27 Nisan 2012 Cuma
Uzun lafı kısası
Hafta sonu büyük oğlanın doğum gününü kutlayacağız. 10 yaşını bitiriyor. Hala inanamıyorum. Kendi onuncu yaş günümü hatırlıyorum da iki haneli yaşlara geçtim diye kendimi pek büyümüş sanmıştım. Şimdiyse oğlum 10 yaşında. Zaman amma hızlı akıp gidiyor. Geçen gün bebeklik videolarını izledik, hangi arada geçti gitti 10 yıl anlayamıyorum.
Böyle zamanlarda aynaya bakıyorum. Geçen zamanın yüzümdeki, bedenimdeki izlerini bulmaya çalışıyorum. Zamanın bir insanın yüzüne kattığı olgunluk çok değişik, bir açıdan büyüleyici geliyor bana. Kendimde çok farkına varamıyorum ama bazı arkadaşlarım var ki aradaki değişim çok çarpıcı oluyor. Mesela anneliğin ayrı bir güzellik ve zarafet kattığı, eskisine oranla çok daha alımlı olan o kadar çok çocukluk arkadaşım var ki.. İnsanın kendine böyle dışarıdan bakamaması büyük şanssızlık bence. Eski fotoğraflarımı görünce bazen çocuklar "ne kadar da gençmişsin anne" diyorlar. Şu anda çok yaşlı olduğumu kastetmiyorlar biliyorum ama yine de takılıyorum onlara. "Hmmm, demek artık çok yaşlıyım" diyorum hemen üzülüp alındım sanıp koşup sarılıyorlar. Ben bile eski fotoğraflarımı görünce "çocukmuşum" diyorum da çocukların öyle tepki vermeleri çok doğal. Çocukmuşum büyümüşüm ve de epey kilo almışım. Ama işte kendim hakkında yapabildiğim tek yorum bu. Kötü yani, hala bir alımlı olma durumu, bir karizma yok. Peeeh! Bu yaştan sonra da olur mu bilmem. :P
Bu hafta sonu doğum günü kutlamaları bizim evde olacak. Uğur ve büyük kuzeninin yaş günü arasında sadece bir gün var o yüzden ikisininkini de aynı gün, bizde kutlayacağız. Temalı bir parti falan yapacak değilim. Piknik gibi düşünmüştük ama sonra vazgeçtik. Evde kutlayacağız. Biri 11 biri 10 yaşını bitiriyorlar. Kazık kadar oldular yani :) O yüzden tek düşünebildiğim yiyecekleri vaktinde yetiştirebilmek ve evi o zamana kadar çiçek gibi yapıp, o şekilde muhafaza edebilmek.
Bu arada acaip te hırs yaptım. Gecen sene verdiğim tüm kiloları geri almış bir insan olarak kendimi rejime vurdum. Senelerdir, giydiğim hiç bir şey yakışmıyor diye üstüme başıma bir şey almaz oldum. Hep kilo verince alırım diye kendimi kandırmaktan bıktım. Kendi kendime eziyet ediyorum resmen. Son bir kaç gündür çok sıkı diyet yapıyorum. Bu yaz bitmeden ve ben 35 yaşımı bitirmeden önce 13 kilo vereceğim. Aha da buraya yazıyorum blogcum ki kaçış noktam kalmasın. Başka yolu yok, bu artık gurur meselesi oldu çünkü.
Şimdi hafta sonu doğum günü var ve de ben rejimdeyim yani işin özü bu. Tüm bu yazının ana fikri bu sizin anlayacağınız. Ne olacak şimdi? Onca şeyi yapıp ta nasıl yemeyeceğim ben şimdi? Yazık değil mi bana?
Not: Doğum gününden sonra başla rejime diye yorum yazmayın sakın. O ertelemelerin ardı arkası gelmiyor sonra.
Not2: Fotoğraf ne alaka diyenlere; rejimdeyiz dedik herhalde! Ne yaptığımı biliyor muyum ben? En yakında güzel görünen bi tek bu sepet vardı ben de onun resmini çektim. Salatayla kafam o kadar çalışıyor idare edin. Bünye az yemeye alışınca size yanar döner bir şeyler yaparım.
24 Nisan 2012 Salı
Pencere önü bahçem
Kitabım bitti sonunda. Nasıl güzeldi anlatamam. Kim bilir üçüncü kitap ne zaman çıkar, o yüzden içim biraz buruk. O yüzden kendimi oyalayacak başka şeyler peşindeyim. Sabahtan çocukları basketbol oynamaya götürdüm. Öğlen dönüşte camları sildim, perdeleri yıkayıp yeniden astım. Çiçeklerimi elden geçirdim. Sakız sardunyalarım küçük saksılarda evin muhtelif yerlerindeydi. Kışın 3 ayrı dalı toprağa ekerek tutturmayı başarmıştım. Hepsini bir araya toplayıp aynı saksıya ektim. Annemin sardunyalarının arasındaki naneleri ayırdım, onlara kocaman bir saksı verdim. Umarım çoğalıp tüm saksıyı kaplarlar. Sonuçta çok yoruldum ama değdi sanırım.
| Bu güzellik te geçen seneden beri epey serpildi, mutfağı sevdi galiba. |
| Bunlar da mini mini fesleğenlerim. Yerim onları ben :P |
Sardunyalar açınca yeniden çekerim bir fotoğraflarını sizin için. Eeee? Biraz da sizin çiçekleri görelim. Benimkilerin toplu gösterimi bu kadar. İsteyen herkesi itinayla mimlerim. Mutlu baharlar..
17 Nisan 2012 Salı
Seyahate gittim, sonunda mecburen döneceğim
Bir süredir yokum. Aklım bir karış havada, başka bir alemde yaşıyorum resmen. Ev halkına kazan kaldırtmayacak şekilde ev işlerini yapıyorum. Son dakikada pratik ama lezzetli bir şeyler pişirip öğünleri atlatıyorum, mecbur kalınca üstünkörü temizlik yapıyorum, ütülenecek çamaşırları biriktirip ne zaman devrilecekler diye üst üste yığıyorum falan... Ev kontrolden çıkacak. Hissediyorum, çok az kaldı.
İşin aslı, arka planda yaklaşık 10 gündür Kvothe'yle maceradan maceraya koşuyorum. Monoton ev hanımı hallerime sayesinde renk ve heyecan geldi. 1100 sayfanın daha yarısındayım, ama öyle çok şey yaşadık ki beraber... Kah kahkahalarla güldüm, kah hüzünlendim hatta 1-2 damla gözyaşı bile döktüm. Ama çoğunlukla susuzluktan kavrulan birinin kana kana su içmesi gibi büyük bir açlıkla yalayıp yutuyorum satırları. Arada bazı yerleri o kadar güzel ki...
Akşamları en sevdiğim kısımları, birlikte çay içerken Özgür'e okuyorum. Ona kalırsa yakında kesin filmi çekilirmiş ve 2000 sayfaya yakın 2 cilt kitabı okuyacağına filmini izleyecekmiş... Bence siz o kadar beklemeyin, ama tabi yine de siz bilirsiniz. Bense yakında Patrick Rothfuss'tan komisyon isteyeceğim galiba. Neyse, benim hiiiç acelem yok, bu mecaranın bitmesi hiç işime gelmiyor ama Kvothe beklemez, kendisi çok meşgul biri, bir koşu gidip yetişeyim ben.
10 Nisan 2012 Salı
İzlemeyen pişman olur
Geçenlerde eski dostum linkini vermişti. İzleyip bayıldım, siz eksik kalın istemedim. Buyrun izleyin, bu kasvetli havalarda gününüze renk katsın.
8 Nisan 2012 Pazar
Bil bakalım?
Biraz baharın tadını çıkarmaya ne dersiniz?
Etrafınıza dikkatle bakın, o zaman sizi en çok kimin sevdiğini anlayacaksınız. Tüm bunları sizin için etrafınıza koyan tabii ki... Sadece gözünüzü açın ve bakın, o sevgiyi içinizde hissedeceksiniz.
6 Nisan 2012 Cuma
Ne acaba?
Bu aralar bloga fazla yazı yazmak gelmiyor içimden. Garip bir hal içindeyim. Bir konu var ki sürekli aklımı meşgul ediyor, gün içinde sürekli üzerinde düşünüp fırsat buldukça internetten araştırma yapıp okuyorum. Tüm benliğime işledi, bundan başka bir şey düşünemiyorum desem yeridir. Sanıyorum bir şeklide alnıma yazılmış bir şey bu... Bu dünyada yapmam gereken bir görev sanki... Şu an size verilecek bir haberim yok bu konuda, ama aile içinde karar verildi, hepimiz bu konuda anlaştık. Allah kısmet ederse haftaya başvurumuzu yaparsak sizinle paylaşacağım ne olduğunu o zamana kadar çatlayın emi?.. Son bir ipucu, Allah aşkına üzüntü verici şeyler getirmeyin aklınıza, tam tersine çok ama çok güzel bir şey bu.
Bunun dışında oğlanların bir biri, bir diğeri hastalandı bu hafta. Onlarla uğraşmadığım zamanlarda bol bol History Channel ve National Geographic belgeselleri izleyip kitap okudum, hayır efendim Bilge Adamın Korkusu'nu okumuyordum, yine maymun iştahlı ben, arada başka araştırma kitapları okumaya daldım, bol bol Aztekler, Sümerler, İnkalar, Toltekler ve Mayalar üzerine okudum durdum. Yüzüncü defa falan Maya takvimini anlamaya çalıştım. Ne yapacağım, nerede işime yarayacak bilmem ama merak işte.. N'aparsın?
Battaniyeye devam ediyorum arada. Akşamları bol bol çocukların eski bebeklik videolarını izleyip eğleniyoruz. Ne kadar küçüklermiş ve ne kadar da tatlı... İzledikçe o anları tekrar yaşıyorum ve de sanki dün gibi gelen anların bundan 9 yıl önce yaşanmış olmasına inanamıyorum. Videoların bir parçasını yükleyecektim bloga ama anlaşılan bizim video kamera fosil olmuş, windows 7 sürücüsünü bulup yükleyemedi. Of ki ne of... Şimdi tüm o video kasetleri dijital ortama aktarmanın başka bir yolunu bulmam lazım yoksa kasetlere bir şey olursa bizim anılar da temelli uçup gidecek.
Bunların dışında, dişçi muhabbeti ile sizi baymak istemem ama geçen hafta kaplama dişim ağrımaya başlayınca ilk bulduğum dişçiye attım kendimi. Kapıdan girmemle de pişman olmam bir oldu. Aman bir lüks, bir şık bir yer ki sormayın gitsin. Ben bekleme salonuna, resepsiyon bankosuna, minimalist dekorasyonuna baktıkça "eyvah, eyvah" dedim "Selen ayvayı yedin kızım, bi dolgu bile ne kadardır kim bilir şimdi burda." diye kafamdan maliyet hesabı yaparak kan ter içinde oturdum dişçi koltuğuna. Baktı dişçi, kanal tedavisi gerektiğini ve de kaplamanın yenileneceğini söyledi, kesin bana 1000-1500 tl ye patlayacak bu iş diye kalbim sıkışmaya başladı. Dişçi 500TL toplam fiyat çıkardı şok oldum, üstelik diğer yerlerde panoromik diş röntgenine 30-40 TL de fiyat çıkartılırken burada bir şey ödemedim. Biraz da pazarlıkla 400TL ye anlaştım. Kuş gibi uçaraktan çıktım muayenehaneden. Özgür bile çok takdir etti beni. Ailenin manyağı odur çünkü. Bense hep kazıklanan, itilip kakılan taraf olurum alışverişlerde. Şanslı günümdeydim herhalde. Ya da ben Özgür gibi fazla ince eleyip sık dokumadığım için hep dört ayak üstüne mi düşüyorum ne?
Neyse salı günü yaptırdım kanal tedavisini haftaya da kaplama için ölçü aldıracağım ama salak gibi tam da çocuğun veli toplantısı saatine dişçi randevusu almayı başarmışım. Olaya ekstra bir heyecan katmasam olmazdı zaten.
Bunun dışında oğlanların bir biri, bir diğeri hastalandı bu hafta. Onlarla uğraşmadığım zamanlarda bol bol History Channel ve National Geographic belgeselleri izleyip kitap okudum, hayır efendim Bilge Adamın Korkusu'nu okumuyordum, yine maymun iştahlı ben, arada başka araştırma kitapları okumaya daldım, bol bol Aztekler, Sümerler, İnkalar, Toltekler ve Mayalar üzerine okudum durdum. Yüzüncü defa falan Maya takvimini anlamaya çalıştım. Ne yapacağım, nerede işime yarayacak bilmem ama merak işte.. N'aparsın?
Battaniyeye devam ediyorum arada. Akşamları bol bol çocukların eski bebeklik videolarını izleyip eğleniyoruz. Ne kadar küçüklermiş ve ne kadar da tatlı... İzledikçe o anları tekrar yaşıyorum ve de sanki dün gibi gelen anların bundan 9 yıl önce yaşanmış olmasına inanamıyorum. Videoların bir parçasını yükleyecektim bloga ama anlaşılan bizim video kamera fosil olmuş, windows 7 sürücüsünü bulup yükleyemedi. Of ki ne of... Şimdi tüm o video kasetleri dijital ortama aktarmanın başka bir yolunu bulmam lazım yoksa kasetlere bir şey olursa bizim anılar da temelli uçup gidecek.
Bunların dışında, dişçi muhabbeti ile sizi baymak istemem ama geçen hafta kaplama dişim ağrımaya başlayınca ilk bulduğum dişçiye attım kendimi. Kapıdan girmemle de pişman olmam bir oldu. Aman bir lüks, bir şık bir yer ki sormayın gitsin. Ben bekleme salonuna, resepsiyon bankosuna, minimalist dekorasyonuna baktıkça "eyvah, eyvah" dedim "Selen ayvayı yedin kızım, bi dolgu bile ne kadardır kim bilir şimdi burda." diye kafamdan maliyet hesabı yaparak kan ter içinde oturdum dişçi koltuğuna. Baktı dişçi, kanal tedavisi gerektiğini ve de kaplamanın yenileneceğini söyledi, kesin bana 1000-1500 tl ye patlayacak bu iş diye kalbim sıkışmaya başladı. Dişçi 500TL toplam fiyat çıkardı şok oldum, üstelik diğer yerlerde panoromik diş röntgenine 30-40 TL de fiyat çıkartılırken burada bir şey ödemedim. Biraz da pazarlıkla 400TL ye anlaştım. Kuş gibi uçaraktan çıktım muayenehaneden. Özgür bile çok takdir etti beni. Ailenin manyağı odur çünkü. Bense hep kazıklanan, itilip kakılan taraf olurum alışverişlerde. Şanslı günümdeydim herhalde. Ya da ben Özgür gibi fazla ince eleyip sık dokumadığım için hep dört ayak üstüne mi düşüyorum ne?
Neyse salı günü yaptırdım kanal tedavisini haftaya da kaplama için ölçü aldıracağım ama salak gibi tam da çocuğun veli toplantısı saatine dişçi randevusu almayı başarmışım. Olaya ekstra bir heyecan katmasam olmazdı zaten.
2 Nisan 2012 Pazartesi
Manolyaları kaçırmayın
Geçen hafta sonu hastalıktan kafamı kaldıramadığım için bu hafta dışarıda vakit geçirmek konusunda çok azimliydim. Cumartesi sabah kargodan yeni sipariş verdiğim kitaplarım da çıkınca kendimi daha fazla tutamadım. Çocuklarla bir sırt çantası hazırladık, içine piknik örtüsünü, topumuzu, sandviçleri, meyve sularını ve de yeni gelen "Türkiye'nin Ağaçları ve Çalıları" kitabımızı atıp yola koyulduk. Hava rüzgarlıydı ama güzel güneşli bir gündü. Yürüye yürüye eve çok yakın olan parka gittik. Kocaman bol ağaçlıklı, yemyeşil bir park içinde minik bir göletle çok şirin bir yer.
Eve 10dk mesafede gördüm ilk defa onu. Tüm çiçeklerini açmış bizi bekliyordu. Kupkuru bir beton yığınının ortasında, önünden yüzlerce kişinin gelip geçtiği mahallenin Migros'unun karşısında tüm güzelliğiyle, o şahane laleye benzer çiçekleriyle aslında dikkatli gözlere bir ödül gibi duruyordu. Çocuklarla hayran hayran uzunca bir süre inceledik, gölete varınca kitabımızdan adını öğrenmeye söz verdik. Kısa bir yürüyüşten sonra vardık parka. Fazla çiçek açan ağaç yoktu etrafta. Çocuklar azıcık topla oynadıktan sonra acıktık diye kıvranmaya başladılar. Güzel bir çam ağacının gölgesine serdik örtümüzü. Çabucak sandviçleri yuvarlarken karıştırdık azıcık kitabımızı. O güzel ağaççığın fotoğrafını bulamadık. Sonra top oynama, yürüyüş, göletteki kaplumbağalar ve kazlar derken baharın heyecanıyla unuttuk gitti onu. Cumartesi böyle harala gürele geçti, parktan sonra ben dişçiye gittim, çocuklar yengeleriyle eve döndüler, dişçiden sonra da alelacele en yakın alışveriş merkezine Uğur'un geçen hafta okulda kırdığı gözlüğünün yenisini almaya gittik. Sonra unuttum ben onu...
Pazar sabahı evde uzun ve güzel bir kahvaltıdan sonra yine yollara düştük, karşı yakaya geçip babaanne ve dedemizi almaya gittik. Ataşehir'de yine gördüm onu. Bizim evin etrafına nazaran oradaki ağaçlar daha fazla çiçeklenmişti. Ama yine de gözlerim, tüm güzelliğiyle açtığı o lale benzeri çiçeklerini hemen seçti. Maalesef kitabım yanımda değildi bu sefer. Babaanne ve dedemizi alıp Şile taraflarındaki abimize gittik. Evde hoşbeş, yemek ve keyif faslından sonra kendimizi yine yeşilliğe atınca işte o zaman bu sefer mor renkte çiçeklisini gördüm aynı ağacın. Görür görmez de çarpıldım. Daha önce gördüklerim hep soluk pembe renkte, açık renkli çiçekler açıyorlardı. Ama bu inanılmaz güzeldi, çiçeklerinin rengine resmen hayran kaldım. O kadar aklımı başımdan almış ki bir fotoğrafını çekmeyi bile akıl edemedim.
Bu gün artık hırs yaptım, "o ağacın adını öğreneceğim ve bir daha gördüğümde yanına gidip resmi olarak tanışacağım" diye söz verdim kendime. Uzun aramalardan sonra buldum nihayet, tanıştırayım; muhteşem "Magnolia liliiflora"!! Japanese Magnolia veya tulip tree de deniyor sanırım, o isimlerle de rastladım fotoğraflarına. Keşke salak salak hayranlıkla bakacağıma ben kendim de bir fotoğrafını çekseymişim.
Uzun lafın kısası bu aralar dışarılarda dolaşırken gözlerinizi dört açın çünkü kitapta okuduğuma göre yapraklanma öncesi nisan ayında yoğun açan çiçekleri, lale gibi kısa ömürlüymüş ve yapraklanma ile birlikte dökülürmüş. Yani nisan ayında gördünüz gördünüz, yoksa gelecek seneyi beklersiniz artık. Benden söylemesi...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



