29 Eylül 2012 Cumartesi

Evham mı, plan mı?

Ömer'e hamile kaldığımı öğrendiğimde Uğur sadece 9 aylık bir bebekti. O zaman Uğur için amma üzülmüştüm. "Çocuğum 1,5 yaşında abi olacak, daha onun ilgi ihtiyacı bitmeden kendisine ortak çıkacak. Hem yeni doğacak olanı da Uğur kadar sevebilecek miyiz? Ne de olsa Uğur 1,5 senedir bizimle olmuş olacak ama öbürü daha yeni gelecek..." 9 aylık oğluma bakıp bunları düşünüp, ona haksızlık ettiğimiz için  çok ama çok üzüldüğümü hatırlıyorum da.... Amma salakmışım.


Ömer kesinlikle planlanmış bir çocuk değildi. Daha ilk bebekle başa çıkmayı becerememişken ikincinin gelmesi fikri bile bana çok uzaktı ama garip bir şekilde hamile olduğumu öğrenir öğrenmez "Bunu doğuracağım, çok ama çok zor olacak ama yapacağım. Bunu veren Allah kolaylığını da verir elbet."  dedim. İnsan bir tane doğurmuş ve o sevgiyi, mutluluğu yaşamışken o çocuğun da eskiden karnındaki kadar ufak olduğunu, gün gelip böyle sevgi ve hayranlık dolu gözlerle kendine bakacağını bilirken kürtaj olmayı düşünemiyor bile. En azından ben yapamadım.

Ömer zaten hep sevdiğimiz bir isimdi. Anlamının da "hayat, canlılık" olduğunu öğrenince daha fazla düşünmedik. Bu şekilde hayatımıza giren bir bebeğe daha uygun bir isim de bulamazdık zaten.


Depresyonun en dibine vurduktan, deliliğin kıyısına kadar gidip döndükten sonra şimdi diyebiliyorum ki evet gerçekten çok ama çok zor oldu 18 ay arayla iki çocuk yapmak. Tahmin ettiğimden kat be kat zordu. Ama pişman değilim. Ne kadar aksi ve inat bir çocuk olsa da, zaman zaman beni çileden çıkarsa da, sinirden zıvanadan çıktığımda "bunun yerine ikiz çocuk büyütürdüm, ikisi ancak bu kadar yorardı beni" desem de  iyi ki doğurmuşum Ömer'i de. Allah'a çok şükür ...




Şimdi biliyorum ki üçüncü de gelir gelmez en az diğerleri kadar çok sevilecek. Garip bir şekilde insanın kalbi ilk andan itibaren yeni gelene öncekilerin sevgisinden hiç eksiltmeden yer açmayı biliyor.  O yüzden içim rahat. "Yeni geleni de bu kadar sevebilecek miyim" gibi saçma endişelerim yok artık. Sağlıklı olması dışında öyle çok büyük bir endişem de yok açıkçası. İki çocuktan sonra tecrübeli sayılırım. Bebek bakımı konusunda tereddütlerim de yok artık. Daha çok gündelik hayata yeniden nasıl uyum sağlayacağıma dair ufak endişeler taşıyorum. Mesela ; Allah izin verir de üçüncüyü de hayırlısıyla, sağlıklı bir şekilde dünyaya getirebilirsem, bebekle nasıl olacak hayat? Basit gündelik işler tahminimden daha zor mu olacak? Çocukları okula hazırlayabilecek miyim? Zamanında okula yetiştirebilecek miyim veya okul çıkışı bebekle birlikte onları nasıl okuldan alacağım? Uğur bu sene 5. sınıf olduğu için haftanın 3 günü saat 4'te çıkıyor. Minik bir bebekle önce Ömer'i 2:30 da okuldan alıp sonra 4'te Uğur'u almaya nasıl gideceğim? Hadi Ömer'i kendi çocuklarıyla birlikte eltim okuldan alsa, bir tek saat 4'te Uğur'u almaya gitmem gerekir. Yemek saatlerinde çocukları doğru dürüst doyurabilecek miyim? Vaktinde her işi yetiştirebilecek miyim? Her şeye yetecek enerjim olacak mı?

Bir yardımcı tutma fikri bana bu aşamada çok uzak, birincisi doğru dürüst bir insan bulana kadar harcayacağım zamanı ve enerjiyi kendimi organize etmeye harcarsam daha verimli olurmuş gibi geliyor. İkincisi ve en önemlisi; tam istediğim gibi birini bulamayacağıma inandığımdan evde tamamen yabancı birinin varlığını istemiyorum. Bir de onun için endişelenmek, gerilmek istemiyorum çünkü. Dolayısıyla kulağa delice gelse de her şeyin üstesinden kendim gelmeyi planlıyorum. :P

Bir de taşınma mevzusu var. Seneye bu evde oturmayacağımız,  daha doğrusu oturmak istemediğimiz kesin. Bu durumda 3 aylık bebekle evi nasıl toplayıp taşınacağım? Doktor önceden 2 defa sezeryan olduğum için üstünden çok zaman geçtiği ve ben denemek istediğim halde normal doğuma pek yanaşmıyor ve çok büyük bir ihtimalle yine sezeryan yapacak. Bu durumda 3 ayda taşınacak kadar kendimi toparlamış olabilecek miyim? Haziran'da mevcut evin kontratı dolacağına göre en geç Mayıs sonunda yeni ev bulma ve taşınma işlemlerini halletmek gerekecek ki bu da okul kapanmadan taşınmamız anlamına geliyor işte beni en çok geren konu da bu.

Bu aralar en çok düşündüğüm şeyler işte bunlar. Biliyorum zamanı gelince her şey akan su gibi yolunu bulacak ama elimde değil sanki şimdiden planlarsam yeniden bebekli hayata uyum sürecini daha kolay atlatabilirmişim gibi geliyor. Sizce evham mı yapıyorum? Yoksa siz de benim gibi planlı olmaktan bir zarar gelmez diye mi düşünüyorsunuz?

25 Eylül 2012 Salı

Biraz abartmış olabilirim


Büyüyen göbeğimle birlikte benim adamların gözündeki imajım "otoriter anne" modelinden "hormon topağı" na dönüştü. Geçen sabah yeni aldığım okul tişörtünün boyutları hakkında Uğur'la birbirimize girdiğimizde veya Pazar akşamı yemekte kendimi kaybedip esip gürlediğimde benimkileri birbirlerine kaş göz işareti yaparak "ilişmeyin, hormonlar yüzünden böyle" derken yakaladım.

Efendim tişört olayı şuydu; Uğur'un geçen sene giydiği okul tişörtleri küçülmüş sadece bir tane kısa kollu tişört üstüne oluyordu. Ben de gidip sene sonuna kadar giyebilsin diye biraz da büyükçe iki yeni tişört aldım. Yeni tişörtleri biraz büyük bulunca velet kıyameti kopardı, "çok büyük bunlar, üzerimden dökülüyor, bunları giyeceğime uzun kollu tişörtle giderim okula" diye trip yaptı. O yüzden sabahın köründe bağırışıp çağırıştık.

Pazar akşamı ise koca birer tencere nohut ve pilav yapmış, sofrayı kurmuş benim adamları sofraya getirmeye çalışıyordum ki kapı çaldı. Bunu da anlamış değilim, "açız... açız" diye duvarları tırmalarlar, yemeği yapar sofrayı kurarsın kimse gelip sofraya oturmaz. İlla hepsine tek tek davetiye göndermek gerekir. Neyse tam ben bu durumda benimkileri sofraya oturtmaya çalışıyordum ki kapı çaldı. Bir baktık Özgür tüm pazar gününü fuarda geçirdiği için görmeye gidemediğimiz babaannemiz, eltimle iki koca poşet dolusu nevale göndermiş bize. Neler neler yapmış kadıncağız; balık tava, patates salatası, zeytinyağlı dolma, zeytinyağlı barbunya, sütlaç... Benim adamlar gelen poşetleri açtıkları gibi direk zeytinyağlı dolmaya yumuldular bende de şalterler attı tabi. "Ulen, ben iki koca tencere yemek yapmışım kimseyi bir türlü sofraya oturtamıyorum, siz burda babaannenin zeytinyağlı dolmalarıyla karnınızı doyuruyorsunuz. Başlarım leyn böyle işe, ne haliniz varsa görün" deyip resti çektim gittim salona. Ondan sonra hepsi gelip gönlümü aldılar, sonra da oturup kuzu kuzu herşeyden yediler. Gece yatağa yattığımızda Özgür dedi ki;

- Ben belki midemi bozduğum için yarın işe gidemeyebilirim
- Niye, ne yedin ki o kadar?
- Nohut, balık, patates salatası, barbunya, zeytinyağlı dolma, sütlaç....
- Yuh! Niye karıştırdın ki o kadar? Hepsini bir günde yersen bozarsın tabi mideni de motoru da
- Ne yapalım g.t korkusundan yedik koca tabak nohutu, çok ta koymuştun ama korkumdan birşey diyemedim. Üzerine de annemin gönderdiklerinden biraz tadınca böyle oldu işte...

Gülsem mi, adama acısam mı bilemedim bi an. Gerçekten bu kadar gözlerini korkutmuş olamam ama herhalde di mi? Gerçi normalde acaip tatlı düşkünü bir insan olarak son zamanlarda ben bile kendimi tanıyamaz oldum. Hamile kaldım kalalı içimde hiç tatlı isteği kalmadı. Hiç canım şekerli bir şey istemiyor. Bütün Ramazan ayran içip durdum. Şimdi de bir turşu hevesidir gidiyor sormayın. Geçenlerde koca bir lahanayı zorla 5 kiloluk kavanoza tıkıştırıp turşu yapmıştım. Nohutun yanında yedik baktık ki nefis olmuş. Ondan sonra bende bir gaza geldim ki sormayın. Annemden de almışım turşu için altın oran formülünü (1 litre suya 3 yemek kaşığı kaya tuzu ve bir çay bardağı sirke) elime ne geçse turşusunu kurmaya başladım. Havalar da sıcak gittikçe bu sefer yaptığım turşuları yumuşayıp ekşimesin diye buzdolabına tıkar hale geldim. Korkarım bu şekilde devam edersem yakında buzdolabında turşudan başka bir şeye yer kalmayacak. Şimdi bu aşamadan sonra ben de ipin ucunu kaçırdım. Turşu kurma mevsiminde değil miyiz yani biz şimdi? Tüm bu turşu hevesinin veya bu anlamsız kavgaların sebebi benim hormonlarım mı yani?

20 Eylül 2012 Perşembe

Derin Mevzular Bunlar

Bizim Ömer futbol delisi. Kendi kendine lig fikstürü tutuyor, Fenerbahçe'nin tüm maçlarını takip ediyor, maç sonuçlarını gazetelerden oradan buradan bulup illa ki öğreniyor falan öyle ciddi bir futbol hastası. Uzun zamandır da en büyük hayali futbolcu olmaktı. Özgür'e göre yetenekliydi de. Tam bir futbol okuluna yazdıracaktık ki alerjik astım teşhisi kondu çocuğa, doğal olarak futbol hayatı da askıya alındı. Biraz da içine kapanık bir tip. Öyle Uğur gibi çok girişken, aktif, çok çabuk arkadaş edinebilen bir çocuk değil. Bu karakter özellikleri yüzünden kendine güveni fazla değil. Çok çabuk demoralize olan, hemen her şeye en kötü yanından bakan biri. Haliyle bu ruh hali tüm bedenine yansıyor. Belki de ben çocuğumu bu kadar iyi tanıdığım için bazen O'na baktığımda beden dilinden bu kendine güvensizliği, çekingenliği okuyabiliyorum ve üzülüyorum onun adına. Son zamanlarda epey kambur duruyordu. Özgür kafaya iyice taktığı için bir ortopediste götürdük sonuçta benim koyduğum teşhisin aynını doktordan dinleyip geldik. Duruş bozukluğu olduğunu ve de çok zayıf olduğu için kaslarının yeterince güçlenmediği için kemiklerini desteklemediğini söyledi doktor. Spor yapması, kaslarını güçlendirmesi şart dedi. Biz de o yüzden kendine güveninin de artması için tekvandoya yazdırdık iki oğlanı.




Haftanın üç günü akşam tekvandoya gidiyorlar.  Öyle de hevesliler ki anlatamam. Çok büyük bir ciddiyet ve istekle hazırlanıyorlar. Özgür antrenman sırasında da çok disiplinli olduklarını söylüyor. Haliyle bu gelişmelerden sonra Ömer futboldan epey uzaklaştı. Geçen gün okula Uğur'u almaya giderken (bu sene haftanın 3 günü saat 14:30 yerine 16:00 da çıkıyor okuldan) Ömer açtı konuyu.

- Anne ben karar verdim çiftçi olacağım.
- Vaay süper bir seçim Ömer, bu durumda sana ekecek toprak bulmamız gerekecek. (Anne olarak direk finansman olayına giren zihniyet)
- O gıcık doktor futbol hayatımı bitirdiğine göre artık yapacak başka bir şey yok, ben de çiftçilikte karar kıldım. Kendi yiyeceklerimi yetiştiririm.
- Böylece hormonlu şeyler yemek zorunda kalmazsın, hem hayvan da alırsın
- Tabi tavuk, koyun, inek de alacağım. Hepsinden besleyeceğim.
- Çok güzel, ben de isterdim böyle bir hayat
- Ama önce evleneceğim kızı bulmam lazım
- Tabi çiftlikte yaşamaya razı, çiftlik hayatını sevecek birini bulman lazım önce di mi?
- Evet yoksa evlenemeyebilirim.
- O zaman önce okula gitmen gerek, bu durumda bence ziraat mühendisliği okuman mantıklı olur. Okuldan bir kızla evlenebilirsin belki.  Futbol hayatına da son vermen gerekmez, hobi olarak futbol oynayabilirsin her zaman.
- Evet en iyisi bu sanırım... sence kıyamet ne zaman kopar anne, yakın mıdır?
- Allah bilir oğlum, ben nereden bileyim?  Neden sordun şimdi bunu?
- Şey ölmeden önce en azından bir süre bu hayatı yaşamak isterdim de...
- İlahi çocuk, o kadar yakın olduğunu sanmıyorum kıyametin. Hem sen iyi bir insan olduktan sonra belki öbür dünyada cennetten bir bahçe verir Allah sana. O daha iyi değil mi?
- Evet doğru

Çocukların kafası ne kadar da tuhaf çalışıyor, bazen hiç aklım almıyor. Demek kendi küçük dünyasında futbolla yollarının ayrılmasına aslında çok üzülmüş. Diyorum ya böyle basit sohbetler olmasa çok içine kapanık, ser verip sır vermez. Hem biz koca insanlar gün gelip hesap vereceğimizi falan unuturken bu küçücük masum kafanın günün birine kıyametin kopacağını hatırlayıp ona göre plan yapması acıklı değil mi sizce de?


10 Eylül 2012 Pazartesi

Geri Sayım

Okulların açılmasına 1 hafta kala bende heyecan dorukta. Ne de olsa tatile gireceğim. :) Bütün yaz çocuk kavgası ve gürültüsüyle kafam şiştikten sonra okulların açılmasıyla biraz kafa dinleyebilecek olmak düşüncesi bile çok hoş geliyor. Yavaş yavaş eksiklerimizi tamamlıyoruz. Uğur yine malum, geçen seneki pantolonuna sığamadı ona yeni okul pantolonu aldık. Ömer geçen seneki pantolonunu bile hala dolduramıyor o yüzden abiden küçülenler onun işini görüyor ama geçen seneki çantasını parçaladığı için de ona yeni bir çanta aldık. Okula hazır gibiyiz. Bir de ben kendime doğru dürüst bir hamile pantolonu bulabilseydim tam olacaktı. Eh onları okula götürüp getirirken büyüyen göbeğimi sığdırabilecek bir pantolon lazım. O da okul alışverişine dahil haliyle.

Şimdilik eski pantolonlarıma sığabiliyorum. Ama 5. aydan itibaren eski pantolonlara sığamaz hale gelirim diye tahmin ediyorum. O yüzden artık hamile pantolonu bulma olayı evde acil başlığı altında ele alınıyor. Özgür akşamdan akşama gelip "Korkarım doğuma kadar sen yine yarım dünya olacaksın" diyerek asabımı bozuyor. Sadece 2 kilo almışken sırf göbeğime bakarak nasıl böyle atıp tutabiliyor bilmiyorum ama sinir ediyor beni.

Bu arada benim adamlar Tekvando'ya gitmeye karar verdiler. Tabi bu kararda Özgür'ün eski Tekvandocu olması ve Ömer'in kambur duruşunun ancak sporla düzeleceğini söyleyen ortopedi uzmanının büyük etkisi oldu. Ben kesin bir dille hamile halimle kışın ortasında kimseyi spora getirip götüremeyeceğimi  ifade ettim. Dolayısıyla Özgür kırk yılın başında çocuklarla ilgili bir şeyi kendine iş edinerek gözlerimi yaşarttı. Ders aldıkları milli antrenörün sadece ücra bir yerdeki belediyenin spor salonunda ders veriyor olması da ekmeğime yağ sürdü ne yalan söyleyeyim. İşin özü artık haftada 3 akşam benim adamlar tekvando dersine gidecekler. Hepimize değişiklik olacak inşallah. Onlar sinirlerini, enerjilerini boşaltıp gelecekler. Ben de evde sakin sakin oturup bekleyeceğim. Öyle de hevesliler ki bakalım kaç ay devam edecek bu heves çok merak ediyorum. Özgür de bıraktığı Tekvando kariyerine devam etme kararı aldı. Bana fikrimi sorduğunda "İyi olur, antrenörlük belgesi de alırsan günün birinde kaçıp küçük bir kasabaya yerleşebilirsek en kötü ihtimal taekwondo antrenörü olur ders verirsin, geçinir gideriz" dedim. Çok mutlu oldu garibim. Bütün gün beyniyle çalışan bir insan olarak zaman zaman o söylemese de çok yorulduğunu ve bıktığını yüzünden anlayabiliyorum. Tekvando yardımcı olacaksa zihnini boşaltmasına, ben niye engel olayım?

Sen bu aralar neyle uğraşıyorsun derseniz, hala ite kaka da olsa günde 100 sayfa okumaya çalışıyorum. Eylül başladığından beri çoğunlukla 100 sayfaya ulaşamadım itiraf ediyorum. Ama yine de fena gitmiyorum. Bu yaz Haziran - Eylül arasında okuduğum kitaplar işte bunlar.


Taht Oyunları serisi muhteşemdi. Hem dil olarak hem de konu ve yazarın hayal gücü açısından gerçekten hayranlık vericiydi. Bayıldım. Özlem gibi not verecek olsam bu seri kesin 5 üzerinden 5 alır. Fantastik eser sevmeyenler bile (Mesela Yasemin :D)  bence çok severek okuyabilirler. Şiddetle tavsiye ederim.

Çariçe yer yer çok sıkıcı ve iğrenç oldu. Meşhur Rus Çarı Deli Petro ve eşi Çariçe Katerina'nın hayat öyküsüydü. Ama bir zaman geliyor bıkıyorsunız, "Bu kadının hayatı içip içip doğurmakla geçmiş" diye düşünüyorsunuz. (Tam 12 defa doğum yapmış) Çarın kendi oğlunu öldürtmesi içimi parçaladı, kitabı elimden fırlatıp atasım geldi. "Neden söyledin belki okurduk" demeyin zaten tüm tarih kitapları Çar Petro'nun oğlunu öldürttüğünü yazıyor. Kaldı ki okumasanız da çok büyük bir kayıp olmaz. Vasat bir tarihi romandı bence. Rus  tarihine özel bir ilginiz varsa okuyun tabi. Çarın St Petersburg'u ne şartlarda inşa ettirdiğini de anlamış olursunuz. Deli diye anılsa da aslında çağının ilerisinde düşündüğü için o zamanlar adamcağıza deli gözüyle bakıldığını da görürsünüz okuyunca.

Neyse Akıl ve Tutku ise Jane Austen'in "Sense and Sensibility" isimli eserinin çevirisi. "Zaten topu topu kaç eseri var ki" demeyin. Farklı yayınevleri aynı kitabı farklı isimlerde çevirdiği için bazen karışıklıklar olabiliyor. Babam bile isimleri farklı diye Aşk ve Gurur'un (Pride and Prejudice) iki farklı yayınevinden iki farklı çevirisini almış. O yüzden ben burada belirteyim de ona göre alın okuyun. Klasik roman sevenlere Jane Austen'i her zaman tavsiye ederim. Hamdi Koç'un çevirisini de çok beğendim. Bazen cümleler uzun olduğu için başını sonunu karıştırabiliyorsunuz ama bu durumun kesinlikle bir çeviri hatası olduğunu düşünmüyorum. Aksine yazıldığı zamanki dili düşünecek olursak, bu tip cümleler bence eserin aslına ne kadar uygun bir şekilde çevrildiğinin kanıtı. Bu yüzden kimi insana yer yer biraz okuması zor gelebilir ama ben bayıldım. Jane Austen'in o alaycı uslubunu da çok güzel yansıtmış çeviri. Şiddetle tavsiye ederim.



Bu aralar elimdekiler ise bunlar. Yeni bir bebek battaniyesi başladım. Tabi henüz cinsiyet belli olmadığı için renkleri Özgür'ün ifadesiyle epey "politik" oldu. Kitap ise şimdilik biraz ağır ilerlese de bıraktığı tad itibariyle süper. Bunun dışında Özgür'ün tacizleri sonucu ortodontist Ömer'e damak kısmı daha ince bir damak aparatı yaptırdı. Ama buna diliyle dişlerini ittiremesin diye dil engelleyici koymuş. Ömer Cumartesiden beri takıyor aleti. Biraz konuşurken ve tükürüğünü yutarken zorlanıyor ama onlar da çok normal zaten. Onun dışında başka bir şikayeti yok Allah'a şükür. Dişi de yavaş yavaş diğerinin yanına gelmeye başladı. Benim tek korkum okul açılınca sınıfındaki bazı zalim çocukların alaylarına maruz kalınca yaşayacağı sıkıntı, ama onun da üstesinden gelecek elbet bir şekilde. Hayat böyle, acımasız...


6 Eylül 2012 Perşembe

Ortodontist diyeni döverim


Bugün Özgür'le yedik birbirimizi. Gündem Ömer'in ortodontik tedavisi idi. Nihayet doğru dürüst bir ortodonti uzmanı bulduk. Hatta bir değil tam üçünün bir arada olduğu bir ortodonti kliniği idi gittiğimiz. Evden epeyce uzakta ama çok içimize sindi. Gayet titiz bir muayene ve detaylı röntgenlerden sonra Ömer'de aslında babasındaki gibi alt çene çıkıklığı olmadığı tespit edildi. Nasıl rahatladık anlatamam. Çocuk 17 aylıktı biz erken tedavi diye doktor doktor gezmeye başlamıştık. Neyse çene kemikleriyle bir sorunu yokmuş ama yutkunurken diliyle dişlerini ittirdiği için dişleri dışa doğru yamuk duruyormuş. Diş yapısı da çenesine göre iri olduğu için 32 dişinin normal şartlar altında ağzında düzgün bir şekilde, bir hizada duramayacağını röntgenlere bakarak biz bile anladık. Haliyle bir kaç sene sürecek bir tedavi programı yapıldı. Üç ortodontist kafa kafaya verip ilk etapta ağzında yamuk duran ön dişi damak aparatıyla düzeltip kalıcı dişlerin çıkması için yer açmaya karar verdiler.  Bugün damak aparatını almaya gittik. Nasıl takıp çıkaracağımızı falan gösterdi doktor. 3 hafta sonrasına randevu alıp eve geldik.

Ama her gidiş geliş, trafik yüzünden bizim hayatımızdan en az 4-5 saat götürüyor. Öyle bir işkence ile gidip geliyoruz. Neyse efendim eve gelince Ömer bu aparatı takmamak için huysuzluk etti. Akla gelebilecek en saçma bahaneleri öne sürdü. Yok artık gözlüğü varmış bir de bu aleti takıp okula gidemezmiş, iyice inek  gibi görünecekmiş. Hiç öyle bir aletle gezen var mıymış. Dişlerini çekip öyle tedavi etsinmiş doktor, damağından ne istiyormuş. Bu aletle konuşmayı bırak yutkunamıyormuş bile vs vs... Saatlerce oturup anlattık. "Bu aparat ne ki böbrek yetmezliği yüzünden sürekli diyalize bağlanan insanlar var, kalp yetmezliği yüzünden hayatı bir alete bağlı olan insanlar var. Sense altı üstü ağzına takıp çıkarılabilen bir aparat takıp iyileşeceksin, yat kalk haline şükret. Çok daha kötü bir durumda yaşamak zorunda olan insanlar varken senin şikayet etmen saçma. Bu senin sağlığın için şart, bebeklik etme. Sen de biliyorsun ki gözlük te ilk başta garip gelmişti ama zamanla alıştın, yatarken çıkarmayı unuttuğun bile oldu kaç defa. Görürsün buna da alışacaksın zamanla ağzında olduğunu bile unutacaksın.... vs vs" Kısaca söylenebilecek ne varsa söyleyip tam çocuğu denemeye ikna ettik Özgür aparatı eline bir alıp baktı ve anında kusurlu olduğuna karar verdi. O andan sonra zaten benim sigortalarım öyle bir attı ki delirdim resmen. Hayatımda hiç Özgür'e bu kadar sinirlenmemiştim.

"Görüyor musun bak adam onca sene boşuna okumuş, ortodonti uzmanı olmuş ama senin kadar bilgi sahibi olamamış. Bir hareketli diş aparatının nasıl olması gerektiğini hala bilmiyor, tutmuş çocuğa böyle bir şey yapmış utanmadan" diye bağırdım çağırdım. Neymiş efendim Özgür de zamanında bu aparattan takmış onunki farklıymış. "Allah aşkına anlatma bana farkını. Duymak istemiyorum 25 yıl önce kullandığın aparatla bugünkü arasında ne fark olduğunu. Bir diş dolgusu bile 25 yılda nasıl değişti sen tutmuş böyle bir aparat konusunda ahkam kesiyorsun. Oldu olacak bu işe de el at, sen daha iyisini biliyorsun ya, yap kendin bi aparat, takalım çocuğa boşuna gidip gelmeyelim ta Çapa'ya" diye bağırdım çağırdım. Saatlerce söylendim yetmedi bir türlü sakinleşemedim. Bir insan nasıl bu kadar önyargılı, bu kadar sabit fikirli, bu kadar ukala olabilir. Uzman olmadığın bir konuda bir fikir beyan etmeden önce bir açar bakarsın. En azından internetten bir araştırırsın, ondan sonra bunu takmak zorunda olan çocuğun duymayacağı bir şekilde yaparsın eleştirini. Biz birbirimize girince doğal olarak çocuk ta fırlattı diş aparatını kaçtı gitti.

Deli olmamak elde değil. Çok ciddiyim gerçekten elimde kalacaktı bu gece. O kadar sinirlendim ki. Hayır sen yine alıştırmaya çalış çocuğu, ama çaktırmadan ilk fırsatta aç konuş doktorla. Önce bir anlamaya çalış neden böyle bir şey yaptırmış. Hemen niye "Yanlış bu alet, çocuk haklı, kullanma çocuğum" diyorsun? Alet çocuğun ağzında 5 dakikadan uzun kalmadı ki...  Keşke günün birinde böyle ahkam kestiği, kusur aradığı adamlardan biri gerçekten konusuna acaip hakim, aşırı uzman biri çıksa da bu ukala dümbeleğini yerin dibine sokup sokup çıkarsa öyle bir yüreğimin yağları eriyecek ki... Ah ahh keşkeee.... Vallahi ben yoruldum bu ailenin adamlarıyla uğraşmaktan, eğer karnımdaki de oğlan çıkarsa korkarım direk doğumhaneden psikiyatriye yatıracaklar beni.