Epey olmuş yazmayalı. Araya bayram da girince zaten elim bilgisayara değmedi bile. Ne doğru dürüst kitap okudum ne de internette öyle uzun uzadıya takıldım. Bu aralar hırs yapıp elimdeki battaniyeyi örmeye hız verdim zira adını her an "ömrümü yedi battaniyesi" olarak değiştirebilirim. Hiç bir şeyi örerken bu kadar bıkkınlık gelmemişti nedense. Dün gece nihayet bitirdim, üzerimden bir yük kalktı resmen, artık yeni bir örgü projesine geçebilirim gönül rahatlığıyla.
Bizim tekvandocu minikler kuşak atladılar bu arada. Ömer sarı kuşak oldu, Uğur Sarı-yeşil. Ömer çok bozuldu sormayın. Aslında biz ikisi de 1,5 kuşak atlar diye bekliyorduk çünkü aralarında cidden öyle çok büyük fark yoktu ama sınavda Uğur bacaklarını 180 derece açabildi Ömer'de ise yerle arasında sadece 2-3 parmak boşluk kaldı. Sırf bacaklarını tam açamadı diye yarım kuşağını vermedilerse çocuğumun, cidden haksızlık oldu çünkü diğer çocukları da gördüm yani. (Bknz, Kargaya yavrusu kuzgun görünür) Sen istediğin kadar ikisi arasında ayrım yapma, her konuda eşit tutmaya çalış işte gerçek hayat böyle bir şey; sert, acımasız, gözünün yaşına bakmıyor. Kimse çıkıp ta "bunun abisi 1,5 kuşak aldı, bu çocuk çok hırslı, hevesi kırılmasın ona da 1,5 kuşak verelim" demiyor tabi. Senden başka kimse onlara aynı gözle bakamıyor çünkü. Neyse garibim Uğur kendi kuşağına sevinemedi kardeşi kendinden yarım kuşak düşük diye, ona mı üzülelim yoksa küçüğün yaşadığı hayal kırıklığına mı üzülelim bilemedik. "Eninde sonunda hepinizin olacağı siyah kuşak oğlum üzme kendini" diye küçüğü teselli etmeye kendimizi kaptırmışken Uğur'un kardeşi duymasın diye sessizce gelip "Ama ben ondan daha iyi bir derece yaptım, neden onu benden daha çok tebrik ediyorsunuz? Ben de kuşak atladım kimse benimle ilgilenmiyor" demesi asap bozukluğumuzun üzerine tüy dikti resmen. Çocuk yetiştirmek dünyanın en zor işi vesselam. Bunlarla uğraşmak kolaymış gibi bir de üçüncüye kalkıştık ya Allah sonumuzu hayır etsin bakalım.
Bu arada detaylı ultrasonda bebişin cinsiyeti belli oldu nihayet; Kızmış. :) Doktor kız deyince inanamadım bir an. Emin misiniz? Şimdi kız denir de sonradan "aaaa erkekmiş" olmasın dedim. Doktor yeniden baktı "yok kesin kız" dedi. Bakalım, hala tam inanabilmiş değilim açıkçası. Bunca sene iki oğlana annelik yaptıktan sonra bir de kızımın olabileceği fikri çok absürd geliyor. Şu anda bebeğimin kız olması ihtimali benim için ancak 9 ayın sonunda, sağlıklı bir şekilde kucağıma alabilirsem inanabileceğim bir rüya gibi sanki. Öylesine tuhaf.
Bu gelişmeler bir yana, hayat son sürat akıp gidiyor. "Bayramda şunu yapmıştık, ailece şuraya gitmiştik. Hatta bebişin cinsiyeti yeni belli olmuştu"... gibi mihenk taşları bu geçen günlerden elimizde kalanlar işte. O yüzden gelecekten çok bugünüme bakar oldum bu aralar. Ne gelecek ne de geçmiş, hayatımızda ileride hatırlanacak her şey bugünün içinde saklı, onları bulup çıkarmaya bakmalı. Bu nedenle küpe çiçeğimin resmini koyuyorum buraya, sabah kahvaltılarıma eşlik ederek hayatıma ufak ta olsa bir renk ve mutluluk kattığı için. Büyük ihtimalle seneler sonra bugünleri ve bu evdeki anılarımı düşündüğümde aklıma ilk gelecek şeylerden biri, üçüncü defa anne olmaya hazırlandığım şu günlerde her sabah güne başlarken mutfak penceresinin önünden beni neşeyle selamlayan bu çiçek olacak.
30 Ekim 2012 Salı
17 Ekim 2012 Çarşamba
Koşturmaca
Bir koşturmacadır gidiyor son bir haftadır. Kitap okuma, el işi, ev işi bir yana yorumlara bile geç cevap yazabildim kusura bakmayın. Son bir kaç günümüz hep doktorlarda hastanelerde geçti. Ciddi bi durum yok panik yapmayın. Önce Cumartesi Ömer'in ortodontist randevusu vardı. Dişlerindeki düzelmeden çok memnun kaldı doktor. Bir sonraki kontrol için ta Aralık başına randevu verdi. O zamana kadar damak aparatını kullanmaya devam edecek.
Bugün de benim doktor kontrolüm vardı. Her şey yolunda Allah'a çok şükür ve fakat yine cinsiyetini öğrenemedik bebişin. Karnımda yüzükoyun bağdaş kurmuş, tam yerine de ayağını denk getirmiş öyle uyuyordu velet. Göremedik cinsiyetini. Doktor "Erkek denecek bir şey göremedim açıkçası, ama bu kocaman ayak yüzünden de kız diyemiyorum. Epey büyük bir ayak doğrusu" dedi... Uzun lafın kısası ya yine oğlum olacak ya da koca ayaklı bir kızım... Hamileliği yarıladık hala cinsiyet tahmini konusunda bir yol kat edemedik. Tam bir aydır bekliyordum bu doktor kontrolünü, cinsiyeti bu sefer belli olursa belki ufaktan hazırlık yapmaya başlarım diye, ama kısmet ne yapalım... Haftaya detaylı ultrasona girecekmişim belki o zaman anlaşılır. Neyse, sağlıklı olsun da, cinsiyetini doğumda bile öğrenmeye razıyım artık.
Öğleden sonra da benim oğlanları doktora götürdüm. Eh benim minik tekvandocular yarın kuşak imtihanına girecekler. Eğer başarılı olurlarsa belki beyaz kuşaktan sarıya terfi edecekler. O yüzden federasyon lisans çıkartmak için sağlık raporu istemiş. Lisanslı tekvandocu olacaklar yani peeeh... Gittik onlara sağlık raporu da aldık. Şimdi heyecanla yarınki sınavı bekliyoruz. Laf aramızda ben onlardan daha heyecanlı olabilirim neyse çaktırmayın.
Tüm bu koşturmacaya ek olarak bir de geçen hafta benim büyük oğlan okulda gözlüğünü kaybetmiş. 4 numara miyop bir insan gözlüğünü nasıl kaybeder artık sormuyorum bile kendime bu soruyu. Bugüne bugün iki erkek çocuk anasi olarak böyle abuk sabuk sorular sorulmaması gerektiğini iyice öğrenmiş bulunmaktayım. Oğlan çocuğun varsa her şeye hazırlıklı ol. Gözlük te kaybolabilir, çorapta vişne lekesi de olabilir, birinin sakızı diğerinin göbeğine de yapışabilir, olmaz diye bir şey yok, her şey mümkün. Sizin anlayacağınız arada bir de onun gözlüğüyle uğraştık. Gözlük bulunamadı tabi, zaten bulunsa şaşardım. Adamın camları 4 numara olunca öyle hop diye de bulunmuyor zaten. Numara yüksek olunca camlar şişe dibi kıvamında olduğundan ancak inceltilmiş camlar çerçeveye sığıyor. İnceltilmiş organik cam dedin mi zaten onlar da bir gözlük parası ediyor. Çocuğu zaten bu yakınlarda yeniden doktora götürüp numarasını tekrar kontrol ettirmemiz lazım. Epeydir muayene olmadı ve ilerledi sanırım numarası. O yüzden hızlı bir şekilde geçici ve pratik bir çözüm bulalım dedik. Elimizde eski bir çerçeve ve takılırken çizildiği için yedek olarak ayrılmış camlarımız vardı onları toparlayıp bir gözlük elde etmeye çalıştık kaç gündür. Vidalarını hiç bir yerde bulamayınca mecburen çerçeveyi aldığımız yere götürdük; yani ta Kadıköy'e. Kendimiz kaşınıyormuşuz gibi izlenim bırakıyoruz biliyorum ama vallahi bilerek, isteyerek olmuyor. Hep böyle anneanne veya babaanne ziyaretine gideceğimiz zaman büyük oğlan gözlüğünü hacamat etmiş oluyor. Biz de kısıtlı zamanda, hem büyükleri memnun edelim hem de uygun fiyata çocuğun gözlüğünü halledelim diyerek bir taşla iki kuş vurmak için gittiğimiz yerden gözlük alıyoruz. Ama niyeyse hep işte böyle o taş dönüp gene bizim kafamızı yarıyor. Ne yapacaksın, çocuklu insanlar olarak ortama uymak lazım yoksa ortamların bize uyduğu yok hiç.
Bugün de benim doktor kontrolüm vardı. Her şey yolunda Allah'a çok şükür ve fakat yine cinsiyetini öğrenemedik bebişin. Karnımda yüzükoyun bağdaş kurmuş, tam yerine de ayağını denk getirmiş öyle uyuyordu velet. Göremedik cinsiyetini. Doktor "Erkek denecek bir şey göremedim açıkçası, ama bu kocaman ayak yüzünden de kız diyemiyorum. Epey büyük bir ayak doğrusu" dedi... Uzun lafın kısası ya yine oğlum olacak ya da koca ayaklı bir kızım... Hamileliği yarıladık hala cinsiyet tahmini konusunda bir yol kat edemedik. Tam bir aydır bekliyordum bu doktor kontrolünü, cinsiyeti bu sefer belli olursa belki ufaktan hazırlık yapmaya başlarım diye, ama kısmet ne yapalım... Haftaya detaylı ultrasona girecekmişim belki o zaman anlaşılır. Neyse, sağlıklı olsun da, cinsiyetini doğumda bile öğrenmeye razıyım artık.
Öğleden sonra da benim oğlanları doktora götürdüm. Eh benim minik tekvandocular yarın kuşak imtihanına girecekler. Eğer başarılı olurlarsa belki beyaz kuşaktan sarıya terfi edecekler. O yüzden federasyon lisans çıkartmak için sağlık raporu istemiş. Lisanslı tekvandocu olacaklar yani peeeh... Gittik onlara sağlık raporu da aldık. Şimdi heyecanla yarınki sınavı bekliyoruz. Laf aramızda ben onlardan daha heyecanlı olabilirim neyse çaktırmayın.
Tüm bu koşturmacaya ek olarak bir de geçen hafta benim büyük oğlan okulda gözlüğünü kaybetmiş. 4 numara miyop bir insan gözlüğünü nasıl kaybeder artık sormuyorum bile kendime bu soruyu. Bugüne bugün iki erkek çocuk anasi olarak böyle abuk sabuk sorular sorulmaması gerektiğini iyice öğrenmiş bulunmaktayım. Oğlan çocuğun varsa her şeye hazırlıklı ol. Gözlük te kaybolabilir, çorapta vişne lekesi de olabilir, birinin sakızı diğerinin göbeğine de yapışabilir, olmaz diye bir şey yok, her şey mümkün. Sizin anlayacağınız arada bir de onun gözlüğüyle uğraştık. Gözlük bulunamadı tabi, zaten bulunsa şaşardım. Adamın camları 4 numara olunca öyle hop diye de bulunmuyor zaten. Numara yüksek olunca camlar şişe dibi kıvamında olduğundan ancak inceltilmiş camlar çerçeveye sığıyor. İnceltilmiş organik cam dedin mi zaten onlar da bir gözlük parası ediyor. Çocuğu zaten bu yakınlarda yeniden doktora götürüp numarasını tekrar kontrol ettirmemiz lazım. Epeydir muayene olmadı ve ilerledi sanırım numarası. O yüzden hızlı bir şekilde geçici ve pratik bir çözüm bulalım dedik. Elimizde eski bir çerçeve ve takılırken çizildiği için yedek olarak ayrılmış camlarımız vardı onları toparlayıp bir gözlük elde etmeye çalıştık kaç gündür. Vidalarını hiç bir yerde bulamayınca mecburen çerçeveyi aldığımız yere götürdük; yani ta Kadıköy'e. Kendimiz kaşınıyormuşuz gibi izlenim bırakıyoruz biliyorum ama vallahi bilerek, isteyerek olmuyor. Hep böyle anneanne veya babaanne ziyaretine gideceğimiz zaman büyük oğlan gözlüğünü hacamat etmiş oluyor. Biz de kısıtlı zamanda, hem büyükleri memnun edelim hem de uygun fiyata çocuğun gözlüğünü halledelim diyerek bir taşla iki kuş vurmak için gittiğimiz yerden gözlük alıyoruz. Ama niyeyse hep işte böyle o taş dönüp gene bizim kafamızı yarıyor. Ne yapacaksın, çocuklu insanlar olarak ortama uymak lazım yoksa ortamların bize uyduğu yok hiç.
11 Ekim 2012 Perşembe
Bir parça ben...
Kitaro - Agreement (Videoyu açamayanlar buradan deneyebilir)
Bu şarkıyı ilk defa Özgür'e aşık olduğum yaz dinlemiştim. Sene 1993. Ben üniversite sınavına yeni girmişim, sadece İstanbul'dan tercih yaptığım için babam da İstanbul'a tayinini istemiş. Annem emekli olmuş. Kısaca 3 sene yatılı lise hayatından sonra en azından ben üniversiteyi okurken ailemin yanımda olabilmesi için gereken her adım atılmış. Ama bir öğreniyoruz ki babamın tayini Malatya'ya çıkmış!! Büyük bir hayal kırıklığı ve üzüntüyle mecburen eşyalarımızı toplayıp gidiyoruz Malatya'ya. Lojmana yerleşiyoruz. Hiç ummadığımız halde seviyoruz da orayı. Sonra sınav sonuçları açıklanıyor, bir bakıyorum İTÜ'yü kazanmışım. Üstümden koca bir yük kalkıyor, mutlu, hafiflemiş hissediyorum kendimi. Tesadüf bu ya, lojmanda benim kazandığım bölümde okuyan bir tane savcı çocuğu da var. Bana okulda yardımı dokunur diye tanıştırıyorlar bizi. Onun arkadaşları, kız arkadaşı, kardeşi derken kendimize arkadaş da ediniyoruz hemen. Günler umduğumuzdan çok daha güzel geçiyor. İstanbul beklerken Malatya'ya çıkan tayin bize bir sürü yeni dost kazandırıyor.
Ama benim aklım hep Özgür'de... Lise son sınıfın, son haftası başlayan aşkımız yarım kalmış. Aramıza yaklaşık 1500km lik bir uzaklık girmiş. Okul için İstanbul'a geri döndüğümde kaldığımız yerden devam edebilecek miyiz, yoksa hayatlarımız bambaşka yönlerde mi devam edecek? Endişe içindeyiz... İşte o günlerden birinde Malatya'daki yeni arkadaşlarımdan birinin evinde dinliyoruz bu şarkıyı. Duyduğum anda içime işliyor. Bir şeyleri kırıyor döküyor içimde, sarsıyor beni. Bu şarkıyı dinlemeden önceki ben ve dinledikten sonraki ben tuhaf bir şekilde farklıyız artık birbirimizden. Bu işte böylesine özel bir şarkı benim için. Bugün aradan neredeyse 20 sene geçmişken bu şarkıyı dinlemek bambaşka bir tad, tarifi imkansız duygular veriyor bana. Bugün sabahın köründe çocukları okula gönderdikten sonra açmış yine bu şarkıyı dinlerken aklıma geldi epeydir bloga şarkı koymadığım, o yüzden sizinle de paylaşayım dedim. Gününüz güzel geçsin.
9 Ekim 2012 Salı
Güzel bir gün
Bu güzel, güneşli günde keyfime keyif katan bir gelişme oldu. Ömer etüde başladı. Artık haftanın 3 günü önce 2:30 da Ömer'i almaya sonra 4:00'te Uğur'u almaya okula gitmeme gerek kalmadı. İkisi de haftanın ilk üç günü 4'te diğer iki gün 2:30 da çıkacaklar. Eyooooo! Günde 3 defa okula gidip gelmekten, koca göbeğimle o yokuşu tırmanmaya çalışmaktan fenalıklar geliyordu. Hatta geçenlerde birlikte çocukları almaya giderken eltime diyordum, "Korkarım günün birinde bu yokuşta ruhumu teslim edicem" diye. Nasıl iyi geldi bu düzenleme anlatamam. Ömer de en iyi arkadaşı etüde kalıyor diye fazladan 1,5 saat okulda kalmak isteyince çok işime geldi açıkçası. Çünkü sırf gidip gelmek zor oluyor diye çocuğu da okulda kalmaya zorlayacak değildim. Neyse işin özü bugün ayrı bir hafifledim sanki. İkisini birlikte alacağım okuldan artık.
Bu aralar hiç içimden kitap okumak gelmiyor niyeyse. Thomas Hardy'nin Çılgın Kalabalıktan Uzak kitabını çoktan bitirdim ama yeni bir kitaba başlayamadım bir türlü. Keşke şu Taht Oyunları serisinin yeni kitabı çıksaydı ya da Patrick Rothfuss'un Kvothe'nin maceralarını anlattığı yeni kitabı çıkabilseydi. Canım öyle fantastik bir şeyler okumak istiyor ama bulamıyorum beni çeken bir kitap. Sürekli bir örgü-dantel vs el işi yapasım var ama neye, neresinden başlayayım karar veremedim. İnternetteki DIY projelerine, elimdeki dantel ve örgü dergilerine bakıp duruyorum. Şu bebeğin cinsiyeti bir belli olsaydı ona göre birşeyler başlardım belki. Haftaya doktor kontrolümüz var, 20 hafta bitecek inşallah. Belki o zaman doktor cinsiyet konusunda kesin bir şey söyleyebilir.
Geçenlerde eski tişörtlerden yaptığım bu paspası bitirdim. Maalesef böyle düdük gibi, ufacık birşey oldu. Ama malum, evde temizlik bezi olmaktan kurtulabilecek kalitede sağlam ve eski tişört bulmak biraz zor oldu. İleride yeniden paspas yapmakta kullanabileceğim şekilde kırpıp doğrayabileceğim, penye kumaşından bir şey bulursam diye ucunda ek yapılabilecek bir parça ip bıraktım. Mutfakta lavabonun önüne serebilirim sanırım. Sürekli oraya elimden su falan damlıyor yerler ıslak olunca da kayıyoruz. Ufak ama orada iş görecek kadar emicidir herhalde. Sıradan bir temizlik bezinden da daha güzel görünür orada.
Bu aralar zaman garip bir hızda akıp gidiyor. Bazen okul açılalı aylar olmuş gibi geliyor, bakıyorum sadece 3 hafta geçmiş. Ama diğer yandan 4 hafta bitse de cinsiyetini öğrensek diye iple çektiğimiz doktor kontrolü bir türlü gelmek bilmiyor. Evin içinde bir sağı bir solu didikleyip duruyorum can sıkıntısından. Hangi iple ne yapabilirim diye mevcut yünlerimi elden geçiriyordum da, taşınma günü gelmeden önce tüm stokladığım yünleri kendim paketlemem şart. Özgür yün stoğumu görecek olursa büyük ihtimalle kafamı kırar, "Kafasız kadın altın mı bunlar, durdukça değer kazansın. Bari mantıklı bir şeye yatırım yapsaydın" diye söylemediğini bırakmaz. O yüzden iki elim kanda da olsa, karnım burnuma değil alnıma bile çıksa olsa o yünleri mutlaka kendim paketlemeliyim. Maazallah sonra hayatta çenesinden kurtulamam.
Bu aralar hiç içimden kitap okumak gelmiyor niyeyse. Thomas Hardy'nin Çılgın Kalabalıktan Uzak kitabını çoktan bitirdim ama yeni bir kitaba başlayamadım bir türlü. Keşke şu Taht Oyunları serisinin yeni kitabı çıksaydı ya da Patrick Rothfuss'un Kvothe'nin maceralarını anlattığı yeni kitabı çıkabilseydi. Canım öyle fantastik bir şeyler okumak istiyor ama bulamıyorum beni çeken bir kitap. Sürekli bir örgü-dantel vs el işi yapasım var ama neye, neresinden başlayayım karar veremedim. İnternetteki DIY projelerine, elimdeki dantel ve örgü dergilerine bakıp duruyorum. Şu bebeğin cinsiyeti bir belli olsaydı ona göre birşeyler başlardım belki. Haftaya doktor kontrolümüz var, 20 hafta bitecek inşallah. Belki o zaman doktor cinsiyet konusunda kesin bir şey söyleyebilir.
Geçenlerde eski tişörtlerden yaptığım bu paspası bitirdim. Maalesef böyle düdük gibi, ufacık birşey oldu. Ama malum, evde temizlik bezi olmaktan kurtulabilecek kalitede sağlam ve eski tişört bulmak biraz zor oldu. İleride yeniden paspas yapmakta kullanabileceğim şekilde kırpıp doğrayabileceğim, penye kumaşından bir şey bulursam diye ucunda ek yapılabilecek bir parça ip bıraktım. Mutfakta lavabonun önüne serebilirim sanırım. Sürekli oraya elimden su falan damlıyor yerler ıslak olunca da kayıyoruz. Ufak ama orada iş görecek kadar emicidir herhalde. Sıradan bir temizlik bezinden da daha güzel görünür orada.
Bu aralar zaman garip bir hızda akıp gidiyor. Bazen okul açılalı aylar olmuş gibi geliyor, bakıyorum sadece 3 hafta geçmiş. Ama diğer yandan 4 hafta bitse de cinsiyetini öğrensek diye iple çektiğimiz doktor kontrolü bir türlü gelmek bilmiyor. Evin içinde bir sağı bir solu didikleyip duruyorum can sıkıntısından. Hangi iple ne yapabilirim diye mevcut yünlerimi elden geçiriyordum da, taşınma günü gelmeden önce tüm stokladığım yünleri kendim paketlemem şart. Özgür yün stoğumu görecek olursa büyük ihtimalle kafamı kırar, "Kafasız kadın altın mı bunlar, durdukça değer kazansın. Bari mantıklı bir şeye yatırım yapsaydın" diye söylemediğini bırakmaz. O yüzden iki elim kanda da olsa, karnım burnuma değil alnıma bile çıksa olsa o yünleri mutlaka kendim paketlemeliyim. Maazallah sonra hayatta çenesinden kurtulamam.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)