28 Ekim 2010 Perşembe

İstifçi

Digitürk'te bir belgesel kanalında "Stokçular" diye bir program yayınlanıyor epeydir. Hani şu televizyonlara falan çıkan çöp evler olur ya, evde yaşanacak tek nokta kalmamıştır, evin her yerini kaplayan bir yığın olur, konu komşu şikayet eder, belediye gelir temizler ve biz de haberlerde izleriz. İşte meğerse bu aslında çok derin bir psikolojik rahatsızlığa bağlıymış. Bu tip insanlara ingilizcede "Hoarder" deniyor, Türkçe'mize de istifçi ya da stokçu diye çevirmişler. Aslında hepimizin içinde bir istifçi varmış, çekmecelerimiz, dolap içlerimiz vs evimizin bazı noktalarında herkesin ufak tefek biriktirdiği, atamadığı, atmadığı gibi duygusal bazı nedenlerden dolayı sürekli yenilerini aldığı bazı şeyler olurmuş. Kimisi sürekli ayakkabı alır mesela, kimisi garip şeylerin kolleksiyonunu yapar, bunlar hep istifçilik belirtileriymiş. Herkesin içinde küçük bir parça istifçilik olması normalmiş ama bu durum o insanın yaşamını etkiler boyutlara gelmeye başlarsa durum ciddi demekmiş.

Programları izleyip, oradaki insanların hayatlarındaki eksiklikleri evlerine yığdıkları eşyalarla doldurmaya çalıştıklarını gördükçe ben de kendi kendime düşünmeye başladım benim istifçi yanım kontrolden çıksa ev neyle dolar diye ve aklıma kitaplarım, yünlerim ve de sudokularım geldi.

Kitaplığımın hali yukarıda, aldığım kitapları çoktandır ikinci sıraya dizmeye başladım. Aşağıdaki yün sepeti de evdeki yünlerin herhalde sadece 10'da 1i falandır. Aman Özgür duymasın, kitaplığı görüyor sonuçta ama yünlerin toplam hacminden haberi yok henüz. :P

İnternetten sürekli yün aldığım bir site var; Yün cenneti. Dünyanın her yerine yün gönderiyorlar hem de bazen çok uygun kampanyalar yapıyorlar. Her salı indirim günleri mesela. Bir defasında baktım çok uygun fiyata, farklı renklerden set halinde mohair örgü yünü satıyorlardı. O sırada yaz mevsiminde olduğumuzu söylememe gerek yok sanırım. İnceledim, bir pakette 40 yumak vardı ama normalde 3,5-4 lira olan yumak 75 kuruşa falan geliyordu. Özgür'e sordum "İndirimden yün alicam, bir sorun olmaz di mi?" "Ne kadar yün alacaksın ki?" dedi bana ben de fiyat yerine ağirlik söyledim "2 kilo kadar" Anlamadı tabi, 2 kiloyu elma cinsinden falan hayal etti herhalde "Hmm iyiymis, al bakalım" dedi. Yünler gelince ikimizin de gözü yuvalarından uğradı. Özgür "Yün al dedim ama böyle balya ile alacağını düşünmemiştim yani!"diye çıkıştı bana ama "2 kilo olacağını söyledim sana!" diye sıyrıldım içinden. Hala daha o yün alışveriş macerasını kafama kakar durur.

Kitap okumak ve örgü örmek en sevdiğim iki hobiyken zaten sürekli kitap ve yün alan bir insandım. Ama yazdan beri sudokuyla kafayı bozmuş vaziyetteyim. Alttaki kitaplara ek olarak gazetelerin bulmaca eklerindeki sudokuları da çözmeye, hatta çözmeye yetiştiremediklerimi kesip saklamaya, biriktirmeye başladım. Ben böyleyken sanırım babamın da başını yaktım. Benden gördüğünden beri o da gazetelerin sudokularını çözmeye başlamış. Ne zaman annemle konuşsam, babamı sorduğumda "İyi baban da, bütün gün sudoku çözüp duruyor, iyi halt ettin başımıza sardın şu sudokuyu, nerdeyse tuvalette bile sudoku çözecek" diyor. Bense marifetmiş gibi cevap veriyorum "Ama bağımlılık yapar diyordu aldığım kitabın üstünde Anne, ne yapacaksın hastalık bu, sen de başla istersen başka çaresi yok".

Gerçekten sudoku bir hastalık, bağımlılık yaptığı yetmezmiş gibi bir de bulaşıcı. Gerçi benden Özgür'e bulaşmadı henüz ama herhalde şu aralar vakti olmadığından. Ümit ediyorum, yakında O da sarar da benim istiflediğim sudokulara laf söylemez o zaman çünkü ne zaman yün konusu açılsa "Belediyeyi arayacağım yakında bu gidişle" diyor ama Allah aşkına daha kontrolden çıkmadım ki ben, hala daha evde adım atacak yer var....

26 Ekim 2010 Salı

Başliycam proje ödevinize!

Cumhuriyet Bayramı ayı olduğundan mıdır nedir Ekim başından beri bizim evde bir proje ödevi çılgınlığıdır gidiyor. Küçük oğlan neredeyse her akşam ayrı bir araştırma konusuyla geliyor eve.

Sorum şu; 2. sınıf öğrencisi bir çocuk araştırma ödevlerini sizce nasıl yapıyor?
a) Ansiklopedi karıştırıyor
b) İnternet başında saatler harcıyor
c) Annesi araştırıyor

Sizce cevap hangisi? Tabii ki C şıkkı! Bunu herkes biliyorken bir ikinci sınıf öğrencisine "Engellilerin nasıl eğitim aldıkları, toplumda karşılaştıkları sorunlar ve çözüm yolları" konulu bir proje ödevi verilmesini benim aklım almıyor. Nedir yani bir çocuğa annesinin yapabileceği bir ödevi vermenin amacı? Hadi bizim evimizde 24 saat internet var ama olmayan ne yapacak? Burası bir devlet okulu, öyle özel okul falan da değil. "Biz okulda yeterince uğraşıyoruz al biraz da sen evde birşeyler öğret" demenin bir yolu mu bu? Araştır, bul, çocuğa özetleyerek yazdır, kısaca konuyu anlayabileceği şekilde anlat, sorular sor öğrenmiş mi diye... Kendimi yeniden okula başlamış gibi hissediyorum. Onların ödevleri beni geriyor. Ne zaman kendi başlarına yapabilecekleri ödevler verilecek bu çocuklara da ben de biraz huzur bulacağım. Okuldan mezun olalı 12 sene oldu hala ödev yapıyorum yahu.

Engelliler ödevi bitti, "ailem" konulu başka bir ödev geldi, tüm ailenin fotoğraflarını kocaman bir kartona yapıştırıp altına açıklamalarını yazdı, sonra Atatürk'le ilgili bir öykü ya da şiir yazması istendi, tabii onu da annesi internetten buldu yazdırdı. 27'sine başka bir projesi var "Atatürk ve Cumhuriyet" konulu onu da bu akşam yapacağız. Dün akşamüstü, akşam yemeği için tencereye soğan doğruyordum;
- Atatürk'ün devrimlerini öğrenecekmişim Anne, diye geldi küçük oğlan yanıma. Abisi de;
- Cumhuriyet konulu bir proje hazırlamam gerekiyor, diye konuya girdi. Hatta yarına da "Atatürk'ün doğa sevgisi" ile ilgili bir anısını yazmam gerekiyor Anne.

Gözümden akan 2 damla yaşı soğana yordular Allah'tan. Niyeyse hep en meşgul olduğun anları bulurlar böyle birşey istemek için.
- Yemek yapıyorum, 10-15dk sonra bakarız, dediğimde küçük oğlan ağlaya zırlaya odasına gitti. Büyükse;
- Anne ben yazarım Atatürk'ün anısını ama diğer proje ödevi için yarın karton almamız lazım dedi
- Oğlum sen Atatürk'ün yakın dostu musun, silah arkadaşı mısın? Nasıl yazacaksın Atatürk'ün anısını kendi kendine? Bekle, bakarız birazdan internetten deyip yolladım onu da odasına.

Ya ben çok titizleniyorum bu ödevler konusunda ya da hakikaten bu işte bir gariplik var. Biri 2 biri 3. sınıfta olan iki çocuğa böyle ödevler verilmesi çok sinirime gitmeye başladı. En gıcık olduğumsa şu fotoğraf yapıştırmamız gereken ödevler. Yahu fotoğraf dediğin hatıradır, bir anı ölümsüzleştirmek için fotoğraf çekersin. Benim için kıymetlidir fotoğraflar, böyle bir anıyı tutup ta aptal bir ilkokul ödevine yapıştırmak kadar lüzumsuz ve anlamsız bulduğum başka bir şey de yok yani. Allahtan renkli fotokopi diye birşey var, fotoğrafların renkli fotokopilerini çektirip onları yapıştırıyoruz ödevlere. En azından sınıfta oraya buraya atıldığını, üstünde birilerinin tepindiğini görmek o kadar koymuyor artık.

25 Ekim 2010 Pazartesi

Şeytan aldı götürdü..

Geçen hafta Kadıköy gezim sırasında eski bir yüzüğümü 10 liraya beyaz altın kaplatmıştım. Sarıyken çok kıro duran taşlı bir yüzüktü, beyaz altın kaplatınca bir havalı, bir şık oldu ki sormayın gitsin. 10 liraya yepyeni bir yüzük almış gibi sevindirik oldum. Durup durup yüzüğüme bakıp severken nazar değdirdim resmen. Gün içinde parmağımdan çıkarttım bir ara, salondaki abajurun yanına koyduğumu hatirliyordum, gerisi koskoca bir boşluk... Yüzükse sanki yer yarıldı da içine girdi. Ara ara, tam 2 gün evde kafayı yedim. "Abajurun yanından bizim yaramazlar mı aldı acaba?" dedim, ondan sonra zaten arayış tam bir çılgınlık boyutuna ulaştı.

Hayır efendim bahsi geçen yaramazlar benim oğlanlar değil, bizim muhabbet kuşları. Biri afacan mı afacan, ama bir o kadar da sevimli oğluşumuz Boncuk, diğeri de muhabbet kuşu kılığında cadı mı cadı bir kemirgen, İnci(k). Adını çocuklar İnci koydu ama ben Boncuk'la uyumlu olsun diye ona İncik diyorum. :P Boncuğum zavallı, hiç sağı solu ellemeyen, üstümüzde başımızda gezen, habire kulağımıza "Boncuk boncuk" diye megaloman cıvıltılar atan bir tipken, İnci O'nun şeytani ikizi gibi bulduğu herşeyi kemiren, her deliğe girmeye çalışan ve de gördüğü herşeyi merak edip kurcalamak isteyen bir hayvan.

Boncuk

İnci(k)

Eh hal böyle olunca, dedim ki kendi kendime "Tamam bu salak İnci benim yüzüğü gördü orada, gagasıyla didikledi didikledi, muhtemelen de sehpadan aşağıya bir yere düşürdü" Tuttum abajur sehpasının etrafındaki herşeyi çekip altına baktım, o koca ağır koltukları halıfleks zeminde zorla itip kakmak suretiyle altlarına baktım, minderlerini altüst edip dip bucak heryeri süpürdüm. Abajurun olduğu masanın altında yün sepetim duruyordu, onu tam 2 defa alt üst ettim. Sepetteki tüm yünleri hallaç pamuğu gibi didik didik ettim. Yün sepetinin yanındaki gazeteliği komple boşaltıp tekrar yerleştirdim... Elektrikli süpürgenin toz haznesini bile karıştırdım acaba yanlışlıkla yüzüğümü de süpürdüm mü diye.Yok! Yok! Çıkmadı yüzük!

Ondan sonra, kuşların uçarak yüzüğümü başka bir yere taşıdıkları bir senaryo geldi gözümün önüne. Her ne kadar kendi kendime "Küçücük kuşlar o minik gagalarıyla benim yüzüğü nasıl taşıyıp götürecek ki?" desem de bu sefer kuşların oynadığı her yere bakmaya başladım. Klimanın üstüne baktım, kalorifer peteklerinin arasına, tavandaki avizenin içine, kütüphanenin üstüne de... Benim ufak oğlan "Anne İnci orayı da karıştırıyordu" dediği için büfenin tepesine bile tırmanıp baktım. Evet şimdi utanıyorum tabi ama ne yalan söyleyeyim kafeslerine ve kafese takılı yuvalarına da baktım kayıp yüzüğümü bulmak için. Kendimi kaybetmiş kafesteki kuşları "Söyleyin ulan! ne yaptınız yüzüğüme?" diye sorguya çekerken bu sefer büyük oğlan geldi, halime acıdı sanırım, "Anne, merak etme babam gelince bulur" dedi. "Oğlum, daha 10 senedir aynı çekmecede duran pijamasını bulamayan adam benim kaybolan yüzüğümü nasıl bulacak?" dediğimde herhalde hak verdiler ki bu sefer iki oğlan da bana katıldı yüzük araştırmasında.

Hep beraber evin resmen altını üstüne getirdik, çöpleri bile karıştırdım itiraf ediyorum çünkü bu artık bir gurur meselesine dönmüştü. Ne cehenneme girdiyse bulacaktım o lanet yüzüğü. Arada eşimin omzunda sinir krizi geçirdiğimde baktım O da çaktırmadan kuş kafesine göz atıyor anladım ki iş gene başa düştü. Mutfağa daldım bu sefer, tüm raflara, tezgah üstlerine, dolaplara baktım. Buz dolabına bile baktım ve boş bir krem peynir kutusunu buzdolabında bulunca "Eh, yandık o zaman!" dedim kendi kendime. Çünkü geçmişte yemek yaparken, buzdolabından birşey alıcam diye elimdeki bıçağı buzdolabına bırakıp sonra sebze doğramak için her yerde bıçak aradığım olmuştu. Yüzüğümü ararken mutfak dolaplarında annemin yaptığı çilek reçelinden tam 4 koca kavanoz bulunca da bu durumun ırsi olabileceğini düşündüm.

Herneyse, tam 2 gün dip bucak tüm evi aradıktan ve bir nevi bahar temizliği yaptıktan sonra artık çıldırmanın eşiğinde, yüzükten ümidi kesmişken, bari kendimi sudokuya vurayım dedim. Sudoku, benim kitaplar ve de örgüden sonraki üçüncü çılgınlığım şu aralar. Bu konuya sonra detaylı değinirim. Sudoku kitabım ve kalemimle artık yatağa gitmeye hazırlanırken silgisiz olmaz deyip büfedeki kalem kutusundan silgi almak için elimi bir uzattım ki... Aaaa! Benim yüzük tam 2 gündür, ben bulacağım diye saçımı başımı yolarken, orda kalem kutusunun yanında durmuyor muymuş meğer?? Onca sinir harbinden sonra yüzüğü neredeyse gözümün önünde bulunca ise resmen herşeyi unuttum, çocuklar gibi sevindim. Deliriyor muyum ne?

24 Ekim 2010 Pazar

Şarkılar incitmeye başladıysa...

Hani erken inerdi karanlık
Hani yağmur yağardı inceden
Hani okuldan, işten dönerken
Işıklar yanardı evlerde
Hani ay herkese gülümserken
Mevsimler kimseyi dinlemezken
Hani çocuklar gibi zaman nedir bilmezken

Hani herkes arkadaş
Hani oyunlar sürerken
Hani çerçeveler boş
Hani körkütük sarhoş gençliğimizden
Hani şarkılar bizi henüz bu kadar incitmezken
Eskidendi, eskidendi, çok eskiden

Bir süre önce maaile şehirlerarası yolculuk yaparken, sabahın beşinde Eskihisar - Topçular feribotunda arabada oturmuş karşı kıyıya geçmeyi beklerken teypte bu şarkı çalıyordu. Çocuklar arkada uyuyor, eşim de yanımda uyukluyordu. Sezen Aksu "Hani şarkılar bizi henüz bu kadar incitmezken" dizesine geldiğinde sanki kalbimde tuhaf bir noktaya dokunmuş gibi hissettim kendimi. Bu bazı şarkıları dinlerken insana acaip dokunması durumu yaşla gelen bir şey herhalde. Gerçekten de hiç böyle şeyler hissettiğimi hatırlamam eskiden.

Bunu ilk hissettiğimde hayatımın en buhranlı en depresif döneminde, eşimle, kendimle ve hayatımla ilgili ciddi problemlerimin olduğu zamanda yine şehirlerarası bir araba yolculuğu yapıyorduk Manga'nın Yalan şarkısı çalmaya başladı. Nakarat kısmına geldiğinde hayatımda ilk defa bir şarkının duygularıma bu kadar tercüman olduğunu hissettim ve gözlerim yaşla doldu. Biraz arabesk bir durum ama tuhaftı. Hani bazı şarkıları seversiniz, "Bu şarkı tam da beni anlatıyor" der dinler durursunuz. Dinledikçe efkarlanırsınız, kendinizi paralarsınız vs. Bu öyle bir şey değil. Çok garip bir duyguydu. Hiç beklemediğiniz bir anda gafil avlanıyorsunuz resmen. Sanki birisi sizin ruhunuzun derinliklerinde saklı olan ne varsa bulup çıkarıyor ve ortaya saçıveriyor. Sırtınızdan bıçaklanmak gibi geliyor o an. Sizin belki de kendinize bile itiraf etmediğiniz duyguları birisi çok önceden hissetmiş, şarkıya dökmüş, çoktan haykıra haykıra söylemiş ve siz içinizde gizlediklerinizin bu şekilde çoktan ortaya dökülmüş olduğunu duyduğunuzda sersemliyorsunuz. Bir rahatlama da oluyor tabi, "bir ben değilim bunları hisseden" diyorsunuz ama o, en beklenmedik bir anda, kalbinizden geçenleri başka birinin ağzından duymak, o ilk andaki duygu tarif edilemez.

Aynı şeyi feribottaki o Sezen Aksu şarkısını dinlerken yeniden hissettim ve belki size saçma gelecek ama mutlu oldum. En azından Sezen Aksu şarkılar konusunda benimle benzer şeyleri hissetmiş ki bazı şarkıların insanı nasıl sarsabildiğini biliyor olmalı dedim kendi kendime...

21 Ekim 2010 Perşembe

Foton enerjisi

Geçen kış metafizik, parapsikoloji ve ezoterizm üzerine epey kitap okudum. Okuduklarımın bir kısmını ömrümün törpüsü, hayatımın aşkı, biricik kocamla da paylaşmak istedim. Dedim ki;

- Özgür, bir rivayete göre 2012'de kiyamet falan kopmayacakmis ama 21.000 yılda bir olan çok özel bir gezegen dizilimi olacak ve de samanyolu galaksisinin merkezi ile dünyamızın merkezi aynı hizaya gelecekmiş. Bunun sonucu olarak dünyanın bir foton kuşağına gireceği ve bu foton enerjisinin tüm hayatımızı değiştireceği söyleniyor. Bildiğimiz petrol vs enerji kaynakları yerine foton enerjisini kullanacakmışız ve hatta bedenimiz bile değişerek ağızdan aldığımız besinler yerine foton enerjisini kullanabilir hale gelecekmiş.

cevabı su oldu;
- Hmm iyiymiş, ama foton enerjisini henüz kullanamadığımıza göre artık sofrayı kur da yemek yiyelim...

19 Ekim 2010 Salı

Hayalperest

Hayal kurmaktan ne zaman vaz geçeriz? Ya da ne zaman daha gerçekçi hayaller kurmaya başlarız? Herkesin içinde kalmış, hep hayalini kurduğu ayrı bir hayatı var mıdır? Eğer varsa, nedir bizi hayal yaşamlarımızdan uzak tutan, onların hep hayal olarak kalmasına sebep olan?

Üniversitede gelecekteki kendimi şimdikinden bambaşka biri olarak hayal ederdim. Büyük bir fabrikada üretimde çalışan (nedense pazarlama, ar-ge, satın alma, laboratuar vs masabaşı işlerin hiç bana göre olmadığını düşünürdüm o zamanlar) bakımlı ama zehir gibi bir mühendis olacağımı düşünürdüm. Dikkatim, pratik zekam sayesinde fabrikayı hep daha verimli işler hale getirmenin bir yolunu bulacaktım. Şehir merkezinde bir yerde yaşayacak, sosyal hayattan sinemadan, tiyatrodan, festivallerden kopmadan, arkadaşlarımı ihmal etmeden her işin altından kalkmayı becerecektim. Artık sadece gülüyorum bu eski hayallere. Aklım nerelerdeymiş bilmem?

Şimdi 2 çocuklu, çalışmayan bir anneyim. 12 senedir bir tekstil fabrikasına girmedim. Yün kokusunu almayalı, dokuma tezgahlarının gürültüsünü duymayalı, iplik makinalarında akan ipliği seyretmeyeli, kesimhanede üstüste yığılmış kumaş tabakalarının kesilişini görmeyeli tam 12 sene geçti. Zamanın ne kadar çabuk geçip gittiğini, hele de geçip giderken insanın yaşamını bir sel gibi önüne katıp alt üst ederek, bambaşka yöne sürükleyişini görmek insanda şok etkisi yapıyor. Bir an durup düşünüyorsunuz ve kendinizi 10 sene önce hayal ettiğinizden bambaşka bir noktada buluyorsunuz. Hayatın her birimiz için, bizimkisiyle hiç alakası olmayan kendi planının olduğunu bilmek aslında dehşet verici. Hiçbirimize hayatın ne sunacağı belli değil. Eskiden gelecekte yaşayacaklarımın hep benim planım dahilinde olacağını düşünürdüm oysa. Yirmili yaşlarda, hayattan ne istersem onu gerçekleştirebilecek gücün de bana beraberinde verildiğine inanırdım. Ama aynı zamanda istediğim şeyi gerçekleştirememem için bazı engellerin de bu pakete dahil olduğunu bilmiyordum. Ya da bir şekilde hayatta yapılan tercihlerin gün gelip karşınıza bir engel olarak dikilebileceğinin farkında değildim.

Yaşlanmak; insanın gençken kurduğu hayallerin gerçekleşmeyebileceğini mümkün olan en acı verici şekilde öğrenmesi demektir diyebiliriz sanırım. Bunu öğrendikten sonra bu bilinçle hareket eden, tedbirli davranan ve de daha gerçekçi hayaller kuran insana da "Olgunlaşmış" denebilir o zaman... Peki olgun insanlar nasıl hayaller kurar? Hayallerine kavuşanlar nasıl insanlardır? Şanslı mı yoksa azimli insanlar mı hayallerine kavuşur? Bu soruların cevaplarını öğrendiğimde ben daha mı olgun bir insan olacağım yoksa hayallerimi gerçeğe dönüştürmenin bir yolunu mu bulmuş olacağım? Peki bunları okuyan biri var mı?

13 Ekim 2010 Çarşamba

Kusursuz Kadınlar

Kusursuz kadınlar genelde evli ve çocukludurlar. Çalışan ya da çalışmayan tipte olabilirler bu sadece diğer özelliklerinin yanında küçük bir ayrıntıdır. Onlar her zaman fit göründükleri halde sahip oldukları 3-5 fazla kilo için yakınan, her zaman bakımlı ve şık olan tiplerdir. Onları hiç bir zaman salaş bir kıyafette, saç baş dağılmış vaziyette manikürsüz, makyajsız görmezsiniz. Eşofman bile giyseler nedense acaip şık görünürler.

Evleri her zaman pırıl pırıldır. Toz zerrelerinin nasıl olup ta onların evine hiç uğramadığını merak edersiniz. Siz onları manikürlü elleriyle cam silerken hayal bile edemezken, camları asla sizinkiler gibi çamurlu suyla yıkanmış gibi görünmez. Evlerinde tek bir dağınıklık göremezsiniz. Çocukları olsa bile asla salonda orada buraya saçılmış oyuncaklar, ya da ayağınıza saplanan lego parçaları olmaz. Bir orta sehpaları varsa doğal olarak sizinki gibi kahve fincanına yer açmak için üzerindekileri sağa sola itmeniz gerekmez, her zaman pırıl pırıl, derli toplu, üzerindeki bardak altlıkları bile kullanıma hazır vaziyette durur.

Bu kadınların on parmağında on marifet olur her zaman. Mutfağa girdiklerinde 1 saatte çorbasından zeytinyağlısına, salatasından tatlısına mükellef bir sofra kuruverirler. Turşularını, reçellerini, konservelerini, hatta salça ve tarhanalarını kendileri yaparlar. Çocukları için her zaman atıştırmalık sağlıklı aperatifler bulunur mutfaklarında. Sofraları son derece şık porselen takımlarıyla, özel katlanmış peçeteleriyle süslü olur. Sizse çocuklar ve ev işleri arasında o peçeteleri hangi arada derede o şekilde katladığını düşünürsünüz.

Bu kadınlar kesinlikle öyle ev kuşu tipler de olmazlar. Nedense şaşılacak derecede geniş bir arkadaş çevreleri, çok aktif bir sosyal hayatları vardır. Nerede indirim var, nerede yeni bir mağaza açıldı, semtinizden geçen yeni otobüsün güzergahı nereleri kapsiyor herşeyi bilirler. Şehirde sizin daha önce adım atmadığınız her yerde gözleri kulakları vardır sanki. Senin 10 yıllık ehliyetin sadece kimlik vazifesi görürken onlar tabii ki ehliyet ve araba sahibi, aktif olarak araba kullanan kadınlardır. O kadar aktiftir ki siz bu kadar dolaşan bir kadının nasıl olup ta evinin o şekilde temiz ve düzenli olabildiğine akıl sır erdiremezsiniz. Çalışmaya başladığında bile evinin düzeni hiç bozulmaz. Kendi işini kurduğunda paslı tenekeyi bile parlatıp satsa acaip tutulur, sürekli çok yorulduğundan şikayet eder ama çok ta iyi para kazanırlar. Para konusunda şans hep yüzlerine güler.

Kısaca hemen her şeyi senden daha iyi yapan, her zaman senden daha iyi görünen, her konuda senden daha yetenekli ve başarılı olabilen ve bunu da senin gözüne sokmaktan çekinmeyen kadınlardır bunlar. Uyduruk Facebook oyunlarında bile seni geçerler. Sana ise sadece tozlu, dağınık evinde oturup, çocukları okuldan almadan önceki o huzur dolu sessizlikte salonda ayağını uzatıp içtiğin kahvenin tadını çıkarmak, ya da bir solukta okuduğun kitabın son sayfasını keyifle kapatıp mutfakta seni bekleyen bulaşık yığınına gitmek kalır. İşte böyle zamanlarda o kusursuz kadınları düşünür, kusursuz yaşantılarında benim kadar hayattan çalınmış zevk anlarının olmadığını bilerek kendi kendime gülümserim.

11 Ekim 2010 Pazartesi

Uykusuz ...

Evli, iki çocuk annesi, işsiz bir mühendisin, gecenin bir yarısı içinde dayanılmaz bir yazma isteği duyarak uykularının kaçması normal midir? Hele de bu kadının 5 saat sonra yataktan kalkıp çocuklarını okula hazırlaması gerektiği düşünülürse, bu saatte bilgisayar başında, kimsenin okumayacağı yazılar yazarak vaktini harcaması delilik değil de nedir? İçindeki yazma isteğine yatakta sağa sola dönerek direnmeye çalışırken aklına gelen tüm dahiyane fikirlerin, bilgisayar başına oturduğunda kafasından uçup gitmesi nasıl açıklanabilir?

Hayatım boyunca, mühendislik okurken bile, günün birinde yazar olacağımın hayalini kurarken, kariyerime böyle saçma sapan bir biçimde başlayacağımı düşünmemiştim. Yaklaşık 1 sene önce bu blogu oluştururken kafamda saçma da olsa bir plan vardı ama o zamandan bu yana başka bir şey yazmak içimden gelmemişti. Bu gece neden böyle tuhaflaştığımı ben de bilmiyorum ve buraya kadar bile sabredip okuyan herkese teşekkür etmek isterim.

Belki de amaçsız hayatıma bir yön vermek isteği olabilir beni bu saatte ayakta tutan. Hayatının bir noktasında kim olduğunu, ne yöne gittiğini, ne yapması gerektiğini unutanlarınız olabilir benim gibi. O zaman bu satırları okuyan o "şanslı kişi" en azından yalnız olmadığını bilir. Ben de hayatımın bu aşamasında kim olduğumu, hayattaki amacımı hatırlamaya çalışıyorum. Bunu da oldukça garip bir şekilde yapmaya çalıştığımın farkındayım ama daha önce de çok bunalımlı bir dönemde yazdığım başka bir blog beni yeniden hayata bağlamıştı.

Neyse, diyebilirim ki içimdeki canavar yeniden uyandı. Bu defa kendimi bulma yolunda daha ciddi ve olumlu adımlar atabilmeyi ümit ediyorum çünkü en azından ben artık o kadın değilim. Sonuçta hepimiz değişiyoruz, olgunlaşıyoruz öyle değil mi?