30 Ocak 2012 Pazartesi

Pazartesi Şarkıları 8

Bu hafta değişiklik yaptım yerli bir şarkı koydum. Benim çok sevdiğim bir şarkıdır. Umarım siz de benim kadar zevk alırsınız dinlerken. Karlı bir haftaya açılan bu Pazartesi gününde, haftanıza renk katsın bu şarkı..

26 Ocak 2012 Perşembe

Bir koltukta iki çocuk


Dün bir ara evdeki örgü dergilerini karıştırırken bir anda sessizliği farkedince benim oğlanları aramaya gittim. Malum, iki oğlan çocuğunun olduğu bir evde, sessizlik olması anormal bir durum oluyor. Bir baktım benimkiler Özgür'ün çalışma odası olarak zaptettiği odada bilgisayarın karşısındaki koltuğa yanyana sıkışıp oturmuş, büyük bir keyifle bilgisayarda bir oyun videosu izliyorlar. 

Onları öyle görünce bir anda bundan 6-7 sene öncesine gittim. Çünkü en son böyle sıkışıp, paylaşarak oturdukları koltuk, İzmir'deki Migros ziyaretlerimizde, uğruna kavga ettikleri kamyonet şeklindeki alışveriş arabalarının sürücü koltuğuydu. O zaman kavgalarından usandığım için ikisini de o minik kamyonetin ön tarafına tepiştirir kapıyı da ite kaka zorla kapatırdım. İkisi de sürücü tarafında olduğu sürece ses çıkarmazlar, "sıkıştık, sığamıyoruz bir koltuğa" diye zırıltı etmezlerdi. En son tek bir koltuğa sıkışıp oturduklarında o kadar küçüktüler yani... Şimdi onca sene sonra onları kendi kendilerine aynı koltuğu, yine büyük bir keyif ve heyecanla paylaşır görünce işte o günleri hatırladım.  Zaman nasıl geçiyor, hayat nasıl bitiyor...

24 Ocak 2012 Salı

Maskaralık

Biliyorsunuz okullar nihayet tatile girdi. Uğur sene içinde dağıttığı İngilizceyi, hızlandırılmış ev yapımı ingilizce kurslarımıza rağmen toparlamayı başaramadı ama karnede yabancı dilden bir adet nurtopu gibi 3 getirerek takdirname almayı başardı. Ben olsam karnede 3 varken takdir vermezdim ya neyse. Ömer zaten standart, hepsi pekiyi olan karneyle geldi eve. Biz de haliyle, karneleri iyi olduğu için yarıyıl tatilinde kitap okumaları dışında kendilerinden ders çalışmaları veya test çözmeleri gibi bir beklentimiz olmadığını söyledik. Tek şartla, Uğur 3 olan notunu düzeltmek için her gün birkaç sayfa İngilizce çalışarak tekrar yapacak. 

Çocuklar büyüdükçe kuralları daha fazla sorgulamaya başlıyorlar. Dolayısıyla arada bir, iyi davranışları ödüllendirme amaçlı kurallarda esneklikler yapmak çocuklar üzerinde olumlu etki yapıyor. Okul zamanı evde tekrar amaçlı test çözmelerini, düzenli kitap okumalarını isterken bazen kendimi çok despot hissediyorum ama böyle zamanlarda başarılarını ödüllendirirken de "Bu tatili sonuna kadar hak ettiniz" demek onlardan çok bana keyif veriyor.

Çocukların büyümesinin başka bir yönü de karakterleri olgunlaştıkça espri yeteneklerinin gelişmesi. Çok ilginç bir durum bu. Minicikken sadece "ce-e" diyerek kahkahalarla güldürdüğünüz bebeğiniz, azıcık büyüyüp adam olunca hiç ummadığınız bir anda bir espri yapıp sizin içtiğiniz çayın burnunuzdan çıkmasını sağlayabiliyor. Aman dikkatli olun derim ben.

Geçen sabah kahvaltı haberlerini izlerken bir reklam çıktı. Kızcağızın biri numarasını başka bir cep telefonu operatörüne taşımakta kararsız kalmış. Şarkı söylüyor konuyla ilgili. Cep telefonu operatörünün mağaza çalışanları da numarasını taşımakta kararsız kalan bu kızı havalara kaldırıp numarası yerine kızı taşımaya başlayarak dans ediyorlar. Bu reklamı izlerken Özgür çocuklara takılmak için "Yalancılar! Her numara taşıyana sanki bunu yapıyorlar. Hem numarasını taşıyacaklar, kadını değil. Beni de böyle kaldırıp taşısınlar da görelim" dedi. Bunun üzerine Uğur atladı hemen "Seni taşımaya kalksalar çok zorlanırlardı baba, hatta biri kaldırıcam diye uğraşırken pırt bile yapardı" deyince bir anda patladık Özgür'le ikimiz... Şu çok reklamı yapılan okullarda seçmeli olarak verilen "Medya okur yazarlığı" dersini henüz pratikte bir yerde görmediğimiz için, biz naçizane, çocuklara medyanın yanıltıcı yönünü göstermek için böyle denk geldikçe espriler yoluyla konuya dikkatlerini çekmeye çalışıyoruz da arada böyle sonuçları da oluyor tabi...

Ömer'in dişleri dökülmeye başladı ama biraz sorunlu. Üstteki dişin biri çıkmıştı diğeri çıkmadan bir baktık iç taraftan yeni dişin ucu görünmüş. Mecburen dişçiye götürdük, bir türlü düşmeyen diğer üst dişi alttan gelene yer açmak için dişçi çekti. Tabi dişçiye diş çektirme ücreti verdik, eve geldik bir de diş perisi (!) için para verdik. Geçen gün dişler normal mi yeniden dişçi yolu görünüyor mu diye bakarken Özgür "Sanırım o çektirdiğimizin yanındakini de çektirmemiz gerekecek, yeni gelen diş çapraz duruyor biraz" dedi. Ömer de çok sevindi, yine diş perisi para getirecek diye. Onun o kadar sevindiğini görünce Özgür takılmadan duramadı tabi, "Dikkat et, sonunda diş perisi gelip ağzını burnunu kırıp dökecek tüm dişlerini bir seferde. Ne bu böyle her dişe çifte tarife, dişçiye ayrı diş perisine ayrı. Ayıp oluyo oğlum"  Şuraya yazıyorum, benim "diş perisi" kod adlı gizli kimliğim çok yakında açığa çıkacak.

Bu fotoğraf sadece yazı fotoğrafı olarak anti fotojenik resmimin görünmesini engelleme amaçlıdır. Bu aralar bitirmeye çalıştığım kısa kollu hırkanın resmi.

Bu aralar örgüye dadandım iyice. Şapkayı nihayet bitirdim. Havalar ısındı gerçi ama karlı havayı ucundan yakalamayı başardım. Özgür "Paris kaçkını" diye dalga geçti benimle ama olsun kafayı üşütmekten iyidir. Buyrunuz kendi imalatım şapkam. İstek üzerine yayınlıyorum blogta. Biraz büyükçe oldu, farkındayım... Çaktırmayın. Ama ilk şapka denemesi için idare eder.

Blogger olmak fotojenik olmaya yetmiyor maalesef...

Şapkayı bitirdikten sonra gaza geldim. Uğur'a evde giymesi için ördüğüm bir yelekten artan ip vardı. Onunla bir boyun şalı ördüm. Çok basitti. 4 ilmekle başlayıp her dört sırada bir tek taraftan arttırıyorsunuz. Örgünün boyu 65-70 cm olunca arttırdığınız yandan bu sefer 4 sırada bir eksiltmeye başlıyorsunuz. Yeniden 4 ilmek kalınca da kesip bitiriyorsunuz. Örmesi çok basit ve pratik bir şal bu. gerçi buklet iple sıra sayması zor oldu biraz ama doğaçlama çok ta fena olmadı. Yalnız siz bitirdikten sonra bir yandan dizi izleyip bir yandan fotoğraf çekmeye kalkmayın. Sırf size ibret olsun diye yayınlıyorum, böyle saçma pozlar çıkmasın ortaya. 

Böyle konuya odaklı pozlar çok daha cool duruyor itiraf etmek lazım...
Sırf sizin için bu kadar maskaralık ettiğim yeter sanırım. Hindiba, ellerim boş durmadı bak. Bunları bitirdikten sonra da önceki başarısız denemelerimi sökmekle uğraştım. 

Şimdi okudum da uzun ve darmadağınık, daldan dala konan bir yazı olmuş bu. Korkarım yazmaya yazmaya köreliyorum. Bir şarkıyla günü hatta haftayı kurtarmaya iyi alışmışım sanırım... :P

23 Ocak 2012 Pazartesi

Pazartesi Şarkıları 7

Bu hafta size nabza göre şerbet hazırladım. Buyrun haftanıza renk katacak şarkı. Seçin, beğenin, istediğiniz versiyonunu dinleyin. İyi haftalar... :)




18 Ocak 2012 Çarşamba

Duvarlar

Az önce Hindiba'nın blogunda okuduğum bir yazı çok dokundu yüreğime. Yazının altına yazdığım yorumu buraya da eklemek istedim. Belki saçma sapan sebeplerden ayrı düşmüş, ama yürekten bağlı olan insanlara bir örnek olur da bazı şeyleri düzeltmek için asla geç olmadığını bir de benden duymak isterler. Tabi ki onca duygusallığa tamamen zıt bir tepki de alabilirdim. Ama hayat, bu işte! Onu herşeyiyle kabullenip yaşamak...Ya da kendi yarattığımız duvarların içinde, izole bir şeklide kalmak... Tercih bizim.
Bir süre önce ben de uzun zaman önce yollarımızın ayrıldığı eski bir dostla ilgili bir yazı yazmıştım. Rüyamda onu gördükten sonra ona olan özlemim kafama dank ettiğinden, içim yana yana oturup o yazıyı kaleme almıştım. Sonra 2 satırlık bir mail attım, "sen de beni hala rüyalarında görüyor musun?" diye ve yazdığım yazının linkini yolladım. Yokluğunda kendimi yarım hissettiğim o insana kalbimi seneler sonra açmıştım tamamen. Yazdığım yazıda okudu yüreğimi. Ve bana umduğumdan çok daha büyük bir içtenlikle yazılmış, gözyaşları içinde okuduğum bir mail yolladı. O zamandan beri kavuştuk birbirimize. Sürekli yazışıyoruz aradan geçen zamanı telafi etmek için. Şimdi düşünüyorum da o gece duygusal davranmayıp o yazıyı yazmasam hatta gururumu, geçen seneleri, yaşadıklarımızı bir kenara fırlatıp "seni özledim" diyemeseydim o insana, hala hayatımda olmayacaktı ve ben hala eksik olacaktım...

Duvarlarım yok artık benim, kendi ellerimle yıktım onları. O duvarların arasında kendi kendimi yiyip bitirmekten bıktım usandım. Korunmasızım artık, incinebilirim... Evet, böyle bir ihtimal her zaman var. Ama daha özgürüm artık.

16 Ocak 2012 Pazartesi

Pazartesi Şarkıları 6

Bugün canım sıkkın biraz. Bir arkadaşımla ilgili ufak bir sorunum var. Muhtemelen onun çoktan unuttuğu benimse hatırladıkça tavrı yüzünden canımın sıkıldığı bir şey var aramızda. Onun kalbini kırmadan, nasıl çözeceğimi bilmediğim bir sorun. Ne yapacağımı bilmiyorum. Bu sıkıntı ile aklıma bu şarkıyı dinlemek geldi bu sabah. Bu da sizin bu haftaki pazartesi şarkınız olsun.

13 Ocak 2012 Cuma

Şapka

 

Bu aralar öyle saçma sapan şeylerle uğraşıyorum ki, neler yapıyorsun diyen olsa vallahi söyleyecek bir şeyim yok. Havaların soğumasıyla çocukları okula götürüp getirirken kafam üşümeye başladı. Montun kapşonu var ama kapşonu kapatınca gözlerim de kapanıyor. Çok ciddi soğuk veya yağmur durumları haricinde kapşonu kullanmıyorum. Öyle olunca da kuru ayazda kafam bir üşüyor bir üşüyor sormayın. Demek ki neymiş, kabarık saç yeterince ısı izolasyonu sağlamıyormuş. Haliyle, örgü manyağı bir insan da olarak, kendime bir şapka öreyim dedim. Ama bere gibi dar, kafaya tam oturan bir şey ben kullanamıyorum. Kıvırcık saçlı olanlar bilirler, bere taktınız mı saçın tüm kıvırcığı ve kabarıklığı gider, bereyi takıp çıkarırken de saçlarınız iyice elektriklenir sonuçta kafam üşümesin derken, ortada elektrik çarpmış gibi gezer durursunuz. Üniversite yıllarımda bunu iyice deneyip test etmiş ve de kıvırıcık saçlı olduğum sürece bir daha bere kullanmamaya yemin etmiştim. O yüzden öreceğim şapka bol bir şey olsun, sadece alın kısmı kafaya otursun, üstü geniş olunca saçları kafama yapıştırmaz, takıp çıkarırken de bukleleri bozmayacağı için elektriklendirmez saçımı diye düşündüm. Ama işte bundan sonrası bulanık.

İlk önce örgü olsun, tığla uğraşmayayım, kalın şişle haldır haldır örüp biran önce takayım dedim. Gel gör ki istediğim gibi basit ama şık bir model bulamadım şişle örülen.  Ben kendi modelimi yaratayım dedim. Kendimi ne sanıyosam artık... Sanırsın içimde bir yerlerde bir Derya Baykal saklı. Ortaya çıkmak için tam da bu günü bekliyordu. Sen kim, örgü model yaratmak kim?  Neyse, gafil ben, başladım örmeye. Üstü geniş olsun diye lastikten sonra arttırdım arttırdım sonuçta öyle geniş oldu ki ör ör ör içime fenalık geldi. Bırak bitirmeyi, bir sıra gidip gelmek bile öyle uzun sürmeye başladı ki attım elimden bir kenara. 

Bu arada gidiyorum geliyorum okulda hep insanların kafasına, şapkalarına bakıp duruyorum. Manyak gibiyim. Dönüp dönüp insanların şapkalarına bakan, nasıl örülmüş olabileceğini anlamaya çalışan biri olarak ortalarda geziniyorum. Evdeki yün dergilerini döktüm ortaya. Hepsine tek tek baktım. İnternetten sürekli şapka modelleri inceliyorum. Bir şapka yüzünden aklını kaçırmış gibi dolanıyorum ortada.  Eve geliyorum şapka örmek istiyorum ama modeline karar veremediğim için oturup o sinirle aylardır elimde sürünen battaniyeyi harıl harıl örüyorum. Diğer bir köşede şişle başlayıp örerken kontrolden çıkan şapka denemem duruyor falan, böyle saçma bir haldeyim yani.

En sonunda pes ettim, "tamam" dedim "madem öyle, tığla yapayım". "Ben zaten şişle yaprak motifli bir şapka örüp sonra da onu takacak insan değilim. Basit, şık ama işlevsel bir şey istiyorum. Sıkiğne ile başlayayım, genişlete genişlete kafama uydurur sonra da lastik kısmında daraltır kafama oturturum" dedim. Özgür'ün atkısından kalan siyah ipi buldum evde. "Altı üstü bir şapka öreceğim, yeter herhalde" deyip başladım onunla örmeye. Epeyce büyüttüm ama kafamı kaplayacak kadar olamadan bir baktım ip bitti. Sinirden kudurdum tabi. Yeniden aldım elime battaniyeyi. Harıl harıl battaniye örüyorum diğer yanda leşlerime bir de tencere altlığı yerine de kullanılabilecek, sıkiğneden yapılmış yuvarlak bir parça eklendi.

Bu hafta şapka örmeye karar vermemin üzerinden yaklaşık 10 gün geçti sanırım. Ben evde tüm bu sinir harbini yaşar kendi kendime işkence ederken ses çıkarmayan Özgür, en nihayet dün sabah patladı. Evden çıkarken bana şaka yollu, "Şu evi topla kadın! Her tarafa örgülerin saçılmış yine..." dedi. Adamı işe gönderdim bir de baktım ki salon gerçekten savaş yerine dönmüş. Çocukların dağınıklığı bir yana ,salonun her tarafı şapka diye başlayıp beceremeyip fırlatıp attığım örgü denemeleriyle ve de kendimi vurduğum battaniye motifleriyle dolmuş. Güldüm kendi kendime. Önce evi topladım, Sonra arayıp tarayıp bir tane gri yün buldum. Sıkiğneden bu sefer gri ile örmeye başladım şapkamı. Bakalım, 2 hafta oldu daha bir şapka örmeyi başaramadım. Korkarım bu gidişle ben şapkayı bitirdiğimde kış bitecek.

Video ne alaka derseniz, elalem nereleri örgüyle donatıyo ben bi kafayı örtemedim diye asabiyet yaptım kendi kendime, ondan.

11 Ocak 2012 Çarşamba

Bugün ben ellerimle....

Hindiba'yı okudukça, insana ilham veriyor. Ellerimizi daha çok çalıştırmaya yönelik, "bugün ben ellerimle" serisini hevesle takip ediyorum. Sürekli örgü veya tığ işi yapıyorum ben ama ekstradan ellerime iş çıkarmayı da sevdim aslında. Dolayısıyla bugünkü yazımı ona ithaf ediyorum.

Bugün değil ama pazartesi akşamı ben, ellerimle ayva reçeli yaptım.  Aslında herşey geçen ay annemlere kahvaltıya gittiğimiz gün başladı. Annem "Düdüklü tencerede 11 dakikada ayva reçeli yapmayı öğrendim" diyerek önümüze o reçeli koydu. Ondan sonra benim adamlara bi haller oldu. Evde hiç reçel yemeyen Özgür ve çocuklar o ayva reçeline bir yumuldular ki sormayın. Annem, yaptığı reçelin 1 kavanozunu bize vererek öyle gönderdi bizi. Eve geldiğimiz de de kahvaltılarda benimkiler ekmeğe labne peyniri ve annemin yaptığı ayva reçelini sürerek kısa sürede tükettiler o koca kavanoz reçeli. Ben de seneler sonra evde böylesine iştahla reçel yendiğini görmüş olarak ayva reçelini kendim yapmaya karar verdim.

  
1 Kilo organik ayva aldım.

 Onları güzelce soydum

Ayıklayıp doğradım ama çekirdeklerini atmayıp, sakladım

Sonra onları tencereye rendeleyip üzerlerine de sakladığım ayva çekirdeklerini koydum. Üzerlerine 1 kilo şeker ve de 1 bardak su koyup düdüklü tencerenin kapağını kapattım. Düdük ötmeye başladıktan tam 11 dakika sonra altını kapattım.

Ve tadaaa!  İki koca kavanoz ve bir kase, doğal, katkı maddesiz ayva reçelimiz oldu. Kasedekinin yarısını kahvaltıda bitirdiler bile. O yüzden sadece kavanozları koyuyorum buraya. Şimdi yine 11 dakikada, bu sefer portakal reçeli yapmayı düşünüyorum. Ayva ile denenmiş bir tarif ama bakalım portakalla da sonuç böyle güzel olacak mı...

Eeee? Ellerinizle günlük sıradan işlerinizin dışında, siz neler yapıyorsunuz bakalım? Yemek şart değil, kendiniz uğraşarak yaptığınız sürece her şey olabilir. Sonuçta bu da bir yemek blogu değil. Siz düşünedurun, ama Hindiba'nın yaptıklarına da bir göz atmayı unutmayın.

9 Ocak 2012 Pazartesi

Pazartesi Şarkıları 5



Bu hafta sizin için seçtiğim şarkı bu. Seksenli yıllarda Tina Turner dinlemeden büyüyen bir ergen var mıdır bilmiyorum. Rock müziğin babaannesi fazla ortalarda görünmüyor artık. En son geçen sene Oprah Show da Cher le beraber izlemiştim kendisini. Kaç yaşında kadın, hala benden güzel bacakları var valla. Neyse haftanıza neşe katsın bu şarkı. Umarım sizi de, beni götürdüğü gibi, çocukluğunuza götürür.

6 Ocak 2012 Cuma

İnternet ve arkadaşlıklar üzerine



"İnternet insanı yalnızlığa itiyor" diyorlar ya ben hiç katılmıyorum. Tam tersine, esas internetim olmasaydı herhalde ben çok yalnız bir insan olurdum. Düşünüyorum da son 15 yıl içinde edindiğim tüm arkadaşlarımla internet ortamında tanışmışım. Ya blog vasıtasıyla, ya e-mail grupları ya da oynadığım online oyun ortamında tanışıp ta gerçek hayatta görüşmeye devam edip arkadaşlık ettiğim bir sürü insan oldu. Ama aynı süre içerisinde gerçek hayatta bir şekilde yollarımızın kesişip te tanışıklığın arkadaşlığa dönüştüğü tek bir insan yok hayatımda. Belki de bunun tek sebebi çalışmayan bir anne olmamdır. Sonuçta bir yerde çalışıyor olsaydım işyerinde tanışıp arkadaş olduğum insanlar olabilirdi.

Bazen çocukları almaya gittiğimde okuldaki diğer anneleri gözlemliyorum da çok ilginç geliyorlar bana. Çocukları aynı sınıfta okuyan bazı anneler okul dışında da görüşmeye devam ediyorlar. Bana en garip gelen çocuğu 1. sınıfta olup ta aralarında gün düzenleyen hanımlar olmuştu. Geçen gün de bizim apartmanda oturan, arasıra asansörde veya yolda karşılaştığım 3 kadının asansör önündeki samimi muhabbetleri beni şok etti. Yahu bu sitede hayat daha bu yaz başladı. Hepimiz en fazla 6 aydır falan oturuyoruz burada. Hangi arada tanışıp ta bu kadar samimi olabiliyor bu insanlar gerçekten anlayamıyorum.

Bu açıdan bakınca kendimden şüphe ediyorum ister istemez. "Tüm bu insanlar bu kadar kısa sürede tanışıp kaynaşabiliyor, o zaman acaba ben mi çok yabaniyim?" diye soruyorum kendime. Bilemiyorum, insan kendine tarafsız bakamıyor ki... Sonuçta ben çözemedim bu işi. En tuhafı ise; aslında hiç te şikayetçi değilim bu durumdan. Ben internetten bulduğum arkadaşlarımla gayet mutluyum. "Sınıf anneleriyle gezmeye tozmaya gidecek, gün yapacak insan değilsin madem, niye bunları kafaya takıyorsun?" derseniz tamamen haklısınız.  Aralarına karışmak gibi bir derdim yok ama sanırım sadece anlamak istiyorum insanları. Nasıl bir ruh haliyle bu şekilde davranabildiklerini gerçekten merak ediyorum. Bir de bu şekilde kurdukları arkadaşlıklarının kalıcı olup olmadığını...

İnternet ortamı, aslında benim gibi asosyal tiplere daha uygun diye düşünüyorum. Çünkü insanları dış görünüşlerine göre yargılama ihtimalini tamamen kaldırıyor ortadan. Bloglarda, e-mail gruplarında, insanları tanıma imkanı gerçek hayattakine göre çok daha fazla bence. Gerçek hayatta hiç kimse yeni tanıştığı ya da hiç tanımadığı birine, düşüncelerinden, hayatından, duygularından bahsetmez. Ama bloglarda bir insanı yazdıklarını okuyarak gerçek hayattakine nazaran çok daha çabuk tanıma imkanınız var. Tabi internette bulunduğunuz ortama göre, yanılma şansınız çok artabilir. Ama abuk sabuk sitelerde veya egzantrik sosyal ağlarda dolaşmadığı sürece, bence bir insanın internette kafa dengi bir insana rastlama ihtimali gerçek hayattakinden çok daha fazla. Siz ne dersiniz?

4 Ocak 2012 Çarşamba

Yeni şeyler ve unutulmuş bir şarkı

Evet farkındayım, bu aralar blogumu ihmal ettim. Hatta bu haftaki pazartesi şarkısını eklemeyi unuttuğumu da şu anda farketttim. Beni affedin. Malum yeni yıl ve de ışık hızıyla değişen gündem aklımı başımdan aldı, üstüne yılbaşı gecesi ateşlenen bir adet çocuk ve de Ingilizce dersinden zayıftan hallice bir not alan başka bir çocuk eklendi vs vs. Dolayısıyla bu aralar aklım bi karış havada, itiraf ediyorum. Günler nasıl akıp gidiyor anlamıyorum bile. Bir bakmışım pazartesi, hop bir bakmışım cuma. Bu şekilde geçiyor haftalar.

Okuldaki son veli toplantısında Uğur'un ingilizce derslerini hiç dinlemeyip dalga geçtiği de açığa çıktığından beri akşamları evde, hızlandırılmış ingilizce kursundaki gibi geçiyor zaman. Aslında eğleniyoruz da... En tuhaf görünümlü hayvanları seçip özelliklerini ingilizce anlatarak Uğur'un tahmin etmeye çalışmasını sağlamak veya babasının olmayan saçlarını tarif etmesini istemek, en azından benim için eğlenceliydi. Bugün sınavı var eşek sıpasının, inşallah öğrettiklerim bir işe yarar.

Özgür zaten yeni yıl itibariyle işle ilgili bazı kararlar alma aşamasında. Yaşadığı stres yüzünden ne bulursa yiyen, asabi bir adam siluetinde akşamdan akşama evde boy gösterip hepimizin ödünü patlatıyor. Dün gece çocuklar yattıktan sonra elinde 1 şişe sodayla gelip beni "Bir daha ben ikinci tabağı istersem engel ol, verme, ne yaparsan yap iki tabak yemek yedirme bana!" diye tehdit etti. "Peki kocacım" deyip savuşturdum bu atağını. Ya ne yapsaydım? İkili ilişkilerde bir taraf sinirliyse, patlamaya hazır bomba gibi ortalarda geziniyorsa, ona ilişilmez. Çünkü neden? Kurcalarsan o bomba senin elinde patlar da ondan. Bu kuralı herkes bilir. Bilmeyen varsa da şimdi öğrensin. 13 yıllık evlilikte çok acı tecrübelerle öğrendiğim bu sırrı burada ifşa ederek size kaç yıl kazandırdım, sizi kaç kavgadan kurtardım artık siz hayal edin ve de geciken pazartesi şarkısı için beni affedin.

Buyrun, yeni yıla ve de yeni başlangıçlara ithafen gecikmiş pazartesi şarkınız da aşağıda. Hepimizin yeni yılı hayırlara vesile olsun inşallah.

Her ne kadar orjinali süper olsa da ben Glee versiyonunu çok sevmiştim. Sizinle onu paylaşmadan edemedim. Kalitesi çok iyi değil bu videonun ama onların sesinden de bir duyun istedim. İlginizi çektiyse Glee 1. sezon 14. bölümünde bu kötü videonun orjinalini daha güzel şekliyle izleyebilirsiniz. Yani kısaca, nostalji yapacaklar alttaki videoyu izlesinler. Diğerleri üsttekini :D