Kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Nisan 2015 Perşembe

Kitaplar zayıf noktam


Shelfie

Handan da olmasa girip cidden iki satır bir şey yazmak gelmedi içimden ne zamandır. Okuyorum habire. Yılbaşından bu yana 9 kitap bitirdim, 3 çocukla kendi hızıma ben bile inanamıyorum. 2015'te 30 kitap hedefi artık daha bir makul geliyor gözüme. Olur olur, 30 kitap biter inşallah bu sene. Bir ara okuduklarımın kritiğini yaparım buradan da. Bu arada siz, yılbaşından beri hangi 9 kitabı okuduğumu merak ederseniz, sağ yandaki Goodreads 2015 Challenge linkinden görebilirsiniz.

Gelelim Handan'ın sorusuna; Tüm zamanların en sevdiğim 10 kitabı (tabi şu ana kadar okuduklarım dahilinde, ileride haliyle liste değişebilir)

  1. Hobbit - Tolkien (hem okuduğum dönem, ki Uğur'a hamileyken okumuştum hem de içerik olarak kalbimde yeri ayrıdır.)
  2. Vadim O Kadar Yeşildi ki - Richard Llwellyn (Uzun yıllar önce okuduğumda derin izler bırakan bir kitap, yeniden okumalı)
  3. Yüzyıllık Yalnızlık- Gabriel Garcia Marquez (Çok ama çok eğlenmiştim okurken)
  4. Momo - Michael Ende (okumakta çok geç kaldığım kitap... )
  5. Rüzgar Gibi Geçti - Margaret Mitchell ( Bu da okumakta çok geç kaldığım bir kitap, keşke daha önce okusaymışım... Filmini izleyenler hiç konuşmasın, kitap ayrı güzel, hatta şahane.. Filmini izleyip seven kitabını da mutlaka okusun o kadar diyorum)
  6. Rüzgarın Adı - Patrick Rothfuss (Çok severek, hiç bitmesin diyerek okudum, ikinci kitabı Bilge Adamın Korkusu da aynı şekilde çok güzeldi. Heyecanla üçüncü kitabı bekliyorum haksızlık olmasın diye sadece ilk kitabı yazdım.. Fantastik severlere şiddetle tavsiye ederim
  7. Taht Oyunları - George R.R. Martin (Serinin diğer kitapları da süper. Yazarın hayal gücüne ve kahramanlarını hiç acımadan öldürme kabiliyetine çok ama çok hayranım. Ne yazsa okurum...)
  8. Tüm Şiirleri - Orhan Veli Kanık ( Dönüp dolaşıp okuduğum ilk ve tek şiir kitabı)
  9. Mavi Tüy - Richard Bach (Aklımı uçurmuş, ufkumu açmıştı resmen. Bir ara yeniden okumalı)
  10. Emma - Jane Austen (Severim Emma'yı, tüm Jane Austen kitaplarını severim ama bunu ayrı severim)

Yazsam bir 10 tane daha yazarım ama şimdilik sıralama böyle oldu. Siz daha çok bu listeyi fırsatım olduğunda yeniden okumak isteyeceğim ilk 10 kitap olarak düşünün.

Normalde bu ebeleme olaylarını pek sevmiyorum ama konu kitapsa dayanamıyorum. Aynı düşünceyle ben de sadece kitaplar söz konusu olduğu için, eğer isterlerse Yeliz ve Yasemin' i ebelemek isterim. En sevdikleri 10 kitabı cidden merak ediyorum.

4 Şubat 2015 Çarşamba

Yeni uğraşlar

Bütün Şubat tatili hastalıkla geçti. Okul kapanmadan önceki hafta Uğur'un boğazları şişmişti. Okul kapandığı hafta Ömer'in kulağı tıkandı, gittik doktora kulan enfeksiyonu geçiriyormuş. Arkasından perşembe günü bu sefer Özge ateşlendi onu da kulaktan vurmuş mikrop. Hepsi iyileşti bu sefer Pazartesi ben hastalandım, öyle pis bir şey ki ne burun akıntısı ne boğaz ağrısı direk öksürükle geldi yerleşti bünyeye. Başım kalkmadı üç gündür. Bugün anca gözüm açıldı zaten bu haftayı da yarılamışız, sizin anlayacağınız hiç bir şey anlamadım şubat tatilinden.



Ocak ayında Rüzgar Gibi Geçti'yi okudum daha önce filmini de izlememiştim. İyi ki önce kitabını okumuşum, çok güzeldi. Çoğu zaman Scarlett'a sinir olmakla geçti zaten. Son 100 sayfada salya sümük ağladığım da oldu ama kitabın sonu biraz okuyucuya bırakılmıştı o yüzden pek içime sinmedi ama genel olarak süper bir kitaptı. Filmin başından biraz izledim de baktım kitabın çok  çok hızlı bir özeti gibiydi, sevemedim filmini. Kitaptaki Rhett Butler'dan sonra ekranda Clark Gable'ı görünce ne yalan söyleyeyim olmamış dedim. Çok daha etkileyici biri canlanmıştı kafamda artık siz hayal edin kitapla film arasında nasıl bir fark var.

Rüzgar Gibi Geçti'den sonra araya bir Yasunari Kawabata kitabı sıkıştırdım. Daha önce de Kiyoto diye başka bir kitabını okuyup memnun kalmamıştım nitekim bunu da beğenmedim. Murakami de geçen sene beni hayal kırıklığına uğratmıştı. Yok anacım benim Japon yazarlarla yıldızım barışmadı bir türlü.

Geçen akşam Lady Chatterly'nin Sevgilisi'ne başladım. İlk sayfalar çok güzel akıcıydı, güzelce okundu ama Lady Chatterly'nin kocası ile diğer entel arkadaşlarının felsefi muhabbetleri hele de nezla kafayla hiç çekilmedi o yüzden araya Hush Hush serisinden Fısıltı'yı aldım. Konu olarak pek aman aman sevip tercih ettiğim bir konusu yok ama kolay okunuyor, kafa yormuyor şimdilik en azından gribi iyice atlatana kadar beklentim de bu zaten.

Ekşi mayalı ekmek
Kitaplar dışında bu aralar ekmek imalatına kafayı takmış vaziyetteyim. Uzunca süre ekşi mayalı ekmek yapıcam diye uğraşıp didindikten sonra nihayet başardım dostlar. El alışkanlığı istiyormuş meğer esas püf noktası oymuş. Göründüğü kadar büyük bir zorluğu yok. Tabi bunu yakın zamana kadar kapı ağırlığı olarak ta kullanılabilecek seviyede takoz ekmekler yapan birisi söylüyor. Ekşi mayalı ekmeği ise çocuklar sevmedi. :( Sen uğraş didin onlar burun kıvırsın, hayat böyle bir şey işte. Senin büyük başarın olarak gördüğün bir şeyi birileri çıkıp illa kötüler, eleştirir. İnsanda ne heves kalır ne istek. Ama neyse en azından ekşi mayayı canlı tutabilmek adına haftada bir ekşi mayalı ekmek yapmaya devam ediyorum, Özgür ve ben bayıla bayıla yiyoruz. Çocuklara normal mayalı ekmekler yapıyorum. Zaten hazır un karışımları ile işi o kadar kolay hale getirmişler ki sen kazara paketteki unu hamur haline getirsen bile ekmek olur o derece yani.

Hazır paket unlarıyla yapılan ekmek

Neyse bu akşamlık bu kadar, kızı uyutmam gerekiyor. Kısa kesiyorum şimdilik, yakında yeni bir yazıyla yeniden dönmek ümidiyle. Zaten şu son bir kaç haftalık blog performansım benim bile gözlerimi yaşartıyor. Döndüm galiba ben.

21 Ekim 2014 Salı

Kitap Mimi

Sevgili Handan beni mimlemiş. Anca fırsat bulup yazabiliyorum, işte cevaplarım

İlk Hayranlığım: Tartışmasız Red Kit! Biraz tuhaf bi kız çocuğuyum demek ki ben, hiç Ayşegül kitabım falan olmadı. Küçücüktüm bayılırdım Red Kit çizgi romanlarını okumaya. Sırf o yüzden Milliyet Çocuk dergisini beklerdim her hafta heyecanla.

Favori Serim: 
George R. R. Martin'in Taht oyunları serisi. Hayal gücüne, yarattığı ve acımasızca öldürdüğü gerçekçi karakterlerin çeşitliliğine hayranım.
Ve de hala son kitabını beklediğim Patrick Rothfuss'un Kral Katili Güncesi.

Favori Kitaplarım:
Orhan Veli - Tüm şiirleri (Aklıma eser açar açar okurum)
Thomas Hardy - Tess
Vadim O kadar Yeşildi ki - Richard Llewellyn
Gülün Adı - Umberto Eco
Yalnızlığımızın Kışı - John Steinbeck (Sahi bunu bir yerlerden bulup tekrar okumalı)
Hayat Dolu - John Fante
Açlık - Knut Hamsun
Kelebek - Henri Charriere

Favori Erkek Karakterim: Red Kit'i saymazsak, favoriden ziyade bir sebepten sevdiğim hafızamda yer eden karakterler var diyebilim ki bunlar bir kaç taneler;

Jane Austen'in Emma'sındaki Bay Knigtly
Tolkien'in Hobbit ve Yüzüklerin Efendisi'ndeki Büyücü Gandalf'ı
Tolstoy'un Anna Karenina'sındaki Çiftçi Levin
George R. R. Martin'in Taht Oyunları'ndaki Cüce Tyrion Lannister
ve tabii ki Robinson Crusoe!!

Favori Kadın Karakterim:  George R. R. Martin Taht Oyunları serisindeki Daenerys Targaryen

Favori Okuma Saatim:  Kesin bir saat vermem zor fırsat bulduğum her an okumayı severim ama şu sıralar favorim kız öğlen uykusunda iken veya çocuklar uyuduktan sonra gecenin sessiz saatleri.



30 Nisan 2014 Çarşamba

Uzun ve karmaşık

Her şey üç hafta önce İkea'ya gitmemizle başladı. Nasıl oluyor bilmiyorum ama bir şekilde bizim dahil olduğumuz her şey sonunda kaosa ve karmaşaya dönüşüyor. Özge'ye doğru dürüst bir yatak alalım dedik, 1 senedir çocuk şu portatif park yataklardan birinde yatıyor ve son zamanlarda epey gıcırdamaya bizi ve hatta kendisini bile uyandırmaya başlamıştı. Zaten hala kendi odası yok, mevcut evde buna imkan da yok, bizimle aynı odada yatıyor hala. Galiba 3. çocukta böyle oluyor, ilk çocukta insan herşeyini özene bezene yapıyor, odasını komple halısından lambasına donatıyor ama artık 3. çocuk olunca belki de bizim rahatlığımızdan işte böyle 1 yaşını bitirdiği halde hala ne bir odası ne de doğru dürüst bir yatağı olmayabiliyor. Dolap yerine küçük bir şifonyere eşyalarını tıkıştırıyoruz falan. Neyse işte,  artık bi zahmet çocuğa azıcık masraf yapalım, gıcırtılardan kurtaralım da doğru dürüst bir yatakta uyutalım dedik. Gittik İkea'ya.


Aman bir kalabalık bir kalabalık sormayın gitsin, bir aylık bebekle geleni de var, bizim gibi kazık kadar çocuklarıyla da, her ebat ve boyda çocuk mevcuttu. Neyse seçtik bir bebek yatağı, onun yanısıra  "aaaa ne güzelmiş at bundan da bir tane çantaya" diye diye bir sürü ıvır zıvır da aldık. Sonra hazır gelmişken Özgür illa bizim 15 yıllık yatağı da değiştirelim diye tutturdu. Her ne kadar artık bizim vücut şeklimizi almış, bizimle bütünleşmiş te olsa emektar yatağımızdan kurtulmak hiç te zor olmadı ne yalan söyleyeyim, zira son zamanlarda ikimiz de oramız buramız ağrıyarak kalkıyorduk yataktan. Velhasıl uzun tartışmalar sonucunda bir yatakta karar kıldık ama ellerinde yokmuş bir haftaya getirtiriz dediler. Üzülerek(?) ertesi hafta yeniden gitmemiz gerekeceğini öğrendik.

Ertesi hafta Ömer'in ortodontist randevusu vardı. Bu sene okul açıldığından beridir tel takmaya başladı o yüzden aralıklarla kontrole gidip tellerini ayarlatmak falan gerekiyor. Neyse sabahın 9'unda ortodontiste cümbür cemaat gittik. Kulağa çok saçma geliyor biliyorum, ama açıklayabilirim;  bir tane çocuğun diş randevusu için 5 kişilik bir aile olarak cumartesi sabahı, hem de sabahın köründe Esenyurt'un Bahçeşehir ucundan taaa Çapa'ya gitmek çok tuhaf kabul, ama oradan annemlerin evi çok yakın olduğu için hemen ortodontistten sonra onlara kahvaltıya gidebiliyoruz. Anne kahvaltısı ise muhteşem oluyor.

Gördüğünüz gibi kalabalık aile olmak son derece üstün bir organizasyon becerisi ve planlama yeteneği gerektiriyor. Külfet gibi görünen bazı şeyleri bu şekilde fırsata çevirmek, bir taşla iki, hatta hatta üç kuş vurabilmek şart, yoksa çocukların ıvır zıvır işleri bitmek bilmiyor, biz de giderek gençleşmiyoruz di mi ama? Annemlerden de eve dönerken İkea yolumuzun üzerinde olacağı için uğrayıp bizim yatağı da alırız diye plan yapmıştık. Gördünüz değil mi bir güne kaç plan ve iş sığdırabildiğimizi? İmkansız değil ama işte uzun yılların acı dolu tecrübeleri insanı bu şekilde eğitiyor diyelim. :P

Neyse sabah dişçide bir önceki hafta bana "Sizin randevunuz bu hafta değil, haftaya ayın 19'unda" diyen kızın "Aaa sizin bu gün randevunuz yok ki" demesiyle ufak çapta bir kriz yaşandı ama salon kadını çizgimi bozmadan durumu hallettim. Özgür de yeni randevu tarihini kıza küçük bir kağıda el yazısı ile yazdırıp sonraki randevuyu garantiye almış. Sonra annemlere gidip güzel bir kahvaltı ettik, sohbet muhabbet güzelce vakit geçirdik. İkea'ya gitmeden önce bebişin altını bi kontrol edeyim dedim ki aman Allah! Her tarafını benekler basmış kızın. Hafta içi azıcık ateşi çıkmıştı ben de herhangi bir burun akıntısı, hapşırık vs olmayınca dişe yormuştum, meğerse bizim kız kızamıkçık geçiriyormuş.

Sonrasında benekler dışında çocuğun başka da bir şikayeti olmadığı için mecburen programa uyduk, ki zaten yatağı bizim için mağazaya getirttiklerinden, o gün alabilmek için bize tanınan son gündü. Hem muhtemelen kızamıkçığı da bir hafta önce cumartesi yine İkea'dan kaptığımız için iade-i ziyaret şart olmuştu. Çok hafif atlatıldığı için aman sakınayım diğer çocuklara bulaşmasın demedim, zaten kız çocuklarının erken yaşta kızamıkçık geçirmesi daha iyi, hamilelikte daha tehlikeli, düşükle sonuçlanabilir deyip kaldığımız yerden güne devam ettik. Bu vesileyle bit kadar çocuklarla hava almak için alışveriş merkezlerine giden ana babaları da yeniden uyarmak isterim; yeni doğmuş bebekle gezmeye alışveriş merkezine gidilmez anacım. Ya dişinizi sıkıp bir müddet daha evde oturun ya da az insanın olacağı açık havadaki parklara, bahçelere gidin ve gerçekten temiz hava alın. Ben her üç çocuğumda da paşa paşa oturdum evimde, aşılarını olmadan, bağışıklığı yeterince güçlenmeden yeni doğmuş bebekle hiç bir yere gitmedim, gideni de böyle ayıplarım kusura bakmayın. "Hafta sonu İkea'da 40 günlük bebeme kızamıkçık bulaştıran ahanda bunlarmış" diyen varsa şimdi çıksın ortaya yüzleşelim. Biz de zaten oradan kaptık mikrobu, biz olmasak bir başkası olacaktı.

Neyse hızlıca ikinci İkea turumuzu yapıp eve döndük. Nitekim yine belamızı bulduk. Haftaya Özge hafif ateşle nezle olarak başladı, iki gün sonra nezlesi krup'a dönüştü. İlk ateşlenmesinden 3 gün sonra yeniden ateşlenince de artık doktoru görmek şart oldu deyip gittik doktora. Krup ve kulak enfeksiyonu bir aradaymış aldık ilaçlarımızı geldik eve. İlk İkea ziyaretimizden bu yana sadece kız değil sırasıyla büyük oğlan, küçük oğlan ve Özgür de nezle oldu. 3. hafta ve biz hala hastalıklarla uğraşıyoruz. Demek ki neymiş, İkea baharda gidilecek yer değilmiş.

Tüm bu karmaşada, sümüklü mendiller, şuruplar, zencefil bardakları vs arasında Erguvan Güzeli'ni bitirdim. 5 üzerinden 3 verdim, okuması kolay, güzel vakit geçirtti, sıradan bir köylünün nasıl yükselerek Bizans İmparatoru olabileceğini gördüm o yüzden 3, yoksa okumamak bir kayıp olmaz.  Yeni kitabım en üst resimde ama çok istediğim halde pek vakit bulup okuyamadım. Bu böcek te pek yardımcı olmuyor. Şu yazıyı yazarken bile kucağımda bir yandan onu sallayıp ninni söylüyorum. Ne zor şartlar altında blog yazıyorum bilin istedim.




Bu arada eski İkea nevresiminden yapılmış perdemi gördünüz mü? Bu eve taşınınca böyle büyük pencere için uzun güneşliğim yoktu. Annem sağolsun çocukların odasına eski İkea nevresimlerini kesip perdeye çevirdi. Fikir benden, uygulama ondan biz de İkea Hacker sayılır mıyız artık acaba? Bu arada bu eve taşınalı tam bir sene oldu, ne çabuk geçiyor zaman....

11 Nisan 2014 Cuma

Oyalanmaca

Beni merak etmeyin, buralardayım. Kafa dağıtmak için kendimi okumaya verdim. Son on gündür boş bulduğum her dakika kitap okuyorum. Aylarca incecik Kuyucaklı Yusuf'u bitiremeyen ben seçimlerden bu yana tuğla kalınlığında Boleyn Kızı'nı okudum bitirdim. Tam sahilde okunacak, sabun köpüğü gibi, hiç kafa yormayan, insanın bir müddet oyalanıp sonra unutacağı bir kitaptı. İyi geldi. Kafam dağıldı azıcık. Baktım bahar gelmiş camın yanındaki mor salkım da açmış, mis gibi kokularını salmış ben de ufaktan saldım, kendimi bahar çoşkusuna kaptırdım. Olacak gibi değil öbür türlü, düşün düşün artık hafiften kafayı sıyırma noktasına gelmiştim artık başa gelen çekilir deyip katlanacağız mecbur.

Her taşın altından çıkan böcük kitap fotosuna da girip son anda kitap ayracımı kapıp kaçtı.
Bu vesileyle Vikitap.com'daki 2014 okuma maratonuna katıldım. Hedefim 2014 bitmeden 20 kitap okumak. Kitap sayısı komik derecede az görünüyor farkındayım ama bu kadarı bile bebekle beni zorlayacak diye düşünüyorum. Ama adı üstünde maraton bu, içinde mücadele, hırs, azim, ter ve gözyaşı olmazsa olmaz. Maratona katılmak, benimle birlikte gaza gelmek isteyenler beni Vikitap'ta Celio rumuzuyla bulabilirler. Ucunda bir ödül falan yok elbette amaç sadece eğlence. Eeee, siz kaç kitap okumayı planladınız 2014'te? Kaçı okundu, kaçı kaldı? Biraz rekabet olsun hadi. Benim şimdilik 4 kitap oldu. 2014 bitmeden 16 kitap okuyabilir miyim bakalım göreceğiz.




Bahçedeki kediler yavrulamış, bizim camın önünde oynayıp duruyorlar gün boyu. Bizim bıdık ta keyifle izliyor tabi.


Eeerh, arada onlar da bizi izliyor olabilir...


Bu yavru kedilerin annesi, ondan biraz çekiniyoruz haliyle.

Son olarak bu açıldı kapandı muhabbeti sayesinde ben de twitterci oldum. Sırf merak ve inattan açtım bir hesap, isteyen blog ismiyle beni orada da bulabilir ama çok girişken bi tip değilim açık söyleyeyim. Öyle büyük beklentileri olanlar hayal kırıklığına uğramasın. Uzun lafın kısası; artık bir twitter hesabım var ama kendisiyle henüz yıldızım pek barışmadı, o yüzden kolay kolay buralardan kopup gitmem anacım ben, hiç merak etmeyin.


21 Şubat 2014 Cuma

Hastayım, hastasın, hasta..


Bu haftanın özeti şu fotoğraf blogcum. Önceki hafta Özgür hastaydı, daha önceki hafta Ömer. Geçen hafta Özge nezleydi. Bu hafta da benim sıramdı anlaşılan. Özge bana bulaştırdı, O ortada fink atarken ben burnumu çekip oturdum bütün hafta. Ballı limonlu zencefil içip battaniye altında kitap okudum. İşin iyi yanı nihayet bir ayın sonunda Howard's End'i bitirdim. Fena değildi, çok akıcı, insanı alıp götüren bir kitap değildi, ama oldukça güzel bir tad bıraktı geride..

Onu bitirince bu kitabı aldım elime. Taaa 1969 basımı, annemin gençliğinde aldığı kitap. Zamanında annem de babam da aynı kitabı almışlar, ikisinin de kitapları uzun memuriyet yılları boyunca kolilerde, depolarda süründü durdu. Günün birinde babam iyi bir marangoz bulup bir kütüphane yaptırtmaya karar verdi. Annemle oturup resmini çizdiler. Ölçülerini belirlediler ve verdiler ustaya. Sonunda kitaplık bitip te kitaplar raflarda yerlerini bulduğunda nasıl da şaşırmıştım... Bizim evde o kadar kitap olduğunu hayatta tahmin edemezdim. İnsan kolilere bakınca gözünde bir şey canlandıramıyor. Neyse, o zaman annemle babam kitaplarını birleştirince baktılar ki bazı kitaplardan ikişer tane var, işte onların birer tanesini evlenirken çeyiz olarak bana verdiler. :) Böyle bir aileyiz biz, çeyiz anlayışımız farklı azıcık. Ben de niyeyse senelerdir okumamışım, duruyordu öyle bir köşede, hastalık aklımı başıma getirmiş olmalı ki başladım dün okumaya... Aman nasıl su gibi akıp giden güzel bir kitapmış, bin pişman oldum daha önce okumadığıma.

Uzun lafın kısası, bu hafta iyice tembellik yaptım. Ne temizlik, ne yemek... Pazartesi iyiydim, daha yeni yeni boğazım ağrımaya başlamıştı.  O zaman bi tencere karnıbahar pişirdim, iki gün yedik. Oğlanlar söylendi durdu ama mecbur yediler.  İki gün öyle ıvır zıvır, çorba, kahvaltı, dışarıdan falan söyleyerek takıldık.  Bu akşam da koca bir tencere nohutla pilav pişirip bu haftayı böyle kapatmayı planlıyorum inşallah. Çünkü hasta olunca alışveriş falan da yalan oldu haliyle. Dolapta meyveden başka bir şey kalmamış. Artık evde ne varsa ona talim. Temizlik ve ütü gelecek haftaya anacım. Hala burnum şarıl şarıl akıyor. Hastayken, fırsatım varken biraz daha okuyayım şu kitaptan hele, sonra işten güçten elimde günlerce sürünüyor kitaplar.

16 Ocak 2014 Perşembe

Kış günleri nasıl geçer?



Nihayet Kuyucaklı Yusuf'u bitirebildim. Güzeldi ama çok içime sıkıntı verdi. Felaket iç karartıcı bir kitaptı benim için. Belki bu kitabı okumak için zamanlamam kötüydü artık bilemeyeceğim. Zaten ülke gündemi yeterince kalabalık ve karanlıkken bu kasvetli kış günlerinde hiç hoş bir tat bırakmadı bende. Sonu da biraz eksik kaldı sanki. Ne bileyim hani olur ya, bir film izlersiniz, öyle bir yerde biter ki "Hah kesin devamı çekilecek bunun" dersiniz. Biraz öyle oldu bunun sonunda da, sanki devamı yazılacakmış gibi bitti. Neyse piyasada bir sürü sabun köpüğü kitap varken aman sakın bunu okumayın diyecek halim yok elbet. Sonuçta güzel yazılmış, gerçekçi, insanın içine oturan ama uslup olarak oldukça akıcı bir roman. Okuyun siz karar verin.

Howard's End'e başladım. Tipik ingiliz romanı, şimdilik fena gitmiyor. Karanlık kış günlerinde kendimi örgüye ve kitaba vurdum. Bazen bebişi uyutunca işim yoksa Digitürk IQ dan güzel bir film seçip izliyorum. Özgür'ün sevmeyeceği dram veya romantik tarz filmleri seçiyorum yoksa arıza çıkarıyor. En zevkli bu şekilde geçiyor bu kasvetli günler. Battaniyenin hala çevresini örüyorum ama artık zor kısmı bitti o yüzden onu askıya aldım, nasılsa acelesi yok. Bu şala başladım, kış bitmeden birisine sürpriz yapmak istiyorum. İnşallah çabuk biter.

Bu arada,yukarıdaki resimde yeniden değerlendirme projemi bulan oldu mu? Üç çocukla anca bu kadar oluyor anacım. Tığlarım orada burada atılıyordu. Eski bir kavanoza, yeni yıl süslemeleri reyonundan aldığım renkli bantı yapıştırıp tığlarımı doldurdum içine. Şimdilik büfe-kitaplık karışımı mobilyamsı şeyimizde duruyor. Mobilyamsı şeyin bir adı yok çünkü İkea malzemeleriyle biz dizayn ettik. Fotoğrafını koymak isterdim ama taşınırken sağı solu çarpıldı. Ve de o raflar kitap taşımaya uygun değilmiş, rafların ağırlığıyla dik kenarları hafifçe dışarı doğru eğildi. (Kendimize not: bir daha eve İkea'dan dolap büfe vs modüler birşey almayın)

22 Ekim 2013 Salı

Tatilin son günü

Oğlanlar sabrımı zorlarken ve de ben saatler süren bir mücadelenin ardından Özge'yi nihayet uyutabilmişken, kahvem yanımda buraya iki satır yazı yazmaya çalışıyorum. 9 günlük bayram tatili vesilesiyle zıvanadan çıkmış oğlanlar bebeği yeniden uyandırmadan önce kaç dakikam var bilemiyorum ama bazen, ruhen çok ama çok zorlanıyorum. Özellikle de bugünkü gibi büyükler, esas laf dinleyecek yaşta olanlar beni çileden çıkarttığında. Nedense insan gibi söylediğimde sözlerimi hiç kaale almıyorlar, en sonunda sinirlenip bağırmaya başlayınca da duygu sömürüsü yapıyorlar, "hemen bağırıyorsun anne" diye. Tek istediğim bebek uyurken sessiz sakin huzurlu bir yarım saat geçirebilmek. Ama hep bir birbirlerine sataşma, ağız dalaşı veya itiş kakış durumundalar. Hiç sakin sessiz bir oturma şekilleri yok.Ya kavga ediyorlar ya da bana birbirlerini şikayet ediyorlar. Oyun oynamaya kalktıklarında da öyle bir gürültü çıkarıyorlar ki sanırsınız evin içinde iki tane at tepişiyor. İkisinin arasında hakem olmaktan ve salak saçma sebeplerden başlattıkları tartışmaları dinlemekten o kadar yoruldum ki anlatamam. Vücut yorgunluğu bu kafa yorgunluğunun yanında hiç bir şey.  Küçük yeterince zamanımı alıyorken istiyorum ki bilgisayar, play station veya diğer herhangi bir dijital alet olmadan büyükler kendilerini oyalayabilsinler. Ama ne mümkün! Günlük limitleri var, okul zamanı zaten bilgisayar oyunları yasak, sadece tatil günleri ödevler bitince 2 saat oynama hakları var ve o süre herhangi bir şekilde (bilgisayar başında, play station ya da tablette) dolduğunda başlıyorlar birbirlerine sataşmaya. Tatil günlerinden nefret eder oldum, o kadar yoruyorlar beni. Ne yapacağımı bilmiyorum.

Öyle çok şey yapasım var ki.. Ama hiçbir şeye zamanım yetmiyor. Bir şeyi tam yapsam on tane şey eksik kalıyor. Özellikle ütü olayı yine kontrolden çıktı. Nasıl nefret ediyorum ütüden... Sadece dışarıda giydiğimiz şeyleri, bebeğin giysilerini ve çocukların okul kıyafetlerini ütülüyorum ama yine de yetişemiyorum. Bu aralar beni en çok bunaltan çamaşır ve ütü olayı. Yıka, ser, kurut, topla, katla yerleştir, ütülenecekleri ayır, sonra da geç karşılarına seyret ve vicdan yap. Kısır döngü... Hiç çamaşır sepetinin dibini göremiyorum. Bir posta yıka kaldır yerine yenisi doluveriyor sepete.


Geçenlerde bir cinnet anında, (sanırım bir buçuk- iki ay oldu, zaman konusunda da böyle şuursuz oldum) evdeki tüm tutacakları attım. Hepsinin tipi kaymıştı, kiminin ucunu yakmışım, kimi yıkanınca kumaş çekmiş kenardan dikişi patlamış süngerleri dışarı çıkmış falan rezalet görünüyordu hepsi. Onca zamanda, evdeki artık iplerle aha anca bu yukarıdakini ördüm. Bittiği halde uzunca bir süre de kenarlarını nasıl yapsam diye orada burada süründü. En sonunda baktım olacak gibi değil, ne zaman motif, kenar süsü vs bulayım diye bilgisayarı açsam kendimi kaybediyorum. Bebek uyurken değerli zamanımı internette veya bilgisayar başında harcıyorum, "başlarım ulen kenar süsüne! mutfak havlusuyla tencere sapı tutmakta bıktım. bari bi tane adam gibi bir tutacak olsun evde" deyip kenarlarını sık iğne yapıp bitirdim. Tutacağı kullanıma açtım nihayet.



Nasıl hevesim var, nasıl yünlere dalasım var ama yok, vakit yok. Örmeyi bırak daha "Ne yapsam" aşamasında takılıyorum, o aşamayı bile geçmeye fırsatım olmadı. Vakit olsa da zaten benden önce yünlere dalan hevesli tipin dolaştırdıklarını anca açıyorum. Ne yapsak bilmem ki... Armut dibine düşermiş. Anası kılıklı kendini kaybediyor yün görünce...


Hala okunacak dünya kadar kitabım var. Bayram, tatil derken aradan şu üç taneyi çıkardım;

Agnes Grey, umduğum kadar iyi değildi. Bir Jane Eyre tadı kesinlikle yoktu klasik mürebbiye hikayesi üzerine oldukça vasat bir romandı bence. (Bronté soyadının hatrına 5 üzerinden 2 puan veririm)

Yaz Bitince, nispeten daha iyiydi ama çok muhteşem diyemem, eh vasattan hallice.(5 üzerinden 3)

Kürk Mantolu Madonna, tek kelimeyle muhteşemdi. İlk sayfadan sarıp içine çekiverdi beni. Bu kadarını beklemiyordum. Klasik deyişle; bir solukta okudum, tadı damağımda kaldı. Başka bir kitabı aldım elime okumak için, ama hala başla(ya)madım, sanırım bunun ardından biraz daha zaman geçmesi lazım. Hala etkisinden kurtulamadım. (5 üzerinden 5)

Neyse, pazar günü başladığım yazıyı, üç günde anca yazıp tamamlayabildim, körolmayasıca Blogger da bir türlü fotoğraf yüklemeyerek bana hiç yardımcı olmuyor. Yoksa daha bol fotoğraflı bir yazı olacaktı ama artık şansınıza küsün.

Not: Herkesin geçmiş bayramını kutlarım.

27 Ağustos 2013 Salı

Ağustos'un özeti

Neredeyse 1 ay olmuş doğru dürüst bir yazı yazmayalı. Bu süre zarfında neler mi oldu?

Özge 6 aylık oldu ve bunu izleyen günlerde Özgür'le "Vay be Özge ne ara 6 aylık oldu?"  "Bu eve taşındığımızda 2 aylıktı... Oooo bu eve taşınalı 4 ay olmuş bile!!"  benzeri, zaman ne çabuk akıp gidiyor konulu geyiklerin bin bilmem kaçıncısı çevrildi.


Özge doğdu doğalı ilk defa başladığım bir kitabı bitirebildim, hatta yenisine başladım. Tess çok güzeldi, su gibi aktı gitti ve hiç ummadığım bir şekilde bitti. Yine bilmem kaçıncı defa "klasiklerden şaşmayacaksın arkadaş" diye kendi zihnime not düştüm. Güvercinin Kanatları, Tess kadar hızlı akıp gitmiyor maalesef. Biraz ite kaka olsa da okumaya zorluyorum kendimi, konu ancak 100 küsür sayfadan sonra biraz daha ilginç hale geldi. Nedense başlarda çok zorlandım, bazı cümleleri 2-3 defa okuduğum oldu yazarın tarzı mı yoksa çeviriden kaynaklanan bir durum mu bilemiyorum ama artık kabullendim, biraz zor okunuyor ama yarıda bırakmaya da kıyamıyor insan, öylesine buruk, keskin bir tadı var. Sabır ve salim bir kafa lazım, bebekle ve kısıtlı vakitte zor biraz ama dayanıyorum.

Geçenlerde süper bir indirim yakaladım ve fırsat bu fırsat diyerek Özgür'den gizli internetten dantel ipliği siparişi verdim. Yine bir klasik olarak, aldığım iplerin faturasını bulan Özgür tarafından suçüstü yakalandım ve günün birinde faturada yazdığı gibi "fantazi ipliğe" dönüştürülmekle tehdit edildim. Niyeyse kendi her yaz olta takımlarına küçük çapta bir servet öder ama hep benim üç kuruşluk kitaplarım veya iplerim gözüne batar.

Özge 5. ayın sonunda ufaktan ek gıdalara geçiş yaptı ve neredeyse sofrada gördüğü her şeye saldırmaya başladı. Doktor son 3 aydır "az kilo alıyor bu çocuk" dediği halde ek gıdalara geçişte o kadar yavaştan alıyor ki çocuğa bile fenalık geldi, bir akşam iftarda babasının ramazan pidesinden ısırık almaya çalışırken yakaladık. Ondan sonra doktor istemeyerek te olsa sebze pürelerine izin verdi ama ya sütüm yetmiyor ya da çocuk büyüdü artık fazla tutmuyor ne görse istiyor. Son muayenede doktor "yine az kilo almış" deyip elime guatrdan idrar testine, kan sayımından kalp ekosuna kadar komple bir tarama istek kağıdı tutuşturunca tepem attı,  doktoru dinlemekten vaz geçtim. Özgür de "aç bu çocuk yahu, bu kadar basit kilo almamasının sebebi" deyince de iyice yüz buldum. İnternetten 6 aylık bebek menüleri araştırıp çocuğuma göre bir tablo belirledim ona göre bol anne sütü takviyeli bir yemek düzenine geçtik. Hiç kilo alamasa veya kilo verse gidip yaptırayım o testleri ama keyfi yerinde, mutlu huzurlu, hareketli bir çocuk. Ayda 320 gram almış diye ne diye sağını solunu deldirip kurcalatayım? İştahı yerinde ama anne sütü çocuğa az geliyor demek ki. Bakalım bir sonraki ay hiçbir testi yaptırmadan gittiğimizde doktor ne diyecek. :P

Bu aralar hayat böyle akıp gidiyor, oğlanlar her gün didişip beni bir posta zıvanadan çıkartıyorlar. Klasik her yaz tatilinde olduğu gibi, Ağustos ayının 15'inden sonra günlerim hep yaz tatilinin 3 ay olmasına karar veren otoritelere sövüp saymakla geçiyor. Bebek te bu yaza ekstra bir zorluk derecesi verdi sanırım. Bazı günler uyutmak için harcadığım süre kadar bile uyumadan kalkarak beni delirtiyor. Ama yine de "Bezsiz bebek" çalışmalarımız son sürat devam ediyor. Artık Özge kakasını tuvalet adaptöründe oturarak yapabiliyor. Çişşş dediğimde neden bahsettiğimi çok iyi biliyor ve ben ne zaman altını açıp "çişşşş" desem % 80 çişini yapıyor. % 20 ihtimalle de yeni yapmış ve ben zamanında fark edememiş oluyorum. Öğlen uykularına külotla yatırmaya başladım bu ay, genelde hep uykudan kuru kalkıyor ve ben tuvalete tutunca çişini yapıyor. Fena gitmiyoruz bence şimdilik.

Bunların dışında, "büyük şehirden kaçma" planımız dahilinde her gece hayaller kuruyoruz Özgür'le. Evet artık bir planımız var ve detayları üzerinde her gece tekrar tekrar konuşuyoruz. Amacımız hayat tarzımızı kökten değiştirmek ve bunun için Özgür sektör değiştirmek zorunda. Ben zaten uzun zamandır mesleğimi evde örgü örerek icra ettiğim için beni bozan bir şey yok. Özgür de sonunda gideceğimiz yerde ne iş yapacağına karar verdi. Bununla ilgili bir sürü kitap alıp yığdı salona. Akşamları çocuklar uyuduktan sonra, karşılıklı kitap okumaya çalışıyoruz. O zihnindeki yeni projeler için kendini geliştirmeye çalışıyor bense sadece kitabımı bitirmeye uğraşıyorum bir köşede. Çocuklar ve bebek dışında benim şu an yeni bir proje üretecek zamanım ve enerjim yok ama 10 yıl öncesinden farklı olarak bu sefer bundan huzur duyuyorum. Büyümüşüm galiba. Artık "onca yıl bir baltaya sap olmak için okudum, evde oturup çocuk büyütmek mi yani benim kaderim?" gibi triplere girmiyorum. O zamanki gibi kendime acıyıp sinirimi etrafımdakilerden ve kendimden de çıkarmaya çalışmıyorum. Tam tersine böyle mutlu olduğuma karar verdim. Hayat mı beni törpüledi yoksa ben mi hayata ayak uydurdum emin değilim ama şu anda okuduğum mesleği yapmıyorum ve artık bundan hiç bir rahatsızlık duymuyorum. Hayat ileride bana iş konusunda yeni fırsatlar sunarsa memnuniyetle kabul edebilirim ama olmasa da olmaz ne yapalım, huzurum olsun ailem sağlıklı ve yanımda olsun yeter. Bu kadar basitmiş aslında.

1 Temmuz 2013 Pazartesi

Amma uzun bir ay oldu beeh

Uzun zaman oldu buraya yazmayalı. Öyle içime kapandım ki bir dönem, neredeyse her şeyi bir süreliğine rafa kaldırdım. Okuyamadım, ev işi falan yapamadım, uyuyamadım, yatağa bile yatmaktan utandım zaman zaman. Kimi zaman isyan ettim, kimi zaman ağladım, kimi zamansa ülkemin kocaman yürekli insanlarıyla gurur duydum. Malum konularda paylaşılabilecek, söylenip tartışılabilecek ne varsa sosyal medya aracılığıyla yerine getirdim. Bol bol dua ettim, düşündüm,  hayatım boyunca hiç ilgilenmediğim kadar politikaya bulandım, yüzlerce yazı okudum, ne olacak bu memleketin hali diye Özgür'le uzun uzun hararetli tartışmalar yaptım, en sonunda bir gün feci şekilde birbirimize girdik te ondan sonra biraz ara vermeye karar verdim. Blogta da Gezi olayları ile ilgili daha fazla yorum yapmak istemiyorum. Anlayış göstereceğinizi umuyorum.

Haziran ayında neler yaptığımıza gelince;


Haziranı çocuklarla Alien filmleri ayı yaptık. Ne kadar Alien filmi varsa (Prometheus hariç onu Özgür'le ben izledik sadece) oturup ailece izledik. En iğrenci en sonuncusuydu. Alien Predatör'e karşı 2 filmiydi dün izlediğimiz, ben bile rahatsız oldum izlerken. Çocuklar artık yalama olmuşlar anladık, Alien 2'de Ömer uyuyakaldı. O yüzden onu iki defa izledik, ikinciye izlerken de ben uyuyakaldım sonra yatmaya giderken bir baktım gecenin bir yarısı lağım borusu tıkanmış ve taşmaya başlamış. Bizim banyo paspası yüzmeye başlamıştı. O gece erken yatsaydık neler olabileceğini düşünmek bile istemiyorum. Geceyarısı boruyu açtırdık, paspasları atıp her yeri domestosa buladık en sonunda duş alıp yattığımızda gecenin 3 buçuğu olmuştu. Demek ki neymiş bahçe katı pek te matah bişey değilmiş ve banyodan plop plop sesini duyduğun anda teknik servise haber vermek lazımmış, 1,5 ay bekleyip lağımın taşmasını beklemek iyi bir fikir değilmiş. Iııyyhhh, neyse kapatalım bu konuyu.


Bu aralar öyle bir okuma hevesim var ama öyle de az vaktim var ki anlatamam... Geçenlerde gözümü kararttım bir sürü kitap aldım, yığdım kitaplığa, bakalım ne zaman okuyabileceğim. Kendi kendime işkence etmeye yarıyorlar şimdilik... Öyle bakıp duruyorum raflara acıklı acıklı... Momo'yu Yeliz öve öve bitiremedi sırf o yüzden merak edip aldım. Onun dışında anlayacağınız üzere bu aralar bir İngiliz edebıyatına sarma durumum var. Thomas Hardy'nin Orman Kızı (kimi yayınevleri Orman İşçileri diye de çevirmiş) ve Çılgın Kalabalıktan Uzak kitaplarını okuyup çok sevmiştim o yüzden Tess'i ve Adsız Sansız Bir Jude'u almadan edemedim. En üstteki ise sabırsızlığımdan, Game of Thrones (Taht Oyunları) serisinin son kitabını Sibel Alaş'ın Türkçe'ye çevirmesini bekleyemedim zira kaset çıkaracağı yönünde bir söylenti duydum inşallah yanlıştır. Çevirmenlikte daha başarılı buluyorum kendisini.


Yine Haziran'da bu tarifi denedim. Nigella Lawson'un bir programında buna benzer birşey görmüştüm. Bayat ekmekleri küp şeklinde doğradım. 3 yumurtayı, küçük bir çay fincanı dolusu toz şeker ve yaklaşık1 bardak sütle çırptım. Ekmeklerin üzerine döktüm. Azıcık tarçın ve damla çikolata ekleyip ekmekler iyice ıslanıp sütlü karışımı emene dek karıştırdım. Bu aşamada gerekirse biraz daha süt eklenebilir sanırım. Sonra fırında yaklaşık 175 derecede üstü hafif kızarana dek pişirdim. Bayat ekmeklerle yapılabilecek en tatlı tarif oldu sanırım. Hepimiz çok beğendik.


Bu arada Özge 4,5 aylık oldu. Artık gözü ufaktan bizim yediklerimizde... Bakınız burada dondurmama kesik atarken...

Haziran'da ayrıca bu danteli ördüm, bizim camın önündeki sehpaya da yakıştı bence, siz nasıl buldunuz? (Sehpa üzerindeki bardak izini görmezden gelin lütfen malum 3 çocuklu kadınım :P)



Bu arada Özgür'le 14. Evlilik yıldönümümüzü kutladık, geçen seneki fiyaskodan sonra bu seneki oldukça iyi geçti. İlk çıkmaya başladığımızdan bu yana da 20 sene geçmiş, onu da kutladık. ( Bu arada linke göz attım da her sene Haziran ayında bir mavi dantel olayına giriyorum anlaşılan tuhaf...) Haziranda Özgür hayatında ilk defa dayı oldu gittik yeni doğan bebişi gördük, Cuma günü de nihayet kardeşimi evlendirdik ve bu ayı böylece kapattık. Haziran ayına bunca heyecan, endişe ve mutluluk sığdırdıktan sonra artık biraz durulma vakti geldi sanırım. Zaten Ramazan da yaklaştı, huzur bulup sakinleşme, düşünme, kısmetse bol bol okuma veözünü arama zamanı artık.

Gördüğünüz gibi Haziran ayına pek çok şey sığdırmışız. Eeee, ben yokken siz neler yaptınız?

19 Ocak 2013 Cumartesi

Kitaplığımı sadeleştirme çabaları

Doğuma kadar nasıl vakit geçirsem diye sağı solu tırmalarken kitaplığımda bir ayıklama yapmanın tam zamanı olduğuna karar verdim. Kitaplığımı sadeleştirmeye çalışıyorum. Bazı okuduğum kitaplardan kurtulup yenilerine yer açmak istiyorum. Aşağıdakilere talip olan varsa ses versin. Okurken altlarını çizen, kaldığı yeri belirlemek için sayfanın köşesini kıvıran tiplerden değilim. Kitaplarım temiz, sadece ilk sayfalarında kitabı aldığım yer ve tarih ile adım yazıyor o kadar. Böyle de cins biriyim işte naparsın...




5 Ocak 2013 Cumartesi

Yeni yılda yeni olan ne var?


Yazmak istiyorum ama hamilelik üzerine yazmak istemiyorum o yüzden senle aramıza mesafe koydum blogcum. Bir süre görüşmeyelim istersen. Hayatımın şu döneminde koca göbeğim neredeyse tüm gerçekliğim olmuşken hamilelikle ilgili yazmamak çok zor tabi. Pazar sabahı kahvaltıya gittiğimizde Annem beni "tombulum" diye karşılarken, Özgür "Dombili, otur şuraya da karşılıklı bir çay içelim" demeye başlamışken, çocukları okuldan almaya gittiğimde önü bile kapanmayan montumla beni daha karşıdan görür görmez Uğur'un yüzüne yayılan o kocaman hınzır gülümsemeyi görmezden gelemezken tutup bunlardan bahsetmemeye çalışmak resmen odanın ortasında tüm heybetiyle dikilen bir fili görmezden gelmeye çalışmak demek. Ama siz sevgili okuyucularımın ruh sağlığı açısından bu fedakarlığa razıyım.

Hamilelik dışında hayat sakin bir şekilde akıp gidiyor. Bu aralar hiç kitap okuyamıyorum nedense, içimden hiç gelmiyor. Halbuki sırada okunacak çok süper kitaplarım var. Taht oyunları serisinin 4. kitabını (Kargaların Ziyafeti) aldım hevesle ama açıp okumak gelmiyor içimden. Öylece yatağımın başucunda duruyor. Başucumda ayrıca Nicholas Gage'in Eleni'si ve Salman Rushdie'nin Geceyarısı Çocukları da duruyor ama eninde sonunda bir şeyler okumaya karar verdiğimde şanslı olan hangisi olacak hiç bilemiyorum. Salonda istiflediğim Thomas Hardy'nin Orman Kızı, Henry James'in Güvercinin Kanatları, Thomas Mann'in Buddenbrooklar'ı ve Orhan Pamuk'un Benim adım Kırmızı adlı romanı da benim okumamı bekliyor. İşin kötüsü bunların hepsi ödünç alınmış kitaplar, yani eninde sonunda sahiplerine iade etmem gerekecek ve daha ne kadar benim keyfimi bekleyecekler bilmiyorum. Bebek doğunca hiç fırsat bulamayacağım. Aslında o yüzden kendime çok kızıyorum, "Fırsatın varken okusana şu kitapları" diye ama içimden gelmiyor okumak. Öyle saçma bir uyuşukluk içindeyim. 

Maalesef el işinden yana da çok çalışkan olduğumu söyleyemeyeceğim bu aralar. Bir ara tam gaz elimde kalmış olan eski battaniyeyi bitirmeye yoğunlaşmıştım. Artık ondan da biraz sıkılmış durumdayım. Elime bile almak istemiyorum koltuğa oturunca. Eski örgü dergilerini karıştırıp duruyorum. Şu koca göbekli halime bir şey örmeye niyetim yok tabii ki çünkü çok azimliyim doğumdan sonra ilk etapta hamilelik kilolarını, sonra da geriye kalan fazlalıkları vereceğim. Yoga kitapları ve de bir tane yoga matı aldım. İlk etapta bebek küçükken evde kendi kendime uğraşırım diyorum o büyüdükçe de yavaş yavaş yogayı hayatımın bir parçası haline getirmek hatta belki ileride bir kursa falan yazılmak gibi bir planım var. 

Bunu gecikmiş bir yeni yıl yazısı olarak ta düşünecek olursanız o zaman 2013'teki beklentilerimi/hedeflerimi 
  • öncelikle sağlıkla şu bebeği doğurmak,
  • az önce listelediğim ve ödünç almak suretiyle zapt ettiğim kitapları bir an önce okumak
  • okula yakın, balkonlu, gönlüme ve kesemize uygun bir ev bulup taşınabilmek
  • doğumdan sonra fazla koyvermeyip tez zamanda forma girmek ve
  • sağlıklı bir yaşam hedefinde yogayı hayatıma sokmak olarak sıralayabiliriz. 
Bu sene nedense en azından benim açımdan yılbaşı sıradan bir gün gibi geldi geçti. Ama yine de insanın kafasında "Yeni bir başlangıç olsun, bari bu sene şunları şunları halledeyim" gibi bir liste ister istemez oluşuyor. İnsanın yeni yıl hedeflerini böyle yazması riskli tabi, ileride kimseyi kendime güldürmek gibi bir amacım yok ama belki kararlılık açısından kendime bir faydası olur diye yazıyorum bunları buraya. Yoksa yeni yıl hedeflerini kimsenin gerçekleştiremediği gerçeğini ben de bal gibi biliyorum. Öyle bir şey olursa zaten büyük ihtimalle bu yazı kendi kendini yok edecektir...

Not: Fotoğraf ne alaka diyecek olursanız bu aralar kafayı tatlıyla bozmuş haldeyim. Aşırı bir tatlı, çikolata isteği içindeyim. Hamilelik başında yiyemediğim tatlıları şimdi yiyorum sanırım. Bu da benim yaptığım elmalı kekin fotoğrafı. 2013'te tatlı yiyelim tatlı konuşalım di mi ama? :)

27 Aralık 2012 Perşembe

Bu oldu, şimdi sıra öbüründe




Hiç bir şey planlamış değildim yemin ederim. Geçen Cuma kahvaltıda çocuklara takılmak için, öylesine dedim ki ; "Ne zaman büyüyeceksiniz de beni sinemeya götüreceksiniz leyn?" Çocuklar yerine Özgür hemen üzerine alınıp trip yaptı, "Onları niye bekliyorsun, sen ne zaman sinemaya gitmek istedin de ben götürmedim gulüm?" (Hayır yanlış yazmadım gülüm kelimesini aynen o şekilde söyledi)

Kelimedeki vurgudan mı nedir bir anda kafama dank etti ki aslında elime kolay kolay bulunmaz bir fırsat geçmişti. Seneler önce İzmir'de çocukları ilk defa sinemaya götürdüğümüzde izlediğimiz film Buz Devri idi. Zaman içinde çocuklar büyüdükçe sinemaya gitmeye devam ettik. Ama günün birinde, üç boyutlu olarak izlediğimiz "Köfte Yağmuru" isimli animasyon filmden sonra ben şahsen çocuklarla sinemaya gitme işine bir nokta koydum. Çünkü sinemada zevk alarak izlediğim en son yetişkin filminin taaaa Uğur'a hamileyken (ki Uğur bugün 10 yaşında) gittiğim "Yüzüklerin Efendisi, Yüzük Kardeşliği" olduğu gerçeği aniden suratıma yediğim bir tokat gibi canımı acıtmıştı. Çocuklar doğdu doğalı yeni çıkan filmleri hep DVD'den veya internetten izler olmuştuk. Harry Potter serisini, Inception'u, Avatar'ı hatta Yüzüklerin Efendisi'nin diğer iki filmini de hep DVD'si çıktıktan sonra evde izledik. Haliyle son zamanlarda çocuklar sinema diye tutturduğunda Özgür'ü ve abisini toplam 4 çocukla beraber bir animasyon filmi için sinemaya tıkıp eltimle birlikte D&R veya Remzi kitabevini gezmek, oturup sakin kafayla birer kahve içmek daha cazip bir fikir haline gelmişti.

Neyse bu muhabbet açıldığında ve Özgür sanki ondan istedim götürmedi de o yüzden sitem etmişim gibi trip yaptığında bir anda anladım ki bebek doğup ta ben yeniden dünyadan el ayak çekmeden önce doğru dürüst bir filme gidebilmek için bu son şansım olabilirdi. Ben iç dünyamda sessiz sakin bu aydınlanma anını yaşarken Özgür "Var mı güzel film, neye gideceğiz?" diye sorduğunda o yüzden hiç düşünmeden "Hobbit geldi geçen hafta" dedim. Özgür'ün tepkisi sırıtarak "Vay çakaal, takip te etmişiz bakıyorum" oldu. Çocuklar zaten Yüzüklerin Efendisi filmlerini hayran hayran seyrettikleri için Hobbit'e atladılar resmen. Nasılsa ikisi de artık gayet güzel okuyabildikleri için dublajlı bir film olsun diye kasmamıza da gerek yoktu. En sevmediğim şeydir güzel filmleri dublajlı izlemek. Uzun lafın kısası Cumartesi akşamı kendimizi sinemada bulduk. Hobbit filmini üç boyutlu olarak izledik, tam 3 saat sürdü. Sonunda film bittiğinde saat 22:00 olmuştu. Biz çocukların uykuları gelmiştir, 3 saattir karanlıkta hem de altyazılı bir film izliyorlar diye düşünürken bir baktık ışıklar yandığı halde ikisi de üç boyutlu gözlükler hala gözlerinde takılı şekilde oturarak "Eeee bu kadar mı? Burada mı bitti film yani?" diye soruyorlardı.

"Üç kitaptan 3 film yapmak kolay da bir kitaptan 3 film nasıl çıkaracaklar, Peter Jackson'un gözünü amma da para bürümüş" diye düşünüyordum ama yanılmışım, muhteşem bir filmdi. Hobbit'in kitabını Uğur'a hamileyken Emre'den ödünç alıp okumuş ve de bayılmıştım. Çocuklarım Tolkien'le benim kadar geç tanışmasın deyip, belki okur diye Uğur'a geçen yaz kitabı almıştım ama dönüp yüzüne bile bakmamıştı. Filmi izledikten sonra baktım geçen akşam kitap elinde çıkageldi "Anne bunu okuyabilir miyim?" diye. Neredeyse gözlerim dolarak "Oku evladım, oku çocuğum, zaten senin için aldım onu" diye coşkuyla cevap verdim. İki gündür oğlum Hobbit'i okuyor, sonunda başardım Allah'ım, çok mesudum.

12 Kasım 2012 Pazartesi

Örgüyle geçen bir hafta

Geçen hafta yamuldum kaldım blogcum. Mikrobik ishal salgını varmış meğer. Ancak  pazar gecesi 2:30 da müthiş bir karın ağrısıyla uyanıp geri kalan tüm pazar gecesini tuvalette geçirdikten sonra haberim oldu bu salgından. Doktor gebelikte ishal tehlikeli deyince pazartesi sabahı gözümü acilde açtım desem yeridir. Uykusuzluktan ve de ishalden yorgun düşmüş bünyemi ancak laboratuardaki beceriksiz bir hemşire kan alıcam diye iğneyi kolumda kanırta kanırta kendine getirdi. Sonrası malum, antibiyotik, örgü ve bu aralar sardığım bir yabancı dizi eşliğinde yatak istirahati ile toparladım durumu.


Haftanın özetini geçecek olursam, uzunca bir süredir okumakta olduğum kitabın kahramanı peri çocuk Azaro'nun aşırı fantastik dünyası içime hayli fenalık getirdiğinden örgü ve dizilere ağırlık verdim geçen hafta. Demek ki neymiş; ödüllü kitaplar güzel olur diye genel bir kanıya varmak hatalıymış. Yerli dizilerin her bir bölümü 120 dakika sürdüğünden ben şahsen 40 dakikalık yabancı dizileri tercih ediyorum. Zaten konu, içerik  ve oyunculuk itibariyle de yabancı diziler daha kaliteli oluyor bence. Sonuçta örgü örerken bol bol yabancı dizi izledim geçen hafta. Kendime uzun kollu bir hırka örmeye çalışıyordum, daha önce de anlattığım üzere kollu bir şey örmekte feci başarısızım. Yenilen pehlivan güreşe doymazmış benimki de o hesap, senelerdir uğraşıp duruyorum kollu bir şey öreyim diye. Sonuç yine değişmedi tabi. Koca bir arka, iki ön ve de bir kol ördükten sonra "hele bi teğelleyip neye benzediğini göreyim" dediğim hırkam yine başarısız olunca o sinirle fırlattım attım bir kenara. Söküp söküp yeniden örmekten öyle nefret ediyorum ki... Bir kere de kendim için bir şeyi bir seferde, sağını solu söküp düzeltmeden örebilsem kendimle müthiş gurur duyacağım. Hırkaya sinir olunca oturup onu sökmek yerine bir tane bebek yeleği ördüm. Neyse ki o fena olmadı.


Aslında bu hafta o fırlatıp attığım hırkayı yeniden ele alsam fena olmayacak. Çünkü kış geldi ve kışlık montumun fermuarı göbeğim yüzünden kapanmıyor. Tutup 3 ay için mont almak istemiyorum. Zaten hormonlar yüzünden Kasım ortasında hala tişörtle gezen bir tip olarak bu kış şal, hırka vb takviyelerle idare edebilirsem, inşallah Mart başında doğum yaptığımda zaten kışı atlatmış olacağım, eh seneye de artık benim emektar montun yerine yenisini alır daha uzun süre kullanırım diye düşünüyorum.

Endişeli bir şekilde akıbetini bekleyen hırka denemesi
Siz de öyle misiniz bilmem ama ben sevdiği eşyalardan çok zor kopan bir insanım. Modaya göre değil kendi zevkine göre giyinen bir insan olduğum için herhalde. Sıkılıp, modası geçti deyip yollarımı ayırdığım eşyam yoktur. Zaten çok alışveriş yapan bir insan değilim. İhtiyacım olmadıkça pek bir şey almam kendime. Az şey alırım, sadece sevdiğim şeyleri alırım ve de haşatı çıkana dek kullanırım. Doğal olarak dolabımda 10 senelik bir ayakkabı, 6-7 senelik mont veya 15 senelik bir ceket bulmanız her zaman olasılık dahilindedir.

10 Eylül 2012 Pazartesi

Geri Sayım

Okulların açılmasına 1 hafta kala bende heyecan dorukta. Ne de olsa tatile gireceğim. :) Bütün yaz çocuk kavgası ve gürültüsüyle kafam şiştikten sonra okulların açılmasıyla biraz kafa dinleyebilecek olmak düşüncesi bile çok hoş geliyor. Yavaş yavaş eksiklerimizi tamamlıyoruz. Uğur yine malum, geçen seneki pantolonuna sığamadı ona yeni okul pantolonu aldık. Ömer geçen seneki pantolonunu bile hala dolduramıyor o yüzden abiden küçülenler onun işini görüyor ama geçen seneki çantasını parçaladığı için de ona yeni bir çanta aldık. Okula hazır gibiyiz. Bir de ben kendime doğru dürüst bir hamile pantolonu bulabilseydim tam olacaktı. Eh onları okula götürüp getirirken büyüyen göbeğimi sığdırabilecek bir pantolon lazım. O da okul alışverişine dahil haliyle.

Şimdilik eski pantolonlarıma sığabiliyorum. Ama 5. aydan itibaren eski pantolonlara sığamaz hale gelirim diye tahmin ediyorum. O yüzden artık hamile pantolonu bulma olayı evde acil başlığı altında ele alınıyor. Özgür akşamdan akşama gelip "Korkarım doğuma kadar sen yine yarım dünya olacaksın" diyerek asabımı bozuyor. Sadece 2 kilo almışken sırf göbeğime bakarak nasıl böyle atıp tutabiliyor bilmiyorum ama sinir ediyor beni.

Bu arada benim adamlar Tekvando'ya gitmeye karar verdiler. Tabi bu kararda Özgür'ün eski Tekvandocu olması ve Ömer'in kambur duruşunun ancak sporla düzeleceğini söyleyen ortopedi uzmanının büyük etkisi oldu. Ben kesin bir dille hamile halimle kışın ortasında kimseyi spora getirip götüremeyeceğimi  ifade ettim. Dolayısıyla Özgür kırk yılın başında çocuklarla ilgili bir şeyi kendine iş edinerek gözlerimi yaşarttı. Ders aldıkları milli antrenörün sadece ücra bir yerdeki belediyenin spor salonunda ders veriyor olması da ekmeğime yağ sürdü ne yalan söyleyeyim. İşin özü artık haftada 3 akşam benim adamlar tekvando dersine gidecekler. Hepimize değişiklik olacak inşallah. Onlar sinirlerini, enerjilerini boşaltıp gelecekler. Ben de evde sakin sakin oturup bekleyeceğim. Öyle de hevesliler ki bakalım kaç ay devam edecek bu heves çok merak ediyorum. Özgür de bıraktığı Tekvando kariyerine devam etme kararı aldı. Bana fikrimi sorduğunda "İyi olur, antrenörlük belgesi de alırsan günün birinde kaçıp küçük bir kasabaya yerleşebilirsek en kötü ihtimal taekwondo antrenörü olur ders verirsin, geçinir gideriz" dedim. Çok mutlu oldu garibim. Bütün gün beyniyle çalışan bir insan olarak zaman zaman o söylemese de çok yorulduğunu ve bıktığını yüzünden anlayabiliyorum. Tekvando yardımcı olacaksa zihnini boşaltmasına, ben niye engel olayım?

Sen bu aralar neyle uğraşıyorsun derseniz, hala ite kaka da olsa günde 100 sayfa okumaya çalışıyorum. Eylül başladığından beri çoğunlukla 100 sayfaya ulaşamadım itiraf ediyorum. Ama yine de fena gitmiyorum. Bu yaz Haziran - Eylül arasında okuduğum kitaplar işte bunlar.


Taht Oyunları serisi muhteşemdi. Hem dil olarak hem de konu ve yazarın hayal gücü açısından gerçekten hayranlık vericiydi. Bayıldım. Özlem gibi not verecek olsam bu seri kesin 5 üzerinden 5 alır. Fantastik eser sevmeyenler bile (Mesela Yasemin :D)  bence çok severek okuyabilirler. Şiddetle tavsiye ederim.

Çariçe yer yer çok sıkıcı ve iğrenç oldu. Meşhur Rus Çarı Deli Petro ve eşi Çariçe Katerina'nın hayat öyküsüydü. Ama bir zaman geliyor bıkıyorsunız, "Bu kadının hayatı içip içip doğurmakla geçmiş" diye düşünüyorsunuz. (Tam 12 defa doğum yapmış) Çarın kendi oğlunu öldürtmesi içimi parçaladı, kitabı elimden fırlatıp atasım geldi. "Neden söyledin belki okurduk" demeyin zaten tüm tarih kitapları Çar Petro'nun oğlunu öldürttüğünü yazıyor. Kaldı ki okumasanız da çok büyük bir kayıp olmaz. Vasat bir tarihi romandı bence. Rus  tarihine özel bir ilginiz varsa okuyun tabi. Çarın St Petersburg'u ne şartlarda inşa ettirdiğini de anlamış olursunuz. Deli diye anılsa da aslında çağının ilerisinde düşündüğü için o zamanlar adamcağıza deli gözüyle bakıldığını da görürsünüz okuyunca.

Neyse Akıl ve Tutku ise Jane Austen'in "Sense and Sensibility" isimli eserinin çevirisi. "Zaten topu topu kaç eseri var ki" demeyin. Farklı yayınevleri aynı kitabı farklı isimlerde çevirdiği için bazen karışıklıklar olabiliyor. Babam bile isimleri farklı diye Aşk ve Gurur'un (Pride and Prejudice) iki farklı yayınevinden iki farklı çevirisini almış. O yüzden ben burada belirteyim de ona göre alın okuyun. Klasik roman sevenlere Jane Austen'i her zaman tavsiye ederim. Hamdi Koç'un çevirisini de çok beğendim. Bazen cümleler uzun olduğu için başını sonunu karıştırabiliyorsunuz ama bu durumun kesinlikle bir çeviri hatası olduğunu düşünmüyorum. Aksine yazıldığı zamanki dili düşünecek olursak, bu tip cümleler bence eserin aslına ne kadar uygun bir şekilde çevrildiğinin kanıtı. Bu yüzden kimi insana yer yer biraz okuması zor gelebilir ama ben bayıldım. Jane Austen'in o alaycı uslubunu da çok güzel yansıtmış çeviri. Şiddetle tavsiye ederim.



Bu aralar elimdekiler ise bunlar. Yeni bir bebek battaniyesi başladım. Tabi henüz cinsiyet belli olmadığı için renkleri Özgür'ün ifadesiyle epey "politik" oldu. Kitap ise şimdilik biraz ağır ilerlese de bıraktığı tad itibariyle süper. Bunun dışında Özgür'ün tacizleri sonucu ortodontist Ömer'e damak kısmı daha ince bir damak aparatı yaptırdı. Ama buna diliyle dişlerini ittiremesin diye dil engelleyici koymuş. Ömer Cumartesiden beri takıyor aleti. Biraz konuşurken ve tükürüğünü yutarken zorlanıyor ama onlar da çok normal zaten. Onun dışında başka bir şikayeti yok Allah'a şükür. Dişi de yavaş yavaş diğerinin yanına gelmeye başladı. Benim tek korkum okul açılınca sınıfındaki bazı zalim çocukların alaylarına maruz kalınca yaşayacağı sıkıntı, ama onun da üstesinden gelecek elbet bir şekilde. Hayat böyle, acımasız...


25 Mayıs 2012 Cuma

Kitap Mimi!

Sevgili Nar Çiçeği'm beni mimlemiş. Epeydir fırsat kolluyordum bu mimi cevaplamak için. İşte nihayet cevaplarım aşağıda. Umarım siz de yazarken benim eğlendiğim kadar okurken zevk alırsınız. 


1-Ne sıklıkla kitap okursunuz? 
Çok çok istisnai bir durum olmadıkça hemen her gün kitap okurum. Gün içinde fırsat bulamasam da gece uyumadan önce mutlaka okumaya çalışırım. Hemen her yerde kitap okuyabilen bir insanım. Eskiden daha çok fırsat buluyordum kitap okumaya. Nereye gitsem çantamda gezdirirdim kitabımı, üniversitedeyken otobüslerde, ders aralarında kantinde, parktaki bankta, orada burada, çalışırken de serviste veya minibüslerde okurdum. Şimdi neyse ki oraya buraya taşımam gerekmiyor kitabımı. Evde okuyorum çoğunlukla. Aynı anda bir kaç kitabı okuduğum da olur. 


Çocuklar küçükken onları ayağımda sallarken kitap okurdum. Ömer küçücük bebekti, uykusu gelince ağzında emziğiyle gider gelir sırasıyla önce yastığını, sonra bir tane temiz bezi ve de okuduğum kitabı getirir atardı kucağıma. Önce altını değiştirir sonra da ben kitabımı okurken ayağımda sallardım onu, iyice alışmıştı bu rutine.  


2-En sevdiğiniz yazarlar?
Çok ayırım yapmıyorum aslında. Bazen çok sevdiğim yazarların sevmediğim kitapları oluyor. Ya da hiç adını duymadığım birini okuyup yeteneğine hayran kalıyorum. Klasik kitapları çok severim. Zira en sevmediğim şey bir kitabı büyük bir hevesle alıp ta sonradan hayal kırıklığına uğramaktır. Klasik romanlarda öyle bir ihtimal çok az olduğu için klasikler favorim. Yenileri de alıyorum tabii ama mesela Jane Austen'in tüm kitaplarını gözü kapalı alırım. Ya da Rus yazarlar, Gabriel Garcia Marquez, Paulo Coelho... Korkarım böyle uzayacak bu liste


3-En Beğendiğin kitaplar
Pek çok beğendiğim kitap oldu, hangi birini yazsam ki.. Bende en çok iz bırakan "Vadim O kadar Yeşildi ki.. " idi sanırım. Jose Saramago'nun "Bütün isimler" kitabı ise Dostoyevski'nin Şuç ve Cezası gibi bir şaheser çıktı. Çok güzel bir psikolojik romandı hayran kalmıştım yazara. Fakir Baykurt'un Tırpan'ı da mesela boğazıma bir yumruk gibi oturan kitaplardan biriydi. Uzun süre etkisinde kalmıştım. Umberto Eco'nun Gülün Adı 'da her daim favorilerimden biridir. Geçenlerde okuduğum Rüzgarın Adı ve Bilge Adamın Korkusu da çok güzeldi. Çok büyük zevkle okudum. Bir de Yüzyıllık Yalnızlık'ı okurken çok büyük bir zevk aldığımı hatırlıyorum. Göçebe de ummadığım kadar iyi çıkan kitaplardan biriydi mesela. Paulo Coelho'nın Simyacı'sı ve Richard Bach'in "Mavi Tüy"ü unutamadığım, acaip ufkumu açan, beni değiştiren kitaplardır. Steinbeck'in Mutsuzluğumuzun Kışı diye bir kitabına da hayran kalmıştım. Bir yerlerden bulup yeniden okumalı.


4-Yerli yabancı hangi yazarların kitaplarını daha çok tercih edersin?
Çoğunlukla yabancı yazarlar ağırlıklı oluyor okuduğum kitaplarda. Özelllikle yaptığım bir şey değil ama öyle oluyor.


5-Bu güne kadar en beğendiğin kitap serisi?
Patrick Rothfuss- Kral Katili Güncesi (Rüzgarın Adı- Bilge Adamın Korkusu- 3. kitap daha çıkmadı)
Nermin Bezmen - Kurt Seyit&Shura ve Kurt Seyit & Murka
Tolstoy- Anna Karenina (sizi bilmem ama benim okuduğum 4 ciltti sanırım o da seri sayılır :P)
Dostoyevski - Suç ve Ceza (kaç ciltti hatırlamıyorum şu an)
Suzanne Collins'in Açlık Oyunları serisi de iyiydi bence. 



6- Daha çok hangi tarz okumaktan hoşlanırsın? 
Klasik Romanlar - (İlle de tam metinden çeviri olacak. Kısaltılmış çevirileri hayatta okumam. Bir de orjinal dilden çeviri olsun diye dikkat ederim. Orjinali fransızca olan bir kitabın İngilizce baskısının Türkçe çevirisini almam mesela. Suyunun suyu gibi bir şey oluyor. Anlamsız.)
Tarihi Romanlar - (Gerçekçilik payı olan, ciddi bir araştırmaya dayananlar tercihim. Bu açıdan Literatür Yayınevinin Tarihsel Romanlar Serisi favorim.)
Fantastik Edebiyat - 


Bir de ilginç araştırma kitaplarını severim. Tarihi olabilir, mistik olabilir. Erich Von Daniken'in Tanrıların Arabaları kitabı gibi ufuk açan araştırma kitaplarının hastasıyımdır.


7-En son hangi kitabı okudun? 
Patrick Rothfuss- Bilge Adamın Korkusu


8-Şu an hangi kitabı okuyorsun? 
George R. R. Martin -Taht Oyunları (yarısını geçtim)
Zecharia Sitchin - Kayıp Diyarlar (Bu da eski uygarlıklarla ilgili bir kitap, epeydir sürünüyor elimde)
Fütuhu'l Gayb - Abdülkadir Geylani (bu da bir iki cümle okuyup sindirmesi zaman alan kitaplardan)


Çok alakasız bir liste oldu bu farkındayım.. :P


9-Kitap blogları hakkında ne düşünüyorsun? Yeterli mi? 
Kitap blogu takip etmiyorum açıkçası. Zevkler insandan insana değişir. Aynı kitabı farklı zamanlarda okumak bile çok şey değiştiriyor. Haliyle yakından tanımadığım, benimle aynı zevke ve anlayışa sahip olduğundan emin olmadığım insanların kitap tavsiyelerini pek ciddiye almıyorum. Sonu genelde hüsran oluyor çünkü.


10-Kitap okumak sizin için ne ifade ediyor? 
Kitap okumak benim için bir ihtiyaç. Okumadığımda bir eksiklik hissediyorum. Güzel vakit geçiriyorum, bir şeyler öğreniyorum, kendimi unutuyorum kitap okurken. Kendi kendime çok düşünmüşümdür bir kütüphanede veya kitapçı dükkanında part-time bir iş bulsam diye. Aradım da hatta ama henüz öyle bir fırsat çıkmadı karşıma. 


Bu güzel ve eğlenceli mim için Arzu'ya teşekkürü bir borç bilirim. Eğer isterse Yasemin'in bu mimi cevaplamasını cidden çok isterim. Bir de Resimli Günlük blogunun sahibi Özlem'in hiç sesi soluğu çıkmıyor bu aralar neler okudu neler yaptı merak ediyorum ona gönderiyorum bu mimi.

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Güzel şeyler

İç karartıcı bir tatil gününden sonra bugün bu aralar beni mutlu eden şeylerin bir kısmını yazayım dedim.


Kitaba yeni başladım, geçen sene dizisini izleyip bayılmıştım zaten. Muhteşem bir dizi, hala izlemediyseniz sakın kaçırmayın. CNBC-E yayınlıyordu geçen yaz, bu sene ATV de gördüm bir ara. Ama ben her zaman dublaj yerine altyazılıyı tercih ettiğimden internetten izliyorum. Böylece yeni bölüm için bir hafta beklemek zorunda kalmıyor insan, hem istediğiniz zaman izleyip istediğinizde durdurabiliyorsunuz. Bu sene Game of Thrones'un  yeni sezonunun bölümlerini izlemeye başlamadım. İnternette 5 bölümü yayınlandı bile. Genelde kitap uyarlaması dizi ve filmler hüsran yaratıyor ama şimdi okudukça anlıyorum ki diziyi tamamen aslına uygun çekmişler. Arada çok ufak farklılıklar var mesela dizideki karakterler kitaptakilere göre biraz daha yaşlılar ama genelde  kitaba bu kadar bağlı kalındığını görmek beni çok sevindirdi. Tabii kitapta ekrana yansıtılamayan ayrıntılar her zaman oluyor. O yüzden diziyi izlemiş olsanız da kitabını okuyun bence. Eksikleri tamamlamak açısından büyük faydası oluyor. Zannedildiği kadar sıkıcı olmuyor kitabı sonradan okumak.

Rüzgarın Adı ve Bilge Adamın Korkusu'ndan sonra fena gitmedi aslında. Belki de olayların çoğunu diziden bildiğim için başta sıkıldığım bazı yerler oldu ama okudukça dizide olmayan veya olsa da benim gözden kaçırdığım detayları bulmak kitabı daha eğlenceli hale getirdi.  Diziyi izlerken kitabı daha önceden okumadığım için neredeyse her bölümde yeni bir şok geçiriyordum, şimdi kitabı önce okursam öyle olmayacak. O yüzden belki de ikinci sezon bölümleri izleyip  ikinci cildi öyle okumaya da karar verebilirim. Henüz karar vermedim önce okumalı mı yoksa önce izlemeli mi... Ama en az birini mutlaka yapın, ya izleyin ya da okuyun gerçekten değecek göreceksiniz.


Diğer beni sevindiren şey bu minik geri dönüşüm saksı. Eskiden dondurma kabıydı. İçine toprak koyup üzerine bir kaç çıkartma yapıştırıp saksıya çevirmiştik. İçinde bir kaç farklı şey ekip tutturamadım önceden. geçenlerde bir yapı marketten aldığım fesleğen tohumlarını ekmiştim. İlk filizleri görünce çok sevindim. Ama arada bir kaç tanesi sanki farklı bir şeye benziyordu ama ben çıkartamıyordum. Belki de bir kısmı marul yapraklı bir kısmı bildiğimiz anneannelerimizin yetiştirdiği minik yapraklı fesleğenlerdendir diyordum kendi kendime. Haftasonu Uğur'un doğumgününe gelen kayınvalidem gördü bu saksıyı. "Buraya ne ektin Selen?" diye sordu hemen. Ben fesleğen deyince de güldü "Bir kısmı domates bunların" diye cevap verdi. O zaman kafamda bir ışık yandı işte. Geçenlerde tadını çok beğendiğim cherry domateslerin bir kaç çekirdeğini sokuşturmuştum o saksıya ama bir türlü çimlenmeyince de herhalde yine kısır tohumdandı yediğimiz domatesler diye üzülmüştüm hatta. Meğerse o domates çekirdekleri fesleğenleri görünce gaza gelmişler. Fesleğenlere seviniyordum, domatesleri görünce sevincim ikiye hatta üçe katlandı resmen. Şimdi tek korkum bu saksı tüm bunları besler mi beslemez mi? Varsa bir bilen aydınlatsın lütfen.  Mühendis yerine çiftçi falan olmalıymışım ben sanırım.


Bu sümbülü ekeli nerdeyse bir ay oldu ama hala bundan daha fazla büyüyemedi. Yanındaki incecik filiz ne sizce? Geçenlerde deneme amaçlı saksıya sokuşturduğum mini minnacık bir diş sarımsak. O kadar küçüktü ki  yemeğe koymayı bırak soymaya bile imkan yoktu. Ben de atmaya kıyamayıp, sümbüle gıcıklığına o saksıya sokmuştum. Eğer büyürse taze sarımsak yiyeceğiz inşallah. :P

Bir de eskiden bu çiçek dikme-yetiştirme işlerinde bir şey yetiştiremeyince toprak beni sevmiyor sanıyordum. Sanıyordum ki toprak adam seçiyor. Belki seçiyordur da bilemeyeceğim, ama toprağın seçtiği asıl şeyin tohum olduğunu yeni anladım. Eğer can vermeye değecek bir tohumsa, yeterince güçlü ve sağlıklıysa toprak besliyor o tohumu. Belki de kışın kaybettiğim bebek yüzündendir bu bakış açısı, sonuçta o da yeterince sağlıklı olsaydı belki daha sıkı tutunacaktı hayata. Eee sonuçta hayat bitmedikçe öğrenecek şeyler de bitmiyor değil mi? :D

17 Nisan 2012 Salı

Seyahate gittim, sonunda mecburen döneceğim


Bir süredir yokum. Aklım bir karış havada, başka bir alemde yaşıyorum resmen. Ev halkına kazan kaldırtmayacak şekilde ev işlerini yapıyorum. Son dakikada pratik ama lezzetli bir şeyler pişirip öğünleri atlatıyorum, mecbur kalınca üstünkörü temizlik yapıyorum, ütülenecek çamaşırları biriktirip ne zaman devrilecekler diye üst üste yığıyorum falan... Ev kontrolden çıkacak. Hissediyorum, çok az kaldı.

İşin aslı, arka planda yaklaşık 10 gündür Kvothe'yle maceradan maceraya koşuyorum. Monoton ev hanımı hallerime sayesinde renk ve heyecan geldi. 1100 sayfanın daha yarısındayım, ama öyle çok şey yaşadık ki beraber... Kah kahkahalarla güldüm, kah hüzünlendim hatta 1-2 damla gözyaşı bile döktüm. Ama çoğunlukla susuzluktan kavrulan birinin kana kana su içmesi gibi büyük bir açlıkla yalayıp yutuyorum satırları. Arada bazı yerleri o kadar güzel ki...

Akşamları en sevdiğim kısımları, birlikte çay içerken Özgür'e okuyorum. Ona kalırsa yakında kesin filmi çekilirmiş ve 2000 sayfaya yakın 2 cilt kitabı okuyacağına filmini izleyecekmiş... Bence siz o kadar beklemeyin, ama tabi yine de siz bilirsiniz. Bense yakında Patrick Rothfuss'tan komisyon isteyeceğim galiba. Neyse, benim hiiiç acelem yok, bu mecaranın bitmesi hiç işime gelmiyor ama Kvothe beklemez, kendisi çok meşgul biri, bir koşu gidip yetişeyim ben.

27 Mart 2012 Salı

Bahar, larenjit ve smoothie

Nerelerde bu? Hiç sesi soluğu çıkmıyor" diye beni merak edenler olduysa şayet, şifayı kapmış vaziyette cumartesiden beri evin muhtelif köşelerinde sürünüyordum. Ne ısınan havanın, ne parlayan güneşin tadını çıkaramadım henüz. Bütün kış hastalanmadım da tam havalar ısınmaya, bahar yavaş yavaş yüzünü göstermeye başlamışken nasıl oldu da bu kadar hastalanmayı başardım bilmiyorum. Özgür tabi ki kabahati hep bana buluyor, "iki gün güneş gördün, hemen evin tüm pencerelerini açıp hasta ettin bizi" diye kafamı ütülüyor. Kendisi antibiyotik bile almadan gribi atlattığı, bense sefil vaziyette gezdiğim halde neden bana bu kadar söyleniyor bilmiyorum. Birisi sevabına temiz havanın faydalarını şu adama anlatsın da beni hasta hasta bu zahmetten kurtarsın lütfen. Bu güzelim havada evde tıkılı kaldığımıza mı yanayım, Özgür cam pencere açtırmadığı için iki çocuğu da bizimle birlikte 2 koca gün mikroplu havayı solumak zorunda bıraktığımıza mı yanayım, çocuklara browni yapıcam diye bir ceviz kabuğuyla sol başparmağımı boydan boya yardığıma mı yanayım, neye yanayım şaşırdım. 


Evet o yerdeki koca bir ayakkabı çekeceği, çocuklar oyunda kılıç olarak kullanıyor da...
Hastalıktan, koca dırdırından, kendimi vurdum kitaplara ve motiflere. Artık sehpaya sığamadığım için salonun zeminine terfi ettim. Geçen gün yediği şekerin çöpünü sehpanın üzerine bırakan küçük oğlana çemkiriyordum "Burası çöplük mü?" diye Özgür atladı ordan "Çöplük mü oğlum burası? Yüncü dükkanı! Hala öğrenemedin mi?" diye. Çocuk ta kalakaldı öyle. Ne desin, ne yapsın bilemedi.


Neyse motifler tam gaz devam ediyor, bi çoştum ki sormayın, tutabilene aşk olsun. Diğer yandan okumak için çıldırdığım kitabıma da nihayet başladım. Fincandaki ise yaz aylarımın favori içeceği. Tadını çıkaramadığım baharın şerefine, kendimi şımartmak için yaptım. Tarifi meşhur İngiliz aşçı Nigella Lawson'dan. Televizyon programında yaparken izlemiştim kendisini. Bir tek bu tarif yer etmiş zihnimde. Çünkü yaptığı hemen şeyde koca bir kap krema, koca bir kalıp tereyağı ya da çikolata oluyor nedense. Anında favorim oldu bu içecek. Televizyonun da bazen böyle faydası oluyor işte. 


Tarif için, 1 tane küçük muzu, 250-300 ml soğuk sütü, 2 kaşık kakaoyu, 1 kaşık(tatlı kaşığı) nescafeyi ve tad verecek kadar bal veya pekmezi koyun blendıra iyice karıştırın sonra da oturup tadını çıkarın. Bazen kararmış muzları soyup buzluğa koyuyorum. Buzluktan çıkarıp bu tarifte kullanıyorum. Yaz sıcağında soğuk soğuk süper gidiyor şiddetle tavsiye ederim. Hadi bu kıyağımı da unutmayın. Kendinize iyi bakın, benim gibi bahar günü hasta olmayın. 

14 Aralık 2011 Çarşamba

Bilge Adamın Korkusu



Rüzgarın Adı'ndan daha önce bahsetmiştim. Beni nasıl kendine çektiğinden, okumak için nasıl sabırsızlandığımdan falan. İşte son günlerde büyük bir zevkle onu okuyorum. Nasıl akıcı, nasıl güzel anlatamam. Su gibi akıp gidiyor resmen. Fantastik roman seven herkese, hatta kitapsever herkese şiddetle tavsiye ederim. Kitabın sonuna yaklaştıkça, 2. cildinin de henüz yayınlanmadığını bildiğimden, "bitmese keşke" diye daha ağırdan alarak okuyordum kitabı. Hani bazı kitaplarda olur ya, hiç bitmesin istersiniz, bütün gün kitabı düşünür, bir an önce yeniden elinize alıp okumaya devam etmek için işlerinizi yarım yamalak yapıp bitirmeye çalışırsınız. Kitabı bitirince de damağınızda müthiş bir tadla birlikte hayatınızda koca bir boşluk bırakır. İşte bu, öyle bir kitap.


Neyse, bugün kitabım bitmesin diye kendimi kasmış, onun yerine vakit geçirmek için internette dolaşırken "hele şu yazarın adını girerek bir google'da aratayım yeni bölümü ne zaman çıkacakmış kitabın bir öğreneyim" dedim. Demez olaydım! Yeni kitabı yarın çıkıyormuş piyasaya. Başta havalara uçtum tabi. Çok ama çok sevindim. Düşünsenize öyle bir kitap bulmuşsunuz ki, okumaktan acaip keyif alıyorsunuz ama bitmesin diye okumaya kıyamıyorsunuz. Tam bu ikilemi yaşarken öğreniyorsunuz ki ertesi gün kitabın yeni bölümü piyasaya çıkıyor. Yani kendinizi koyverip bugün kitabı büyük bir zevkle okuyup bitirebilir ve de yarın yenisini alıp aynı zevki yepyeni 1142 sayfa için başa sarabilirsiniz. Ama gel gör ki kitap 40 TL!  Tabi kitabın fiyatını görünce insan ister istemez, çok afedersiniz, "Oha" diye bağırmak istiyor. Benim gibi evde tek başınızayken bunu yapabiliyorsunuz da, ama yetmiyor elbet. Aslında 1142 sayfalık bir kitap için 40TL makul bir fiyat, kabul ediyorum. Ama ne olursa olsun, insan bir kitaba 40TL vermek için iki defa düşünme gereği duyuyor. Sonuçta ilk kitap ta yeni çıktığında 35TL idi daha sonra ben indirimden 27 liraya almıştım. Haliyle bu kitap için de indirime girmesini beklemeye karar verdim. Ama umarım yaşadığım o ilk mutluluğu ve arkasından gelen hayal kırıklığını anlatabilmişimdir. Şimdi lütfen bakar mısınız yeni kitabın adına? Nedir bu şimdi? Biri benimle dalga mı geçiyor?