir negatif enerjiyle doğdum doğalı kafamda bulunan yumrularımdan kurtulmak istemedim. Apar topar gidip bir genel cerraha muayene oldum. Muayene de şu; Kafamdaki şişlikleri elledi, önemsiz yağ bezeleri olduklarını, ne zaman istersem alabileceğini söyledi.  Budur. Ben de "Bir fiyat çıkarsınlar ona göre karar vereyim." dedim.

Başıma geleceği biliyordum tabii. Gitmişim Özgür'ün zoruyla bir özel hastaneye. Beni taa kapılarda karşılamış, doktor gelene dek el üstünde tutmuşlar, aman bir ihtimam bir ilgi, görseniz gözleriniz yaşarır. İnsan kendini çok önemli birinin yakını gibi hissediyor, o kadar yani. Alet edevatım ve de basit düzeyde bir tıp bilgim olsa kendi kendime çıkaracağım yumruları kafamdan almak için 1600TL istediler.  "Doğum yapsam da bu parayı öderdim yuh be!" dedim veznedeki kıza. "Yuh be!" kısmını kendime sakladım gerçi. Üstelik buna patoloji testi falan da dahil değil. Doktor o kadar önemsiz görüyor ki kafamdaki yağ bezelerimi, test ettirmeye bile gerek görmemiş. Altı üstü lokal anestezi ile en fazla yarım saatte alıp, 1-2 dikiş atıp gönderecekleri 3 tane fındık kadar şişlik için 1600 lira!!

Sabah sabah hastanede o kadar vakit harcayıp, üstüne bir de muayene ücreti bayıldıktıktan sonra kafamdaki yumrularla mutlu olduğuma karar verip döndüm eve. Canım sıkıldı ama ne yalan söyleyeyim. En çok ta durup dururken boş yere ödediğim muayene ücretine asabım bozuldu. Neyse, biraz zaman geçsin, benim her zaman gittiğim hastanedeki cerrah hanım 3 aylık doğum izninden dönsün, yeniden bakarız artık. Ama o zamana kadar idare ederim herhalde, sonuçta 30 küsür senedir böyle yaşayıp gidiyorum. Hem bakarsınız belli olmaz, 3. çocuğu belki de bölünerek çoğalma yöntemiyle yapar ve tıp tarihine geçebilirim.


Not: Fotoğraf Kevgir'den alıntıdır.

24 Aralık 2010 Cuma

Demirbaş Müziklerim

Normalde hemen her tür müziği dinleyen bir insanım. Zaman içinde bana zevk veren her türlü müziği dinlerim, bu Beethoven'da olabilir, Orhan Gencebay'da, Dean Martin de Müzeyyen Senar da... Kısaca çok geniş bir yelpazede tuhaf bir müzik zevkim var ki bazıları bunu zevksizlik olarak bile değerlendirebilir sanırım.

Ama benim standart birkaç albümüm vardır ki onlarsız hiç yapamam. Zaman içinde kaybolur, ya da Özgür sağolsun arabanın torpidosunun üzerinde bırakılıp güneşte eriyene dek bekletilmek suretiyle dinlenemeyecek hale getirilir veya "sen çok dinledin biraz bende dursun arabada işe gidip gelirken dinlerim" masallarıyla alınıp izi kaybettirilmek suretiyle ortadan kaybolur ama ille de onlarsız  yaşanmaz, yaşanamaz. Bir şekilde ortadan kaybolsa, çok dinlenmekten teyp bantları fırlasa ya da gittiğim her yere taşımaktan cdleri çizik çizik olsa da her daim eksikliğine tahammül edilemeyip yenisi alınan albümlerdir bunlar. Hayatımın her döneminde,  zaman zaman ille de eksikliğini hissedip dinlemek istediğim, bulamayınca krize girdiğim şarkılar. Öyle ki artık bizim evde bu albümlerin bir sürü içi boş CD kutusuna rastlamak mümkündür.


Bunları belki de hayatım boyunca o kadar çok dinledim ki bir yerde hayatımın fon müzikleri oldular ve o yüzden benim için bu kadar vazgeçilmezler. Her biriyle yaşanmış o kadar çok anı vardır ki aslında her şarkı benim hayatımın bir parçasını da içinde taşır. Her dinlediğimde müziğin verdiği zevkin yanısıra, hayatımın o anlarını tekrar hatırlar ve yaşarım. Hep birlikte yaptığımız araba yolculuklarını da çok severim bu yüzden. En sevdiğimiz müzikleri alıp ailece yola koyuluruz ve arabada geçirdiğimiz zaman bizim için aynı zamanda bir nevi geçmişe yolculuğa dönüşür. Özgür'le araba yolculuğu, en sevdiğim şeylerin başında gelir bu yüzden.


İşte bu demirbaş müzik albümlerimin en başında Doğan Canku - Sonsuza Dek & Ayrılık albümü gelir. Sonra Queen'in Greatest Hits I ve II albümleri, Santana'nın Supernaturel'i, Teoman'ın Onyedi albümü, Shania Twain'in Come on Over'ı ve Manga'nın her iki albümü.  Bunlar en belli başlılarıdır.

Doğan Canku çocukluğumu, Queen lise ve üniversite yıllarımı, Shania Twain Özgür'le çıktığımız günleri, Teoman'ın Onyedi albümü Uğur'a hamile olduğum ve Ford Ka'mızla gezdiğimiz o evliliğimizin ilk günlerini, Santana ve Manga ise çocuklarla müziğin keyfine varmaya başladığımız onların o ilk bebeklik yıllarını hatırlatır bana hep.


Artık sevdiğim müzikleri dinleme krizine girip te cd kutusunu boş bulmaktan içime fenalık geldiğinden, en sonunda akıllıca bir hareket yapıp, geçtiğimiz yazın başında müzik çalar bir cep telefonu aldım. Zaten cep telefonumla, ille de bilgisayarla yapabildiğim her şeyi yapacağım diye bir derdim olmadığı için oturup düşündüm ve cep telefonuyla konuşmak dışında yapmak isteyebileceğim tek şeyin fotoğraf çekmek ve müzik dinlemek olduğuna karar verdim ve kamerası iyi bir müzik telefonu aldım. Tüm vazgeçilmez müziklerimin 8GB'lık hafızasına rahat rahat sığması hatta epeyce boş yer kalması biraz asap bozucu oldu ama en azından artık en sevgili kasedimi ya da CD'mi yazın sıcağında torpidonun üzerinde bırakıp eritti diye Özgür'le kavga etmeme gerek kalmadı. Hem de nereye gidersem gideyim müziğimi de yanımda götürüp canım ne zaman isterse dinleyebiliyorum artık. Teknolojinin gözünü seveyim.

Bu da benden size günün hediyesi

21 Aralık 2010 Salı

Yeni haftanın yenilikleri

Her ne kadar yeni haftaya çok sarsak bir başlangıç yapsam da sonradan toparladım kendimi. Dün sabah çalan alarmı kapattıktan sonra yeniden uykuya dalarak, kalkmam gerekenden tam yarım saat geç kalkmak suretiyle elimi ayağıma dolaştırmayı başardım. Kahvaltı sofrasını kurarken  bayatlamasın diye buzluğa koyduğum ekmekleri kahvaltı için önceden çıkarmayı unuttuğumu hatırladım ayrıca çocukların okul kıyafetleri de ütülenmeyi bekliyordu bir köşede. 

Kendi kendime "Pek iyi bir başlangıç olmadı bu." dediğimde Özgür gülmeye başladı halime. Sonra da beni tehdit etti, "Sıkıyorsa bu sabahki halini yaz bloguna, hep benimle dalga geçiyorsun orada" dedi. Buyurun işte yazıyorum, zaman zaman beceriksiz, uykucu bir tembel olabilirim ama en azından dürüstüm.

Beceriksiz bir başlangıçtan sonra kendimi toparladım, tam 1 ay sonunda battaniyemi bitirdim. İnanmayanlar için; buyrun bakın.


Daha sonra  Yasemin'e söz verdiğim battaniye için çalışmaya başladım. Yasemin burdan bakıp desen ve renklere müdahale edebilirsin :)



Bu arada Açlık Oyunları serisinin ikinci kitabını da bitirdim. Üçüncü kitabına başladım. Alaycı Kuş serinin son kitabı. İlk ikisi Açlık Oyunları ve Ateşi Yakalamak'tı. Konu biraz fantastik bir dünyada geçiyor. Baskıcı bir merkez (Capitol) tarafından yönetilen 12 koloni ve bu kolonilerdeki insanların yaşadıkları. Capitol tarafından senede 1 defa düzenlenen, kolonileri baskı altında tutmak amacı güden gaddar Açlık Oyunları'nın son galipleri sayesinde kolonilerin nasıl birlik olup özgürlükleri için isyana kalkışmaları vs vs. Arada ufak tefek baskı hataları çıkıyor ama genel anlamda çok akıcı yazılmış kitaplar bunlar. Tavsiye edebilirim rahatlıkla. Şöyle heyecan dolu, akıcı, elinizden bırakmak istemeyeceğiniz bir kitap aradığınızda okuyabileceğiniz bir roman. Bir de Göçebe'yi okurken böyle olmuştu bir türlü elimden bırakamamıştım. Çorba karıştırırken bile insan kitap okur mu? Bizim evde oluyor işte böyle arada...


Bu arada resimdeki masa örtüsünün buruşukluklarına bakarak ben mi yoksa masa örtüsü mü daha dertsiz anlayabilirsiniz sanırım. Fotoğrafı çektikten sonra fark ettim kusura bakmayın. Zira poşet çay bile olsa çayım soğuyor. Demleme çay keyfini akşama saklıyorum yoksa bütün günüm çay içmekle geçerdi herhalde. 

17 Aralık 2010 Cuma

Allah iyiliğini versin Diş Perisi!


Büyük oğlanın dişleri dökülmeye başladığında daha ilkokula başlamamıştı. Anaokulundan "mezun" olduğu yazdı. Yaşı küçük olunca, dişleri ilk sallanmaya başladığında korktu, dişlerinin dökülmesinin nasıl birşey olacağını bilmediği için biz de kendisini "Diş Perisi"'yle tanıştırdık. Dedik ki;
- Oğlum korkacak birşey yok, dişin acımayacak. Hem zaten dökülen her diş için diş perisi gelip sana para verecek.
- Para mı verecek ?  O.o
- Evet, dişin düştüğünde, akşam uykuya gitmeden önce bir bardağa su doldurup içine düşen dişini atacağız. Sonra gece biz uyurken diş perisi gelip senin dişini alacak, yerine para bırakacak.
- Diş perisi benim düşen dişimi ne yapacak ki karşılığında para veriyo?
- Eee... şey... Hah, yeni doğan bebeklere veriyormuş. Onların doğduğunda dişi olmuyor ya...
- İyyyy iğreeenç, benim ağzımdan çıkan dişi onlara mı takacak?
- Oğğlumm diş perisi o! Adı üstünde; Peri! Başka bebeğe vermeden önce, bir dişi sterilize etmeyi de biliyordur herhalde....(Anne bu noktada terini siler)
- Hmmmm...

Başta şüpheli karşılasa da ilk dişinin düşme heyecanı geçince bizim oğlan bunu pek benimsedi. Diş perisinin gecenin bir vakti gelip evdeki su bardaklarından diş toplaması hakkında bir daha soru sorulmadı. O zamandan beri de diş perisi, ki bu ben oluyorum, büyük oğlanın her dökülen dişi için bardağa para bırakmaya başladı. İlk dökülen dişler bilirsiniz en kötüsüdür, o öndeki 2 diş düşer düşmez çocuk bir anda kendini dişsiz bulup üzülür. Doğal olarak bizim evin hafif tombul diş perisi ön dişler için biraz daha fazla para bıraktı. Daha sonra zaman içinde büyük oğlan sırasıyla 1. sınıfı, 2. sınıfı bitirdi, 3. sınıfa başladı ama diş dökülmesi bitmedi. Bir yanda büyüğün dökülen dişleri ocağımıza incir ağacı dikerken, diğer yanda bu sene 2. sınıfa giden küçüğün dişleri, dökülmeyi bırak, daha sallanmaya bile başlamadı.

Kısacası yaklaşık 2,5 senedir, büyük oğlan dişsiz ağzıyla paraları istiflerken, bizim küçük oğlan, zavallım, hala dökülmeyen dişlerine iç geçirerek abisinin diş perisinin bıraktığı paraları toplamasını izliyor. Büyük oğlana diş perisinin kimliğini açıklamadık doğal olarak, çünkü küçük oğlanın daha bir dişi bile düşmemişken sırf yaşı büyüdü diye işin eğlencesini kaçırmasını istemedik. O da kocaman olduğu halde hala duruma uyanmadı, ya da uyandı ama para musluğunu kapatmak istemediğinden çaktırmıyor. Haliyle "diş perisi" de gittikçe cimrileşmeye başladı. Mesela dün gece düşen küçük azı dişi için bu sabah bardağa sadece 10TL bırakmış. :P

Bunun üzerine, bu sabah kahvaltıda şöyle bir konuşma geçti;
Büyük Oğlan - Bir dahaki sefer, gece kalkıp diş perisini şöyle "Heeeeeyyt!" diye uçan tekme ile korkutarak, 50TL istiycem.
Ben - Dikkat et, diş perisi sana bir tane yapıştırmasın. Yapar çünkü..
Özgür - (Bana bir bakış atarak) Ya da terlik fırlatabilirmiş,  ben öyle biliyorum
Büyük Oğlan - Onun terliği yok ki, uçabiliyo O!

Bu noktadan sonra koptum tabi gülmekten, içtiğim çay neredeyse burnumdan çıkıyordu. Demek kazık kadar olduğu halde üçüncü sınıfa giden koca çocuğum hala diş perisinin kim olduğunu bilmiyor. Bense küçüğün de birkaç dişi düşüp, diş perisinin getireceği paralarla gönlü olana kadar, tombulca, uçabilen, biraz cimri bir diş perisi olmaya devam edeceğim sanırım.Gidip özel bir kıyafet mi diktirsem, ne yapsam?

16 Aralık 2010 Perşembe

Kitaplar ve çocuklar

İki gündür büyük oğlan hasta, evde yatıyor. Yine boğazı şiş ve ateşi var. Durum böyle olunca tüm işler ertelendi ve oğluşla oturup dereceler, ateş düşürücü şuruplar ve ballı limonlu zencefil çayları eşliğinde bütün gün tembellik yaptık. O çizgi film kanallarında gezindi durdu ben de herşeyi, tüm işleri boşverip kitabımı okudum. Oğlan bahaneydi aslında kitap öyle sardı ki elimden bırakamadım resmen.

Açlık Oyunları'nı bitirdim bile. İlginç bir konusu olan fantastik macera romanıydı. Dün gece serinin ikinci kitabına başladım hatta. Aslında kışın daha kafa zorlayıcı şeyler okumayı seviyorum ama bu da arada iyi gitti. Uzun kış gecelerinde üzerinde düşünmek gereken kitaplar okumak daha kolay oluyor, yazın olduğu gibi insanın içini kıpır kıpır eden, aklını çelen güneşten mahrum kalınca, herhalde kafa daha kolay konsantre oluyor daha derin şeyler okumaya.

Hastalık nedeniyle çocuklarla daha çok vakit geçirince, insan ister istemez onların dünyasıyla daha çok haşır neşir oluyor. Bazen oğlanların oyunlarını izliyorum, çaktırmadan konuşmalarını dinliyorum da, bir an onların aralarında yarattıkları dünyaya kıkır kıkır gülerken başka bir an içimi dayanılmaz bir hüzün kaplıyor. Saçma bulabilirsiniz, ama acımasız dünyanın onların bu güzel, masum, çocuk dünyalarını ileride nasıl paramparça edip bir kenara atacağını düşündükçe ağlamak istiyorum. Keşke hep bu fotoğraflardaki gibi, onları koruyabileceğim kadar küçük kalsalar, hiç büyümeseler. İnsanların ne kadar kötü, acımasız, bencil olabileceğini hiç öğrenmeseler. Hayal ettikleri şeylerin hiç gerçekleşmeyebileceğini bilmeseler. Diş perisine hep inansalar.

Korkuyorum. Büyümelerinden ve hayatın onları da kırıp dökmesinden, yaşayacakları hayal kırıklıkları nedeniyle duygusuzlaşmalarından, ileride sorunlarıyla başa çıkabilmek için bana açılmak yerine içlerine kapanmalarından. Bir sürü şeyden işte.. Yeni doğum yaptığımda, bütün gün meme emip, altını doldurup, uyuyan bebeğimin, büyüyüp bana gülümsemesini, "Anne" demesini hayal ederken, insanların çıkıp "Bu günlerin kıymetini bil, en kolay zamanları bunlar" demelerine bir anlam veremeyip sinir oluyordum. Şimdi çok çok iyi anlıyorum. Çocuklar büyüdükçe sorunları da büyüyor ve gün gelip benim çözemeyeceğim sorunlarla boğuştuklarını izlerken, hissedebileceğim çaresizliği düşünmek bile istemiyorum.


Sanırım büyüyüp, kazık kadar birer adam olduklarında bile, ben onlara her baktığımda, bu karavan kapısındaki iki küçük çocuğu göreceğim.

14 Aralık 2010 Salı

Keyifli saatler

Önceki yazıda bahsettiğim, zamanım olsa daha çok yapmak istediklerimden bazıları...




Oyuncak köpek değil tabi, bebek battaniyesi benim eserim. :D

Bu da üzerinde çalıştığım son marifetim.

13 Aralık 2010 Pazartesi

Bir gün 30 saat olsun!

O kadar çok yapılacak şey ve de o kadar az zaman var ki artık tüm okumuş anne bunalımlarımı bir kenara bırakıp çalışmadığıma şükreder hale geldim neredeyse.

Çalışmadığım halde ev işlerine zor yetişiyorum resmen. Ben mi beceriksizim bilmiyorum, ama o kadar didindiğim halde ille de bazı işler sonraya kalıyor. Daha iyisi yapılabilir ama idare etsin böyle diyorum kendi kendime. Ama abartmıyorum, her günün yarısı topla, yıka, temizle, süpür, katla benzeri işlerle geçiyor. Alışveriş yap, yemek pişir, ödevleri kontrol et vs vs... Yapmasam olmayacak ama yapsam da kimsenin farkında olmadığı şeyler bunlar. Evde mutlaka yapılması gereken, evi ev yapan, ama kimsenin yapmaya gönüllü olmadığı tüm angaryalar.


Yuvayı dişi kuş yapar deyişi doğru ama o söz konusu dişi kuşun, sadece ev işlerini yapmaya yetecek kadar kafası çalışsa sorun olmayacak sanırım. Gel gelelim, günüm o kadar boş işlerle geçiyor ki acıyorum resmen. Okumak istediğim o kadar çok kitap, yapmak istediğim öyle çok şey, görmek istediğim öyle çok yer, öğrenmek istediğim o kadar çok şey ve de internetten araştırmak istediğim o kadar çok konu var ki kendimi çok aciz hissediyorum. Yetişemiyorum. Toz almak, çamaşır katlamak, bulaşıkları yıkamak gibi saçma sapan şeylerle vakit geçirirken hayatta gerçekten yapmak istediğim hiçbir şeyi tam yapamıyorum. 

Ne gerekiyor bilmiyorum, daha becerikli bir kadın mı, daha boşverilmiş pasaklı bir ev mi yoksa daha çok zaman mı? Çözemedim henüz.
 

10 Aralık 2010 Cuma

Sevgili Arkadaşım Böcek

Hani apartmanlarda minik böcekler olur, kimisi duvar balığı der, kimisi beton böceği, gerçek adı sanırım gümüş böceği. İnce uzun gövdeli, soluk renkli,  kafasından ve poposundan antenler çıkan bir böcek. İşte bazen bizim banyoda bunlardan tek tük görüp öldürüyordum. 

Ama son iki gündür küçük tuvaletteki böceğin dokunulmazlığı var. Onu öldürmemiz yasak, çünkü bizim küçük oğlan onunla arkadaş olmuş. İki gündür aynı böcek orada duruyorsa zaten ölmüştür bana göre ama neyse, ortalığı bulandırmayayım şimdi. Dün gece yatmadan önce diş fırçalarken yine kapıştı oğlanlar. Yok diş macununu sen aldın, yok vermedin, amma çok sıktın macunu, yok beni kenara ittin üstüm ıslandı vs vs. Nasıl beceriyorlar bilmiyorum ama diş fırçalarken ille bir sebep bulup didişiyorlar. Aksi halde uyku tutmuyor herhalde bacaksızları.

Dün gece didiştiklerinde, büyük oğlan küçüğe kızmış ve O'nu banyodaki böceğini öldürmekle tehdit etmiş. Küçük oğlan da böceğine birşey olmasın diye kendini böcekle aynı banyoya kilitlemiş. Tabi bu aşamadan sonra iş başa düştü. Büyük oğlanı sakinleştirdik, küçükten özür diledi, böceğine birşey yapmayacağına söz verdi, böylece küçük oğlan da böceğin bulunduğu banyodan çıktı, ikisini de yatırabildik sonunda.

Görüyorsunuz değil mi, ne saçma sapan sebeplerden kavga çıkarıyorlar. Evdeki en gürültülü anlar yatmadan önceki o son 15 dakika zaten. İkisini zamanında yatağa yatırdığımız an evdeki o sessizliği tarif etmenin imkanı yok. Dün akşam da yoğun bir uğraş sonucu iki çocuğu da zamanında yatırmayı başardık. Böceğin çoktan ölmüş olduğunu da artık sonra söyleriz.

7 Aralık 2010 Salı

İnsana burada bile rahat yok!


Çocuklar zamanlama konusunda beni her zaman delirtmeyi başarıyorlar. Saatlerce yanlarında oturur, çay kahve içer, öylesine bir köşede takılırım, sanki dış kapının mandalıymışım gibi benimle kimse ilgilenmez, yüzüme bile bakmazlar, ama ne zaman tuvalete veya duşa girsem ille de bana sormaları gereken herşey o zaman akıllarına gelir. Her seferinde sinirden mosmor olsam da aklıma hep Selçuk Erdem'in bu karikatürü gelir, kendi kendime gülmeden de edemem.

Aslında çıldırmamak elde değil. Kaç defa söyledim, "Bana ne soracaksanız 5 dk bekleyin ben çıkayım, ondan sonra sorun, ben duşta veya tuvaletteyken beni avaz avaz bağırtmayın, apartmana rezil etmeyin" dedim ama dinleyen kim... İlle tüm hayati konular ben meşgulken tartışılacak. Hatta anne duştayken kavga etmek, koridorda top oynamak en güvenlisi. Niye? Çünkü, gelip kızma, bağırma, topu kesmekle tehdit etme ya da kavgayı ayırma ihtimalı yok o esnada. O yüzden anne banyoya mı girdi, haydi, ne kadar yaramazlık varsa yapalım, tüm gereksiz, alakasız şeyleri o banyodayken avaz avaz bağırarak soralım, orada bile kadına 2 dakika rahat yüzü göstermeyelim. Oh! Vur patlasın çal oynasın.

Kesin böyle bir anlaşma var aralarında, çünkü bu kadarı tesadüf olamaz. Ama işte çaktırmıyorlar, biliyorlar bi emin olsam hepsini mahvedicem.  Ama dur bakalım elbet benim de günüm gelecek. Elbet bir gün bunlar da büyüyüp ergen olacaklar. Kız arkadaşları olacak, elbet o kızlar günün birinde bu evi arayacak. İşte ben o zaman ne yapacağımı çok iyi biliyorum, ama işte; intikam soğuk yenen bir yemektir.

6 Aralık 2010 Pazartesi

Yaptın gene yapacağını Oprah


Bir insan Oprah Winfrey'in Harry Potter serisi yazarı JK Rowling ile röportajını izlerken ağlar mı? Evet ben yaptım. Bazen ciddi anlamda salak olduğumu düşünüyorum. Velhasıl gerçekten ikisini sohbet ederken dinlemek yüreğimde bir şeylere dokundu ve ağlattı beni durup dururken. Aramızda tek bir ortak nokta bile olmadığı halde JK Rowling'in yaşadığı bunalımlarda bir nebze kendimi bulduğumdan mıdır nedir, yıllarca süründükten, bekar bir anne olarak 5 kuruşun hesabını yaptıktan sonra "Hayatımda kendime güvendiğim ve inandığım tek konu" dediği Harry Potter'ı yazma süreci, ilk kitabın tam 12 yayınevi tarafından reddedilmesine rağmen 13. defa denemekten çekinmemesi, ummadığı bir başarı yakaladıktan, yaşayan ilk multi milyoner yazar ilan edildikten sonra bile o programdaki mütevazi, samimi, ayakları yere basan duruşu muydu bilmiyorum ama Oprah'la ikisinin sohbeti bana çok dokundu.

Oprah, şahsen bir kadın olarak çok takdir ettiğim bir insandır. Olanca ününe, başarısına ve zenginliğine rağmen paylaşmanın tadını bilen ve bunu reklam vs için değil, içinden geldiği için yapan bir insan olduğunu düşünüyorum. Neyse bu sezon Oprah'in 25. yılı ve programını sonlandırıyor. Bu seneki programları çok çok daha özenli ve hem konukları hem de işleyeceği konuları daha titizlikle seçiyor sanırım. Dolayısıyla bu JK Rowling röportajı bence mükemmeldi.

Bu arada ikisinin ilk defa karşılaşmalarına rağmen çok iyi anlaştıklarını izlemek, röportaj ilerledikçe samimiyetlerinin kademe kademe ilerleyişini görmek te inanılmazdı. Belki be bana bu kadar dokunan buydu. Başta birbirine yabancı iki insanın bu şekilde kaynaşıp, muhabbete dalmaları, birbirlerini anlamaları ve de insan olarak birbirlerinden hoşlanmaları ve bunu an be an izlemek çok hoştu. En sonunda 20li yaşlarında bir kızın JK Rowling'in karşısına çıkıp "sen benim çocukluğumsun" demesi hikayesi zaten beni hepten kopardı. Program bittiği halde salya sümük ağladım. Bir insanın hayatına bu şekilde dokunarak bir iz bırakabilmek ne muhteşem bir şey!!

3 Aralık 2010 Cuma

Resmi tatil günüm, Cuma

Haftanın en sevdiğim gününün Cuma olduğunu söylememe bilmem gerek var mı? Zaten Cuma'yı sevmeyen yoktur herhalde. Ama benim oğlanlar okullu olduğundan beri Cumaların ayrı bir önemi var benim için.

En başta ertesi gün okul olmayacağı için okul kıyafeti kontrol zorunluluğu yok. Okul tişört ve pantolonları temiz mi, ütülü mü kimin umurunda? Temiz okul kiyafeti kalmamışsa ertesi sabaha kadar yıkanmışları kurutmaya çabalamak yok. Ertesi gün beslenmeye ne koyacağım derdi yok. Çocuklar erken yatacak, uyku saatinden önce tüm ödevler kontrol edilmeli diye bir zorunluluk yok. Yatmadan çocukları yıkayıp akça pakça yap, kulak ve tırnak kontrolünü unutma vs gibi dertler de yok. Ohh misss... Cuma geceleri bunların hepsini boşverip keyif yaptığım tek gece. Cumaları benim resmi tatil günüm.

Birazdan gidip çocukları okuldan alacağım. Okuldan eve yürürken bana okulda yaptıklarını anlatmak için yarışacaklar. Yine ufak olan, abisi sözünü kesti diye trip yapacak. Yol ortasında birbirlerine girecekler. Eve gelince birbirlerine sataşmaya devam edecekler. Ya da daha okul kıyafetlerini çıkarmadan odalarında top oynamaya ya da güreşmeye başlayacaklar. Ben kızıp bağırmaya başlayıncaya dek odalarında okul kıyafetiyle oyuna ya da didişmeye devam edecekler. Sonra yine büyük oğlan terli terli kendini tuvalete atıp, tam 40 dakika çıkmayacak. Ben akşam yemeğini hazırlamaya çalışırken küçük oğlan gelecek, önünde koca bir haftasonu olduğu halde, benim en meşgul olduğum saatte gelip ta Pazartesiye teslim edeceği ödeviyle ilgili bir şeyler soracak. Ben yemekle boğuşurken kendisiyle ilgilenemiyorum diye bir daha trip yapacak. Sonra ben yemeği yoluna koyup mutfağı şekle şemale soktuktan sonra bağırarak zorla büyük oğlanı tuvaletten çıkaracağım, üstünü değiştirmesini sağlayacağım. Yemek piştikten sonra çayı demleyeceğim ki yemekten hemen sonra içebilelim. Bu arada çocuklar üstümü başımı tırmalamaya başlayacaklar acıktık diye. Şansımız varsa, köprü trafiğine takılmazsa Özgür erken gelecek. Yemek yiyeceğiz, çocukların sevdiği bir yemek yapmışsam hele Cuma keyfimiz katmerli olacak. Sonra Özgür'le kendime ince belli bardakta birer çay koyacağım. (Bu adamı da 11 yıl sonunda çaysever biri yaptım ya gurur duyuyorum kendimle) Çocuklar ya yine o bayık çizgi filmlerinden birini açmış olacaklar ya da yine legoları salona yaymaya başlayacaklar. Hava güzelse çayımızı alıp balkon keyfi yapacağız. Soğuksa salonda karşılıklı oturup günlük olayları konuşacağız. Güzel bir dizi ya da film varsa oturup ailece seyredeceğiz. Televizyon karşısında alacağım elime örgümü ya da sudokumu. Film izlerken çocuklar yine abur cubur yemek isteyecekler bense yine ağızlarına meyve tıkıştırmaya çalışacağım.

Uyku saatini aşmaya izin var bu gece. Normalde 10'da yatıyorlar. Hoş ufak oğlan belki yine Cuma olmasına rağmen saat 10 bile olmadan koltukta uyuklamaya başlayacak. Zorla onu kaldırıp pijamalarını giymeye, diş fırçalamaya göndereceğim. Uyku iyice başına vurduğundan bana bağırıp çağırıp trip yapacak. Özgür bir köşede bize gülecek yine. Ben de O'na kızacağım "güleceğine yardım et te şunu yatıralım" diye. Saat 12 de büyük oğlanı zorla yatağına göndereceğiz. Adamı bıraksan sabaha kadar oturacak. Ama olmaz, çocuk dediğin erken yatar, uyur, büyür. Anne babası da insan sonuçta, biraz kafa dinlerler onlar da...

Çocuklar yatıp ta ev sessizleşince biz Özgür'le keyif çatacağız biraz. Gerilim korku, polisiye vs ne kadar çocukların izlememesi gereken film varsa izleyeceğiz, hiç bir şey yoksa biraz kitap okuyacağız. Yatmadan önce ben yine mahallenin manyağı olarak, gecenin bir vakti çamaşır sereceğim ve de Özgür her zamanki gibi dalga geçecek benimle. Ne yapayım? Ev küçük, gündüz serersem adım atacak yer olmuyor evin içinde, kışın zaten balkonda çamaşır kurumuyor. Mecburen gece yatmadan seriyorum, sabaha dek bayağı kurumuş oluyorlar böylece.

Ben çamaşır sererken koltukta uyuyakalan Özgür'ü dürtükleyeceğim. Yarış yapacağız kim önce yatağa girecek diye. Tabii ki yine o kazanacak çünkü benim yatmadan önce kapıyı kilitlemem, yemekleri buzdolabına koymam, çocukların üstünü bilmem kaçıncı defa örtmem gibi bir sürü işim olur. Sonra yatakta kitabımı okuyacağım iyice uyku bastırana dek. Saat geç olmuşsa çocukları zorla tuvalete kaldıracağım gece dere gelmesin diye. Ancak ondan sonra yatıp uyuyacağım inşallah güzel bir cumartesi sabahına uyanmak üzere...

İşte benim sıradan, huzurlu bir Cuma akşamım da böyle geçecek inşallah ve ben yine her anından keyif alacağım her ne kadar çocuklar aksi için yırtınsa da...

30 Kasım 2010 Salı

Çalışma(ma) Hayatı

Son birkaç günde, çok uzun zamandır görüşemediğim 2-3 farklı insanla telefonda veya yüzyüze görüşme fırsatı buldum. Ortada eğitimli ama çalışmayan bir anne olunca konu hep dönüp dolaşıp bir şekilde "Çocuklar da büyüdü, madem kendi işini yapamıyorsun neden Özgür'le beraber bir şeyler yapmıyorsun?" 'a geliyor. Son 4  günde aynı mevzuyu tekrar tekrar anlatınca bir de burada yazayım ve de konuya bir açıklık getireyim bari dedim. Merak ediliyor anlaşılan.

Malum daha önce çocuklar küçüktü, İzmir'de zaten çalışmaya fırsatım olmadı ama İzmir dosyası kapanıp ta 3 sene önce biz İstanbul'a dönünce burada yeni bir şirket kurduk. Çocuklar anaokuluna başladılar. Ben de tam evde kafamı dinlemeye başlamıştım ki Özgür tutturdu, "Sen blog yazıyordun, deneyimlisin bizim yeni şirkete uyduruk ta olsa bi web sitesi yapıver, şu an ona ayıracak daha fazla para yok zaten" dedi. Web sitesi tasarımı konusunda hiçbir fikrim olmadan blogvari bir web sitesi yaptım. Bir firmadan alan adı ve hosting hizmeti aldık, sonra yalvar yakar aynı firmaya wordpressi yüklettim, sonrasına da kardeşim yardım etti, güzel bir logo yaptı bize, bizim siteye makinalarımızla ilgili bilgileri ve fotografları yükledik de birşeye benzedi. Hatta sonunda hiç te fena olmadı bizim site.

Daha sonra Özgür, "O kadar makina dizayn ediyorum, hep yeni mezun makina mühendisi alıp işi öğretiyorum, biraz konuya vakıf olunca benim proje çizimlerimle birlikte çıkıp gidiyorlar. Sen yapacaksın benim çizimlerimi bundan sonra, başkasına proje çizdirmeyeceğim. Sen de zaten yapacak iş arıyorsun" dedi ve ben günün birinde kendimi Unigraphics kursunda buldum. Ondan sonra, Solidworks eğitimi geldi. Sonrasında ben kendimi evde kocam olacak adam için sürekli makina ve kalıp projeleri çizerken buldum. 

Bir yerde çalışan olsaydım eve gelince patrondan ve de işten kurtulacaktım, evde en azından kafam dinç olacaktı. Ama kocam aynı zamanda patronum olunca, mesela evde akşam yemeğinde "O kalıpların çizimlerini yarın bitirmen lazım çünkü tornaya iş vermek gerekiyor yarın akşam" gibi bir konuşma geçebiliyordu. Ya da tam çocukları okula bırakmış, ayağımı uzatıp kahve keyfi yapacakken hop bir telefon geliyor, "Selen, hemen o son çizdiğin kalıbın boyutların vermen lazım malzeme siparişi vericez" ya da market alışverişinin ortasındayken "Bilmem hangi parçanın parasolidini al bana mail at" diye yüksek yerden bir emir gelebiliyordu. 

Bu arada da herhalde Türkiye'nin ilk ve tek, CAD bilen tekstil mühendisi ben oldum sanırım. Özgür'ün zoruyla CAM eğitimi bile aldım ama Allah'tan CNC'lere imalat proramı yazmam gerekmedi yoksa bir de "O kadar eğitimini aldın, nasıl CNC tornaya program yazamazsın?!" diye azar işitecektim. Hep kafamda canlandırıyorum, günün birinde hayalimdeki iş için mülakata gidiyorum, adamlar bana soruyorlar "Eeee? hangi programları kullanabilirsiniz? " Ben cevap veriyorum, "Windows, MS Office programları, şey, eeee... bi de Unigraphics, Solidworks ve Edge CAM" Onlar cevap veriyorlar "Solidworks mu? ... CAM mi? ahahahaha...." ve bana bi taraflarıyla gülüyorlar....

Durum böyle olunca işyerinin saçma sapan işleri de üzerime kalmaya başladı. Bir gün arıyorlar "Şuraya ödeme yapılması lazım, internetten EFT yapar mısınız?" Ertesi gün arıyorlar "Makina fotoğraflarını filanca şirkete mail atar mısınız?" ya da "Mail adresime giremiyorum bir bakar mısınız?" En başta web sitesini ben yaptım ya üstüme yapıştı o iş. Web sitesi ve mail hesaplarıyla ne zaman bir problem olsa beni arar hale geldiler. Bir gün Özgür arayıp "Web sitesinden bilmem hangi makinanın videosunda, sondaki o 10 dklık kısmı kes at, ya da aradan kes çıkar, montajla bişeyler yap artık sen, orada bizim ortak çalıştığımız firma değil de başka bir firmanın yan ekipmanları görünüyor" deyince koptum. Kendimi kaybetmiş olabilirim zira kendimi "Yeter uleyn! Ben ne anlarım film montajından, makina imalatından? Hem evin işlerini hem de makina çizimlerini yapıp 5 kuruş bile almıyorken, üstüne üstlük seni bir de patron olarak niye çekiyorum ben?" diye bağırırken buldum.

O zamandan beridir Özgür'ün tam zamanlı proje çizim kölesi olarak işimden de istifa etmiş bulunmaktayım. Bu yaştan sonra da kendi mesleğimi yapma umudum uçup gitmiş durumda zaten. Belki günün birinde kendi cafemi açarım artık. Kısmet...

26 Kasım 2010 Cuma

Bu televizyon programları kimin için?

Günün çoğunu evde geçirenler bilirler, gündüz kuşağı televizyon programları berbattır. 2 kanal da olsa 200 kanal da olsa gündüz vakti televizyonda izleyecek birşey bulmanız yolda yürürken para bulmanızla neredeyse eşit olasılığa sahiptir. Hoş gerçi çoğu akşamlar da televizyonda birşey olmuyor ama insan yine de alışkanlık sonucu açıyor televizyonu.

Televizyona çok düşkün bir insan değilim genelde izlediğim programlar da sınırlıdır. Yerli dizilerden 1 ya da 2 tanesini izlerim. Genelde Digitürk'teki yabancı dizileri ya da varsa filmleri izliyorum en olmadı belgesel kanallarına takılıyoruz ailecek. Şahsen balıklarla ya da yabani hayvanlarla ilgili bir belgeseli Kemal Kılıçdaroğlu'nun fıtık ameliyatından ya da türban tartışmalarından daha ilginç buluyorum. Haberlerinse sadece ilk 10 dakikasını izliyorum çünkü ondan sonrası magazin programına dönüyor. Kemal Kılıçdaroğlu'nun fıtık ameliyatı için (evet taktım, çünkü çok sinir oldum) tam 15 dakika süren bir haber nasıl yapilabilir zaten anlayamıyorum. Ya da şiddetli lodos yüzünden Maltepe açıklarında batan bir ro-ro gemisi için olay yerinden bildiren muhabire bağlanıp dakikalarca haber yapmaya ne gerek var aklım almıyor. Ölen yok yaralanan yok, geminin teki kayalara oturup, yan dönüp batmış işte ne var yani bunu bu kadar anlatacak? İlk 10 dakikadan sonra haberlerde her türlü asap bozucu şeyi bulmak mümkün. Benim sinirlerim kaldırmıyor haberleri sonuna kadar izlemeyi.

Dolayısıyla bugün de aslında büyük bir beklentim olmayarak açtım televizyonu ama öğle saatlerinde televizyonda birşey bulmaya çalışırken bulduğum tuhaf programlar beni şaşkına çevirdi. Bir kanalda meşhur İngiliz aşçı Jamie Oliver Venedik kanallarında bir gondolda tiramisu yapiyordu. "Enteresan" deyip tiramisuyu yemeye başladıklarında başka kanala geçtim, bir sürü evlilik programını ve orada sanki yakın bir akrabalarının düğüne gitmişler gibi iştahla oynayan insanları, Seda Sayan'ın  programında hamilelerin kekiği ve zencefili nasıl kullanması gerektiğini anlatan İbrahim Saraçoğlu'nu geçtikten sonra baktım Petek Dinçöz Titanik film müziği eşliğinde bir havuzda yunuslarla yüzüyor. Bir başka kanalda Paris Hilton'un abuk maceralarını anlatan Simple Life dizisi, diğer bir kanalda peltek konuşan gencecik bir kız İstanbul'un meşhur restoranlarında özel yemeklerini deneyerek eleştirdiği bir program vardı. Bir sürü gündüz sohbet programını da zaplayarak geçtim, senaryo hep aynı; alanında uzman kişiler iki kelime etmeye, uzmanlıkları doğrultusunda insanları bilgilendirmeye çalışırken spiker atlıyor "Evet yufkaları da serdik şimdi ne koyacağız arasına şefim?". Belgesel kanallarından birinde fırtınalarla, diğerinde balıkçılık hikayeleriyle, başka bir tanesinde ise paranormal tecrübelerini anlatan insanlarla ilgili belgeseller vardı. Derya Baykal yine tuhaf aksesuarlarla garip kiyafetini tamamlamış oradan oraya koşturuyordu. Gittikçe tuhaflaşan programlarda gezinip adını sanını duymadığım insanlardan iç bayıcı şarkılar da dinledikten sonra koptum bir an "Bunları kim izliyor yahu?" dedim kendi kendime. Hakikaten bu programlar kime hitap ediyor? Bu programları yapanlar hiç oturup izliyorlar mı acaba çok merak ediyorum. İnsan bu kadar da aptal yerine konulmaz ki yuh!

25 Kasım 2010 Perşembe

Körolmayasıca mükemmeliyetçi yanım

Benim bu başladığım işi bitirme takıntım ne olacak bilmiyorum. Kişiliğimin körolmayasıca bir yanı başladığı her işi mümkün olan en mükemmel şekilde yapıp bitirmeden rahat etmiyor. Mesela bir şey örüyorum, arada ilmek kaçmış ya da desende bir hata yapmışım, ne kadar ilerlemiş olursam olayım o hatalı yere kadar söküp tekrar örüyorum. Örgü örüyorsam sürekli sıraları sayarım, ön ve arka parçalar, kol eksiltmeleri mutlaka eşit olmak zorundadır. Aksi takdirde hayatta içime sinmez yaptığım iş. Sırf bu huyum yüzünden bir şeyi 3 defa söküp yeniden örmüşlüğüm vardır.
Bir kitaba başladım diyelim hele de yarısını okumuşsam (şu andaki kitabımla olduğu gibi) beğenmesem de ille o kitabı bitirmeye çalışıyorum. Halbuki baktın beğenmedin, bırak bir kenara. Niye kendine işkence ediyorsun? Di mi ama? Yok! Olmuyor, yapamıyorum. Şu son okuduğum kitap yüzünden zaten içime fenalık geldi. Canım kitap okumak istiyor, ama o kitabı okumak istemiyor. Bitirmeden de yerine geri koyup başka bir kitaba başlayamıyorum, kendi kendime; "Yarısını okumuşsun zaten, gayret et bitir" diyorum. Ne oluyor bu sefer? Kitap okumak, bir zevk olmaktan çıkıp işkence halini alıyor. Ne yapacağım bu huyumla bilmem. Yine akşam oldu, yine yatağıma yatıp uykuya dalmadan önce keyifle kitabımı okumak istiyorum ama yapamıyorum. İçim sıkılıyor. Benim gibi kendi kendine işkence eden bir kişi daha var mıdır merak ediyorum...

Kendini şımartma fincanı

Herkesin benim gibi tuhaf huyları olmasını beklemiyorum ama sizin de bazı ekstra değer verdiğiniz, özel anlar için sakladığınız eşyalarınız var mıdır? Ben mesela bu fincanı çok severek almıştım ve de ne zaman şöyle keyifle tadını çıkara çıkara kahve içmek istesem hep bu fincandan içerim. Ya da hasta olduğumda, kendimi kötü hissettiğimde sanki bana güç ve moral verecekmiş gibi yine bu fincanı tercih ederim ve saçma gelebilir ama kendimi bir nebze daha iyi hissederim. Bu benim "kendini şımartma fincanım". 

Bu arada nasıl olduysa blogumda yazı karakterlerinin cins ve punto ayarını bozdum. Düzeltmeye çalışıyorum. Olası rahatsızlıklardan dolayı peşinen özür dilerim.

24 Kasım 2010 Çarşamba

İlk evimiz

Düşündüm de 11 yıllık evliliğimde tam 6 defa taşınmış ve 6 ev değiştirmişim. "Neden ev sayısı taşınma sayısıyla eşit?" diyenlere cevabım şu; çünkü 6 taşınma sonunda dönüp dolaşıp yine evlenip gelin geldiğim, ilk oturduğumuz eve geldik. İlginç değil mi?

Bundan 3 sene önce İzmir sayfasını kapatıp İstanbul'a geri dönme kararı aldığımızda önden gelip ev aramaya başladık. Yeni bir başlangıç yapıp bundan önceki emeklerini çöpe atmayı göze alarak Özgür ortağından ayrılma kararı almıştı. Ben de "Henüz yaşımız 30, yeni bir hayata başlamak için geç değil" diyerek destekledim. Yeni bir iş kurarız dedik, bundan 10 sene önce ilk işimizi kurduğumuz sanayi bölgesinde yeni bir dükkan tutup doğal olarak oraya da en yakın semtte ev aramaya başladık. Tesadüfen bir de baktık ki evlendiğimizde ilk "evimiz" dediğimiz yer yine boş ve kiralık. Hemen eski ev sahibemizi arayıp konuştuk tabii seve seve yeniden evini bize verdi, zaten dünyanın en tatlı ev sahibesi falandır herhalde.

Sonuçta onca yer değiştirip, hayatın içinde oraya buraya savrulduktan sonra yeni bir başlangıç yapmaya karar verdiğimizde yeniden gelip o ilk oturduğumuz evde yaşamak dünyanın en hoş ve mutluluk verici şeyi sanırım. Zaman içinde onca yer değiştirdik ama her seferinde ilk evimizi derin bir özlem ve sevgiyle anardık. Hiçbir zaman bu evi ve burada yaşadığımız mutlu günleri unutmadık ve kader bizi onca sene sonra yeniden orada yaşamak üzere başladığımız noktaya geri döndürdü. Yeni bir başlangıç için bundan daha iyi bir başlangıç noktası hayal bile edemezdik Özgür'le.

Bu evden ilk ayrılmamızla aslında sıkıntılarımız başlamıştı. Zaman içinde düşündüm de değiştirdiğim onca evde, hatta yaşamaktan en nefret ettiğimde bile düşününce içime bir sıcaklık veren bazı anlar hatırlıyorum.

2. evimiz hayatımızda maddi olarak en çok zorluk çektiğimiz dönemdeki evimizdi. Kocaman olmasına rağmen her zaman soğuktu, hiç güneş almazdı, rutubetliydi. Çok az yaşadık orada, 4 ay kadar. Ama geçmişe bakıp o zamanı hatırladığımda, orası en zor zamanlarımızda evimiz dediğimiz yerdi. Neler yaşadığımızı düşündüğümde hep o evde onca sıkıntıya nasıl birbirimize destek olarak göğüs gerdiğimizi hatırlarım ve içim ısınır.

3. evimiz çok neşeliydi. Özgür'ün abisiyle altlı üstlü yaşadığımız, şirin bir mahallede şirin bir evdi. Sürekli güneş alırdı, sıcacıktı. Ortamını hep sevdik ve üst kattaki komşularımızla çok güzel günler geçirdik ve bizim büyük oğlan o evde doğdu.

4. evimiz küçük bir kasabadaydı. Benim büyüdüğüm, Ömer Seyfettin'in doğduğu kasaba... İş yerini oraya taşımak maliyet açısından doğru bir seçim gibi görünmüştü ama hayatta hiçbir zaman, hiçbir şeyin planlandığı gibi gitmediğini de acı bir şekilde o evde öğrendik. Küçük oğlan da bir sürpriz sonucu biz orada yaşarken doğdu.  Geriye dönüp o evdeki anılarımı düşündüğümde büyüğün ilk doğum günü, ufak oğlanın doğuşunu ve her salı, pazardan dönüşte (o bana kızıp hayatımdan çıkıp gitmeden önce) en yakın dostumla yaptığımız biber kızartması partilerini hatırlıyorum. Kendisi hala bilmez ama o evdeki günlerimde yaşamıma renk katan yegane insan oydu herhalde. Çünkü ilk defa o evde işler tepetakla gitti, Özgür'le aramız ilk orada açılmaya başladı ve İzmir'e taşınma kararı almamızla birlikte ben 11 yıllık o en yakın dostumu kaybettim. Üniversite arkadaşımdı, bazı konularda aynı derecede olgunlaşmadığımız ortaya çıktı ve ardına bile bakmadan hayatımdan çıkıp gitti. Böylece benim için çok sarsıcı bir dönem başladı.

5. evimiz İzmir'deydi. Hayatımın en bunalımlı en kötü günlerini o evde yaşadım. Yalnızdım, eskiden en yakın dostum dediğim insan benden en fazla 4-5km uzakta yaşıyordu ama biz görüşmüyorduk. Özgür'le çok sarsıntılı günler geçirdik. Etrafımda konuşabileceğim, tanıdığım hiç kimse yoktu, sabahtan akşama 2 küçük çocukla evde, bir çift söze hasret yaşıyordum. Zaman içinde iyice dibe vurdum, kendime acıdığım günler oldu, hayatı kendime de etrafımdakilere de zehir ettim. Hayatımdaki her şey dağılma noktasına geldi, anneliğim, evliliğim, benliğim... İzmir'den belki de bu yüzden nefret ettim. Hala daha hatırlamak istemediğim bir dönemdir benim için o evde yaşadığım günler. Ara sıra düşündüğümde, o evde batan akşam güneşinin antredeki aynadan salona vuran o kızılımsı ışıklarını, sabahları taze demlenmiş bergamutlu çayın mutfağa yayılan kokusunu hatırlıyorum. Orada yaşamaktan nefret ettim ama yine de bana güzel anılar bırakmayı başarmış.

6. evimiz Özgür'le benim için yeni bir başlangıçtı. Ben kendimi toparlamaya ve bu adamı hayatımdan çıkaramayacak kadar sevdiğime karar verdim. O da depresyonda dibe vurduğu dönemde yaptıklarım yüzünden beni suçlamaktan vazgeçip, bazı hataları üstlenip yeni bir başlangıç yapmaya değeceğine karar verdi. 6. evimiz İzmir'de geçirdiğimiz en güzel günleri yaşadığımız yerdi. Her zaman o evi de oradaki günleri de sevdik. Güneşli şirin mutfağında ettiğimiz kahvaltıları, ailecek orada geçirdiğimiz zamanı ve de kendimizi dışarı atıp avare avare çocuklarla gezdiğimiz günleri hep severek anacağım. O evde sadece 6 ay kaldık. 6 ay sonunda Özgür ani bir kararla daha fazla orada, mevcut ortağıyla çalışamayacağına karar verdi. Bizim için zaten bu karar tutsaklıktan kurtulmak gibiydi. Yeniden her şeyi ardımızda bırakıp tanıştığımız, beraber okuduğumuz, aşık olduğumuz, evlendiğimiz, her köşesinde bir anımızın ve sevdiğimiz insanların olduğu şehre dönmek anlamına geliyordu ve tabi ardımıza bile bakmadan koşarak geldik.

Son evimiz başta da anlattığım gibi ilk evimiz aynı zamanda. Bu evi sevmemin pek çok nedeni var. Küçük ama kullanışlı bir ev. Yaz akşamlarındaki balkon keyiflerimiz, haftasonları yürüyüşlerimiz, annemlere yürüyerek 5 dk mesafede olması en sevdiğim yanları. Gelinliğimle asansörden çıktığım gün sanki dün gibi. Özgür'le 6 sene flört ve nişanlılık döneminden sonra bu ev, birlikte yaşamaya başladığımız ilk yer. 10 sene önce de bu evde yaşıyordum. O zamanki halimle şimdiki halim arasında dağlar kadar fark var ama işte en çok sevdiğim yanı; bu ev benim o zamanki halimi de biliyor. Tuhaf bir düşünce değil mi? Şimdi iki çocuğumla aynı evde yaşıyorum. Çocuklarımı hemen karşıdaki okula götürüyorum. Bundan 10 sene önce bunu hayal bile edemezdim herhalde.  Son üç senedir burada yaşıyorum ve de neredeyse her günü için şükrediyorum. Yaşadığım onca şey ve yerden sonra tekrar burada olmak, huzurlu olmak paha biçilemez.

22 Kasım 2010 Pazartesi

Geçti gitti

Tam 9 günlük bayram tatili de göz açıp kapayana kadar geçti gitti. Bu kadar uzun bir tatilden bile dinlenemeden çıkmayı başardım. Nasıl oldu anlatayım;

Cuma akşamından insanlar akın akın tatile gidince biz de koca İstanbul boşaldı sanıp hafta sonu soluğu Carrefour'da aldık. Bizim ufak oğlanın doğum günü hediyesini aradan çıkaralım istemiştik. Uzaktan kumandalı bir araba istedi, biz de aldık bir tane. Paket yaptırıp geldik eve ama İstanbul'un sandığımız kadar da boşalmadığını acı bir şekilde anlamış olduk.


Arefe günü bizim ufak oğlan yine kuru kuru öksürmeye başladı. Daha sinüzit nedeniyle içtiği 3 kutu antibiyotiğin üzerinden en fazla 15 gün geçmişti üstelik. O öksürdükçe Özgür'le ben daha çok gerildiğimiz için tuttuk apar topar doktora geri götürdük. Zaten bebekliğinden beri (1,5 yaşında hastanelik olduğundan beri) alerjik bir bünyesi olduğunu biliyorduk. Bu sefer kuru öksürüğe nefes darlığı da eşlik edince cümleten anladık alerjik astımı olduğunu. Zaten 1 gece önce de amcasının evinde nefesi tıkanınca yine amcasının ilacıyla açılıp biraz kendine gelmişti. Maalesef Özgür'ün ailesinde alerjik durumlar ve alerjik astım çok yaygın. Özgür bile bir defasında karpuzdan alerji olmuştu. Ne olduysa bir lokma aldığı bir karpuz dokundu, öksürmeye, hapşırmaya, gözlerinden yaş gelmeye başladı. Az daha gidiyordu adam, ve yemin ederim görmesem bir insanın karpuzdan bile alerji olabileceğine hayatta inanmazdım.


Sonuçta doktorun da onayıyla Ventolin spreyimizi alıp paşa paşa döndük evimize. Alerji testini yaptırmayı mecburen bayramdan sonraya erteledik, en azından neye alerjisi olduğunu bilsek de o etkeni ortadan kaldırsak iyi olacak. Şimdilik evde en çok şüphelendiğimiz şeyler halı zemin ve de bizim muhabbet kuşları. Halı zemin konusunda öyle hop diye bir şey yapılamadığından kuşlardan başladık. Kafes komple temizlendi, kuşlar salonun baş köşesinden mutfaktaki kalorifer peteğinin yanına geçtiler. Salonu ise bayram da geliyor diye baştan aşağı, dip bucak, derinlemesine temizledim. Haliyle azıcık pestilim çıktı ama oğlanın öksürüğü de şıp diye kesildi. Alerjisini körükleyenin ya da en azından etkenlerden en önemlisinin kuşlar olduğunu anlayınca hepimiz üzüldük tabii. Kuşları vermemiz gerekecek sanırım. Ama şimdilik evi düzenli havalandırma, süpürme, toz alma ve de kuşların kafesini 2 günde bir temizlemeyle alerjisini minimum düzeye düşürmeyi başardık.


Bayramın ilk günü, anneanneler şehir dışında olunca, babaannelere gittik biz de. Özgür'ün diğer 3 kardeşi de çoluk çombalak bize katılınca epey şenlikli ve keyifli bir bayram yemeğinden sonra bir pasta kesip Özgür'ün doğum gününü kutladık.


Bayramın 2. günü baktık bizim oğlan Cumartesi günkü doğum günü için sakladığımız oyuncak paketiyle platonik aşk yaşıyor, "Yazıktır, günahtır, nasılsa hediyesini de kendi seçti, ne olduğunu biliyor, 4 koca gün beklemesin, oynasın yavrucak" deyip izin verdik hediyesini açmasına. Çocuk hediyeyi açtı, 1 gece oynadı ve de ertesi sabah bozuldu arabası...


Bayramın 3. günü soluğu yeniden Carrefour'da aldık. İşin kötüsü oyuncağın fişini bulamadık ama yine de değiştirmek için gittik oyuncakçıya. Ben tabii ortada bozuk bir oyuncak ve de ona ait bir satış fişi olmayınca, Özgür'ün kasada psikopata bağlayacağını bildiğimden market alışverişi bahanesiyle kaçtım yanlarından. Nitekim ilk etapta "Fişi yoksa değiştiremeyiz" demişler. Özgür de fiş taşımak mecburiyetinde olmadığını Cumartesi kestikleri faturalardan adına kesilmiş olana bakıp sattıkları ürünü bulabileceklerini söylemiş. Kabul etmişler, ama kasiyer "Şimdi bu ürünü fabrikaya yollayacağız, 10 gün içinde cevap gelecek" diye başlayan bir cümle kurunca Özgür "Biz istemiyoruz o ürünü, onun yerine başka bir şey alacağız" demiş. Sanki paketi açmadan ürünün bozuk olduğu anlaşılabiliyormuş gibi kasiyer "Ama beyefendi biz ne yapacağız bunu o zaman? Paketi de açılmış bunun.." deyince Özgür kopmuş oracıkta. "Gömeceksiniz! Buraya Joker mağazasının önüne açın bir çukur, gömün, müşteri memnuniyeti için bunu yapıyoruz diye de reklamını yapın. Bir daha da dandik ürün sokmayın mağazanıza. Ben 5 liraya seyyar satıcıdan mal almadım ki..." demiş. O anda ben yanlarında olmadığım için ne kadar mutlu olduğumu ifade etmeme gerek yok sanırım. Sonuçta başka bir oyuncakla döndüler. Tabii bu sefer uğursuzluk getiriyor diye doğum gününden önce açmasına izin vermedik hediyesini.


Bayramın son günü, küçük oğlanın Cumartesi günkü doğum günü için ben kendimi ev işlerine ve kek börek pişirmeye vurdum. Özgür bendeki potansiyeli görerek şaşkına döndü. İçime şeytan girmiş gibi, daha arefe günü temizlediğim halde yeniden evin her yerini silip süpürüp parlattıktan, 3 tepsi börek, kurabiye, tuzlu kek ve kısır yaptıktan sonra tabii ki evdeki 3 adamın emeklerimi ziyan etmelerine hayatta izin veremezdim. Misafirler gelene dek "Koşmayın!", "Oyuncakları buraya getirmeyin!", "Odanızı toplayın!", "Ortalığı dağıtmayın!", "Kendinizi terletmeyin, adam gibi oturun!" gibi bilumum emir kipindeki cümlelerle üçünü de muma çevirdim. O aşamada hiçbirisi beni delirtmeye cesaret edemeyeceğinden, söylene söylene de olsa ne diyorsam yaptılar.


Doğum günümüz çok keyifli geçti. 5 kuzen evin altını üstüne getirirken biz büyükler keyifle oturup akşamın 9'una kadar sohbet ettik. Herkes gittikten sonra Özgür suratımdaki kocaman gülümsemeye bakıp "Sanırım eski haline ancak dönebildin, gülümseyebilecek kadar gevşemişsin" dedi.


Pazar gününü ise Özgür "Ya beraber film izleyeceğiz ya da ben sana org çalarım!" diye beni tehdit ettiği için film izleyerek geçirdik. Çünkü orgu daha 1-2 gün önce doğum günü hediyesi olarak aldı ve de henüz tek bir parça bile çalmayı bilmiyor. Beraber film izleme olayı bizde gerginlik yaratıyor çünkü Özgür film izlemeye bayılıyor. Ama film zevki berbat. Ne zaman DVD kiralamaya gitse ne kadar mantar aksiyon filmi varsa alıp geliyor ve ben daha filmin kapağına bakıp "Ben izlemem bunu, sen kendin tak, izle" deyince de çok bozuluyor. Filmleri ben seçersem de her seferinde filmin ortasında uyuyor. O yüzden bu film izleme konusu bizim evde bir kavga konusu olabiliyor. Ama şansıma bu bayram tatilinde güzel filmler seçmiş. E film izlemeye uzun süre ara vermenin faydası da bu sanırım. O sürede epey güzel film çıkıyor. Çocuklar doğdu doğalı biz sinemaya gitmek nasıl bir şeydi unuttuk. Çocuklarla gittiğimiz filmler de "Köfte yağmuru" gibi saçma sapan filmler olabiliyor maalesef. O yüzden sinema filmlerini epey geriden takip ediyoruz. Geç te olsa Inception, Robin Hood ve de Son hava bükücü Avatar'ı, çocuklarla da Ejderhanı Nasıl Eğitirsin 'i izledik, hepsi güzeldi, bayram tatilinden geriye izlediğim filmler yanıma kar kaldı.

19 Kasım 2010 Cuma

Mini detay 1

Çocuklarla birbirimize sarılmış televizyon izlerken en sevdiğim şeylerden biri de, bazen elimi yakalarından içeri sokup avucumu çıplak göğüs kafeslerinin üzerine koymak. Nefes alıp verdiklerinde inip kalkan minyatür göğüs kafeslerini ve o ufacık göğüs kafeslerinin içinde atan minik kalplerini avucumun içinde hissetmek. Avucumun altında atan o minik kalpler benim için öyle tarif edilemez bir mutluluk ve huzur kaynağı ki, kelimelerle anlatamam.

Böyle anlarda o ufacık kalpleri ultrasonda ilk gördüğüm anları hatırlıyorum ve zamanın bu kadar hızlı avucumuzdan akıp gitmesine şaşırıyorum. İçim burkuluyor. Bebekliklerinde onların bana en çok ihtiyaçları olduğu zamanlarda, kendi salak bunalımlarımda kendimi kaybettiğim o günleri hatırlıyorum ve yüreğim sızlıyor. Asla kendimi affedemeyeceğim bu konuda sanırım. Ama en azından artık hayatın içindeki o özel anlara tutunmayı öğrendim. Bazı zamanlar oluyor, bana bakışları, kahkahaları ya da o çocukça sevinçle parlayan gözleri beni kendime getiriyor. O anı, Onların o zamanki görüntülerini, o anki duygularımı kafama, yüreğime kazımaya çalışıyorum. Öleceğim güne dek hatırlamak istediğim anları saçma sapan nedenlerle kaçırıp yeniden pişman olmaktan korktuğum içindir belki.

Ne kadar gurur verici olduğu tartışılır ama artık daha aklı başında bir anneyim sanırım. Keşke bir de zamanı geriye almayı becerebilseydim...

12 Kasım 2010 Cuma

Al sana güzel hayat!

Dünkü mutlu mesut yazımdan sonra, uzun zamandır görmezden geldiğim, yatak odasının bir köşesinde duran, "ütülenecek çamaşır dağı" bu sabah büyük bir gürültüyle infilak ederek ortalığı savaş alanına çevirmek suretiyle bana hakettiğim dersi verdi. Böylece hala yapılacak iş varken keyif çatmanın "karma" tarafından yanıma kar bırakılmayacağını acı bir şekilde öğrenmiş oldum.

En çok bozulduğum şeyse 21 yüzyılda olduğumuz, hemen her şeyin kolayını bulduğumuz halde hala şu ütü olayında zerre kadar yol alamamış olmamızdır. Hala daha büyük ninelerimizden kalma yöntemle, sıcak bir aleti buruşuk çamaşıra sürtmek suretiyle, ütü yapıyoruz ki benim hayatta yapmaktan en nefret ettiğim ev işi olarak kayda geçmiştir.

Bir tek ben mi böyle düşünüyorum bilmiyorum ama bir insanın saatlerini buruşuk çamaşırları düzelterek harcaması bence modern çağın en büyük zaman israfı. Hele de bunu istemeyerek, mecbur olduğu için yapması resmen işkence. Bana en çok koyan da bu işte. Evde bu konudan sorumlu tek kişinin evin hanımı olarak görülmesine ise toptan isyanım var. Herkesin arkasını topla, evi temizle, yemek pişir, çamaşırları yıka, alışveriş yap, çocukları okula götür getir, çocukların ödevlerini kontrol et üstüne üstlük boş zamanlarında da tüm ailenin giysilerini sen ütüle. Olacak iş değil!

Tüm evin işini yapmaya razıyım, "ev hanımı olmak için mi o kadar okudum?" diye de şikayet etmeyeceğim artık söz, ama yeter ki şu lanet ütü olayından beni muaf tutun. :(

11 Kasım 2010 Perşembe

Hava güzel, hayat güzel

Bugün çok güzel bir gün. Havalar güzel gidiyor, çocuklar okuldayken, öğlen kahvemi balkonda içebiliyorum. Son zamanlarda hamile bir arkadaşım için bebek battaniyesi örüyordum. Battaniye bittiği halde uygun bir kenar motifi bulamadığımdan sürünüyordu örgü sepetimde. Geçen gün, Özgür'den gizli hazinemi, yünlerimi eşelerken, dolabın diplerinde hamileyken ördüğüm minik battaniyeyi buldum ve onun kenar motifini bu yeni ördüğüme uygulamaya karar verdim. Çok ta güzel oldu. Bitirince bir fotoğrafını koyarım meraklıları için.

Bu arada bir kaç gündür internette örgü motiflerine bakarken kendimi kaybediyorum. Galiba bu bitince bir tane de kendimize diz battaniyesi gibi birşey öreceğim. Malum bizim evin erkekleri televizyon karşısındaki koltukta uyumaya bayılıyorlar.

Bugün Carrefour'dan bunları aldım. Hepsini güzelce ekip mutfak penceresinin önüne koydum. Heyecanla bekliyorum bakalım ne zaman çıkacaklar. Ah bir de güneşli bir evim ve de kendime ait bir bahçem olsa neler yapacağımı ben biliyorum ama neyse, kısmet...

İzmir'de çiçeklerimin yanısıra koca bir saksıda da nanelerim vardı balkonumda. Nane, dereotu, fesleğen zaten en sevdiğim ve yemeklerimde sürekli kullandığım otlar. Ama ben şahsen maydonozdan nefret ederim, Özgür de nasıl olduysa bu konuda benimle hemfikir ki anlaştığımız yegane nokta da bu olabilir. Neyse ikimiz de maydonoz sevmediğimizden haliyle çocuklara yedirmek te aklıma gelmedi. Çünkü normalde marketten nane, dereotu yanısıra maydanoz da alıp dönen biri hiç olmadım. Hal böyle olunca çocukları maydonozla tanıştıran annem oldu. Hatta bir keresinde bizim ufak oğlan anneannesinin yaptığı maydonozlu köftelere bakıp şaşkınlıkla "Anneanne köfteye neden ıspanak koyduunn?" diye çığlığı basmıştı da annem çocuğumu hala maydonozla tanıştırmadığım için beni ayıplayarak oğluma "Onlar ıspanak değil, maydonoz evladım" dedi. Ben sanırım ağzımla kuş ta tutsam asla annem kadar becerikli ve hamarat olamayacağım. Onun için, markete gidince almak nasılsa hiç aklıma gelmediğinden, maydonozlarımı evde yetiştireyim bari de çocuklardan isteyen olursa yesin gönül rahatlığıyla dedim. Dolayısıyla inşallah bu mutfak bahçesi olayı iyi olur da ben de annemden birkaç artı puan toplarım.

Bir de son zamanlarda takip ettiğim bir blog sayesinde gaza gelip merdiven çıkmaya ve günde 2-2,5lt su içmeye başladım ve bir haftada 1,5 kilo vermişim bile. Çok mutlu oldum. Aynen devam edeceğim bakalım. Şimdilik sabahları çocukları bıraktıktan sonra beni eve kan ter içinde dönmüş görünce Özgür dalga geçiyor. Ama azimliyim devam edeceğim merdiven çıkmaya, hem birkaç kilo daha verirsem O'na dönüp kendi göbeğiyle dalga geçmesini söyleyebilirim.


Bu aralar okuduğum kitapsa işte bu. İyi başlamıştı ama şimdi biraz sıkıcı olmaya başladı, çakıldım kaldım. İnsan tad almayınca da okumaya devam etmek için içinde istek olmuyor doğal olarak. Bu yakınlarda bitirebilirsem okumaya değer mi değil mi söylerim size.

Şimdilik benden haberler bu kadar. Gidip balkonumda, yeni muftak bahçeme nazır kahvemin tadını çıkaracağım. :)

10 Kasım 2010 Çarşamba

Doğum günü ayı

Kasım ayı geldi yine benim stresim başladı. Benim ufak oğlanla evin en kocaman oğlanı -eşim oluyor kendisi- Kasım ayında, 4 gün arayla doğdukları için beni ufaktan bir sıkıntı basmaya başlıyor bu ayın başında. Oğlanın doğum günü hiç sorun değil. Alıyoruz en son istediği oyuncağı mutlu mesut bir sene geçiriyor. Ama Özgür'e hediye alma fikri bile beni çok yoruyor.

Çünkü adam aldığım hiçbirşeyi beğenmiyor. Dolayısıyla kullanmıyor ve de bir süre sonra nerede olduğunu bile hatırlamıyor. Yeni evlendiğimizde böyle şeyleri çok takıyordum. Ben hediyelere önem veririm. Hediye almayı da çok severim ve bana hediye edilen şeyleri çok istisnai bir durum olmadıkça atmam, saklarım. Birinin seni düşünüp, birşeyler almak için vakit harcaması, seni mutlu etmek için bir çaba göstermesi bile bence bu devirde önemli ve güzel birşey. Sırf bu bile bence bir hediyeyi saklamaya yetecek bir sebeptir. İşte ben böyle düşünüp davranırken, aldığım hediyeyi Özgür beğensin, tepe tepe kullansın diye kendimi paralarken O'nun bunu hiç takmaması, hatta ve hatta benim günlerce üzerinde düşünüp beğeneceği ümidiyle aldığım şeyleri zaman içinde kaybetmesi beni her zaman deli etmiştir.

Neler neler denemedim. Zaman içinde zerre kadar değer verip saklamaya bile tenezzül etmediği hediyelerimden bazıları,

- El emeği göz nuru, daha nişanlı bile değilken,birlikte çıkarken kendisine ördüğüm bere.
- Braveheart filminin orjinal posteri. (üniversitedeyken gidip hayran kalmıştık filme, sonra uzun süre kendisi aradı almak için bulamadı, ben alıp hediye ettim ama bir kere bile açıp duvarına falan astığını sanmıyorum, zaten evlendikten sonra çeyizinden de çıkmadı :P)
- Zamanında epey bir para bayıldığım çok şık ve güzel desenli bir fincan
- Çalışmaya başladığımda ilk kazandığım parayla aldığım şık bir dolmakalem (ilk kazanılan parayla alındığı için kullanmasa da en azından insan saklar hatıra olarak, bilsem o parayla kendime birşey alırdım)
- Bilimum kısa ve uzun kollu gömlek çeşitleri
- Benim hayran kaldığım, önden fermuarlı bir yün hırka
- Yine kendi ellerimle ördüğüm, reglan kollu gören herkesin hayran kaldığı lacivert üzeri kar tanesi desenli hırka
- Gömlek ve kot pantolonla giysin diye yine benim ördüğüm süeter

Liste böyle uzayıp gidiyor ama bu adamın huyu hiç değişmiyor. Tam tersine ben ona vermek için hediyesiyle ne kadar uğraşırsam ne kadar kafa patlatırsam O'nun için o kadar az şey ifade ediyor.

Evliliğimizin ilk yıllarında bu çok canımı sıkıyordu. Sırf bu yüzden kavgalar bile ettiğimiz oldu. Ama zaman içinde, beraber geçirdiğimiz 17 sene (6 sene flört ve nişanlılık dönemi ve de 11 sene evlilik) ve 2 çocuktan sonra, benliğimizdeki son romantik duyguları da bünyeden atıp kurtulduktan sonra böyle şeyleri kafaya takmamayı öğrendim. Kasım ayı başında yine içimdeki canavar uyanıp "Bu sefer farklı birşeyler yapsam... " ya da "Bu defa gerçekten sevebileceği birşey bulabilir miyim acaba?" diye bir düşünmeye başlıyorum. Sonra silkinip kendime geliyor ve yine garanti yolu izliyorum. Doğum gününde ya en sevdiği yemeği pişirip sürpriz yapiyorum, ya da aile içinde bir pasta eşliğinde küçük bir kutlamayla garanti bir hediye (mesela zaten senelerdir kullanmakta olduğu parfümden bir şişe) verip sıyrılıyorum işin içinden.

Bir nevi beraber büyüdükten sonra böyle bir rahatlık oluyor işte ilişkinizde... Kendi doğum gününüzde bile "Hediye istemiyorum, onun yerine kendime yeni kitap siparişi vericem, haberin olsun sonradan laf söylemek yok" diyebilme özgürlüğünüz oluyor böylece. Kimilerine bu durum çok berbat gelebilir ama ne yapayım, beni bu hallere getirenler utansın.

4 Kasım 2010 Perşembe

Erkekler ve alışveriş


Neden erkekleri ev için birkaç parça birşey almaya yolladığınızda hep abuk sabuk şeylerle eve dönerler? Mesela "Ekmek ve yumurta al" dersiniz o gider ekmek ve yumurtanın yanısıra bi poşet dolusu da abur cuburla döner. Özgür'ün bu hallerine zaman içinde alıştım, normalde onu zaten aç karnına birşeyler almaya yollamıyorum çünkü tam anlamıyla kontrolden çıkabiliyor. Hayır efendim kesinlikle abartmıyorum, gerçekten kendini kaybediyor. Evden ekmek ve gazete almaya giden adam mesela közlenmiş biber konservesi ya da mantar turşusu gibi saçma sapan birşeyle beraber dönüyor. Hadi şeker, çikolatayı anlayabiliyorum;"Aç karnına şekeri düşüyor, canı tatlı bir şeyler istiyor" gibi bir açıklama bulabiliyorum ama mantar turşusu ne oluyor onu çözebilmiş değilim.

Hafta sonu ufak oğlanın canı hamsi istedi. Biz de fırsat bu fırsat, hazır adamın canı kırk yılda bir hamsi istemişken bu fırsatı kaçırmayalım dedik. Malum hamsi mevsimi, hamsi de ucuz, söyle ailecek bir balık ziyafeti çekelim dedik. Bu ikisini baba-oğul hamsi ve kıvırcık salata almaya markete yolladım. Aradan 1 saat geçtikten sonra geldiler, bu sefer de abur cubur birşeyler bekliyordum ama böyle bir şeye hazır değildim. Özgür yanında kocaman bir 6 kiloluk konsantre Ariel-matik'le döndü marketten! Ben dehşet içinde deterjan paketine bakıp durumu kavramaya çalışırken sordum; "Özgür bu ne?" Bir yandan da düşünüyordum, bunları markete yollarken cümle içinde hiç Ariel ya da deterjan lafı geçti mi diye... sanki dünyanın en saçma sorusunu sormuşum gibi cevap verdi;
- Arieeel!
- Tamam da neden aldın ki bunu? Evde deterjan vardı..
- E çok ucuzdu, 10 liraydı, bulmuşken aldım ben de. Nasılsa kullanmıyor musun?
- Eh iyiymiş... Peki, iyi yapmışsın.

Bir yaşıma daha girdim. İlk defa istediklerimin yanısıra, ekstradan "işe yarar" birşey alıp döndü marketten. Bu günü de gördüm ya ölsem de gam yemem artık.

3 Kasım 2010 Çarşamba

Uyanıkspor



Nerdeyse 1 seneden fazla oldu bu menekşeleri çocuklara alalı. Ama bizim ev kuzey cepheli olunca haliyle eve neredeyse hiç güneş girmiyor. Doğu yönünde kaldığı için sadece bizim yatak odası sabahları güneş alıyor. Bir de kışın güneş hafif dönünce salonun köşesi azıcık sabah güneşinden faydalanıyor. Yazın çok büyük bir avantaj oluyor tabii bu, çünkü neredeyse 24 saat balkonda oturabiliyoruz ve de dışarısı cehennem gibi sıcak olsa bile bizim evin içi serin mi serin, püfür püfür oluyor.

Dolayısıyla bizim ev pek te çiçek yetiştirmeye müsait değil. Salonun güneş gören kısmına çiçek koymaya kalksam bizim muhabbet kuşları bir gecede kemirip mahvedecekleri için salonda çiçek olmuyor. Yatak odasında ise hiç olası değil, yatak odası olması bir tarafa, çiçek koyacak uygun bir yer de yok orada. O yüzden bu zavallı menekşeler 1 senedir evde oradan oraya gezdiler. Önce çocuk odasındaydılar azıcık ucundan güneş alırsa açar belki diye bekledik ufak oğlanla. Zaten bu menekşeleri isteyen oydu. Önce tutturdu "Pamukta fasulye çimlendiricem" diye. Anaokulunda yapmışlardı çünkü çocuklara göstermek için. Sonra da hepsi çimlendirdikleri fasulyeleri anaokulunun bahçesine diktiler Tarım dersinde. Ama tabii pamukta fasulye yetiştiren herkes bilir ki o fasulyeyi sonra dikecek bir yer olmayınca yazık oluyor.

Ben üzülüyorum böyle şeylere, toprağa dikemeyeceksem neden o fasulyeyi çimlendirip atayım sonra? Size garip gelebilir ama bitkiler ve ağaçlar konusunda hassasım biraz, geçen gece haberlerde bir Karadeniz köyünde 400 yıllık gürgen ağaçlarının kesildiğini görünce neredeyse 1 saat salya sümük ağladım. Çocuklar bana biraz deli gözüyle baktılar sanırım ama mendil getirmeyi de ihmal etmediler. İnsan nasıl kıyabilir böyle bir güzelliğe? Kendisinden 4-5 kat yaşlı bir ağacı kesmeye nasıl bir insanın eli gider hiç aklım almıyor. O yüzden küçük oğlan durup dururken pamukta fasulye yetiştirmek isteyince ben karşı çıktım. Ama galiba o da biraz bana çekmiş, bitki, çiçek, doğa çekiyor çocuğu. "Anne ben çiçek istiyorum, sulayayım açsın, bakalım, sevelim" deyince ben de "Fasulyeleri rahat bırak o zaman çocuğum, sana saksıda ufak bir çiçek alırız onu sularsın" deyip bu menekşeleri aldım. "Çiçeği küçük oğlan istemiş büyük oğlana da istemediği halde neden çiçek aldın?" diyecek olanlar çıkabilir ama iki oğlan çocuk sözkonusu olunca aklınıza gelen, gelmeyen herşey bir rekabet konusu oluyor o yüzden birine birşey aldın mı diğerine de almak zorundasın.

Böylece biz de aldık bu iki zavallı menekşeyi. Güneş görmeyen evde bir umut, belki açarlar dedik ama benim ufak oğlan sulaya sulaya baktı hiçbir değişiklik olmuyor en sonunda işin peşini bıraktı unuttu gitti çiçeğini. Ben de zavallıları oradan oraya gezdirdim durdum. Odalarında cam kenarındaydı menekşeler, kış gelince çalışma masalarına koydum, yaz geldi balkona taşıdım en azından temiz hava alsınlar diye ama tekrar kış gelince bu sefer balkonda donmasınlar diye yine içeri aldım. Ama aceleyle öylesine mutfak masasının üzerine bıraktım ikisini de. Daha sonra düşünür daha iyi bir yer bulurum dedim ve unuttum sonra onları orada. Geçen akşam bir baktım ufaklığın menekşesi bir tomurcuk açmış. Evde resmen bayram havası esti o tomurcuk sayesinde. Mutfağı sevdiler diye orada bıraktık çiçekleri en sonunda. Tabii bizim uyanık oğlan abisininkiyle karışmasın diye hemen çiçek açan menekşeye bir etiket yapıştırmış, üzerine de adını soyadını yazmış. Halbuki karışacak bir durum yok, 1 senedir ikisi de biliyor hangisi kimin ama işte 1 tanecik çiçek açınca birden o menekşe kıymete bindi işte. Çocukluk ne güzel şey.. :)

2 Kasım 2010 Salı

Merak ettiklerim..

Bu aralar merak ettiğim bir sürü şey birikti. Biraz fazla hastalık odaklı gelirse, sinüzitime verin affedin.

Merak ediyorum insanlar sokakta neden kendileri kat kat giyinmişken yanlarındaki ufacık çocukların kısa kollu tişört ya da incecik bir sweat shirtle gezmesine göz yumuyorlar? Farkında olmadıklarından mı yoksa umrsamadıklarından mı? O küçük yavrucaklar hiç hastalanmıyorlar mı?

Ailedeki herkesin üzerine titredikleri halde kendileri hasta olunca neden anneleri kimse umursamaz? Sadece hapşırıp öksüren anneye acıyan gözlerle bakılır ve hapşırık ya da öksürük dinince hiçbir şey olmamış gibi hayat etrafınızda kaldığı yerden devam eder. Sizin hastalanmanızın etkisi bu kadar az mı olmalıdır çoluk çocuğunuzun üstünde?

Evdeki herkesten daha kötü görünürken, en çatlak ve kısık sese sahipken neden büyük oğlana telefonla doktor randevusu almak size kalır? Hele de sabah sabah telefondaki kadının kulağına cırladığınız için sesinizden ötürü özür dilemek neyin nesidir?

Kendinizi boşverip telaş içinde doktora taşıdığınız çocuğunuzun sandığınızın aksine idrar yolu enfeksiyonu ya da apandisit gibi ciddi bir şeyi olmadığını, sadece pipisindeki tahriş için doktor ve tahlillere 300 lira ödediğinizi öğrendiğiniz için mutlu mesut eve dönüp doktorun verdiği antiseptik ilacı içirmeye çalıştığınızda aynı çocuğun "O ilacı içmek istemiyorum anne hem tadı iğrenç hem de çişimi koyu yeşil yapıyor" demesi karşısında cinnet mi geçirmelidir? Çocuk mu hırpalanmalıdır? Yoksa sadece sakin kalmaya mı çalışılmalıdır?

Sinüzitinizden medeni şekilde ayrılmanın yolu nedir? Kendinizi günün birinde leblebi gibi muhtelif ilaçları içerken bulunca bunu artık yaşlanmaya başladığınıza mı yormak gerekir?

28 Ekim 2010 Perşembe

İstifçi

Digitürk'te bir belgesel kanalında "Stokçular" diye bir program yayınlanıyor epeydir. Hani şu televizyonlara falan çıkan çöp evler olur ya, evde yaşanacak tek nokta kalmamıştır, evin her yerini kaplayan bir yığın olur, konu komşu şikayet eder, belediye gelir temizler ve biz de haberlerde izleriz. İşte meğerse bu aslında çok derin bir psikolojik rahatsızlığa bağlıymış. Bu tip insanlara ingilizcede "Hoarder" deniyor, Türkçe'mize de istifçi ya da stokçu diye çevirmişler. Aslında hepimizin içinde bir istifçi varmış, çekmecelerimiz, dolap içlerimiz vs evimizin bazı noktalarında herkesin ufak tefek biriktirdiği, atamadığı, atmadığı gibi duygusal bazı nedenlerden dolayı sürekli yenilerini aldığı bazı şeyler olurmuş. Kimisi sürekli ayakkabı alır mesela, kimisi garip şeylerin kolleksiyonunu yapar, bunlar hep istifçilik belirtileriymiş. Herkesin içinde küçük bir parça istifçilik olması normalmiş ama bu durum o insanın yaşamını etkiler boyutlara gelmeye başlarsa durum ciddi demekmiş.

Programları izleyip, oradaki insanların hayatlarındaki eksiklikleri evlerine yığdıkları eşyalarla doldurmaya çalıştıklarını gördükçe ben de kendi kendime düşünmeye başladım benim istifçi yanım kontrolden çıksa ev neyle dolar diye ve aklıma kitaplarım, yünlerim ve de sudokularım geldi.

Kitaplığımın hali yukarıda, aldığım kitapları çoktandır ikinci sıraya dizmeye başladım. Aşağıdaki yün sepeti de evdeki yünlerin herhalde sadece 10'da 1i falandır. Aman Özgür duymasın, kitaplığı görüyor sonuçta ama yünlerin toplam hacminden haberi yok henüz. :P

İnternetten sürekli yün aldığım bir site var; Yün cenneti. Dünyanın her yerine yün gönderiyorlar hem de bazen çok uygun kampanyalar yapıyorlar. Her salı indirim günleri mesela. Bir defasında baktım çok uygun fiyata, farklı renklerden set halinde mohair örgü yünü satıyorlardı. O sırada yaz mevsiminde olduğumuzu söylememe gerek yok sanırım. İnceledim, bir pakette 40 yumak vardı ama normalde 3,5-4 lira olan yumak 75 kuruşa falan geliyordu. Özgür'e sordum "İndirimden yün alicam, bir sorun olmaz di mi?" "Ne kadar yün alacaksın ki?" dedi bana ben de fiyat yerine ağirlik söyledim "2 kilo kadar" Anlamadı tabi, 2 kiloyu elma cinsinden falan hayal etti herhalde "Hmm iyiymis, al bakalım" dedi. Yünler gelince ikimizin de gözü yuvalarından uğradı. Özgür "Yün al dedim ama böyle balya ile alacağını düşünmemiştim yani!"diye çıkıştı bana ama "2 kilo olacağını söyledim sana!" diye sıyrıldım içinden. Hala daha o yün alışveriş macerasını kafama kakar durur.

Kitap okumak ve örgü örmek en sevdiğim iki hobiyken zaten sürekli kitap ve yün alan bir insandım. Ama yazdan beri sudokuyla kafayı bozmuş vaziyetteyim. Alttaki kitaplara ek olarak gazetelerin bulmaca eklerindeki sudokuları da çözmeye, hatta çözmeye yetiştiremediklerimi kesip saklamaya, biriktirmeye başladım. Ben böyleyken sanırım babamın da başını yaktım. Benden gördüğünden beri o da gazetelerin sudokularını çözmeye başlamış. Ne zaman annemle konuşsam, babamı sorduğumda "İyi baban da, bütün gün sudoku çözüp duruyor, iyi halt ettin başımıza sardın şu sudokuyu, nerdeyse tuvalette bile sudoku çözecek" diyor. Bense marifetmiş gibi cevap veriyorum "Ama bağımlılık yapar diyordu aldığım kitabın üstünde Anne, ne yapacaksın hastalık bu, sen de başla istersen başka çaresi yok".

Gerçekten sudoku bir hastalık, bağımlılık yaptığı yetmezmiş gibi bir de bulaşıcı. Gerçi benden Özgür'e bulaşmadı henüz ama herhalde şu aralar vakti olmadığından. Ümit ediyorum, yakında O da sarar da benim istiflediğim sudokulara laf söylemez o zaman çünkü ne zaman yün konusu açılsa "Belediyeyi arayacağım yakında bu gidişle" diyor ama Allah aşkına daha kontrolden çıkmadım ki ben, hala daha evde adım atacak yer var....