Ortaya Karışık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ortaya Karışık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Kasım 2014 Perşembe

Blog vs İnstagram

Koptum gittim blogtan farkındayım. Gündem zaten berbat, artık haberleri izlemek bende çarpıntı yapıyor.  Kendimi instagrama vurdum anacım. Güzel fotoğrafların arasında bambaşka bir dünya, ütopik bir yer orası. Anında tepkiler alabildiğin, öyle blog gibi günlerce bekleyip "Acaba bunları okuyan var mı?" "Bir Allah'ın kulu çıkıp ta bir yorum yapacak mı?" dediğin bir yer değil. O yüzden ne yalan söyleyeyim çok cazip bir yanı var. Zaten bu aralar öyle uzun uzun anlatasım yok birşeyleri. Kışla birlikte kendi dünyama kapandım.

Kitap okuyorum, 2014 başında bu sene için kendime 20 kitap hedefi koymuştum. Şu anda 19. kitabı okuyorum ve ne yalan söyleyeyim biri 2 yaşından küçük bir bebek olmak üzere, 3 çocuk anası olarak senede 20 kitabı okuyabilmeyi şu aşamada kendim için büyük bir başarı olarak görüyorum. Kitaplığa da ek yaptığımız için artık  yeni kitap almaktan korkmuyorum.


Başka neler yapıyorum? Elbette hala azimle bir şeyler örmeye çalışıyorum. Yaklaşık 1,5 aydır şu şalı örmeye uğraşıyorum ki arada iki tane yastık kılıfı ördüm bitirdim. Yavaş ilerliyor ama ilerliyor işte. Bazı işlerde süreç sonuçtan daha tatmin edici olabiliyor...



Balkonu kapattık, çiçekleri düzenledik, kendimize keyif mekanı yarattık, kış günü şahane balkon keyfi yapıyoruz valla. Özgür de çok radikal bir karar alıp iş hayatını yavaşlatma yoluna girdi. Gereken temel ayarlamaları yaptı, yılbaşı itibariyle yeni çalışma şekline tam geçiş yapacak inşallah. Seneler sonra ilk defa karşılıklı kitap okuyoruz, uzun uzun konuşuyoruz. O kadar çok ve yoğun çalışıyordu ki senelerdir artık bunlara vakit bulabilmek bile bizim için çok büyük değişiklik. Biraz onun tadını çıkarmaya çalışıyoruz.





Blog sayesinde tanıştığım muhteşem insanlar var. Buralara uğramıyorum belki ama onlarla artık blog dışına taşan ilişkim var. Gerçek hayatta hiç görüşemezsem bile sürekli mesajlaşıp yazıştıklarım, artık hayatımda olmazsa olmaz dediklerim var. Mesela Arzu onlardan biri. O Almanya'da ben İstanbul'da ama illa ki her gün iki çift laf ediyoruz. Kah kitap kulübü yapıp aynı anda aynı kitapları okuyup konuşuyoruz tartışıyoruz. Kah birbirimize kitap, dizi veya websitesi önerisi veriyoruz. Yeni projeler üretip paylaşıyoruz. Genelde o üreten bense şaşan taraf oluyorum ama olsun müthiş eğleniyoruz.

Evren, Gülşen ve yine Arzu ile facebook'ta bir de Bezsiz Bebek grubumuz var. Sonradan Hindistan'da yaşayan Birsen de katıldı aramıza. Yaklaşık iki senedir Tuvalet iletişimi konusunda insanlara yardımcı olmaya çalışıyoruz. Hepimiz dünyanın farklı köşelerinde yaşarken bu grup yüzünden/sayesinde akşamları internet üzerinden hararetli tartışmalar, muhabbetler yaptık. Gün geldi birbirimizi tanıdık, gün geldi dedikodu yaptık, güldük, kızdık, yazıştık... Yine çok ama çok eğlendik, eğleniyoruz.

Sonra Hindiba var ara ara yaşamıma dokunup muhteşem etkiler yapan. Yüzünü bile görmediği bu kadına ta Almanya'lardan bebek hediyesi yollayan kocaman yürekli kadın... Onun sayesinde hayatıma katılan diğer güzel kalpli insanları sayamam bile o kadar çoklar ki.. Kimiyle gerçek hayatta buluşup kaynaştık, kimiyle komşu çıktık, kimine akıl danıştım ve çok güzel öğütler aldım.

Handan'ım sosyal medyaya uzak kaldığı için biraz ayrı düştük ama ta İzmir yıllarında blog yazdığım dönemden beridir kalbimde yeri ayrıdır. Yine tanışıklığımız öyle eskiye dayanan Yasemin ve instagramda görüşüp yazıştığım, zaman zaman mailleştiğim diğer bloggerlar ile hayatıma şimdilik blogtan biraz uzak ama yine de bağımlı bir şekilde devam ediyorum. Bu güzel insanları hayatıma kattığı için kopamam elbet buralardan ama şimdilik biraz ayran içtik ayrı düştük işte. Geçer...


22 Eylül 2014 Pazartesi

Yazın özeti

Çocukları uyutmuş bilgisayarın başına oturabilmişken iki satır yazayım dedim. Madem söz verdik daha iyi bir blogger olacağımıza, o halde biraz çaba gösterelim di mi ama? Günler nasıl geçiyor anlamak mümkün değil blogcum. Koca bir yaz mevsimi daha püf diye geçti gitti. Özge 19 aylık oldu, Ömer kasımda 11 yaşını bitirecek Uğur ise çoktan 12'yi bitirdi. Çocuklarıma bakıyorum da, gün be gün hayatta yaptığım en iyi şeyin onlar olduğundan daha çok emin oluyorum. (Çok şükür) Yirmili yaşlarımın sonunda kariyer eksikliği yüzünden kendime ve Özgür'e ettiğim eziyeti hatırladıkça kendimden utanıyorum yemin ederim.

Aman neyse yine bu eski defterleri açmadan en iyisi bu yazın kısa bir özetini geçeyim ben size;


Özge tek kelimeleri kullanarak konuşmaya başladı ama temel kelimeler (anne, baba, mama, meme, abi gibi) hariç söylediği çoğu şey "nu"nun bir versiyonu gibi. Mesela nu=su, monu=limon, nonu= dondurma, nooğna= dolma, mönü=meyve suyu. Bunların dışında ücüm (üzüm) ve deytin (zeytin) söylediği aslına en uygun kelimeler. Karpuza bütün yaz garkik dedi durdu. Diş çıkardığı dönemde karpuzdan başka bir şey yemiyordu da... Abiler ve babası sağolsun, çikolatayla tanıştığından beridir de "çuko çuko" diye geziyor ortada. Çiş ve kaka içinse kullandığı tek bir kelime var "Kaga". Bu temel sözlükle şu an söylediği pek çok şeyi anlayabiliyoruz. Dans etmeye bayılıyor, ne zaman hareketli bir müzik duysa hemen dans etmeye başlıyor. Bakınız oy kullanmak için zamanında tatilden dönmeye çalıştığımız, ve yollarda sefil olmuş vaziyette azıcık sapıttığımız şu video...


Bunun dışında bir zamanlar burada paylaştığım limon fidem işte artık bu kadar kocaman oldu, sanırım artık saksısını büyütmek gerekiyor.


Dereotu saksısının köşesine sokuşturduğum portakal çekirdeklerim de filizlenmiş ve beni çocuk gibi sevindirmişlerdi, onlar da işte böyle oldular.


2014 başından beri okuduğum kitaplar 16 olmuş, listesi işte şurada. Bu sene için hedefim 20 idi inşallah sene sonuna kadar hedefime ulaşabilirim. Şu anda okuduğum Masumiyet Çağını yarılayalı epey oldu ama araya taşınma girince bitiremedim. 

Oğlanların büyüdüğünden bahsetmiştim. Ergenlik arifesinde iki oğlana sahip olmanın güzel yanlarından biri de evde yeniden güncel müzik kanallarını düzenli izleyem birilerinin olması ve ailemizin müzik zevkine katkıda bulunacak yeni şarkıları repertuarımıza katmaları. Zira bizim gidişatımız hiç parlak değildi. Özge'yi uyuturken kullandığımız Digitürk 422 nolu Aşk şarkıları kanalından başka dinlediğimiz güncel bir şey yoktu. Geçenlerde yine bir pazar günü babaanne ziyaretine giderken acıklı bir şekilde fark ettik halimizi. Eric Clapton'un Unplugged albümünü dinliyorduk ki gözüm teybin ekranına ilişti. Özgür'e dedim ki;  "Özgür yav, baksana ne dinliyoruz; Unplugged 1992!! 22 sene olmuş lan bu albüm çıkalı!!! 22 senedir bu adamın çıkan yeni bir şeyi yok mu yahu biz hala bunu dinliyoruz?"  Şok olduk bir anda, biz böyle konuşurken Uğur arkadan bir usb bellek uzattı "alın bunu takın anne" diye, taktık dinledik te "Ne güzel şarkılar bunlar, biz kopmuşuz dünyadan" diye utandık kendimizden. Özgür de yazık, gurur duydu oğullarıyla bana diyor ki; "Ama güzel bir müzik zevkleri var şimdi Allah için, hepsi birbirinden güzel bu şarkıların..". Dedim "Ya nasıl olacaktı Özgür? Biz yetiştirdik onları, daha bit kadardılar Gun's n Roses, Metallica, Queen dinletiyorduk bu çocuklara."

Uzun lafın kısası, oğlanlar sağ olsun, bizim için bu yaza damgasını vuran şarkı da bu oldu. Bayılarak dinledik, dinliyoruz...

17 Eylül 2014 Çarşamba

Buradayım

Uzun süredir ortalarda yoktum çünkü biz yine taşındık blogcum. Her ne kadar yeni bir evin insana getirdiği o ferahlama/ hafifleme hissini ve yeni evde uyanılan o ilk sabahı çok ama çok sevsem de, sandığınızın aksine taşınmadan duramayan tipler değiliz biz.

Bahçe katını çok sevmiştik ama yaşaması biraz zor bir yer oldu bizim için. Ömer'in alerjik astımı tavan yaptı bu evde. Çocukcağızım neredeyse evde ventolin spreyi eline yapışık hale gelecek şekilde evrim geçirecekti. Sürekli düzgün nefes alabilmek için ventolin çekip duruyordu. Balkona da kediler yüzünden pek yerleşememiştik. Hep bir portatif masa, portatif sandalyeler ile portatif keyifler mekanı oldu bizim için. Ama yine de çok keyifli, mutlu bir yuva oldu orası bize.

Geçenlerde evdeki ufak bir tadilatta şeffaf silikon kullanaraktan Ömer'i dehşetli bir astım krizine soktuktan sonra ana baba olarak çocuğa bir alerji testi yaptırmaya ve tam olarak nelere alerjisi olduğunu görmeye karar verdik. Her ne kadar alerjik bilinmezlik heyecanlı olsa da adrenalin tutkumuzu (!) şimdilik Özge tek başına fazlasıyla karşılıyor. "11 yıldır aklınız neredeydi, madem alerjisi var biliyorsunuz niye neye alerjisi var görmek için bir test yaptıramadınız çocuğa?" derseniz şöyle söyleyeyim; bende dermografi var Ömer'e de bu mucizevi(?) deri özelliğimi geçirmişim. Fi tarihinde bir hastanede "dermografisi olan birine deri yoluyla alerji testi yapamayız, sizin çocuktan kan almak gerek" demişlerdi o yüzden hep erteledik.  Meğerse teknoloji ilerlemiş artık farklı bir test kiti kullanarak basit bir şekilde deri yoluyla da dermografi sahibi insanlara alerji testi yapılabilir hale gelmiş tıp. İşte çocuk şeffaf silikon yüzünden tıkanana kadar alerji testini ertelememizin tek avantajı o oldu basitçe testini yaptırdık ve de ne görelim meğer bizim oğlanın en çok alerjisinin olduğu şey kedilermiş. Sonra toz ve yabani otlar geliyor. Yabani ot konusunda bir şey diyemeyeceğim ama bahçe katında en çok bulunan şey kedi ve de toz zaten.

O yüzden yine aynı sitede hemen yan apartmanın 1. katına taşındık. Hayatımın en zor taşınması oldu o kadarını söyleyeyim.  Bir önceki taşınmamızda 2 günde evi toplayıp, taşınmış, 3 günde de yerleştirip üstüne üstlük bir de taşındığımızın 4. günü yeni evde doğum günü partisi bile yapmıştık. Üstelik o zaman Özge 2,5 aylıktı sadece. Bu seferki taşınmada o günleri hatırladıkça ağzım bir karış açıldı yeminle. Fena halde formdan düşmüşüz  biz yahu. Tam bir hafta oldu taşınalı hala daha her yer her yerde... Nasıl olacak, bu ev nasıl yerleşecek bilmiyorum bu sefer. Tabi oturup blog yazmanın da ev yerleştirmeye katkısı olmadığı bir gerçek.

Neyse anacım, ben taşındım ama okullar da açıldı. Okullu çocukların anaları için tatil sezonu açılmıştır, hayırlı uğurlu olsun. Kısa aralıklarla blog güncelleme umuduyla hepinizi öper kaçarım.

Not: Taşınma, okulların açılması, Özge derken bilgisayara fotoğraf yükleyemedim. Bu seferlik affedin, instagram fotoğrafları ile idare ediverin. Söz veriyorum bu kış yine doğru dürüst (sık sık yazan ve yazılarını resimlerle süsleyen) bi blogger olacağım.

19 Mart 2014 Çarşamba

Bir of çeksem....

Çok zaman olmuş yazmayalı... Öyle bir ruh halindeyim ki hiç yazasım gelmedi. Çok acı haberler aldık, her kayıp için, ölen o gencecik insanların hepsi için oturup ağladım. Bizi bu hallere düşüren insan/lar için elimden bir şey gelmediği için sinirimden ağladım. Bu çarka dahil olan, tüm bu olanlara sessiz kalan, göz yuman, destek olan kim varsa hepsinden nefret ettim. Bir müddet evde kırmızı şiş gözlerle her an herşeye ağlamaya hazır dolandım durdum. O yüzden hiçbir şey yazmak istemedim. Yoruldum artık, her gün yeni bir rezalete uyanmaktan, kızdığım karşı olduğum hiçbir şeyi değiştirememekten o kadar yoruldum ve bıktım ki... Bahar gelmiş ama üstümde bir ağırlık bir bunalım sormayın. Milletçe hayatımız siyaset oldu. Başka hiçbir şey konuşamaz, hiç bir şey düşünemez olduk. Hepimiz bu ayın sonundaki seçimlere odaklanmış yaşıyoruz. Politikadan bu kadar nefret ettiğim halde konuşmadan duramadığım başka bir dönem daha olmamıştı ömrümde. Milletçe çok zor günler yaşıyoruz, azıcık sağduyu ve vicdan sahibi herkesin zor tahammül ettiği günler bunlar. İnşallah bu seçim bir şeylerin başlangıcı olur, güzel günlerin habercisi olur yoksa insanıma olan inancımı ve umudumu yitireceğim.

Bazı şeyleri görmek duymak çok ağır geliyor, bir müddet televizyondan ayrı yaşadım. Elimden geldiğince kitap okumaya, bir şeyler örmeye çalıştım. DR'da bazı kitaplarda indirim yapmışlar tanesi 5 TL olmuş. Onca okunacak kitabım var ama ben almak istediğim bir kaç kitabı 5 TL ye bulunca aldım yine. Okunacak kitap dağım gün be gün büyüyor bakalım ne ara okuyacağım bu kadar kitabı. Bu hızla gidersem bir kaç seneyi bulacak sanırım mevcut stoğumu eritmem.

Saçma sapan bazı şeyler ördüm, ne işe yarayacaklarını bilmiyorum...


Örgü sitelerinde bu modeli yapmayanı dövüyorlarmış diye duydum. Örgü blogu değil bu, ama sizin için hiç bir masraftan kaçınmadım gördüğünüz gibi. Bu ve diğer yeşilli olandan nihale mi daha iyi olur tutacak mı sizce?
Bu da başka bir lüzumsuz dantel örneği oldu. Bu mumla da yakıştı sanki. Öyle heryere bir şey seren/örten bir tip hiç değilim ama ördük bir kere, bir yer bulucaz mecbur.

Bıdık yürümeye başladı Mart başında. Artık tutabilene aşk olsun. Düz duvara tırmanan cinsten bir şey oldu ne yapacağım bilmem. Dün gece evin içinde havası kaçan balon gibi daireler çizerek koşarken yanağını koltuğa çarptı mosmor oldu yanak.  Ama gördüğünüz üzere her zamanki gibi sabahları ortalığı karıştırmasına engel olamadı mor yanak.



27 Şubat 2014 Perşembe

Ütüleri sıfırladım

Geçen hafta hastalık izni kullandığım için ev işlerinden kaytarınca bu hafta kendimi çamaşıra ve ütüye vurdum blogcum. İlk iki gün kaç makine çamaşır yıkadım hatırlamıyorum, yıka yıka bitmedi bir türlü. Zaten biliyorsunuz bizim evde en büyük sorun ütü. ( Bknz, şu, şu ve şu yazı) Nitekim çamaşırlar yıkandıktan sonra ütü aşamasında büyük bir tıkanma yaşandı. Halihazırda aylardır ütülenecek çamaşır yığınının dibine ulaşmayı başaramamıştım üzerine bir haftalık tembellik ve yeni çamaşırlar da eklenince artık içime iyice fenalık geldi. Gözümü karartıp iki günlük bir  ütü maratonuna giriştim. 

İki günün ve saatler süren sıcak buharın etkisiyle hafif mayışmış ve pelteleşmiş olabilirim. Ama nihayet aylardır dibine ulaşamadığım yığını eritip hepsini ütülemeyi başardım. Nitekim yığının en altından benim iki adet yazlık capri pantolonum ve Özgür'ün ekoseli bermuda şortu ile polo yakalı beyaz tişörtü çıktı. Şubat ayının sonunda olduğumuzu dikkate alacak olursak durumun (durumumun) vahametini daha iyi kavrayacağınıza inanıyorum. 

Bu arada beni ayıplayıp yargılamadan önce lütfen önce kendinizi benim yerime bir koyun. Bebeği uyutabildiğim ender zamanlar için, üç tane çocuğun kıyafetlerine ilaveten, bu aralar takım elbise giymeye aşırı bir düşkünlük gösteren bir kocanın gömleklerini ütülemek dışında, çok daha eğlenceli planlarım var doğal olarak. Hem her gün gömlek ütülemeye meraklı olsaydım mühendis bir adamla evlenmek yerine gider kendime memur bir koca bulurdum. Değil mi ama? Neyse Özgür'ün bu takım elbise sevdası yakında son bulur diye ümit ediyorum. Ama sonuçta evdeki ütülerin nihayet bitmesi vesilesiyle, her an göreve hazır bir şekilde, aylardır salonun ortasında duran ütü masası, törenler eşliğinde yatak odasındaki  yerine kaldırıldı. Salon da nispeten çamaşır odası görünümünden kurtulup daha nezih bir yer oldu. Hatta birkaçımız kendimizi kaybedip, "Aslında baya büyükmüş lan bu salon" diye itirafta da bulunduk.

Anlayacağınız üzere bizim eve pek misafir gelip gitmiyor. Arada hafta sonları Özgür'ün abisi, hanımı ve çocukları geliyor. Biz iki elti, çay içip iki lafın belini kırarken çocuklar bol bol tepişiyor, Özgür ve abisi doyasıya iş konuşuyorlar falan. Ortam bu... Ama onlar da aileden sayıldığı için sadece eve şöyle bir çeki düzen verip çamaşır sepeti ve ütü masasını geçici olarak ortadan kaldırıyorduk. Ama şimdi normalde de (evde misafir olmadığında da) ütü masası salonun bir demirbaşı olmaktan çıkınca, o geriye bıraktığı boşluğun insana verdiği hafiflik duygusu süper birşeymiş. Ne yapalım bizim evde sıfırlayacak fazla bir şey yok. Gündemin içime vermiş olduğu sıkıntı ve asap bozukluğunu iki günlük bir ütü maratonuyla sıfırlamaya çalıştım. Yine de "Oh be hıncımı aldım, çok rahatladım" diyemeyeceğim ama evde çok uzun zamandır ertelediğim başka işler de bulurum elbet... Seçimlere daha bir ay var, anlaşılan o zamana dek ortalık durulacağına daha beter karışacak.


Ütü yazısının altına nasıl bir fotoğraf bekliyordunuz bilmem ama ben içiniz açılsın diye bizim bıdığı koydum. Zaten en zevklisi de bunun çamaşırlarını ütülemek. :)

Hem bu fotoğraf sayesinde bir dekorasyon objesi olan tabloların, çocuklu evde nasıl bir kitaplık engelleyici olarak kullanılabileceğine dair ipuçları vermek istedim. Bakın arka planda, panoramik puzzle tablosu koltukla desteklenerek nasıl kullanılmış. Bu ipucu da benden size bu haftanın kıyağı olsun.

7 Şubat 2014 Cuma

Şubat

Bloggera acaip sinir oldum. Gerçek hayatta yeterince yakın olamıyoruz diye bari blog arka planına azıcık yeşillik katayım dedim. Yemyeşil iç açıcı bir doğa resmi koydum ama sağolsun blogger günlerdir resim yerine sadece yeşil rengi gösteriyor. Hayır arka fon rengini de uçuk mavi yapmıştım hadi resmi göstermeyeceksin bari seçtiğim fon rengini göster o cırlak yeşil ne alaka çözemedim. Komple kaldırdım resim falan olmasın bari. Biraz da böyle takılalım...

12 Aralık 2013 Perşembe

Dönücem ben sana

Uğur idrar yolu enfeksiyonu oldu.

Özge grip oldu, ateşi 39,5 a kadar çıktı, evde ılık duş dahil herşeyi denedim ancak 39 a düşürebildim, hastanede uzun çabalar sonucu 38in altına zor düşürdüler. İlk defa bir çocukta bu kadar yüksek ateşe şahit oldum elim ayağım titredi.

Üstüne ben de grip oldum, herhalde çocukluğumdan beri grip yüzünden ateşim çıkmamıştı. 38 derece ateşle iptal oldum. Tam bir gün ve bir gece yattım gözüm anca açıldı.

Ateşim olduğunun farkında olmadığım için çocuğun da ateşi yok sandım. Ne yapayım, o da 38,5 derece ateşle ortada fıldır fıldır gezmeseydi...

Bilgisayarı bozdu çocuklar bu satırları tabletten yazıyorum, haliyle fotoğraf ta ekleyemedim. Tüm fotoğraflarım, internetten indirdiğim örgü ve dantel kitaplarım orada kayıtlıydı. En son ne zaman yedek aldım hatırlamıyorum o yüzden asabım bozuk.

Battaniye motifleri epeyce birikti, son bir yumaklık motif ipim kaldı, tüm motifler bitince hepsini birleştirip bitireceğim battaniyeyi

Arada Özge bebeğe sarı bir süveter ördüm süsleyince gösteririm

Hala Kuyucaklı Yusuf'u okumaya çalışıyorum elime alacak fırsatım olmadı

Hiç yılbaşı/ yeni yıl heyecanı yaşamıyorum, en ufak bir heves bile yok içimde. Ne olacak bu halim bilmem. Bloglar aleminin yüzkarasıyım. Handan bana hızlandırılmış kurs falan verse yılbaşı gecesine kadar ancak içime yeni yıl heyecanı dolar da bir atraksiyona girerim belki.

1 Temmuz 2013 Pazartesi

Amma uzun bir ay oldu beeh

Uzun zaman oldu buraya yazmayalı. Öyle içime kapandım ki bir dönem, neredeyse her şeyi bir süreliğine rafa kaldırdım. Okuyamadım, ev işi falan yapamadım, uyuyamadım, yatağa bile yatmaktan utandım zaman zaman. Kimi zaman isyan ettim, kimi zaman ağladım, kimi zamansa ülkemin kocaman yürekli insanlarıyla gurur duydum. Malum konularda paylaşılabilecek, söylenip tartışılabilecek ne varsa sosyal medya aracılığıyla yerine getirdim. Bol bol dua ettim, düşündüm,  hayatım boyunca hiç ilgilenmediğim kadar politikaya bulandım, yüzlerce yazı okudum, ne olacak bu memleketin hali diye Özgür'le uzun uzun hararetli tartışmalar yaptım, en sonunda bir gün feci şekilde birbirimize girdik te ondan sonra biraz ara vermeye karar verdim. Blogta da Gezi olayları ile ilgili daha fazla yorum yapmak istemiyorum. Anlayış göstereceğinizi umuyorum.

Haziran ayında neler yaptığımıza gelince;


Haziranı çocuklarla Alien filmleri ayı yaptık. Ne kadar Alien filmi varsa (Prometheus hariç onu Özgür'le ben izledik sadece) oturup ailece izledik. En iğrenci en sonuncusuydu. Alien Predatör'e karşı 2 filmiydi dün izlediğimiz, ben bile rahatsız oldum izlerken. Çocuklar artık yalama olmuşlar anladık, Alien 2'de Ömer uyuyakaldı. O yüzden onu iki defa izledik, ikinciye izlerken de ben uyuyakaldım sonra yatmaya giderken bir baktım gecenin bir yarısı lağım borusu tıkanmış ve taşmaya başlamış. Bizim banyo paspası yüzmeye başlamıştı. O gece erken yatsaydık neler olabileceğini düşünmek bile istemiyorum. Geceyarısı boruyu açtırdık, paspasları atıp her yeri domestosa buladık en sonunda duş alıp yattığımızda gecenin 3 buçuğu olmuştu. Demek ki neymiş bahçe katı pek te matah bişey değilmiş ve banyodan plop plop sesini duyduğun anda teknik servise haber vermek lazımmış, 1,5 ay bekleyip lağımın taşmasını beklemek iyi bir fikir değilmiş. Iııyyhhh, neyse kapatalım bu konuyu.


Bu aralar öyle bir okuma hevesim var ama öyle de az vaktim var ki anlatamam... Geçenlerde gözümü kararttım bir sürü kitap aldım, yığdım kitaplığa, bakalım ne zaman okuyabileceğim. Kendi kendime işkence etmeye yarıyorlar şimdilik... Öyle bakıp duruyorum raflara acıklı acıklı... Momo'yu Yeliz öve öve bitiremedi sırf o yüzden merak edip aldım. Onun dışında anlayacağınız üzere bu aralar bir İngiliz edebıyatına sarma durumum var. Thomas Hardy'nin Orman Kızı (kimi yayınevleri Orman İşçileri diye de çevirmiş) ve Çılgın Kalabalıktan Uzak kitaplarını okuyup çok sevmiştim o yüzden Tess'i ve Adsız Sansız Bir Jude'u almadan edemedim. En üstteki ise sabırsızlığımdan, Game of Thrones (Taht Oyunları) serisinin son kitabını Sibel Alaş'ın Türkçe'ye çevirmesini bekleyemedim zira kaset çıkaracağı yönünde bir söylenti duydum inşallah yanlıştır. Çevirmenlikte daha başarılı buluyorum kendisini.


Yine Haziran'da bu tarifi denedim. Nigella Lawson'un bir programında buna benzer birşey görmüştüm. Bayat ekmekleri küp şeklinde doğradım. 3 yumurtayı, küçük bir çay fincanı dolusu toz şeker ve yaklaşık1 bardak sütle çırptım. Ekmeklerin üzerine döktüm. Azıcık tarçın ve damla çikolata ekleyip ekmekler iyice ıslanıp sütlü karışımı emene dek karıştırdım. Bu aşamada gerekirse biraz daha süt eklenebilir sanırım. Sonra fırında yaklaşık 175 derecede üstü hafif kızarana dek pişirdim. Bayat ekmeklerle yapılabilecek en tatlı tarif oldu sanırım. Hepimiz çok beğendik.


Bu arada Özge 4,5 aylık oldu. Artık gözü ufaktan bizim yediklerimizde... Bakınız burada dondurmama kesik atarken...

Haziran'da ayrıca bu danteli ördüm, bizim camın önündeki sehpaya da yakıştı bence, siz nasıl buldunuz? (Sehpa üzerindeki bardak izini görmezden gelin lütfen malum 3 çocuklu kadınım :P)



Bu arada Özgür'le 14. Evlilik yıldönümümüzü kutladık, geçen seneki fiyaskodan sonra bu seneki oldukça iyi geçti. İlk çıkmaya başladığımızdan bu yana da 20 sene geçmiş, onu da kutladık. ( Bu arada linke göz attım da her sene Haziran ayında bir mavi dantel olayına giriyorum anlaşılan tuhaf...) Haziranda Özgür hayatında ilk defa dayı oldu gittik yeni doğan bebişi gördük, Cuma günü de nihayet kardeşimi evlendirdik ve bu ayı böylece kapattık. Haziran ayına bunca heyecan, endişe ve mutluluk sığdırdıktan sonra artık biraz durulma vakti geldi sanırım. Zaten Ramazan da yaklaştı, huzur bulup sakinleşme, düşünme, kısmetse bol bol okuma veözünü arama zamanı artık.

Gördüğünüz gibi Haziran ayına pek çok şey sığdırmışız. Eeee, ben yokken siz neler yaptınız?

16 Nisan 2013 Salı

Taşınma (Bölüm 8, Çekim 1)

Şubat'ta bebişin doğumuyla başlayan, ardından iş konusundaki gelişmelerle oldukça sarsılan ve bulanıklaşan hayatımız artık durulmaya başladı. Son iki ayda Özge dışında da pek çok değişiklik olmuştu hayatımızda. İşle ilgili bazı çok güzel gelişmeler oldu, bu gelişmeler neticesinde bir miktar sevinç ve ferahlık duygusuyla birlikte bazı hayal kırıklıkları ve üzüntüler de yaşandı. Sonuçta hayat bizi pek çok konuda yeni ve radikal denebilecek kararlar almak mecburiyetinde bıraktı.

Sizin anlayacağınız geçtiğimiz iki ay Özge'nin aileye katılmasının verdiği mutluluğun perde arkasında aslında epey sancılı bir dönem yaşadık. Ne içimden yazmak geldi ne de bir şeyler üretmek veya okumak. Sonuçta bazı şeyler karara bağlandı, bazı şeyler halen tartışılıyor, bazı hususlarsa hala belirsiz... Ama neticede üzerine hayatımızı kurduğumuz, tüm o yerinden oynamış taşlar yavaş yavaş yeni yerlerini buluyorlar.  

Yaşayacağımız yeni evin seçimi, alınacak her bir farklı karara bağlı olasılıklar silsilesine göre farklılık gösteriyordu. En çok ta işte bu insanı yıpratıyor. Her şey net olsa insan kendi yolunu daha rahat çizebilecek, daha kesin kararlar alıp hemen uygulamaya koyabilecek ama bazı konular hep başka insanlara ve başka olaylara bağlı olunca yaşanan o belirsizlik duygusu insanı bazen çıldırtacak noktaya gelip dayanıyor.

Neyse, sonunda hayatımızda bazı hususlar netleşti ve biz taşınacağımız yeni evin yeri konusunda bir karar verebildik. Hem okula yakın, hem kirası uygun, hem de gönlümüze göre ev bulamadık. O yüzden okula yakınlık kriterinden taviz vermek zorunda kaldık ama sonuçta hepimizin çok içine sinen bir evde karar kıldık. Evi gezerken çocuklar pek sessizdi. Bir ara emlakçı yanımızdan uzaklaşınca çaktırmadan sorduk, "Eee çocuklar beğendiniz mi bu evi?" diye ikisi de heyecanla "Evet çok beğendik ama belli etmemeye çalışıyoruz" dediler. Alemler doğrusu, daha önce bir kaç defa ev gezerken konusu olmuştu, bir evi beğenirseniz çok belli etmeyin, emlakçıyla pazarlık şansımız kalmıyor sonra demiştik, unutmamışlar... Kirada pazarlık yapabilelim diye evi beğenmiş gibi görünmemeye çalışıyorlarmış. :D

Uzun lafın kısası artık yeni evimizi tuttuk, okula ve şimdi oturduğumuz eve biraz uzak, yine kocaman bir binada (hiç sevmiyorum böyle yüksek binaları) ama en azından bu seferki kullanılabilir bir balkonu da olan, küçük, şirin bir bahçe katı. Merkeze de çok yakın, yürüyüş mesafesinde her şey. O açıdan içime çok sindi, bu sitedeki saçmalıklardan, takıntılı komşulardan ve şu salak, işe yaramaz "Fransız Balkonu"mdan kurtulacağım için çok mutluyum. Allah huzurla oturmayı nasip eder inşallah, bu ay sonunda taşınacağız. Dolayısıyla yeniden eşya toplama çılgınlığına başlayacağım ben. Bir süre beni göremezseniz merak etmeyin, 2 oğlan ve bir bebeyle ev topluyor olacağım.

Evet kısmetse, 14 yıllık evlilik hayatımın 8. taşınmasını gerçekleştireceğim, memur olsak daha fazla gezemezdik herhalde. Diğer bir yandan taşınma her ne kadar stres dolu ve eziyeti bol bir iş olsa da verdiği ferahlık ve yenilenme duygusunu seviyorum ben. Taşınma bahanesiyle ev elden geçiyor, fazlalıklar ya veriliyor ya atılıyor, dip bucak her şey elden geçiyor. Eve yığdığımız gereksiz bir sürü şeyden kurtulmaya bahane yaratıyor, dolayısıyla  her taşınmada insan sanki biraz daha hafifliyor. O yüzden yeni bir evde uyandığım ilk sabahı hep sevmişimdir. "Tedbil-i mekanda ferahlık vardır" diye boşuna dememiş atalarımız. 

5 Nisan 2013 Cuma

Bahar kapıda

Yavaş yavaş bebekli hayata alışıyoruz hepimiz. Evin düzeni de yerine oturuyor ufaktan. Bazı günler Özge uyuyor da uyuyor ben de evle ilgilenebiliyorum. Güzel yemekler yapıp eve biraz çeki düzen veriyorum. Bazı günler kolik ağrısı oluyor kucaktan inmiyor, uyuyamıyor o zaman tüm vaktimi onunla geçirip evi boşveriyorum. Bazen de bebek uyuduğu halde evde yemek varsa gerisini boşverip tembellik ediyorum. Salonda tozlar uçuşuyor, mutfak darmadağın duruyor, ev çıfıt çarşısı gibi görünüyor (tıpkı şu anki gibi) ama ben oturup internette vakit öldürüyorum, TV izleyip kendimi şımartacak smoothieler yapıp içiyorum, sürekli dantel dergileri inceliyorum falan. Fiziksel olarak tamamen iyileştim diyebilirim ama akıl sağlığım halen yerine gelmemiş olabilir.

Artık kendimi daha iyi hissettiğime ve şu ameliyat sonrası komplikasyonlardan da kurtulduğuma göre yarım kalan işlere geri dönebilirim. Şu yılan hikayesine dönen zayıflama macerama kaldığım yerden devam edebilirim mesela. Gerçi lohusalık bitmeden hamilelik öncesi kiloma dönmüştüm  o yüzden çok şükür, bir de hamilelik kilolarıyla uğraşmak zorunda değilim. Ama halen vermem gereken şöyle en az bir 14 kilo var. Ama bugün hava güzel, günlerden cuma, hiçbir şeyin moralimi bozmasına izin vermeyeceğim anacım. O 14 kiloyu gayet güzel verebilirim, geçen yaz azıcık yediklerime dikkat ederek 40 günde 6 kilo vermiştim. Şimdi emziriyorum üstelik, yaza kadar biraz dişimi sıkarsam bikini bile giyebilirim.(!)  Hayatımda bikini giymiş insan değilim, ama olsun. Hiç tarzım olmasa da şöyle sağdan soldan yağlar fışkırmadan bir bikiniye sığabileceğimi bilmek güzel olabilirdi. Hele o kiloları vereyim kendi kendime söz verdim; senelerdir "zayıflayınca giyerim" diye sakladığım her şeyden kurtulup kendime doğru dürüst birkaç parça giysi alıp gardrobuma bir çeki düzen vereceğim. Bugüne bugün artık 3 çocuk anasıyım daha bi ağırbaşlı olmam gerekir di mi ama.... Pffffttt ahahahaha.... Ne alıcam ki ben? Tabii ki üstümde daha güzel duran, yeni model bir kaç kot ve de t-shirt... Eski tişörtlerimle de şu resimdeki gibi bardak altlıkları veya nihaleler örerim artık :P


Spor ayakkabı almayı başardım bu arada. Hatta kışlıklar indirimdeyken kendime gelecek sene için güzel bir kışlık mont ta aldım. Gözleriniz yaşardı di mi? Üst baş alışverişi yapmayı sevmeyen, aldığı üç beş parça şeyi de lime lime olana dek giyen ben, hem de 3 çocukla, gittim bir alışveriş merkezinden kendime bir günde iki parça şey aldım. Başımıza taş yağacak! Ayakkabıdan emin değilim, çünkü spor ayakkabılar o kadar dayanmıyor, ama montu herhalde bir on sene giyerim artık. Şu uyuşukluktan da kurtulabilirsem, havalar güzel gittiğinde bebekle birlikte atacağım kendimi sokaklara. İçime fenalık geldi evde otur otur. Ev desen darmadağın. Bari güneş yüzü görürüz de içimiz açılır biraz.

Bahar geldi, içimiz kıpırdamaya başladı tabi. Şöyle bir silkineyim de kışın sıkıntısından, karanlığından, ağırlığından kurtulayım dedim. Eve çeki düzen vermek, camları açıp bol bol havalandırmak, toz almak, dağınıklıktan kurtulmak istedim. Malum dağınık bir evde insan ferah ve tazelenmiş hissedemiyor. Bu sabah bebiş uyurken yatak odasına bir el attım. Uzun zamandır toz alamamıştım. Başucumu temizledim. Tüm ilaç, merhem, bandaj vs hastalık ve hastane çağrıştıran ne varsa kaldırdım, düzenledim. Başucu masamın o temizlenip ferahlamış halini görünce içim açıldı resmen. Hamileyken okurum diye habire salondan yatak odasına kitap taşımışım. Sağda solda bıraktığım kitapları topladım ahanda aşağıdaki yığın çıktı ortaya. Tüm bu kitapları yatak odasına taşırken aklım neredeydi bilmiyorum, hiçbirini de bitirebilmiş değilim. Hepsini salona geri getirdim. Sırasıyla okumaya başlayacağım tekrar.



Bezsiz Bebek'i geri götürebilirim çünkü halen arada sırada geceleri uyumadan önce açıp okuyorum. Bebek büyüdükçe yeni püf noktaları öğreneceğimden eminim. Şimdilik Özge'nin kaka sinyalini öğrendim. Ne zaman kaka yapacağını anlayabiliyorum ve tuvalete tuttuğumda genellikle yapıyor kakasını. Henüz çiş sinyalini keşfedemedim. Bazen kaka yapacak sanıyorum, tuvalete tuttuğumda sadece çişini yapıp bırakıyor, bazen hiç bir şey yapmıyor. Bazense kalın kafalılığım tutuyor kaka sinyalini bile anlayamıyorum, zavallım sonunda patlayıp  "Al sana! temizle bakalım şimdi" der gibi bakarak bezine dolduruyor. Çok üzülüyorum o zaman, anlayamadım derdini diye acaip vicdan azabı duyuyorum. Son günlerde de emzirirken hiç sinyal falan vermeden, emmeye bile ara vermeden yapıyor altına. Bebek büyüdükçe yeni yöntemler bulmamız, kendi çarelerimizi üretmemiz şart sanırım. Bu kaçırmalar geçici dönemler biliyorum. Fazla üstünde durmuyorum ve önümüze bakıyorum. Eminim ki pek çok bebekten çok önce bezden kurtulmuş olacak, sonuçta bu bir süreç. Çocuğa, bana ve zamana bağlı bir yol o yüzden arada bazı tümsekler olması normal.

Yoga kitaplarını da yeniden ciddi şekilde ele alacağım. Yaza kadar zayıflayacaksam yogaya da biryerlerden başlamalı artık. Tam Cem Yılmaz'lık oldum sanki; "Demek büyüyünce astronot olacaksın... Eh,  sen o zaman şimdiden zıplamaya başla"

17 Ekim 2012 Çarşamba

Koşturmaca

Bir koşturmacadır gidiyor son bir haftadır. Kitap okuma, el işi, ev işi bir yana yorumlara bile geç cevap yazabildim kusura bakmayın. Son bir kaç günümüz hep doktorlarda hastanelerde geçti. Ciddi bi durum yok panik yapmayın. Önce Cumartesi Ömer'in ortodontist randevusu vardı. Dişlerindeki düzelmeden çok memnun kaldı doktor. Bir sonraki kontrol için ta Aralık başına randevu verdi. O zamana kadar damak aparatını kullanmaya devam edecek.

Bugün de benim doktor kontrolüm vardı. Her şey yolunda Allah'a çok şükür ve fakat yine cinsiyetini öğrenemedik bebişin. Karnımda yüzükoyun bağdaş kurmuş, tam yerine de ayağını denk getirmiş öyle uyuyordu velet. Göremedik cinsiyetini. Doktor "Erkek denecek bir şey göremedim açıkçası, ama bu kocaman ayak yüzünden de kız diyemiyorum. Epey büyük bir ayak doğrusu" dedi... Uzun lafın kısası ya yine oğlum olacak ya da koca ayaklı bir kızım... Hamileliği yarıladık hala cinsiyet tahmini konusunda bir yol kat edemedik. Tam bir aydır bekliyordum bu doktor kontrolünü, cinsiyeti bu sefer belli olursa belki ufaktan hazırlık yapmaya başlarım diye, ama kısmet ne yapalım...  Haftaya detaylı ultrasona girecekmişim belki o zaman anlaşılır. Neyse, sağlıklı olsun da, cinsiyetini doğumda bile öğrenmeye razıyım artık.

Öğleden sonra da benim oğlanları doktora götürdüm. Eh benim minik tekvandocular yarın kuşak imtihanına girecekler. Eğer başarılı olurlarsa belki beyaz kuşaktan sarıya terfi edecekler. O yüzden federasyon lisans çıkartmak için sağlık raporu istemiş. Lisanslı tekvandocu olacaklar yani peeeh... Gittik onlara sağlık raporu da aldık. Şimdi heyecanla yarınki sınavı bekliyoruz. Laf aramızda ben onlardan daha heyecanlı olabilirim neyse çaktırmayın.

Tüm bu koşturmacaya ek olarak bir de geçen hafta benim büyük oğlan okulda gözlüğünü kaybetmiş. 4 numara miyop bir insan gözlüğünü nasıl kaybeder artık sormuyorum bile kendime bu soruyu. Bugüne bugün iki erkek çocuk anasi olarak böyle abuk sabuk sorular sorulmaması gerektiğini iyice öğrenmiş bulunmaktayım. Oğlan çocuğun varsa her şeye hazırlıklı ol. Gözlük te kaybolabilir, çorapta vişne lekesi de olabilir, birinin sakızı diğerinin göbeğine de yapışabilir, olmaz diye bir şey yok, her şey mümkün. Sizin anlayacağınız arada bir de onun gözlüğüyle uğraştık. Gözlük bulunamadı tabi, zaten bulunsa şaşardım. Adamın camları 4 numara olunca öyle hop diye de bulunmuyor zaten. Numara yüksek olunca camlar şişe dibi kıvamında olduğundan ancak inceltilmiş camlar çerçeveye sığıyor. İnceltilmiş organik cam dedin mi zaten onlar da bir gözlük parası ediyor. Çocuğu zaten bu yakınlarda yeniden doktora götürüp numarasını tekrar kontrol ettirmemiz lazım. Epeydir muayene olmadı ve ilerledi sanırım numarası. O yüzden hızlı bir şekilde geçici ve pratik bir çözüm bulalım dedik. Elimizde eski bir çerçeve ve takılırken çizildiği için yedek olarak ayrılmış camlarımız vardı onları toparlayıp bir gözlük elde etmeye çalıştık kaç gündür. Vidalarını hiç bir yerde bulamayınca mecburen çerçeveyi aldığımız yere götürdük; yani ta Kadıköy'e. Kendimiz kaşınıyormuşuz gibi izlenim bırakıyoruz biliyorum ama vallahi bilerek, isteyerek olmuyor. Hep böyle anneanne veya babaanne ziyaretine gideceğimiz zaman büyük oğlan gözlüğünü hacamat etmiş oluyor. Biz de kısıtlı zamanda, hem büyükleri memnun edelim hem de uygun fiyata çocuğun gözlüğünü halledelim diyerek bir taşla iki kuş vurmak için gittiğimiz yerden gözlük alıyoruz. Ama niyeyse hep işte böyle o taş dönüp gene bizim kafamızı yarıyor. Ne yapacaksın, çocuklu insanlar olarak ortama uymak lazım yoksa ortamların bize uyduğu yok hiç.

9 Ekim 2012 Salı

Güzel bir gün

Bu güzel, güneşli günde keyfime keyif katan bir gelişme oldu. Ömer etüde başladı. Artık haftanın 3 günü önce 2:30 da Ömer'i almaya sonra 4:00'te Uğur'u almaya okula gitmeme gerek kalmadı. İkisi de haftanın ilk üç günü 4'te diğer iki gün 2:30 da çıkacaklar. Eyooooo! Günde 3 defa okula gidip gelmekten, koca göbeğimle o yokuşu tırmanmaya çalışmaktan fenalıklar geliyordu. Hatta geçenlerde birlikte çocukları almaya giderken eltime diyordum, "Korkarım günün birinde bu yokuşta ruhumu teslim edicem" diye. Nasıl iyi geldi bu düzenleme anlatamam. Ömer de en iyi arkadaşı etüde kalıyor diye fazladan 1,5 saat okulda kalmak isteyince çok işime geldi açıkçası. Çünkü sırf gidip gelmek zor oluyor diye çocuğu da okulda kalmaya zorlayacak değildim. Neyse işin özü bugün ayrı bir hafifledim sanki. İkisini birlikte alacağım okuldan artık.

Bu aralar hiç içimden kitap okumak gelmiyor niyeyse. Thomas Hardy'nin Çılgın Kalabalıktan Uzak kitabını çoktan bitirdim ama yeni bir kitaba başlayamadım bir türlü. Keşke şu Taht Oyunları serisinin yeni kitabı çıksaydı ya da Patrick Rothfuss'un Kvothe'nin maceralarını anlattığı yeni kitabı çıkabilseydi. Canım öyle fantastik bir şeyler okumak istiyor ama bulamıyorum beni çeken bir kitap. Sürekli bir örgü-dantel vs el işi yapasım var ama neye, neresinden başlayayım karar veremedim. İnternetteki DIY projelerine, elimdeki dantel ve örgü dergilerine bakıp duruyorum. Şu bebeğin cinsiyeti bir belli olsaydı ona göre birşeyler başlardım belki. Haftaya doktor kontrolümüz var, 20 hafta bitecek inşallah. Belki o zaman doktor cinsiyet konusunda kesin bir şey söyleyebilir.


Geçenlerde eski tişörtlerden yaptığım bu paspası bitirdim. Maalesef böyle düdük gibi, ufacık birşey oldu. Ama malum, evde temizlik bezi olmaktan kurtulabilecek kalitede sağlam ve eski tişört bulmak biraz zor oldu. İleride yeniden paspas yapmakta kullanabileceğim şekilde kırpıp doğrayabileceğim, penye kumaşından bir şey bulursam diye ucunda ek yapılabilecek bir parça ip bıraktım. Mutfakta lavabonun önüne serebilirim sanırım.  Sürekli oraya elimden su falan damlıyor yerler ıslak olunca da kayıyoruz. Ufak ama orada iş görecek kadar emicidir herhalde. Sıradan bir temizlik bezinden da daha güzel görünür orada.

Bu aralar zaman garip bir hızda akıp gidiyor. Bazen okul açılalı aylar olmuş gibi geliyor, bakıyorum sadece 3 hafta geçmiş. Ama diğer yandan 4 hafta bitse de cinsiyetini öğrensek diye iple çektiğimiz doktor kontrolü bir türlü gelmek bilmiyor. Evin içinde bir sağı bir solu didikleyip duruyorum can sıkıntısından. Hangi iple ne yapabilirim diye mevcut yünlerimi elden geçiriyordum da, taşınma günü gelmeden önce tüm stokladığım yünleri kendim paketlemem şart. Özgür yün stoğumu görecek olursa büyük ihtimalle kafamı kırar, "Kafasız kadın altın mı bunlar, durdukça değer kazansın. Bari mantıklı bir şeye yatırım yapsaydın" diye söylemediğini bırakmaz. O yüzden iki elim kanda da olsa, karnım burnuma değil alnıma bile çıksa olsa o yünleri mutlaka kendim paketlemeliyim. Maazallah sonra hayatta çenesinden kurtulamam.

16 Temmuz 2012 Pazartesi

Evdeyiz, mutluyuz

Döndüm ben, bundan sonra hep buralardayım inşallah blogcum. Uzun bir süre boyunca başka bir yolculuğa çıkmayı bırak, yolculuk fikrine bile tahammül edebileceğimi sanmıyorum. Cumartesi günü 8 saatlik yolculuğun ardından aygın baygın köprüye ulaştık. Epey bir müddet te köprü trafiğinde takıldıktan sonra tam eve az kaldı diye sevinirken bu sefer de İstoç dolaylarında trafiğe yakalanınca hepimiz arabada bayılacak gibi olduk. Hele oğlanlardan biri artık kendini tutamayıp arabada pırtlayınca baygınlık seviyesi hepimizde tavan yaptı. Klimaya rağmen aracı havalandırmayı başaramayınca Özgür ve ben "Hiç arabada yapılacak şey mi bu? Bu sıcakta bizi öldürmeye mi çalışıyorsunuz?" diye söylene söylene camları açıyorduk ki Uğur'un "8 saattir arabadayız" mazereti hepimizi kopardı. Akşam 7'ye doğru, İstoç civarında, otobandaki cumartesi trafiğinin ortasında, o camları açık arabada deli gibi gülen bizdik işte. Trafikte gülen insana deli muamelesi yapmayın emi? Sebebi çok uzun bir geçmişe dayanabiliyor işte böyle.




Tatil fena değildi. Uğur güneş kremi sürmeyi reddedip ciğer gibi yandığı için tatilin büyük kısmını denizde tişörtle yüzerek geçirdi. Maalesef çok büyük ve acılı bir ders aldı ama bundan sonra kremsiz güneşe çıkmayacağına eminim. Ömer'in terliği ayağını cılk yara yaptı o yüzden bütün tatil benim açımdan birinin sırtını diğerinin ayağını kremleyerek Özgür açısından da "Hay ben senin aldığın  terliğe.." diye bana söylenerek geçti. Ayrıca bu sefer Özgür makus talihini yenip nihayet oltayla kocaman bir sinarit tuttu da hepimiz ondan daha çok sevindik. Kendisi için çok büyük bir ilerleme olduğunu itiraf etti. Ama en çok balığı yine ben tuttum. Kocaman bir mercan ve bir sürü kupa.. Oturup hepsini afiyetle yedik, çok lezzetliydiler. İnsanın kendi tuttuğu balık ta ayrı bir tatlı oluyor galiba. Bunların dışında tatilin son günü Özgür yine midesini bozmayı başardı ve tüm günü yatakta geçirdi. Artık yolculuk sabahı hepimize iyice fenalık geldiğinden yola öyle bir hevesle çıktık ki bilemezsiniz. Aşırı evcimen insanlarız sanırım. Yoksa insan tatilin bitmesini iple çeker mi?



Sıcak bir yandan, yorgunluk bir yandan. Tatilden getirdiğim dağ gibi çamaşır yığını bir yandan. Anlatacağım başka şeyler de var ama hiç yazma hevesim yok bu aralar. Şimdilik bu kadarla idare ediverin, evi bir hale yola sokayım, bir kendime geleyim, yakında yeniden buralarda olurum.

2 Temmuz 2012 Pazartesi

Temmuz

Bu aralar hazırlık yapıyorum sürekli. Bu hafta sonu bir kaç günlüğüne kendimizi denizin serin sularına bırakmak üzere gideceğiz inşallah. Özgür yine internette balık videoları izlemeye ve olta araştırmaya başladı. Bu sene de "kıyıdan levrek tutacağım" diye kayalıklarda gezerken düşüp kafasını yarmazsa bana yeter ama o yine büyük bir balık tutma hayaliyle coşuyor. Bense hiç tatile hevesli değilim bu sefer. İçimde öyle bir isteksizlik öyle bir yorgunluk var ki...


Ben 10 gün yokken Özgür iş edinmiş kendine, gün aşırı çiçeklerimi sulamış. Ben unutmasın diye her  hatırlattığımda "suladım bile" deyip duruyordu. Boşuna değilmiş meğer, döndüğümde hepsi coşmuştu O yüzden şimdi de övünüp duruyor "Senin çiçeklerini ben çoşturdum, senden daha iyi baktım hepsine" deyip duruyor. Bir şey demiyorum vallahi, doğruya doğru. Küpe çiçeğim hariç, onun bir dalını kurutmuş, ama diğer hepsini bir şekilde coşturmuş gerçekten. Öyle değil mi? Açmayan sakız sardunyalarım bile açmaya başlamışlar ben yokken.




Battaniyeyi Gönen'e gitmeden önce bitirmiştim. Ama kenarlarını nasıl yapacağıma henüz karar veremedim. Bu aralar boş oturuyorum o yüzden. Çok canım sıkılıyor bu neyi nasıl yapacağıma karar verme aşamasında. Hiç sevmiyorum bomboş oturup tv izlemeyi. Televizyonda da birşey olsa bari...


Üzerime yapışmış olan ön muhasebeci rolünden kurtulabilmek için, işyerinin muhasebe işlerini devretmek üzere cumartesi maaile bizim yeni eleman kızımızı görmeye işyerine gittik. Ben evde olmayınca çocuklar da geldi işyerine o yüzden. Kızcağız ise yoktu, meğer ablası evleniyormuş o gün boşu boşuna işyerine gitmiş olduk. Dosyaları bilgisayarına yükleyip monitörünün üzerine de not bıraktıktan sonra çocuklarla ortalığı karıştırdık. :P


Bu aralar ev ve buzdolabı temizleme, bavul toplama, Gönen dönüşü çamaşırları yıkayıp ütüleme telaşesi arasında kalan tüm zamanlarda kitap okuyorum. Taht Oyunları'nı bitirdim çoktan. İkinci kitap olan Kralların Çarpışması'nın ilk cildini de yarıladım. Dizinin 2. sezonunu izledik bitirdik bu arada. İlk kitap diziye büyük ölçüde bağlıydı ama kesinlikle ikinci kitapla dizinin ikinci sezonu arasında epey farklılıklar var. Dizisini sevdiyseniz kitabını da alın okuyun bence. Özellikle ikinci kitapta, daha ilk cildinin yarısını okumuş olmama rağmen dizide olmayan pek çok detay olduğunu söyleyebilirim.


Bunların dışında hayat geçip gidiyor. Çocukların biri 4. diğeri de 3. sınıfı bitiridiği için seneye durum ne olacak, ikisi de aynı okulda mı olacak, mevcut okulumuz ilkokul mu yoksa ortaokul mu olacak, seneye çocukların birini alakasız bir yerdeki alakasız bir okula mı getirip götürmek zorunda kalacağız şimdilik hiç düşünmemeye çalışıyorum. Yoksa mevcut aklımdan da olacağım korkarım.

29 Mayıs 2012 Salı

Haftanın özeti ve yine hayat muhasebesi

Bir süredir fazla yazı yazamadım. Zaman öyle hızlı akıp gidiyor ki.. Hiçbir şeye yetişemiyorum sanki. İstediğim kadar okuyamıyorum, istediğim kadar çok el işi yapamıyorum. İzlemek istediğim bir sürü dizi, film ve belgesel var ama diğer yandan neredeyse her gün makinadan ütülenecek yeni bir şeyler çıkıyor. Evin tozlanma hızına hele hiç yetişemiyorum. Her gün havalandırdığım için midir bilmiyorum ama deli gibi temizlik yapıp kendimi paralasam da bakıyorum 2 gün sonra yeniden her yer toz olmuş  nasıl sinir oluyorum anlatamam. Zaten ev işlerinin zaman kaybı olduğunu düşünen bir insanım ve bu durum benim için hiç te teşvik edici olmuyor yani. Çamaşır katlarken veya toz alırken insan harcadığı zamana acır mı? Ben acıyorum işte. Her gün aynı şeyleri tekrar tekrar yapmaktan bazen o kadar sıkılıyorum ki bir iş bulayım şu çemberi kırayım diyorum. Sonra düşünüyorum, çalışmaya başlasam ne olacak? Ben yapmazsam evde başka kimsenin elini sürmeyeceği işler bunlar, gündüz işte çalışıp akşam eve dönüşte yine ben yapmak zorunda kalacağım bu sefer, biliyorum.

İşin özü arada Özgür'ün üstüme yıktığı basit muhasebe işleri hariç zorunlu ev hanımı yaşantım son sürat devam ediyor. Bu "evinin kadını" rolü iyice üstüme yapıştı sizin anlayacağınız. Benden başka ne olurdu hatırlayamıyorum bile. Özgür'ün rica ettiği şeyleri de binbir şikayetle, istemeye istemeye yapıyorum çünkü severek yaptığım şeyler değil hiç birisi. Oldum olası nefret etmişimdir muhasebeden, hiç "ben muhasebeci olayım" diye hayallerim yoktu ne yalan söyleyeyim. Ama mecburen iş yerine gelen faturaları düzenleyip, cari hesaplara işleyip muhasebeciye gönderiyorum. Ödemeleri, gelen ve giden faturaları, çalıştığımız firmaların cari hesaplarını kontrol ediyorum. Ben karın tokluğuna, part time çalışan bir ön muhasabeci oldum resmen. Daha önce de Özgür'ün makina projelerine teknik ressam olarak hizmet veriyordum. Kulağa eğlenceli geliyor belki bunlar ama insanın patronu kocası olunca hele de yaptığı işten zevk almayınca hiç te öyle olmuyor maalesef.  Gerçekten yapmak istediğim şeyin ne olduğunu bulamıyorum. Bir takım şeyler geliyor aklıma ama yatırım maliyetleri cesaretimi kırıyor. Doğru zaman değil belki de...

Kısaca bu aralar yine bir hayat muhasebesi kafamın, kalbimin içinde dönüp duruyor.  Diğer yandan havalardan mı nedir, bir yorgunluk bir üşengeçlik hali içindeyim ki sormayın gitsin. Kendi kendime sinir oluyorum. Her şeyi erteleyip duruyorum. Bloga yazı yazmak ta buna dahil. Havalar beni herekete geçirecek kadar ısınamadı galiba. Neyse geçen hafta neler yaptığımı size hızlıca özetleyeyim, anlaşalım.

Battaniyeyi epey büyüttüm. 


Özgür fuarda sürünürken biz çocuklarla parkta dondurma keyfi yaptık

Onlar top oynarken,

Ben örtümü serdim yere

Sırtımı verdim bir incir ağacına, kah kitap okudum

Kah yapraklarını seyre daldım

Sonra geçen gün farkettim ki pence önü bahçem renklenmeye başlamış. Nihayet sardunyalarım çiçek açıyorlar.. Renkleri sürpriz oldu benim için. Kıpkırmızı tek tip sardunyalardan daha çok seviyorum ben bu farklı renkte olanları.



Fesleğenlerim de büyümüş, şöyle domatesli, sarımsaklı güzel bir fesleğenli makarna yapma zamanı gelmiş

Bir de geçen sene taşındıktan bu yana açmadığım küçük bir kutu vardı dolabın dibinde. Geçen gün merak edip bakayım hele içinde ne varmış dedim, zamanında stokladığım iş orlonlarım çıktı içinden. Nasıl sevindim anlatamam. Allah sevindirmek istediği kuluna önce eşeğini kaybettirir sonra da buldururmuş derler. Doğru galiba :)


24 Şubat 2012 Cuma

Depresif

"İstanbul'un havası o....u gibidir. Bir açar, bir kapar" derler. O bir açıp bir kapayan İstanbul havası, Özgür'ün sağlık sorunlarıyla birleşip ruh halimin içine etti blogcum. Bir gün neşe doluyum, şen şakrak, çocuklar gibi şenim, ertesi gün yataktan çıkmak bile istemiyorum. Kar yağışlarının bizim evdeki acı bilançosu, evdeki dijital tartı tarafından muhtelif yerlerime yapışmış 2 kg olarak açıklandı geçen sabah. Ne yapsam, bu kafamı nerelere vursam bilemiyorum. Bir akşam da çocuklara patlattığın mısırdan yemeyiver. Ya da çayını daha az şeker atarak iç a kafasız kadın! Biliyorsun ki akşam yemeğinden sonra ne atıştırırsan atıştır o haftayı 1 kilo fazlayla kapatıyorsun. Yirmili yaşlarında değilsin ki sen, bi akıllı ol! Nerede duracağını bil artık. Sen kiiim nefsini terbiye etmek kim obur?


Babamın by-pass ameliyatı olduğu dönemde kendimi örgüye vurmuştum. Ama bu sefer Özgür böyle türlü türlü tahliller için hastaneye gidip geldikçe kendimi yemeğe vurmuşum anlaşılan. Tam bir kısır döneme girdim bu ara. Ne kitap okuyabiliyorum, ne eskisi kadar bloga yazabiliyorum ne de harıl harıl bir şeyler örüp üretebiliyorum. Süveterim ör ör bitemedi gitti, yani içime fenalık getirdi artık. Bazen sanki boşa kürek çekiyormuş gibi hissediyorum. Yapılacak iş hiç bitmiyor ama benim onları yapacak enerjim ve isteğim olmuyor. Bu sefer de yapılması gerekenleri gördükçe içime sıkıntılar basıyor. Bu ev hanımı olma işi insanı yer bitirir valla.  Hiç bitmiyor tükenmiyor. Bütün gün didinsen de yaptığın iş görünmüyor, ertesi gün her şey eski karmaşasına dönüyor. Her gün aynı işleri yapıp yine de bitiremiyor olmak zaman zaman insanı çileden çıkarıyor. Başka bir meşgale lazım insana. Örgü örmek iyi güzel de galiba tığ işi daha eğlenceli. Örgü kadar monoton olmuyor en azından. Yukarıdaki fotoğraf yine kendimi kaybedip aldığım son yünlerin resmi, battaniye ise geçen kış ördüğüm battaniye. Evdeki yün stoğunu hızlı bir şekilde kullanılabilir ürünlere dönüştüremezsem, yakında Özgür'ün beni boğazlarkenki resmini koyacağım buraya. "Örgü yünü altın kadar değer kazanmıyor artık yüne yatırım yapmaktan vazgeç kadın" dese yerden göğe hakkı var.

Dün türk kahvesi eşliğinde, ev işlerinin monotonluğunun ruhumda açtığı derin yara konusunda Özgür'e açıldım biraz "Eyvah depresif moda girmişsin sen yine" dedi. "Bir gün işlerimi ayarlayayım da çocuklar okuldayken bir Taksim kaçamağı yapalım" diye de ekledi. Depresif moda giren bir tek ben değilim anlaşılan. Böyle kaçamak planları yaptığına göre tüm bu işyeri problemleri, üzerine sağlık sorunları anlaşılan onu da epey bunaltmış. Bir ara, yine üniversedeki gibi elele, atacağız kendimizi Beyoğlu sokaklarına... Bakalım hangi güne kısmet. Evli ve çocuklu insanın kaçamağı da bu oluyor işte. Çocukları okula postalayıp atıyorsunuz kendinizi sokaklara. Onlar olunca bir-iki adım attıktan sonra  "Ayh çok yorulduk" diye sağı solu ve de sizi tırmalamaya başlıyorlar çünkü.

Neyse ben gidip biraz daha yünlerimi eşeleyeyim, süveteri bitirince bahar gelene dek bir müddet daha kendimi oyalayacak bir şeyler bulmaya çalışayım.  Size iyi hafta sonları...

24 Ocak 2012 Salı

Maskaralık

Biliyorsunuz okullar nihayet tatile girdi. Uğur sene içinde dağıttığı İngilizceyi, hızlandırılmış ev yapımı ingilizce kurslarımıza rağmen toparlamayı başaramadı ama karnede yabancı dilden bir adet nurtopu gibi 3 getirerek takdirname almayı başardı. Ben olsam karnede 3 varken takdir vermezdim ya neyse. Ömer zaten standart, hepsi pekiyi olan karneyle geldi eve. Biz de haliyle, karneleri iyi olduğu için yarıyıl tatilinde kitap okumaları dışında kendilerinden ders çalışmaları veya test çözmeleri gibi bir beklentimiz olmadığını söyledik. Tek şartla, Uğur 3 olan notunu düzeltmek için her gün birkaç sayfa İngilizce çalışarak tekrar yapacak. 

Çocuklar büyüdükçe kuralları daha fazla sorgulamaya başlıyorlar. Dolayısıyla arada bir, iyi davranışları ödüllendirme amaçlı kurallarda esneklikler yapmak çocuklar üzerinde olumlu etki yapıyor. Okul zamanı evde tekrar amaçlı test çözmelerini, düzenli kitap okumalarını isterken bazen kendimi çok despot hissediyorum ama böyle zamanlarda başarılarını ödüllendirirken de "Bu tatili sonuna kadar hak ettiniz" demek onlardan çok bana keyif veriyor.

Çocukların büyümesinin başka bir yönü de karakterleri olgunlaştıkça espri yeteneklerinin gelişmesi. Çok ilginç bir durum bu. Minicikken sadece "ce-e" diyerek kahkahalarla güldürdüğünüz bebeğiniz, azıcık büyüyüp adam olunca hiç ummadığınız bir anda bir espri yapıp sizin içtiğiniz çayın burnunuzdan çıkmasını sağlayabiliyor. Aman dikkatli olun derim ben.

Geçen sabah kahvaltı haberlerini izlerken bir reklam çıktı. Kızcağızın biri numarasını başka bir cep telefonu operatörüne taşımakta kararsız kalmış. Şarkı söylüyor konuyla ilgili. Cep telefonu operatörünün mağaza çalışanları da numarasını taşımakta kararsız kalan bu kızı havalara kaldırıp numarası yerine kızı taşımaya başlayarak dans ediyorlar. Bu reklamı izlerken Özgür çocuklara takılmak için "Yalancılar! Her numara taşıyana sanki bunu yapıyorlar. Hem numarasını taşıyacaklar, kadını değil. Beni de böyle kaldırıp taşısınlar da görelim" dedi. Bunun üzerine Uğur atladı hemen "Seni taşımaya kalksalar çok zorlanırlardı baba, hatta biri kaldırıcam diye uğraşırken pırt bile yapardı" deyince bir anda patladık Özgür'le ikimiz... Şu çok reklamı yapılan okullarda seçmeli olarak verilen "Medya okur yazarlığı" dersini henüz pratikte bir yerde görmediğimiz için, biz naçizane, çocuklara medyanın yanıltıcı yönünü göstermek için böyle denk geldikçe espriler yoluyla konuya dikkatlerini çekmeye çalışıyoruz da arada böyle sonuçları da oluyor tabi...

Ömer'in dişleri dökülmeye başladı ama biraz sorunlu. Üstteki dişin biri çıkmıştı diğeri çıkmadan bir baktık iç taraftan yeni dişin ucu görünmüş. Mecburen dişçiye götürdük, bir türlü düşmeyen diğer üst dişi alttan gelene yer açmak için dişçi çekti. Tabi dişçiye diş çektirme ücreti verdik, eve geldik bir de diş perisi (!) için para verdik. Geçen gün dişler normal mi yeniden dişçi yolu görünüyor mu diye bakarken Özgür "Sanırım o çektirdiğimizin yanındakini de çektirmemiz gerekecek, yeni gelen diş çapraz duruyor biraz" dedi. Ömer de çok sevindi, yine diş perisi para getirecek diye. Onun o kadar sevindiğini görünce Özgür takılmadan duramadı tabi, "Dikkat et, sonunda diş perisi gelip ağzını burnunu kırıp dökecek tüm dişlerini bir seferde. Ne bu böyle her dişe çifte tarife, dişçiye ayrı diş perisine ayrı. Ayıp oluyo oğlum"  Şuraya yazıyorum, benim "diş perisi" kod adlı gizli kimliğim çok yakında açığa çıkacak.

Bu fotoğraf sadece yazı fotoğrafı olarak anti fotojenik resmimin görünmesini engelleme amaçlıdır. Bu aralar bitirmeye çalıştığım kısa kollu hırkanın resmi.

Bu aralar örgüye dadandım iyice. Şapkayı nihayet bitirdim. Havalar ısındı gerçi ama karlı havayı ucundan yakalamayı başardım. Özgür "Paris kaçkını" diye dalga geçti benimle ama olsun kafayı üşütmekten iyidir. Buyrunuz kendi imalatım şapkam. İstek üzerine yayınlıyorum blogta. Biraz büyükçe oldu, farkındayım... Çaktırmayın. Ama ilk şapka denemesi için idare eder.

Blogger olmak fotojenik olmaya yetmiyor maalesef...

Şapkayı bitirdikten sonra gaza geldim. Uğur'a evde giymesi için ördüğüm bir yelekten artan ip vardı. Onunla bir boyun şalı ördüm. Çok basitti. 4 ilmekle başlayıp her dört sırada bir tek taraftan arttırıyorsunuz. Örgünün boyu 65-70 cm olunca arttırdığınız yandan bu sefer 4 sırada bir eksiltmeye başlıyorsunuz. Yeniden 4 ilmek kalınca da kesip bitiriyorsunuz. Örmesi çok basit ve pratik bir şal bu. gerçi buklet iple sıra sayması zor oldu biraz ama doğaçlama çok ta fena olmadı. Yalnız siz bitirdikten sonra bir yandan dizi izleyip bir yandan fotoğraf çekmeye kalkmayın. Sırf size ibret olsun diye yayınlıyorum, böyle saçma pozlar çıkmasın ortaya. 

Böyle konuya odaklı pozlar çok daha cool duruyor itiraf etmek lazım...
Sırf sizin için bu kadar maskaralık ettiğim yeter sanırım. Hindiba, ellerim boş durmadı bak. Bunları bitirdikten sonra da önceki başarısız denemelerimi sökmekle uğraştım. 

Şimdi okudum da uzun ve darmadağınık, daldan dala konan bir yazı olmuş bu. Korkarım yazmaya yazmaya köreliyorum. Bir şarkıyla günü hatta haftayı kurtarmaya iyi alışmışım sanırım... :P

8 Ekim 2011 Cumartesi

Mazeret izni

Geçtiğimiz ay bilgisayarıma bir haller oldu blogcum. Belki de kendisini evde bırakıp tam 1 hafta tatil yaptığım için bana trip yapıyordur, malum, hiç bu kadar ayrı kalmamıştık daha önce. Tatilden döndüğümden beri ne zaman bilgisayarımı açsam bana işlerimi halletmem için kafasına göre bir mühlet verip sonra kendi kendine kapanıyor. Ne yaptıysam olmadı. Özgür'ü ikna edip format bile attırdım ama formattan sonra baktık hala aklına esince kapanıyor, kendisine bir tane yepyeni, en orjinalinden pil bile aldım. Ama ı-ıh, orjinal pilini beğenmemiş olsa gerek yine aklına estikçe kapanma olayına girince bilgisayarımı gözyaşları içinde tamirciye uğurladım. Lütfen bana "abartıyorsun" demeyin. Ben 34 yıllık ömrümde, tamirciye gidip te eskisinden daha iyi bir durumda geri dönen bir notebook bilgisayar görmedim hiç. Doğal olarak emektar bilgisayarımın akibeti konusunda epey endişeliyim.

2 haftadır tamircide olan bilgisayarım yüzünden elim ayağım birbirine dolaştı. Özgür bana hemen bir şirket bilgisayarı tahsis etti. Beni çok sevip düşündüğü veya bunca zamandır kendisine ettiğim yardımların bir karşılığı olsun diye değil elbet. Nisan ayından beri ancak bir düzene soktuğumuz şirketin cari hesap kayıtları sekteye uğramasın diye benim hizmetime verdi bu bilgisayarı.

Ama bu yeni bilgisayarın sürekli gidip gelen interneti bu süre zarfında benim de ruh halimde "gel-git"ler yaratmaya başladı. Bilgisayarı açıyorum internet var. Bir-iki sayfa açıyorum tam bir şey okuyacağım ya da maillerimi kontrol edeceğim, bir bakıyorum internet gitmiş. İnternet,bir varmış bir yokmuş diye beni sınarken yarım aklım da uçup gidecek ben esas ona yanıyorum. Uzun lafın kısası, bilgisayarım tamirde, Özgür'ün bilgisayarı ise içinde tüm mühendislik hayatının proje çizimlerini barındırdığı için hepimize "cısss", diğer idareten kullanabildiğim bilgisayar ise dandik. Arayı açtım, ama mazeretim var. Bir sürelik mazeret izni kullanacağım. Bensiz de idare edebilirsiniz, size güveniyorum. Kalın sağlıcakla...

31 Mayıs 2011 Salı

Dönüşüm muhteşem olacak...

Biz taşındık taşınmasına da babamın ameliyatı yılan hikayesine döndü. Anevrizma diye başlayan ameliyat beklentisi geçen haftaki anjiyo sonucu by-pass ameliyatına döndü. Meğerse babamın kalbi de patlamaya hazır başka bir bombaymış. Geçen hafta radyoloji bölümünde radyasyon sızıntısı olduğu için ameliyat olamayan babam bugün de grev olduğu için ameliyat olamadı. Gerçi belki de isabet oldu, böylece 10 ünite 0 Rh (-) kan bulabildik. Ama sürekli arayıp babamı soran eş dost akrabaya, "Yok kardeş/yenge/teyze/amca..vs,  bugün de ameliyat olamadı babam" diye durumu anlatmaktan biz bile bıktık ama o adamcağız sürekli kurbanlık koyun gibi ameliyat olucam diye gidip gidip geliyor hastaneye. Damar yolu açılıyor, lavman yapılıyor, aç karnına bekliyor, ameliyat olmayınca hadi herşey sil baştan.  Esas ona canımız sıkılıyor. Neyse geç olsun da güç olmasın diyoruz. 

Bu hafta sonuna kadar hayırlısıyla babamı ameliyata alacaklar. Yani bir süre daha uzak olacağım monitör başından. Artık Özgür'ün bulduğu bu yepisyeni siteye aslında doğalgaz bile bağlanmamış olduğunu, bizim kata kadar olan devir daim pompasında sorun olduğu için halen sıcak suyumuzun olmadığını, doğalgaz olmayınca haliyle elektrikli ocağın elverdiği ölçüde sandviç, makarna ve yumurta tarzı şeyler yemekten hepimizin içinin kuruduğunu başka zaman anlatırım sevgili okuyucu. İnternetimse Özgür'ün 3G modeminin limitiyle sınırlı. Yine de sabırlıyım dayanıyorum, baskılar beni yıldıramayacak. Dönüşüm muhteşem olacak, söz veriyorum.

3 Nisan 2011 Pazar

Kasvetli Haftasonu Geleneği



Bahar geldi derken yeniden kışa döndük. Bütün haftasonu bol yağmurlu ve kasvetli geçti. Bu hafta sonumun özeti yukarıdaki fotoğrafta. Kitap okudum, dekorasyon dergilerini karıştırdım bol bol. Bahar gelince insan evde bir takım yenilikler yapmak istiyor. Bizim aşırı yüklenmiş kitaplığa kat çıkalım veya bir ek yapalım, biraz ferahlasın dedik. İkea'nın bizim evdeki tüm diğer mobilyalarla uyum içindeki koyu kahverengi kitaplığını imalattan kaldırdığını öğrendik. İkea resmen evin dekorasyonunun içine etmiş oldu böylece. Öyle çok acaip iddialı bir dekorasyon olayımız yok evde, ama en azından 12 yıllık mobilyalar arasında bir renk uyumu yakalamıştık. İdare ediyorduk. Başka bir yerden de aynı renk kitaplık bulamazsak nasıl bir çözüm bulacağız düşüneceğiz bakalım. Kitaplığa asabım bozulunca kendimi temizliğe vurdum. Mutfaktaki aspiratörü akça pakça yapana dek ovdum parlattım. Onun dışında harıl harıl örgü örüp sudoku çözdüm hafta sonunda. 

Fotoğrafa gelecek olursak; kasedeki deniz kabukları atıştırmalık değil elbet, kasvetli kışa azıcık yaz esintisi verme amaçlı, naçizane dekorasyon objelerim. Sehpanın örtüsü ise çocuklar sağolsun yüzbininci meşrubat dökülme olayından sonra temelli kaldırıldı. Böyle olunca temizlemek daha kolay oluyor döktüklerini. Bu arada herhalde orta sehpanın en derli toplu hallerinden biri bu. Normalde üzerinde hiç yer olmaz. :P