27 Şubat 2014 Perşembe

Ütüleri sıfırladım

Geçen hafta hastalık izni kullandığım için ev işlerinden kaytarınca bu hafta kendimi çamaşıra ve ütüye vurdum blogcum. İlk iki gün kaç makine çamaşır yıkadım hatırlamıyorum, yıka yıka bitmedi bir türlü. Zaten biliyorsunuz bizim evde en büyük sorun ütü. ( Bknz, şu, şu ve şu yazı) Nitekim çamaşırlar yıkandıktan sonra ütü aşamasında büyük bir tıkanma yaşandı. Halihazırda aylardır ütülenecek çamaşır yığınının dibine ulaşmayı başaramamıştım üzerine bir haftalık tembellik ve yeni çamaşırlar da eklenince artık içime iyice fenalık geldi. Gözümü karartıp iki günlük bir  ütü maratonuna giriştim. 

İki günün ve saatler süren sıcak buharın etkisiyle hafif mayışmış ve pelteleşmiş olabilirim. Ama nihayet aylardır dibine ulaşamadığım yığını eritip hepsini ütülemeyi başardım. Nitekim yığının en altından benim iki adet yazlık capri pantolonum ve Özgür'ün ekoseli bermuda şortu ile polo yakalı beyaz tişörtü çıktı. Şubat ayının sonunda olduğumuzu dikkate alacak olursak durumun (durumumun) vahametini daha iyi kavrayacağınıza inanıyorum. 

Bu arada beni ayıplayıp yargılamadan önce lütfen önce kendinizi benim yerime bir koyun. Bebeği uyutabildiğim ender zamanlar için, üç tane çocuğun kıyafetlerine ilaveten, bu aralar takım elbise giymeye aşırı bir düşkünlük gösteren bir kocanın gömleklerini ütülemek dışında, çok daha eğlenceli planlarım var doğal olarak. Hem her gün gömlek ütülemeye meraklı olsaydım mühendis bir adamla evlenmek yerine gider kendime memur bir koca bulurdum. Değil mi ama? Neyse Özgür'ün bu takım elbise sevdası yakında son bulur diye ümit ediyorum. Ama sonuçta evdeki ütülerin nihayet bitmesi vesilesiyle, her an göreve hazır bir şekilde, aylardır salonun ortasında duran ütü masası, törenler eşliğinde yatak odasındaki  yerine kaldırıldı. Salon da nispeten çamaşır odası görünümünden kurtulup daha nezih bir yer oldu. Hatta birkaçımız kendimizi kaybedip, "Aslında baya büyükmüş lan bu salon" diye itirafta da bulunduk.

Anlayacağınız üzere bizim eve pek misafir gelip gitmiyor. Arada hafta sonları Özgür'ün abisi, hanımı ve çocukları geliyor. Biz iki elti, çay içip iki lafın belini kırarken çocuklar bol bol tepişiyor, Özgür ve abisi doyasıya iş konuşuyorlar falan. Ortam bu... Ama onlar da aileden sayıldığı için sadece eve şöyle bir çeki düzen verip çamaşır sepeti ve ütü masasını geçici olarak ortadan kaldırıyorduk. Ama şimdi normalde de (evde misafir olmadığında da) ütü masası salonun bir demirbaşı olmaktan çıkınca, o geriye bıraktığı boşluğun insana verdiği hafiflik duygusu süper birşeymiş. Ne yapalım bizim evde sıfırlayacak fazla bir şey yok. Gündemin içime vermiş olduğu sıkıntı ve asap bozukluğunu iki günlük bir ütü maratonuyla sıfırlamaya çalıştım. Yine de "Oh be hıncımı aldım, çok rahatladım" diyemeyeceğim ama evde çok uzun zamandır ertelediğim başka işler de bulurum elbet... Seçimlere daha bir ay var, anlaşılan o zamana dek ortalık durulacağına daha beter karışacak.


Ütü yazısının altına nasıl bir fotoğraf bekliyordunuz bilmem ama ben içiniz açılsın diye bizim bıdığı koydum. Zaten en zevklisi de bunun çamaşırlarını ütülemek. :)

Hem bu fotoğraf sayesinde bir dekorasyon objesi olan tabloların, çocuklu evde nasıl bir kitaplık engelleyici olarak kullanılabileceğine dair ipuçları vermek istedim. Bakın arka planda, panoramik puzzle tablosu koltukla desteklenerek nasıl kullanılmış. Bu ipucu da benden size bu haftanın kıyağı olsun.

21 Şubat 2014 Cuma

Hastayım, hastasın, hasta..


Bu haftanın özeti şu fotoğraf blogcum. Önceki hafta Özgür hastaydı, daha önceki hafta Ömer. Geçen hafta Özge nezleydi. Bu hafta da benim sıramdı anlaşılan. Özge bana bulaştırdı, O ortada fink atarken ben burnumu çekip oturdum bütün hafta. Ballı limonlu zencefil içip battaniye altında kitap okudum. İşin iyi yanı nihayet bir ayın sonunda Howard's End'i bitirdim. Fena değildi, çok akıcı, insanı alıp götüren bir kitap değildi, ama oldukça güzel bir tad bıraktı geride..

Onu bitirince bu kitabı aldım elime. Taaa 1969 basımı, annemin gençliğinde aldığı kitap. Zamanında annem de babam da aynı kitabı almışlar, ikisinin de kitapları uzun memuriyet yılları boyunca kolilerde, depolarda süründü durdu. Günün birinde babam iyi bir marangoz bulup bir kütüphane yaptırtmaya karar verdi. Annemle oturup resmini çizdiler. Ölçülerini belirlediler ve verdiler ustaya. Sonunda kitaplık bitip te kitaplar raflarda yerlerini bulduğunda nasıl da şaşırmıştım... Bizim evde o kadar kitap olduğunu hayatta tahmin edemezdim. İnsan kolilere bakınca gözünde bir şey canlandıramıyor. Neyse, o zaman annemle babam kitaplarını birleştirince baktılar ki bazı kitaplardan ikişer tane var, işte onların birer tanesini evlenirken çeyiz olarak bana verdiler. :) Böyle bir aileyiz biz, çeyiz anlayışımız farklı azıcık. Ben de niyeyse senelerdir okumamışım, duruyordu öyle bir köşede, hastalık aklımı başıma getirmiş olmalı ki başladım dün okumaya... Aman nasıl su gibi akıp giden güzel bir kitapmış, bin pişman oldum daha önce okumadığıma.

Uzun lafın kısası, bu hafta iyice tembellik yaptım. Ne temizlik, ne yemek... Pazartesi iyiydim, daha yeni yeni boğazım ağrımaya başlamıştı.  O zaman bi tencere karnıbahar pişirdim, iki gün yedik. Oğlanlar söylendi durdu ama mecbur yediler.  İki gün öyle ıvır zıvır, çorba, kahvaltı, dışarıdan falan söyleyerek takıldık.  Bu akşam da koca bir tencere nohutla pilav pişirip bu haftayı böyle kapatmayı planlıyorum inşallah. Çünkü hasta olunca alışveriş falan da yalan oldu haliyle. Dolapta meyveden başka bir şey kalmamış. Artık evde ne varsa ona talim. Temizlik ve ütü gelecek haftaya anacım. Hala burnum şarıl şarıl akıyor. Hastayken, fırsatım varken biraz daha okuyayım şu kitaptan hele, sonra işten güçten elimde günlerce sürünüyor kitaplar.

17 Şubat 2014 Pazartesi

Araba müziği

Haftasonu uzun zamandır yapmadığımız bir şeyi yaptık. Bi salaklık edip cumartesi günü köprüyü geçmeye kalktık zira cumartesi Özge'nin doğumgününü babannelerle karşı tarafta kutlayacaktık. Her ne kadar cumartesi hafta sonu sayılsa da konu köprü trafiği olunca cumartesi günü hafta içinden beter oluyor. Nitekim tam iki saatte geçtik karşıya ve o yüzden yol boyu epeyce müzik dinleme imkanımız oldu.

Şimdi şöyle bir durum var, bir ailede çocuk sayısı arttıkça trafiğin ortasında arabada rezalet çıkma olasılığı da katlanarak artıyor. Allah'tan Özge arabaya biner binmez uyuyor. Günün hangi saati olursa olsun, ruh halinden bağımsız bir şekilde araba hareket eder etmez, dakikasında uyuyakalıyor. Onun uyuması şimdilik bize huzurlu bir araba yolculuğu sağlıyor o yüzden onu arabada uyur tutmak  temel prensibimiz. Bunun için de en iyi yöntem müzik dinlemek. Oğlanlar büyüdüğü için artık arabada müzik dinlerken onların da zevkini gözetmek zorundayız zira müziği beğenmeyince arabada hır çıkıyor o zaman bebek uyanıyor ve bizim araba dışarıdan çok sakin görünse de aslında içeride kıyametler kopuyor. Bu aşamada Amerikan filmlerindeki o arabada geçen kalabalık aile sahneleri gözümün önüne geliyor. Bizde de durum gerçekten Amerikan filmlerini aratmıyor. Hatta o açıdan kalabalık ailenin en eğlenceli yanlarından biri araba yolculukları diyebilirim. Her kafadan bir ses çıkıyor. Çocukları oyalamak için abuk sabuk oyunlar icat ediliyor. Yol fazla uzun sürerse oğlanlar can sıkıntısından birbirlerine sataşıp didişmeye başlıyorlar sonra da gürültü yüzünden bebeği uyandırıyorlar falan. Ya da nadiren de olsa Özge sıkılıyor, basıyor yaygarayı, onu sakinleştirene kadar arabanın içinde şekilden şekile giriyoruz en kötü ihtimal emniyet şeridine geçip beni arka koltuğa atıyorlar, çocuklardan biri öne geçiyor ben de Özge'yi kucağıma alıp en son çare olarak emziriyorum.

Neyse arabadaki en favori oyunumuz aramızda bir sıra belirlemek ve rastgele bir radyo kanalı açmak. Sırayla çalan parçalar belirlenen sıradaki kişilerin şarkısı oluyor ve en güzel şarkı kimin şansına çıktıysa o kişi o turun birincisi oluyor. Sonraki turda sıralamaya göre en baştan yeni şarkılar belirleniyor ve yeni değerlendirme yapıyoruz. Aslında kulağa saçma gelse de 4 kişi oynadığımız için bazen çok eğleniyoruz. Bu oyunun riski ise bazen berbat şarkılar üst üste gelince dayanamayıp kanal değiştiriyoruz ve sıra karışıyor. Çevirdiğimiz kanaldaki şarkı daha güzelse az önce şansına berbat şarkı çıkan kişi arıza çıkarıyor sonradan gelen şarkıyı sahiplenmeye kalkıyor, sırası ondan sonra olan ise itiraz ediyor ve "senin şarkın az önce çalan o berbat şarkıydı bu benim şansım, benim şarkım" diyor, iş uzuyor ve genelde tabi didişen bu iki kişi bizim iki oğlan oluyor.

Müzik işini benim adamlara bırakmaya gelmiyor. Geçenlerde nereden estiyse ailece D&R da bakınırken Özgür mehter marşlarının CD sini görmüş. İlginç gelmiş, alayım bakalım çocuklara dinletiriz demiş, arabada tekvandoya giderken dinlemişler çocuklarla. Aman efendim bizim oğlanlar da bir sevmiş bu mehter marşlarını sormayın gitsin. Haftada bir ailece arabayla bir yere gidicez biniyoruz arabaya, çocukların gazıyla yol boyu dinliyoruz mehter marşlarını ondan sonra bütün hafta o marşlar beynimin içinde çalıp duruyor. Nasıl gıcık şeyler anlatamam, insanın diline bir dolanıyor kurtulamıyorsun. Sonra kendimi gün içinde soğan doğrarken "Ey şanlı ordu, ey şanlı asker..." diye mırıldanırken veya gecenin bir yarısı tuvalete kalktığımda "Ceddin deden, neslin baban" diye beynimde çalan fon müziği eşliğinde banyoya giderken buluyorum. Yapışıyor insana resmen.

Neyse ki böyle geçen bir kaç haftadan sonra nihayet ders aldım o yüzden artık ben seçiyorum arabada dinlediğimiz müziği. Zamanında bir sürü Mp3 CD'si çekip atmışız arabaya. Torpido gözünü karıştırıp seçiyorum bir tane, takıyoruz teybe oh! Ne çıkarsa bahtımıza artık... Bu hafta sonu seçtiğim CD'nin üzerine "sürpriz" yazmışım. Heyecanla taktık teybe, müzik arşivcilerinin bile unuttuğu bir kaç şarkının yanı sıra işte bu şarkı çıktı şansımıza.



Şarkı çalmaya başlar başlamaz, anında Özgür'le ikimiz geçmişe gittik. Sene 99, yeni evlenmişiz. Mevsimlerden yaz, Özgür'le evimize taaa Sirkeci'ye kadar gidip, Doğubank'tan Philips marka bir müzik seti almışız. Surround ses sistemini de kurmuşuz bi güzel... İşte o zamanlar iki yeni evli, yeni yetme evde hep Cher CD'si dinleyip duruyoruz. Bir daha da hiç o kadar güzel bir ses sistemimiz olmadı bu arada... Müzik seti bozulunca ses sistemini kullanamadık, televizyonun zaten uzun zaman önce tüpü bitmişti. (Evet anacım biz evlendiğimizde tüplü televizyonlar vardı hala piyasada. Dinozoruz biz...) Ne diyordum, evde o ses sistemiyle uyumlu bir şey kalmayınca verdik gitti mecburen. 

Cumartesi günü arabamızın dışında öyle kasvetli, yağmurlu ve trafik keşmekeşi içinde berbat bir gün vardı ki anlatamam. İçeride ise biz bu şarkı sayesinde yeniden 99 yazını ve evliliğimizin ilk günlerini yaşıyorduk. Birbirimize bakıp güldük Özgür'le. Şarkıların insana zamanda yolculuk yaptırma yeteneği var kesin. Ya da en azından hafızaya böyle derin izler bırakanların...

13 Şubat 2014 Perşembe

Hayal mi Gerçek mi?

Bu hafta sonu Özge 1 yaşını dolduruyor. O hayatımıza gireli ne çabuk 1 sene geçti inanamıyorum. Hala kendi kendine yürüyemiyor, arada kendi başına çekingen 1-2 adım atıyor ama eşyalara tutuna tutuna neredeyse evin içinde koşar hale geldi. Öpmeyi öğrendi. Öp dediğimizde yavaşça dudaklarını yanağımıza değdirip bırakıyor. Sonra burun ve kulak deliklerini keşfetti. Sık sık o minik işaret parmağı ile burnunun derinliklerini araştırıyor veya parmağını kulağına sokup kaşıyor. Kapı çaldığında acaip bir heyecana kapılıp "hadi hadi hadi" diye kapıya gitmek istiyor. Oynak bir müzik duydu mu olduğu yerde hafifçe el çırpıp dans etmeye başlıyor. Eşyaları işaret edip "bu bu bu" diyerek vermemi istiyor. "Al, ver, gel, hadi" gibi temel kelimelerle çoğu şeyi anlatabiliyor. Bir de zırt pırt yanıma gelip "memme memme memme memmeeee" diye mızıldanmayı öğrendi ki vermeden susmuyor velet. Dokunmasını veya kurcalamasını istemediğimiz şeylere yaklaşınca dilimizle cık cık cık sesi çıkarıyoruz sinirleniyor ama duruyor. Sonra da suratını buruşturup güya çok sevimli bir ifade takınıp kibarca izin istiyor. Suratı öyle komik oluyor ki görmeniz lazım... Geçen bir sene boyunca, ümitsizliğe kapıldığım, hayal kırıklığına uğradığım, çok üzüldüğüm ve hatta çok ama çok feci bunaldığım bir sürü an ve gün oldu eğer bu küçük bebek hayatımda olmasaydı herhalde bu dönemde yaşanan herşeye katlanmak çok daha zor olacaktı. Onun bulaşıcı neşesi ve kahkahaları olmadan hayat bizim için çok daha sönük ve monoton olacaktı eminim. O yüzden Allah'a şükürler olsun onu ailemize dahil ettiği ve sağlıkla bize kavuşturduğu için.

Uyumamakta direnen bıdık abilerden öğrendiği tekvando tekniklerini babası üzerinde deniyor

Not: Başlık yazıyla alakasız görünüyor farkındayım, aslında resmin altında bu aralar zihnimi fazlasıyla meşgul eden bir konu üzerine de birşeyler yazmıştım ki başlık esas o kısıma hitab ediyordu. Sonradan bazı kişisel sebeplerden konuyu kendime saklamaya karar verdim o yüzden o kısmı çıkardım. Umduğumuz şekilde gelişmeler olursa bu kaldırdığım kısımla birlikte diğer detayları da yazar yayınlarım, söz.

7 Şubat 2014 Cuma

Şubat

Bloggera acaip sinir oldum. Gerçek hayatta yeterince yakın olamıyoruz diye bari blog arka planına azıcık yeşillik katayım dedim. Yemyeşil iç açıcı bir doğa resmi koydum ama sağolsun blogger günlerdir resim yerine sadece yeşil rengi gösteriyor. Hayır arka fon rengini de uçuk mavi yapmıştım hadi resmi göstermeyeceksin bari seçtiğim fon rengini göster o cırlak yeşil ne alaka çözemedim. Komple kaldırdım resim falan olmasın bari. Biraz da böyle takılalım...