28 Aralık 2011 Çarşamba

Yeni yıla girmek mecburi mi?

Bu sene yeni yıla dair hiç bir heves yok içimde niyeyse. Ne yılbaşı ağacıyla uğraşmak istedim ne de onu süslemekle. Reklamlardaki o aksi adam gibiyim. Yeni yıla girmek istemeyen bir adam var ya reklamın birinde, "Siz girin ben arkadan yetişirim" diyor hani, aynı onun gibi hissediyorum kendimi. Ne bir hazırlık, ne bir heyecan, ne de bir beklenti yeni gelen yıldan, hiç! Tık yok valla. İçimden yılbaşı ve yeni yıl için hiçbir şey yapmak gelmiyor. 


Çocuklar okuldaki yeni yıl partileri ve yılbaşı çekilişlerinin hediyeleriyle kendilerini meşgul ediyorlar. Uğur dün akşam bu listeyi hazırlamış. Sabah çocukları okula bıraktıktan sonra eve gelince buldum, hevesle yeni yıl için bu kadar uğraşması içimi burktu. Sanırım çok geç olmadan onlar için ufak tefek bir şeyler hazırlasam iyi olacak. Ama insan hiç içinden gelmediği halde bir şeyi sırf çocukları mutlu olsun diye nasıl allayıp pullayabilir? Bir yolunu bilen anlatsın hele..

25 Aralık 2011 Pazar

Pazartesi Şarkıları 3

Bu hafta şarkı seçiminde çok zorlandım. Birkaç şarkı arasında gittim geldim. Ama en sonunda bu şarkıda karar kıldım. Çünkü eminim bunu duymak sizi daha çok gülümsetecek. İtiraf edin, bu şarkıyı çoktan unutmuştunuz değil mi? Önce şarkının orjinal klibini yayınlamak istedim, ama bu yeni versiyonunda şarkıyı daha iyi söylediklerini kabul etmek lazım. O yüzden ikisini birden koyuyorum. Tam nostalji yapıcam derseniz ikinciyi dinleyin. Önce kalite diyenlerdenseniz birinciyi dinleyin. Bu kıyağımı da unutmayın. Haftanız hep böyle neşeli geçsin.




Dip not: Bu yazıyı hazırladıktan sonra televizyonda Acun'un sunduğu dans yarışmasının tanıtım filmine rastladım. Ama orada duymamış olduğunuzu ümit ederek şarkıyı değiştirmedim. Bu hafta dersime iyi çalıştım o yüzden pazartesi şarkısını pazar gecesinden koyuyorum buna karşılık bu şarkıyı yakın zamanda Yok Böyle Dans'ta falan dinlediyseniz de çaktırmayın, haftaya telafi ederim, söz. Hem haftaya "dansı gelmiş" annelere özel bir şarkı bile seçebilirim belki. Belli mi olur? :D

23 Aralık 2011 Cuma

Kasvetli bir Cuma



Nasıl karanlık, nasıl kasvetli bir gün anlatamam. Sabahın 9:30'unda evde lamba yakmak zorunda kalmak çok iç karartıcı. O yüzden bugün kendimi yünlerin renkli dünyasına atmaya karar verdim. İstifçi yanım kontrolden çıkmadı henüz ama örgü dergilerim yavaştan kabına sığmaz bir hale gelmeye başladılar. Amaaan neyse ne! İçkim yok, sigaram yok, kumarım yok, bir gece hayatım hiç yok. Tek zevkim kitap okumak ve de örgü örmek. O halde varsın içimdeki örgü canavarı zincirlerini kırsın, bugün izin veriyorum. Şu karanlık Cuma gününde örgü dergilerini karıştırmaktan daha eğlenceli bir şey düşünemiyorum. En iyisi önce ben şöyle kocaman bir elmalı kek yapıp yanına da güzel bir çay demleyeyim. Ondan sonra kendimi örgü dergilerinin keyifli sayfalarına bırakayım.  Çocuklar okuldan gelene kadar azıcık keyif çatsam fena mı olur. Değil mi ama?   

20 Aralık 2011 Salı

Neler oldu...

İtiraf ediyorum son bir aydır sizlerden gizli saklı, bir heyecan vardı yüreğimde. Kasım sonlarında bir sabah o test çubuğunda iki çizgiyi görünce başlamıştı. 1 ay öyle mutlu olduk öyle sevindik ki ailece... Özgür'e dinletemedim "Acele etmeyelim. Ne olur ne olmaz, şimdilik bizde saklı kalsın" dedim ama herkese söylemeden duramadı. Önce çocuklara söyledik, Uğur ilk öğrendiğinde sevinçten ağladı, boncuk boncuk gözyaşı döktü yeni kardeş gelecek diye. Sonra annelere... Oradan yayıldı haber, kısa sürede tüm aile en yaşlısından en küçüğüne öğrenip mutlu oldu bizim adımıza. Ama bir ay sürdü bu mutluluğumuz...

Pazar günü kanamam başlayınca apar topar acile gittik. Yolda bir de trafik kazası yaptık. Her iki araçta da pek hasar yoktu ama diğer arabadakiler tutturdular "illa polis gelsin" diye. Hastaneye gidiyoruz dedik dinletemedik. İçlerinden en yaşlı, en görmüş geçirmiş kadın da "Hiç hastaneye gider gibi bi haliniz yok" deyince Özgür'ü kaza yerinde bırakıp mecburen hastaneye tek başıma gittim. Acildeki doktorla tek başıma görüştüm. Kaza yüzünden, kaza yaptığımız insanların anlayışsızlığı yüzünden zaten sinirlerim boşalmış, elim ayağım sinirden titrer vaziyette konuştum adamla. Nasıl gördüyse artık halimi "Gel öbür cihazla bakalım kalp atışına, hem sesini duyarsın, belki moralin düzelir" dedi. Gittik öbür odaya, bir süre monitöre baktık, baktık, baktık...  Ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama sonunda doktorun söyleyemediğini ben söyledim, "Kalp atışı yok, değil mi?" diye... Nasıl söyleyeceğini düşünüyordu belli ki. Meğerse 7. haftada gelişimi durmuş. Sonrası malum, dün o yüzden hastanedeydim.

Sonuçta iyiyim ben, merak etmeyin. Moralim de gayet yerinde. Ne yapalım, kısmet böyleymiş, her şey Allah'tan. Ben esas, üzdüğümüz diğer insanlara üzülüyorum. Uğur öğrenince ağladı yine. Ömer başta anlayamamış ne olduğunu. Biraz gitti geldi dolandı çevremde, onca süre boyunca düşündü herhalde, sonra dayanamadı sordu "Yani bebek gelmeyecek mi şimdi anne?" diye. Ooof of!  İki gündür arayıp soran, teselli eden insanlara karşı çok mahçubum. Keşke acele etmeseydik... Keşke herkese söylemeseydik...

19 Aralık 2011 Pazartesi

Pazartesi Şarkıları 2

Dün ve bugün benim için kabus gibiydi. Bugün de bütün günüm hastanede geçti. Neyse şimdi artık her şey yolunda, ama söz verdiğim pazartesi şarkısını unuttuğumu yeni fark ettim. Günün bitmesine 2 saat kalmış yani teknik olarak hala bugün pazartesi. O yüzden, kusura bakmayın, işte gecikmeli olarak bu haftanın şarkısı.

14 Aralık 2011 Çarşamba

Bilge Adamın Korkusu



Rüzgarın Adı'ndan daha önce bahsetmiştim. Beni nasıl kendine çektiğinden, okumak için nasıl sabırsızlandığımdan falan. İşte son günlerde büyük bir zevkle onu okuyorum. Nasıl akıcı, nasıl güzel anlatamam. Su gibi akıp gidiyor resmen. Fantastik roman seven herkese, hatta kitapsever herkese şiddetle tavsiye ederim. Kitabın sonuna yaklaştıkça, 2. cildinin de henüz yayınlanmadığını bildiğimden, "bitmese keşke" diye daha ağırdan alarak okuyordum kitabı. Hani bazı kitaplarda olur ya, hiç bitmesin istersiniz, bütün gün kitabı düşünür, bir an önce yeniden elinize alıp okumaya devam etmek için işlerinizi yarım yamalak yapıp bitirmeye çalışırsınız. Kitabı bitirince de damağınızda müthiş bir tadla birlikte hayatınızda koca bir boşluk bırakır. İşte bu, öyle bir kitap.


Neyse, bugün kitabım bitmesin diye kendimi kasmış, onun yerine vakit geçirmek için internette dolaşırken "hele şu yazarın adını girerek bir google'da aratayım yeni bölümü ne zaman çıkacakmış kitabın bir öğreneyim" dedim. Demez olaydım! Yeni kitabı yarın çıkıyormuş piyasaya. Başta havalara uçtum tabi. Çok ama çok sevindim. Düşünsenize öyle bir kitap bulmuşsunuz ki, okumaktan acaip keyif alıyorsunuz ama bitmesin diye okumaya kıyamıyorsunuz. Tam bu ikilemi yaşarken öğreniyorsunuz ki ertesi gün kitabın yeni bölümü piyasaya çıkıyor. Yani kendinizi koyverip bugün kitabı büyük bir zevkle okuyup bitirebilir ve de yarın yenisini alıp aynı zevki yepyeni 1142 sayfa için başa sarabilirsiniz. Ama gel gör ki kitap 40 TL!  Tabi kitabın fiyatını görünce insan ister istemez, çok afedersiniz, "Oha" diye bağırmak istiyor. Benim gibi evde tek başınızayken bunu yapabiliyorsunuz da, ama yetmiyor elbet. Aslında 1142 sayfalık bir kitap için 40TL makul bir fiyat, kabul ediyorum. Ama ne olursa olsun, insan bir kitaba 40TL vermek için iki defa düşünme gereği duyuyor. Sonuçta ilk kitap ta yeni çıktığında 35TL idi daha sonra ben indirimden 27 liraya almıştım. Haliyle bu kitap için de indirime girmesini beklemeye karar verdim. Ama umarım yaşadığım o ilk mutluluğu ve arkasından gelen hayal kırıklığını anlatabilmişimdir. Şimdi lütfen bakar mısınız yeni kitabın adına? Nedir bu şimdi? Biri benimle dalga mı geçiyor?

12 Aralık 2011 Pazartesi

Pazartesi Şarkıları 1

Her Pazar sabahı İstanbul'un bir ucundan diğer ucuna annemlere kahvaltıya gidiyoruz. Pazar sabahı trafiğin olmadığı o saatte yol en iyi ihtimalle 25-30 dk sürüyor. Yolda yapılacak en iyi şey tabii ki müzik dinlemek. Ama taşınma sırasında tüm müzik cd'lerini bir yerlere tıkıştırdığımızdan, taşınma sonrasında onları yeniden ayıklayıp birkaçını arabaya indirmeyi hep unutuyoruz. Haftalardır annemlere gidip gelirken Özgür'le yolda birbirimizi yiyoruz. Çünkü arabada dinlenecek bir şey yok ve radyolarda da o saatte hiç doğru dürüst bir şey olmuyor. Ailenin dj'i olarak nereyi açarsam açayım beğendiremiyorum benim adama. Sabah aç karnına da biraz huysuzluk ediyor olabilir elbette ama sonuçta bana kaç haftadır fenalık geldiğinden artık dün sabah yola çıkmadan önce yanıma birkaç cd alıp çantama attım. Sabahın köründe teybe ilk taktığım 70li 80 li ve 90lı yılların seçme hitlerinin olduğu bir cd'ydi. Sabah sabah öyle iyi gitti ki anlatamam. Uzun zamandır dinlemediğimiz, neredeyse unuttuğumuz şarkıları zevkle dinledik. Radyo istasyonu yüzünden didişmeden, yolun nasıl bittiğini anlamadan annemlere vardık.

İşte dün yolda aklıma bu "Pazartesi Şarkıları" fikri geldi. Malum pazartesileri haftanın başı ve de en asap bozucu günü olduğundan sizi biraz çocukluğunuza ve gençliğinize götürerek bu unuttuğunuz şarkıları hatırlatmaya ve Pazartesi sendromundan azıcık kurtarmaya karar verdim. Bundan sonra bu misyonla her hafta yeni bir şarkı seçip ekleyeceğim bloga, eğer dinler beğenirseniz ne ala. Pazartesilerinize renk katmayı başarırsam belki tayt kumaştan bi süper kahraman kostümü yaptırır çıkarım ortaya. Olmazsa da olmaz ne yapalım "beğenmedik, olmamış" dersiniz, ben de bu fikri rafa kaldırırım.

Şimdi bu ilk pazartesinin şarkısı olarak tabi ki dün yolda dinlediğimiz bir şarkıyı seçtim. Gününüze renk katsın inşallah.  Hadi ama, itiraf edin bunu en son ne zaman dinlemiştiniz?


9 Aralık 2011 Cuma

Aşure?


Buralara pek birşey yazmıyor olabilirim ama sakın ha yan gelip yattığımı sanmayın. Bir koşturmacadır gidiyor. Hele bu hafta nasıl geçti anlamadım bile. Biliyorsunuz bu hafta aşure haftasıydı. Aşure gününün geldiğini televizyodaki ana haber bülteninden öğrenen Özgür "Aşure günü gelmiş kadın, aşure yaptın mı?" diye sordu. Ben de "Buğdayı ıslattım, yarın yapıcam" diye cevap vererek acaip şaşırttım kendisini. Malum mühendisten bozma evhanımı olarak aşure aslında bana uzak bir kavram. Ama ilk aşure girişimimi geçen sene yapmış ve de alnımın akıyla işin içinden çıkmış bir insan olarak bu sene aşure zamanı yaklaşınca zaten kendim gayrete gelmiş malzemelerini alıp hazır etmiştim. Özgür bana takılmak için o soruyu sorduğunda da gerçekten buğdayımı ıslatmış şişmesini bekliyordum. Ertesi gün aşureyi pişirdim. Çok ta gözümde büyüttüğüm kadar bir zorluğu olmadığını yeniden gördüm. Sonuçta herşeyi önceden haşlayıp, en son şeker ve biraz da sütle bir araya getirip pişiriyorsun, aşurede mantık bu.

Neyse benim ıslattığım yarım paket buğday şişti de şişti, diğer malzemeleri de koyunca içine, oldu mu sana koca bir tencere -pardon kazan- aşure... Apartman katında dağıtacak insan da yok ki... Tek tanıdık komşular, Özgür'ün abisi ile iş ortağı. Yani bu koca tencere aşureyi yiyebilecekler bizle birlikte sadece üç aile ediyor. Bu kadar aşureyi yapmışken ziyan edecek değildim elbet. Bir de, olay iyice "aşure günü ruhuna" uygun olsun, dağıtayım bol bol diye kasınca aklıma bizim alt katta oturan Güney Koreli komşular geldi. Kadıncağızla orada burada karşılaştıkça muhabbet ediyoruz. O benim saçımı kestirdiğimi fark ediyor, ben onun gittikçe Türkçesini ilerlettiğini görüyorum. Arada kapı çalıyor bu "Elektrikle problem var mı sizde?" diye geliyor ben saf saf "Nasıl bir problem" diye cevap veriyorum falan... Dedim ki; o kadar Türkiye'ye gelmişler, burada yaşıyorlar, eh komşumuz da olmuşlar, bari bunlara da vereyim benim aşureden, şöyle doğru dürüst evde pişmiş bir aşure yesinler.  Kadıncağız bizim adetleri bilmez, belki kabımı geri getirmeyi akıl edemez diye de kırıla kırıla sadece son iki tane kalmış kaselere doldurup götürdüm aşureyi. Anlayın, artık komple gözden çıkarmışım, geri gelmese de arayacak değilim yani kapları. Neyse uzun lafın kısası, iki kase aşureyi götürdüm bunlara verdim. Kadıncağız çok sevindi mutlu oldu, o sevinince ben de mutlu oldum, içim rahat geldim eve.

Ama evde her yer aşure hala, üstüne benim götürdüğüm komşularım da aşure yapıp getirmedi mi... Yer gök aşure oldu. Dolabı açıyorum aşureden başka birşey gözükmüyor, göz alabildiğine aşure... Buzdolabına bir şey tıkmaya çalışıyorum, aşureleri kenara çekip yer açmaya çalışıyorum falan. Zorla da evdekilere aşure yedirmeye çalışıyorum sürekli, bozulmadan biran önce bitsinler diye. Çocuklar okuldan geliyorlar "Anne acıktık" diye ben "Aşure yiyin evladım" diye cevap veren saçma bir durumdayım..

Ben hala bu aşure krizini çözmeye çalışırken bir akşam kapı çaldı, bir baktım benim Koreli komşu gelmiş, hem de elinde benim kaplar ve de koca bir paket suşiyle. Şaşırdım kaldım, fakat çok takdir ettim kadını. Kaşla göz arasında bizim adetleri öğrendiği yetmiyormuş gibi bir de de kabı boş getirmemek için tadımlık değil doyumluk suşi kapıp gelmiş. Neyse karşılıklı iltifatlar, teşekkürlerden sonra aldık suşi tabağını içeri ki Aman Allah! Benim yerimde başka biri olsa eminim çok mutlu olurdu onca suşiye ama ben zeten çiğ balık kokusu duydu mu öğüren, balık bile ayıklayamayan bir insanım. Yemesini bırak koklamaya bile tahammül edemediğim koca suşi tabağıyla mutfakta kalakaldım. Yemekte yine de koydum sofraya, ben yemem, yiyemem, ama belki bir yiyen çıkar diye. Özgür bir tane attı ağzına o kadar. Uğur hevesle denemek istedi, bir tane yemeye çalıştı ama sonra baktık yutamayacak, gözlerinden yaşlar falan fışkırdı çıkarttırdık ağzındakini. Küçük oğlan kokusunu alınca zaten denemeye teşebbüs bile etmedi. Bakakaldık hepimiz onca suşiye. Özgür "Kediye verelim ziyan olmasın" dedi. "Hangi kediye Özgür, kedimiz mi var? Apartmanın orasında burasında veremeyiz ki sokak kedilerine! Ya kadıncağız görürse? Çok ayıp olur sonra" dedim. Sonrası malum, Allah affetsin, maalesef attık suşileri. Çok üzüldüm ama yapacak başka birşey yoktu, buzdolabı zaten aşure doluydu ama saklasak ta onu yiyecek adam yoktu. Zorla yenecek bir yanı da yok ki meretin. Valla isteyen "zevksiz" desin, isteyen "eşek hoşaftan ne anlar" desin ama durum bu, bizdeki malzeme bu. Suşi taze bitti ama aşure isterseniz var hala.

6 Aralık 2011 Salı

Üç eşya

Böyle güzel, güneşli bir günde içiniz açılsın, mutlu olun diye benim yazılarımı okumaya ihtiyacınız olmadığını biliyorum ama yine de elimde değil, size bugün en sevdiğim 3 eşyadan bahsedeceğim. 



Birincisi yastığım. İkea'da görür görmez vurulduğum ama almak için indirime girmesini beklediğim ve tüm bu süre boyunca gidip geldikçe uzaktan aşk yaşadığım yastığım... Çiçek desenlerini oldum olası çok severim. Dolayısıyla bu yastık, bu çiçeğe benzer rengarenk desenleriyle beni kalbimden vurdu. Özgür "Ne yapacaksın o yastığı? Bunca senedir onsuz yaşayıp gidiyorsun işte, ihtiyacın yok buna"  diyerek uzun süre direndi. Ama her İkea ziyaretimizde, beni bu yastığı sevip okşar hatta sarılırken görünce dayanamadı geçen yaz indirimde fiyatının 9,90'a  indiğini görünce bir tane almama razı oldu. Sonuçta ucuz zevklerim var, Özgür yatsın kalksın haline şükretsin bence.  Neyse, artık yastığımla ben mutlu mesut salonda yaşayıp gidiyoruz. Benden başka kimse bu yastığı benim kadar benimsemediği için adı "Annenin yastığı" kaldı. Aslında çok kullanışlı bir şey. İnce uzun olması dolayısıyla ister otururken belinize koyun, ister koltukta uyuklarken boynunuza koyun süper bir konfor sağlıyor. Üstelik te çiçekli! Yani bu yastığın bu kadar nesini sevmediler anlamış değilim ama hiç şikayetim yok, başkasıyla paylaşmak zorunda kalmıyorum yastığımı.



İkinci en sevdiğim şey kendi ördüğüm şal. Normalde motifi "üç boyutlu şal" diye geçiyor ama ben izin verirseniz adını "ömrümü yedi şalı" olarak değiştirmek istiyorum. Salaklık edip incecik tiftik iple örmekte inat ettiğim için 9 ayda zor bitirdim. Ama itiraf ediyorum başka hiçbir şeyi örerken bu kadar zevk almamıştım. Çok şal manyağı bir insan değilim. Bu şalı neden bu kadar sevdiğimi açıklamak çok zor. Doğru dürüst kullanmıyorum bile. Rengini seviyorum evet, hatta bundan artan iple kendime bir de atkı ördüm. Ama her gün çocukları okula götürüp getirirken taktığım halde o atkıyı bu şal kadar sevemedim. Demek ki rengi ya da ipi değil sebep. Belki çok hafif olması ama gerektiğinde sıcacık tutması olabilir onu bu kadar sevmemin nedeni. Yok kesin bir şey söylemek çok zor. Seviyorum sadece, bu benim için yeterli ama sizin gözünüzde manyak imajı çizdiysem affedin.




Üçüncü en sevdiğim eşyam ise bu fincan. Bu benim çocukluk fincanım. Sabah kahvaltılarında içinden süt içtiğim zamanlar sanki dün gibi. O zamanlar annemle babam Afyon'un Sandıklı ilçesinde memurdu. Sandıklı'daki o günlerden hatırladığım şeyler renkli fotoğraflar gibi hafızama kazınmışlar. Sokaklarda dolaşan hindiler, kazlar, traktör römorklarında yığılı eğri büğrü şeker pancarları, fıta denilen siyah-beyaz kareli kumaşa bürünmüş kadınlar, Pinokyo marka mavi bisikletim, bisikletimle tren raylarının üzerine uçtuğum tren istasyonu, bizim evin altını ambar olarak kullanan ev sahibinin biçerdöverinden boşalan buğdayların görüntüsü, kadınların taş üzerinde tokaçla döve döve yıkadıkları çamaşırlar, bebeğim Fatoş, Milliyet Çocuk dergilerim... Bu fincana her baktığımda gözümün önünden geçen bu anılar belki de bu fincanı bu kadar sevmeme sebep. Bunca zaman kırılmadan dayanmış olması çok büyük başarı bence. Şu anda kullanılmıyor. Mutfakta kimsenin ulaşamayacağı en üst rafta saklıyorum onu. Ara sıra onu elime alıyorum ve ona baktıkça tüm bu eski günleri hatırlattığı için eski bir dosta gülümser gibi ona gülümsüyorum.  O günlerden, çocukluğumdan bir parça hala benimle olduğu için mutlu oluyorum. Üzerinden sanki asırlar geçmiş gibi gelen çocukluğum o fincan benimle olduğu sürece hala yakın bana. 


Eeee, sizin var mı böyle maddi olarak aslında beş para etmeyen ama sizin gözünüzde paha biçilmez, çok kıymetli eşyalarınız?

3 Aralık 2011 Cumartesi

Çocuk Oyalama Yolları 2



İki erkek çocukla çamaşırları ütülemeyi ya da katlayıp kaldırmayı bırak yıkamaya bile zor yetişiyorum. Bazılarını makinada kurutuyorum, kurutucuda kurutulmaması gerekenleri asıyorum. Bazen kurutma askısına sığmayan ama kurutucuda da kurutulamayacak büyük parçalar oluyor. Onları da salondaki yemek masasının sandalyelerinin üzerine atarak kurutmaya çalışıyorum. Bazen bu döngüde aksamalar oluyor, bir şekilde bir sebepten 1-2 gün çamaşır olayı kontrolden çıktı mı bir bakıyorum ya ütülenecekler yığılıyor. Ya bir kısım çamaşır, kurutucudan çıkarılıp katlanmayı bekliyor veya kurutucu da çamaşır askısı da ıslak çamaşır dolu olduğu için yıkanmış çamaşırlar birkaç saat makinada ıslak kalıyor. Aradaki okul tişörtü ya da pantolonu gibi acil parçalar kalorifer peteklerinde kurutulmaya çalışılıyor vs. vs. Bu çamaşır işi ya benim beceriksizliğimden ya da cidden 3 adamla yaşamanın bir gerçeği olarak bazen feci şekilde içinden çıkılmaz bir hal alıyor.  Dolayısıyla yıkanmış çorapların katlanıp dolaplara yerleştirilmesi gecikince bazı sabahlar evde kriz çıkıyor. O yüzden bu çorap katlama işini bazen çocuklara yaptırıyorum. Çorapları eşleştirip katlaması küçükken onlar için daha eğlenceli ve oyalayıcı idi. Eşleştirdikleri her çift çorapta gurur dolu neşeli kahkahalar atıyorlardı. Son zamanlarda ise biraz mırın kırın ederek, zoraki yapıyorlar ama yanında ekstradan küçük tavizler verince itiraz edemiyorlar. Eee hangi çocuk anne-babanın yatağında tepinme fırsatını geri teper ki? Sanırım biraz daha büyüdüklerinde bu bile yetmeyecek onların çorap katlamalarını sağlamaya ama o zamana kadar bulurum herhalde yeni bir şeyler. Zorda kalınca insan aklı daha bir yaratıcı oluyor nedense..

Hayıııır! Dur, çekme! Çorap katlarken olmaz anne!