30 Ocak 2014 Perşembe

Hizmetçi

Ne o? Yoksa iki ergenle uğraşmaya başladığım çok mu belli oluyor?
Yazmaya yazmaya insanın yazası hiç gelmiyormuş blogcum. Her gün giriyorum, sevdiğim blogları okuyorum ama elim klavyeye gitmiyor niyeyse.Günler birbirinin aynı, geçip gidiyor. Bazen 3 çocukla kafayı sıyırıp sapıttığımız oluyor elbet. Özge akşamları azimle 11'e kadar oturmaya devam ediyor. Bazen öyle yorgun oluyorum ki onu uyutmaya üşeniyorum. O derece yani. İkimiz de karşılıklı mızıldanıyoruz. Yorganının üzerinde bir sağa bir sola devrilip duruyor. Sessizlik istemiyor, yatak odasında karanlıkta sessiz daha kolay uyur diye götürüp ben de yanına uzanıyorum. Salondan gelen seslere kulak kabartıp oturuyor yatakta velet. O yüzden şamatanın merkezinde uyuyor hep. Dün gece biz Iron Man 3'ü izlerken uyudu. Onca sesin gürültünün ortasında nasıl uyuyabiliyor bilmiyorum ama tabi insan hele de onun kadar küçük olunca 11'e kadar oturursa artık yorgunluktan bitap düşüp uyuyabilir tabi.

Çoğunlukla uykusu gelince salonda yere serdiğimiz yorganın üstünde parmağını ağzına sokup sağa sola devrilmeye başlıyor. Geliyor bize sürünüyor bazen biz de yanına uzanıyoruz. Yanımıza yatıp uyumaya çalışacağına üstümüze tırmanmaya çalışıyor. Geçen gece artık Özgür de ben de yorgunluktan bitmiş, bizim bıdığı ikimizin de kucağımıza alıp sallayacak hali kalmadığından yorganın üzerine uzanmış uyusun diye bekliyorduk. Bu tabi yine üzerimize tırmanmaya çalışıyor, uyutmadığımız için ikimiz de hacamat etmeye çalışıyordu. En sonunda ben dayanamayıp patladım,

- Özgür Allah aşkına al şunu azıcık salla kucağında, biraz mayışsın sonra ben ayağımda sallarım, tüm saçlarımı yoldu zaten, şimdi de parmağıyla dişetlerimi oymaya çalışıyor.
- Selen dur kendime gelmeye çalışıyorum. Az önce ayağa kalkıcam diye gırtlağıma dayanıp güç aldı. Çaktırmadan boğmaya mı çalışıyor anlamadım ama dur iki dakika nefesim düzelsin...

Cuma günü büyük teyzeyi hastaneye kaldırdık. Zatürre teşhisi kondu, yatarak tedavi olması lazım dediler. Annemle babam zaten 2 haftadır feci gripler. Üstüne bir de haber gelmez mi "Özgür'ün babası sabah işe giderken merdivenlerden yüzükoyun yuvarlandı hastaneye kaldırdık" diye... Neyse çok iç karartıcı bir yazı olsun istemiyorum o yüzden ayrıntıları geçiyorum; Özgür'ün babası iyi, bir dişi kırık, onun dışında kırık kemiği veya beyin kanaması falan yok Allah'a çok şükür. Teyze ise hala hastanede, doktor tedaviye cevap verdi demiş ama bakalım kendini biraz daha toparlayabilecek mi... Annem teyzeye refakat edebilecek kadar toparladı kendini, babamsa evde tek başına uğraşıyor işte gripten temelli kurtulmaya.

Bunun dışında bu aralar oğlanlara evdeki her türlü teknolojik cihazı yasakladık. Şubat tatilinde olacak iş değil farkındayız ama ne yapalım mecburduk. Bilgisayar, tablet, play station, psp hepsi yasak. Süresiz yasak hem de. İkisi de aşırı bir teknolojik bağımlılık geliştirmeye başlamışlardı o yüzden hepsini toptan yasakladık. Karneleri de güzel gelince gittik ailece oynamak için bir kaç kutu oyunu ve bir dart aldık. Akşamları evde dart turnuvası yapıyoruz. Ben tabi hep sonuncu oluyorum ama hepimiz eğleniyoruz ve ailece vakit geçirmiş oluyoruz. Yakında tavla turnuvası da düzenleyeceğiz ama küçük hanım pek izin vermiyor. Tavlayla hep kendisi oynamak istiyor. Pulları bile yerinde tutamaz olunca şimdilik erteledik tavla olayını.

Özgür'le uzun uzun konuştuk ta çocukların teknoloji bağımlılığında esas suçlu olanın kendimiz olduğuna karar verdik. Bebek yeni doğduğunda sessizce vakit geçirmeleri için başta iyi bir yol gibi gelmişti, zaten hep bir süre kısıtlamaları vardı ama ona rağmen zaman içinde kopamaz oldular oyunlardan. Bundan sonra çocuklarımıza ilerde mutlulukla hatırlayabilecekleri aile anıları bırakmak istiyoruz. Geriye dönüp baktıklarında çocukluk anıları sadece filanca oyunda aldıkları ekipmanın verdiği mutluluk veya en son çıkan oyunda kırdıkları rekor olmasın istiyoruz. Bunun için bazı büyük ve radikal planlarımız daha var ama onlar için henüz gereken finansmanı sağlayamadık :P O yüzden ilk etapta tüm teknolojik oyunları rafa kaldırdık. Ben de onlar şubat tatilinde evdeyken fazla bilgisayarla haşır neşir olmamaya çalışıyorum. Artık birlikte kitap okuma günümüz var. Tom Sawyer'i okuyoruz sırayla. Ben okuyorum onlar dinliyor ben yorulunca onlar okuyor ben dinliyorum, hoşumuza da gidiyor. Ayrıca okuma saati yapınca herkes kendi kitabını alıp köşesine çekiliyor. Televizyona bir sınırlama getirmedik, o yüzden şubat tatilinin de etkisiyle belgesel kanallarını yeniden keşfettiler. Bol bol belgesel izliyorlar, legolarıyla daha çok vakit geçirir oldular. Langırt oynuyorlar. Beraber daha çok vakit geçirmeye başladılar. Sonra Fringe'i izlemeye başladık çocuklarla. En başından başladık büyük bir heyecanla izliyoruz. Resmen bayıldılar diziye. Hayal güçlerini epey geliştirecek bence. Ben de ilk bölümleri yeniden severek izliyorum.



Neyse bizden haberler şimdilik bu kadar. Özge neredeyse 1 yaşını bitirecek, zaman öyle çabuk geçti ki... Artık epey bilinçlendi, salona kurduğum barikattan artık tekli koltuğu iterek kaçıyor. Evde her yere tek başına gidip yerde ne bulursa ağzına atmaya bayılıyor. Tehlikeli olmaya başladı bu kaçma hevesi ama ne yapalım o da bir şekilde keşfedecek dünyayı...

Bu arada blogta biraz yenilik yapayım dedim ama arka plana koyduğum resim niyeyse görünmüyor. Yemyeşil bir fon çıkıyor arka planda. Kaç gündür düzeltemedim bir türlü, ona da gıcık oldum.

Özgür'ün son bir incisiyle veda edeyim size, geçenlerde tişörtünü arıyordu, aramızda şöyle bir konuşma geçti..

Özgür- Evde giydiğim tişörtü gördün mü?
Ben- Görmedim, yok mu bizim odada? Belki ben kirliye atmışımdır.
Özgür- Buldum buldum..
Ben- Nerdeymiş?
Özgür- Hizmetçinin üstünde
Ben- Ne? Hizmetçi mi? Puhahahaha....
Özgür- Ne gülüyorsun? Neydi ya bunun adı?
Ben- Dilsiz Uşak ... hahaha duyan da bişey sanacak ahahahaaaa




16 Ocak 2014 Perşembe

Kış günleri nasıl geçer?



Nihayet Kuyucaklı Yusuf'u bitirebildim. Güzeldi ama çok içime sıkıntı verdi. Felaket iç karartıcı bir kitaptı benim için. Belki bu kitabı okumak için zamanlamam kötüydü artık bilemeyeceğim. Zaten ülke gündemi yeterince kalabalık ve karanlıkken bu kasvetli kış günlerinde hiç hoş bir tat bırakmadı bende. Sonu da biraz eksik kaldı sanki. Ne bileyim hani olur ya, bir film izlersiniz, öyle bir yerde biter ki "Hah kesin devamı çekilecek bunun" dersiniz. Biraz öyle oldu bunun sonunda da, sanki devamı yazılacakmış gibi bitti. Neyse piyasada bir sürü sabun köpüğü kitap varken aman sakın bunu okumayın diyecek halim yok elbet. Sonuçta güzel yazılmış, gerçekçi, insanın içine oturan ama uslup olarak oldukça akıcı bir roman. Okuyun siz karar verin.

Howard's End'e başladım. Tipik ingiliz romanı, şimdilik fena gitmiyor. Karanlık kış günlerinde kendimi örgüye ve kitaba vurdum. Bazen bebişi uyutunca işim yoksa Digitürk IQ dan güzel bir film seçip izliyorum. Özgür'ün sevmeyeceği dram veya romantik tarz filmleri seçiyorum yoksa arıza çıkarıyor. En zevkli bu şekilde geçiyor bu kasvetli günler. Battaniyenin hala çevresini örüyorum ama artık zor kısmı bitti o yüzden onu askıya aldım, nasılsa acelesi yok. Bu şala başladım, kış bitmeden birisine sürpriz yapmak istiyorum. İnşallah çabuk biter.

Bu arada,yukarıdaki resimde yeniden değerlendirme projemi bulan oldu mu? Üç çocukla anca bu kadar oluyor anacım. Tığlarım orada burada atılıyordu. Eski bir kavanoza, yeni yıl süslemeleri reyonundan aldığım renkli bantı yapıştırıp tığlarımı doldurdum içine. Şimdilik büfe-kitaplık karışımı mobilyamsı şeyimizde duruyor. Mobilyamsı şeyin bir adı yok çünkü İkea malzemeleriyle biz dizayn ettik. Fotoğrafını koymak isterdim ama taşınırken sağı solu çarpıldı. Ve de o raflar kitap taşımaya uygun değilmiş, rafların ağırlığıyla dik kenarları hafifçe dışarı doğru eğildi. (Kendimize not: bir daha eve İkea'dan dolap büfe vs modüler birşey almayın)

6 Ocak 2014 Pazartesi

Sen ve Ben

18 Haziran 1998 - Okul Bahçesi
Dün akşam, yine tüm çocukları uyuttuktan sonra balkonda buluştuk seninle. Yine montumun fermuarını ben bir türlü beceremediğim için sen kapattın. Bahçe katında kediler mesken tutmasın diye katlayıp duvara dayadığımız sandalyelerimizi açıp oturduk geceye karşı. Birer cigara yaktık karşılıklı. Çocuklardan, herkeslerden gizli... İkimiz de 40'ına merdiven dayamış iki çocuk gibiyiz, anne babalarımızdan, çocuklarımızdan gizli sigara içiyoruz kış günü balkonda. Beraberken içmeye başladık ve sadece beraberken içiyoruz. Bazen araya seneler, bazen aylar, bazen günler giriyor. Ama ayrıyken aklımıza hiç sigara içmek gelmiyor. Gönül tiryakiliği bizimki. İki gönül yan yana olmayınca sigara bile aynı tadı vermeyecek biliyoruz.

Ne diyordum? Oturduk geceye karşı.. Soğuk, sisli, puslu, iğrenç bir hava vardı dışarıda. Kim bilir kaçıncıya nefret ettik bu şehirde yaşamaktan, kaçıncıya hayaller kurduk büyük şehirden kaçmak üzerine. Dün gece yeşillikler içinde bir arsa aldık, evi yaptık üstüne, akşamları şömineye karşı kitaplar okuduk ailece, ateş yakıp oturduk başında, bahçesinde meyve sebzemizi yetiştirdik sonra çocuklarla dalından kopardıklarımızı yedik... Sen bahçede oğlanlarla futbol oynadın, ben verandada kızla birlikte örgü ördüm... O ormanın kenarındaki arsada kaldı senin gönlün, biliyorum. Sırtını ormana yaslamış, köye bakan yamaçtaki o arsa... Dün gece, gelecekteki müstakbel şehirden kaçış yuvamız oradaydı işte, ama bu sefer ormandan gelen çakallar bizim tavuklara musallat oldu. O yüzden bir köpek almak şart oldu, ama köpek konusunda anlaşamadık. Ben dedim Kangal sen dedin Alman Kurdu... Sonra ben "Devamlı kalamayacaksak orada, köpekleri (anlaşamayınca her birinden birer tane aldık mecburen) kime bırakıcaz? Yazık. En iyisi kedi, hem buraya da getirebiliriz o zaman" Yemedin tabi, "Evin içinde hayvan olmaz Selen, buluruz elbet köyde köpeğimize bakacak birini" dedin. Sustum o zaman. Biliyorum günün birinde o arsayı alıp üstüne o evi yaptığımızda bahçesinde besleyeceğin köpeğe benden önce sen kıyamayacaksın. Arkanda bırakmamak için binbir takla atacak, bir kılıf uyduracaksın. "Dükkana da bekçilik eder hem" falan diyip getireceksin onu şehre, sonra iki arada taşıyıp duracağız hayvanı... :)

Temmuz 1999 - Fethiye
Sonra evcil hayvan muhabbetini duyan, bizim sitenin sarman kedisi geldi yanımıza. Oturdu balkonun önündeki çimenlerin üzerinde. Bizle birlikte geceyi izledi bir müddet. Konuşmalarımıza kulak kabarttı kesin. Kendini bize yamamaya çalışıyor bence, ama sen hiç yüz vermedin hayvana. Zaten muhabbetimiz de içini baymış olmalı ki gitti bir süre sonra, çünkü iş konuşuyorduk o sırada.

İş ve gelecek konusunda seninle yine bir sürü plan yaptık dün gece. Sonra da kendimize güldük. Ne zaman böyle planlar yapsak bir bakıyoruz öyle gelişmeler oluyor ve öyle sürprizler sunuyor ki hayat bize; tüm kurduğumuz planları iptal edip yeni şartlara göre sil baştan yeni bir plan yapmamız gerekiyor. O da ancak koşullar yeniden değişene kadar yürürlükte kalıyor. Mesela 1 ayda bitecek diye sipariş verdiğimiz kalıp için tam sekiz ay beklemek zorunda kalıyoruz, ya da Çin'den getirdiğimiz kalıplar çalışmıyor, o zaman ürün basamıyoruz, satış yapamıyoruz, sonra leasing ve fabrikanın taksitlerini ödeyemiyoruz gidip parasızlıktan şerefsizin biriyle ortak olmak zorunda kalıyorsun. Gün geliyor o şerefsizden bıkınca da "Eeeh yetti be al paranı başına çal" deyip ceketini alıp çıktığında, yeni bir başlangıç yapmak için tası tarağı toplayıp İstanbul'a dönelim diyebiliyoruz.. Veya bir yerlerde birisi başka birinin başına anayasa kitapçığını fırlatıyor, bir yerde bir ağaç kesiliyor veya bambaşka bir sebepten hop bir hükümet krizi çıkıyor, bir bakmışsın dolar bir gecede  fırlayıp 2 lirayı geçiyor, euro ise 3 liraya dayanıyor ve bir hafta önce yaptığımız tüm planlar alt üst olabiliyor. Bir hafta önce müşterisi hazır makinayı bitirebilmek için uğraşırken bir hafta sonra dolar ve euro fırlayınca, aynı makinayı kimse almak istemiyor. Bugüne kadarki tüm birikimi makina yapıp ortaya koymuş tam paraya çevirecekken döndük mü yine en başa? Tüm siyasetçi çocukları birer ticari deha canına yandığımın memleketinde, biri on, onu yüz yapıveriyorlar, bir tek biz senelerdir tırmalaya tırmalaya bir halt olamadık. Gerçi çok saçma hatalar da yaptık geçmişte, bazen yeni gelecek planları yaparken eski yaptığımız abuk sabuk hataları hatırlatıyoruz birbirimize. Çok güldüğümüz veya çok içimizin acıdığı şeyler oluyor. Hayat devam edip gidiyor, yarın ne olacağı hiç belli değil ama biz bir günlük bile olsa yine de bir plan dahilinde hareket etmeyi seviyoruz. Körolmayasıca mühendis yanımız, hiç kendimizi koyverip "anı yaşayalım, geleceği bırak bir saat sonrasını bile hiç düşünmeyelim" diyemiyoruz. İkimizin de arkasını kollayacak zengin bir babası ve nüfuzlu tanıdıkları yok neticede.

Komiğiz, en olmadık zamanlarda en olmadık şeylere gülebiliyoruz ama bugüne kadar kaç tane uçuk kaçık plan yaptık en çok onu düşündükçe gözümüzden yaş geliyor gülmekten. Daha 5 ay önce tepemiz atmış  herşeyi boşverip çocuklarla Bodrum'a yerleşme kararı almıştık. 1 sene önce Avrupa Yakası'nda bir ev alma planları yapıyorduk. 3 sene önce İstanbul'un karşı yakasında ne işimiz var, bizim işyerimiz bu tarafta, seviyoruz biz Anadolu Yakasını diyorduk. 8 sene önce artık hayatımız İzmir'de, iki çocuk yeter, herhalde ileride buradan bir ev alırız, çocuklar burada okula başlar diyorduk. 10 sene önce Gönen'e yerleşmiş, organize sanayideki bir arsaya kendi fabrika binamızı inşa etmiş artık hayatımız burada şekillenecek diyorduk. 13 sene önce Kanada'ya göç edelim diyorduk. 14 sene önce seninle ilk işimizi kurduk ve sonraki 1 sene boyunca kelimenin tam anlamıyla süründük... Hayatta hep, artık bir yere yerleşelim, kök salalım dedikçe oradan oraya savrulduk.

Ama çok şükür becerdik mutlu olmayı biz bu hayatta. Sağlıklıyız, huzurluyuz, bir aradayız bunlar yetiyor insana aslında. 2 metrekare bir balkon, gün geliyor 2-3 dönüm bahçenin yerini tutuyor. Kocaman binaların bahçe katında bir daire, bahçeli bir evin yerini tutuyor. Apartmanların arasından görünen küçücük bir parça gri gökyüzü, yeşillikler içinde bir evin terasından izlenen, pırıl pırıl yıldızlarla süslü lacivet bir gecenin yerini tutuyor. Akşamdan akşama edilen iki saatlik sohbet, ayrı geçirilen koca bir günün yerini tutuyor. Çocuklarla evde geçirilen huzurlu bir gece, pek çok konserin, sinemanın, başbaşa çıkılan romantik yemeğin yerini tutuyor. Pek çok şey yaşadık bugüne kadar, beraber büyüdük seninle. Zaman zaman birbirimizin gırtlağını sıkacak kadar kızdık, bağırdık, çağırdık, hatta birşeyler fırlattık birbirimize ama sonunda beraber mutlu olmanın yolunu bulduk. Çok şükür Yaradan'a seni karşıma çıkardığı, hayatımızı birleştirmemize izin verdiği için.

2012 Eylül - Çatalca
Bu yazı senin içindi, biliyorum gizli saklı okuyorsun blogumu, yoksa Handan'ın oğlanın burnundan sümüğü emerek çıkardığını nereden bileceksin. Sonuçta dün gece diyordun ya "Allah ömür verirse, bundan 2 sene sonra, 5 sene sonra, 10 sene sonra neler olacak acaba? Ne umuyoruz ne verecek hayat bize?" diye işte benim tek umudum bundan önceki gibi bundan sonra da yine seninle bir hayat. Varsın maddi hiç bir şey vermesin hayat bize, şu an sahip olduklarımızdan hiçbirini alıp götürmesin yeter.  Benim biricik dert ortağım, en yakın dostum, can yoldaşım, hayat arkadaşım, çocuklarımın babası, çocukluk aşkım... Sen var ya sen, sen anlarsın, akıllı adamsın :)

3 Ocak 2014 Cuma

Çiko

Yılbaşı akşamımız diğer akşamlardan pek te farklı geçmedi. Özgür İzmit'te bir makinayı devreye alabilmek için sabahın 5 buçuğunda evden çıkmıştı. İşi bitince de eve gelmesi yılbaşı trafiğinde akşam dokuz buçuğu buldu. O saatte benim bebekten fırsat bulup ancak hazırlayabildiğim bir iki çeşit şeyden ibaret sönük bir yılbaşı yemeği yiyip azıcık koltukta Cem Yılmaz izleyip iki çift laf ettikten sonra saat 12:05 te Özgür'ün koltukta uyuyakalması ile son buldu yılbaşı gecemiz. Çocuklar "Bugün yılbaşı, istediğimiz kadar otururuz" dedikten sonra zaten fazla dayanamadılar. 12 buçukta Uğur gitti yattı, Ömer'se zaten yerde serili Özge'nin yorganının üzerinde uyuyakalmıştı. Oğlunu yerden, babasını da kanepeden kazıdıktan sonra ancak saat 1 gibi de ben yatabildim. Pek heyecanlı, neşeli ve eğlencesi bol bir yılbaşı geçirmedik ama Allah'a çok şükür hepimiz sağ, sağlıklı ve bir arada idik. Bunun için şükretmekle yetindik. İlk anları böylesine sönük ve isteksizce karşılanan 2014, inşallah sonradan parlak bir yıl olur da ülkeye huzur ve mutluluk getirir.

Bu sabaha karşı Özge ateşlendi, 37-38 derece ateşe bolca sümüğün eşlik ettiği bir nezle geçiriyor. İştahı iyi ama burnu tıkalı olunca yiyemedi fazla bir şey, ben de ıhlamur ve papatya çayı yaptım ona, içine azıcık toz zencefil, azıcık şeker, bir kaç damla limon sıkıp içirdim biberonla. Şeker hiç koymayacaktım ama papatya azıcık acımsı bir tad vermişti çaya, onu bastırsın diye koymak zorunda kaldım. Malum daha bal yiyemiyor. İnşallah antibiyotiğe falan gerek kalmadan böyle hafif atlatır. Şimdi uyuyor ben de bunları yazıyorum size. Yılın ilk hastalığını da daha ikinci günden böylece kapmış olduk.

Bundan başka mutfakta limon ağacım büyümeye devam ediyor. Limon olduğunu varsayıyorum şimdilik. Gerçi internette gördüğüm limon filizlerine pek benzemiyor ama ben yine de onun limon olmasını diliyorum tüm kalbimle. Geçenlerde bir blogta veya pinterestte evin içindeki o minik portakal ağaçlarını gördüğümde düştü kalbime bu istek, bakalım, belki benim de öyle minnak bir limon ağacım olur evin içinde.

Özge büyümeye devam ediyor, ilk kelimeleri al ve ver oldu. Özgür sürekli oyun oynuyor onunla, eline bir şey veriyor "Al Özge, al, al " diye tekrarlayarak sonra da "Ver Özge, ver, ver" diye geri istiyor verdiği şeyi. Babasıyla hiç sesi çıkmadan oynuyordu bu oyunu son bir haftadır. Güzelce alıyor, ver deyince veriyor falan. Geçen gün baktım sırıta sırıta televizyon kumandasına gidiyor. Öyle mutlu ve heyecanlı idi ki kıyamadım çocuğun elinden kapmaya, izin verdim koltuktan almasına.. İnceledi önce sonra yalama faslına geçmeden ben güzelce istedim "Ver Özge, ver" dedim hemen "Ah, Ah, Ah" diye verdi kumandayı :) Sonra ben verdim ona "Al Özge, al " deyince de "Veh veh veh" diyerek aldı elimden kumandayı. Bir kaç defa daha tekrarladık tamamen bilinçli söylüyor bızdık böylece ilk kelimeleri Al ve Ver oldu. Gerçi uzun zamandır ağlarken "Enne" diye ağlıyor ama onu bilinçli söylediğini düşünmüyorum. Bu "al-ver" den sonra geçen gün de "mamma" diye üstümü tırmalayıp meme emmek istedi. Daha meme ile mamayı karıştırıyor birbirine yavrum. Ama dili yavaş yavaş çözülüyor galiba artık :) Basit kelimeleri sık sık tekrarlayarak öğrenmesine yardımcı olmaya çalışıyorum. Gel, yat, otur vs gibi.

Bu ay hala tuvalet adaptörüne oturuyor ama 8. ayda olduğu gibi neredeyse her şeyi oraya yapayım diye bir gayreti yok. Oyun oynarken, sağı solu kurcalarken hele de ben yakınlarda değilsem salıyor bezine çişini. Hiç tuvalet iletişimi için çaba göstermiyor. Ben götürür oturtursam çişini veya kakasını tuvalete yapıyor, onun dışında hiç tuvalete yapmak için önceki kadar hevesli davranmıyor. Geçecek sanırım, 12. ay süper olacak diyorlar, heyecanla bekliyorum.

Neyse şimdilik bu kadar, bebiş uyurken ancak bu kadar oluyor. İlk fırsatta 3 çocuklu hayattan anekdotlarla yeniden karşınızda olmayı planlıyorum.

Not: Bu arada "Çiko", küçük eltimin Özge'ye taktığı isim, geçen hafta sonu çok eğlendik bu isimle. Unutmamak adına çoğunluğu Özge'yle ilgili olduğu için bu yazıya bu ismi verdim :D