27 Temmuz 2011 Çarşamba

İç Ses


Olgunlaşma yolunda notlarım olacaktı bu blog sözde ama ondan başka her şey oldu benim için. Yaşlandıkça iç sesini daha çok dinler olmaksa olgunlaşmak öyle olsun o zaman. İşte yazayım buraya da. Son zamanlarda daha çok konuşur oldum kendi iç sesimle.. Daha çok soru sorar oldum ona. İlginç olan sorduğum her soruya anında yanıt vermesi. Kafa karıştırıcı olan ise gelen yanıtın benim egomdan mı yoksa ilahi bir kaynaktan mı geldiğini her seferinde sormam kendi kendime. İnsanoğlu ne garip, her zaman her şeye mantıklı bir açıklama uydurmak zorunda. Herşeye bilimsel bir kulp takmak zorundayız. Hiç bir zaman mucizelere inanmamak doğamızda var. Ama belki de bu yüzden her gün etrafımızda yaşanan yüzlerce mucizeye tanık olamayışımız. Mesela ilk büyük şaşkınlığımı hamileyken yaşamıştım ben.  Döllenmiş yumurtanın ikiye ayrıldığını ve yarısının plasentayı yarısının da bebeği oluşturduğunu o zaman okumuştum ilk. O yüzdenmiş plasentaya "eş" denmesi. Aynı hücreden meydana gelen iki farklı oluşum, mucize değil de nedir bu?

Bir programda kişisel savunma uzmanı emekli bir polis konuşuyordu, demişti ki "Dünya üzerinde içgüdüleriyle hareket etmeyen tek canlı insandır, çünkü fazla akıllıdır." O sözü duyduğumdan beri iç sesime daha çok güveniyorum ve onu daha çok dinliyorum. Mantığımın iç sesimi susturmasına izin vermiyorum artık. Çünkü biliyorum bu dünyada mantığımla açıklayamayacağım şeyler oluyor. İnsanoğlunun aklıyla dünyayı getirdiği hal ortada işte biraz daha fazla içgüdüyle hareket etmenin kime ne zararı olur bu aşamadan sonra?

25 Temmuz 2011 Pazartesi

Sıradan muhabbetler

Garip hissediyorum bugün. Cumartesi gecesi Facebook'taki küçücük bir link vasıtasıyla öğrendim Amy Winehouse'un öldüğünü. Çok çok üzüldüm. İstanbul konserine gidemeyeceğim için çok üzülmüştüm. Sonrasında konserin iptal edildiğini duydum ve Belgrad konserindeki sarhoş görüntülerini içim çok acıyarak izledim. Ve ölüm haberi çok büyük bir sürpriz olmadı aslında ama insan bir defacık olsun yanılmış olmayı istiyor. Bu kadar yetenekli bir insanın alkol ve uyuşturucuya yenilip gitmeyecek kadar yaşama arzusu ve azmi göstermesini bekliyor. Hayal kırıklığı böylesi bir yeteneğin kayıp gitmesinden ziyade bu beklentinin boşa çıkmasından sanırım. Amy herhalde bu şekilde kayıp giden yeteneklerden ne ilki ne de sonuncusu olacak ama insana bir burukluk verdiği kesin.

Sıcaktan ve can sıkıntısından kendimi okumaya verdim yine. Günün en sevdiğim zamanı, çocukları erkenden yatırdıktan sonra, büyük bir zevkle televizyonun kapatma tuşuna basıp kendimi kitabımla yatağa attığım o zaman. Gecenin sessizliğinde, açık camın önündeki yatağıma uzanıp, esintiyle kıpırdayan tülün ardında kendimi kitabın içinde kaybetmek gibi bir keyif daha yok şu sıcak yaz akşamlarında. Yardımcı'ya taa taşınmadan önce başlamıştım. Amerika'daki ırkçılık konusu üzerine birkaç kadının hayatından bir kesit  sunan bir romandı. Bir ara çok sıkıcı bir yere geldiği için arada başka kitaplar okudum ve en sonunda geçen hafta bitirdim. Ne okusam diye kitaplığı karıştırırken Amin Maalouf'un Yüzüncü Ad'ını buldum. Alalı epey zaman olmuş ama okumaya sıra gelmemiş hala. Daha ilk sayfalardan öyle bir sardı ki beni. Hemen bitmesin diye büyük bir zevkle, yavaş yavaş, tadını çıkara çıkara okuyorum. Size de öyle oluyor mu bilmem ama bazen bir kitap bu kadar hoşuma gittiğinde kendimi başka işler yaparken de o kitabı, anlattığı öyküyü ve kahramanlarını düşünürken buluyorum. Böyle kitaplar insanın zihninde apayrı, çok güzel bir tad bırakıyor. Hayranlık duyuyorum bana böyle hissettirebilecek şekilde yazabilen yazarlara.

Bugün ayrıca son 20 günde azimle uğraşarak verdiğim 3 kiloyu kutlamak için kendi kendimi ödüllendirmek istedim. Sabah buzdolabını temizlerken, sebzelikte bulduğum buruşmuş elmalarla koca bir tepsi elmalı kek yaptım. 

Sonra da soğumasını bile beklemeden, hala ılıkken, kocaman dilimler kesip çocuklarla karşılıklı yedik. Hem kutlama hem de kalan kiloları vermek için bir teşvikti bu kek benim için. Karbonhidrata boğduğum bünyemi tekrar kitabıma gömülerek şımartacağım birazdan. Evin kenarında köşesinde kalıp unutulmuş şeylerin insana bu kadar mutluluk verecek bir potansiyele sahip olması ilginç. Siz ne dersiniz?

Söz vermiyorum

Yine iki kardeş arasında çıkan bir kriz çözüldükten sonra, ufak oğlanla benim aramda geçen bir diyalog;

Ben- Sana bağırdığım için özür dilerim ama çok sinirlendiriyorsun beni. Bir daha abine sataşma olur mu?
O- (sessizce başını sallar)
Ben- Hadi şimdi yemeğini bitir
O- Ama söz vermedim
Ben- Hangi konuda? Abine sataşma konusunda mı?
O- Evet
Ben- Nedenmiş o?
O- Çünkü tutamayacağım bir söz vermek istemiyorum. 
Ben- !!!!???...

20 Temmuz 2011 Çarşamba

Sıcak, çok sıcak...

Havalar sıcak gittiğinden midir nedir, ailecek hey heylerimiz tepemizde son birkaç gündür. Küçük oğlanla birbirimizi yiyip duruyoruz. Nasıl asabi, nasıl alıngan anlatamam. Hiç bir şeye tahammülü, hoşgörüsü yok. İlle dediği olacak, ille de istediği an olacak.  Laf ta dinlemiyor. Bana resmen bağırıyor avaz avaz. Bu yaşta bu sinir! Babası kadar olunca bunu çekecek kadına Allah kolaylık versin.

Anneye babaya bağırılmaması gerektiğini, abiye her kızdığında vuramayacağını, her kızdığımız insanı dövecek olsak en başta kendisinde sağlam kemik kalmayacağını açıklamaya çalışıyorum ama anlamıyor bir türlü. Ne yapacağım bu asabi çocukla ben? Çok canım sıkılıyor bazen. Bana bağırdığı zaman ne hissettiğimi, ne kadar üzüldüğümü, biraz da duygu sömürüsü eşliğinde, anlattım geçen gün. Dilediği özürü son defa kabul ettiğimi ve 3. sınıfa geçen bir çocuk olarak artık daha olgun davranması gerektiğini ve bana bir defa daha bağıracak olursa kendisini kesinlikle affetmeyeceğimi açıkça söyledim. Bu sabah sinirlendiğinde bana "Bana bağırmayı yasakladın ama sen kendin bana bağırıyorsun ne yapıcam şimdi ben?" diye sitem etti. Düşündüm de haklı çocuk. Ama iş bazı konulara gelince öyle mızmız, öyle tembel ve üşengeç davranıyor ki beni çileden çıkartıyor. Söylediğim şeyi yapmamak için binbir çeşit bahane buluyor, bazı konularda sürekli şikayet ediyor vs. vs.. İnsan artık bir yerden sonra "bazı şeyleri de bana her gün söyletmeden yapsınlar" diye bekliyor ve tam tersi bir tutum görüp te bir şeyi yaptırabilmek için 3-4 defa söylemek zorunda kalınca istemeden de olsa sesim yükseliyor. Ne yapsam bilemiyorum bazen. Annelik hiç bitmeyen bir okul sanki. Her gün yeni bir ders, her gün yeni bir sınav... 


Sıcak sadece çiçeklerime yaradı. Geçen ay diktiğim cam güzelim çoştu. Önce tüm tomurcukları çiçek açtı ardından tüm çiçeklerin dökülüp yemyeşil kaldığı bir dönem geçirdi. Sonra satın aldığımdan 2-3 kat fazla tomurcuk yaparak yeniden çiçek açmaya durdu. Cam güzeli güzelleştikçe hemen yanına diktiğimiz açelyaya bir haller oldu. Güzelim beyaz çiçeklerini döküp oturdu. Elbet bulacağım derdi ne ama, laf aramızda cam güzelini kıskanıyor bence.


Çocuklarla tohumdan ektiğimiz çiçekler de çimlendi, hatta epey de boy attılar. Soldaki karanfiller Ömer'in, sağdaki  mavi vapur dumanı Uğur'un seçimiydi. Heyecanla çiçek açacakları günü bekliyoruz. Çocuklardan çok ben heyecanlıyım ya neyse. Kayınvalidem çiçek seçimimizin o minik balkon saksıları için yanlış olduğunu söyledi. İkisi de uzun ömürlü bahçe bitkileriymiş. Ne yapalım, biraz büyüsünler, dallanıp budaklanıp bir çiçek açsınlar da ileride saksı değiştirmesi kolay.

Bunun dışında ördüğüm atkıyı bitirdim. Şimdi yine ne yapacağını bilmeyen, sudan çıkmış balık kıvamında ne örsem diye dolanıyorum ortada. Özgür "Bu sıcakta kafayı yedin herhalde" diyor ben örgü modellerine baktıkça. Ne yapayım yahu, öyle boş boş oturamıyorum televizyon karşısında, illa elimde beni oyalayacak bir iş olması lazım. Ama televizyon desen, zaten çocuklar evdeyken televizyonla pek yakın ilişki kuramıyoruz. Genelde çocukların tekelinde oluyor çünkü. Çocuklarla çizgi film izlemek te bir yere kadar, sonra kabak tadı veriyor. Ben çoğunlukla bilgisayar başında takılıyorum. Dizi sezonu kapanmışken önce Glee'nin 2. ve  Fringe'in  3. sezonunun son bölümlerini izleyeyim dedim. Sezon içinde izlemekten daha iyi böylesi. Art arda 2-3 bölüm izleyebiliyorsunuz böylece, 1 hafta beklemek gerekmiyor yeni bölüm için. Yaz sıcağında Glee kadar iyi giden başka bir dizi olamaz herhalde. Bilmeyenler için Glee, müzikal bir dizi. Bir Amerikan Lisesindeki ezik tiplerin kurduğu koronun yarışmalarda derece almaya çalışmasını konu alıyor. Okulun üst üste eyalet şampiyonu olmuş amigo kız takımının kaptanı Sue Sylvester ise dizinin kötü kahramanı ki kendisi benim favorim. Bayılıyorum kadına. Bu kadar tatlı bir kötü karakter daha olamaz herhalde. Dizideki tüm oyuncuların sesleri muhteşem ve öğretmenleri Will Schuester da 30 lu yaşlarında olduğundan olsa gerek, şarkı seçimleri oldukça güzel. Bayılarak izliyorum, Glee fanlarının kendilerine verdikleri ismi  (Gleek) sonuna kadar hakediyorum bence. Hiç izlemeyenler için buyurun bir tanıtım videosu da benden size günün kıyağı olsun. İzleyin diyorum başka da bişey demiyorum size..

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Ganimet

Çocuklar kuzenleriyle oynamak için 2 saatliğine üst kata çıktılar. Ben de sakin kafayla yemeği ocağa koyup biraz eve çeki düzen vereyim dedim. Elbette şu tatil günü bulmuş olduğum 2 saatlik huzuru onların odasını toplamakla ziyan etmedim, sadece salonu ve mutfağı şöyle bir topladım. İşte bulduklarım;
  • Mutfak tezgahının üzerinde bir adet pantolon askısı
  • Yine mutfak tezgahının üzerinde kocaman bir oyuncak kılıç ve oyuncak tabanca kılıfı
  • Salondaki yemek masasının üzerinde 3 adet Optimus Prime oyuncağı (Ömer'in favorisi)
  • Büfenin üzerinde 1 adet Bumblebee oyuncağı (Anlaşılan bir Transformers oyunu oynanmış)
  • Salondaki yemek masasının üzerinde bir adet yüzücü gözlüğü (bununla ne yaptılar inanın hiç bir fikrim yok)
  • Yine masanın üzerinde koskocaman, 50cm boyunda, bir ayakkabı çekeceği (hayal gücümü zorluyorum ama bir sebep bulamıyorum)
  • Buzluğun içinde bir adet Hot Wheels renk değiştiren araba
Çocuklarla hayatın  ne kadar sürpriz dolu ve renkli olabildiğinin bir kanıtı herhalde bu bulduklarım...

14 Temmuz 2011 Perşembe

Bacak bulduk, kimindir?



Bu sabah Özgür'le uyandığımızda bizim yatakta bir adet böcek bacağı bulduk. Bacak olduğunu tahminen söylüyorum, aslında tam olarak nasıl bir hayvanın neresi olduğu epey şaibeliydi. Ama neredeyse minik bir yengecin bacağı gibi kalın ve de sertti. Sıcak nedeniyle kaç gecedir cam pencere açık uyuyan insanlar olarak Özgür'le ben dehşete düştük tabi. Yatağı alt üst ettik böceğin başka bir parçasını ya da kendisini buluruz belki diye ama hiç bir şey bulamadık. Tiksintiyle bulduğumuz "uzvu" çöpe atıp unutmaya çalıştık. Özgür işten döndükten sonra, akşam yemeğinde aramızda şöyle bir konuşma geçti.

Ö- Buldun mu bacağın sahibini?
S- Yok Özgür, aradım heryeri. Nevresimleri komple değiştirdim yok hiç birşey.
Ö- Yok diyorsun da, o bacağın sahibi bu gece topallaya topallaya "sizinle yarım kalan bir hesabımız vardı" diye gelirse ayvayı yeriz bak.
S- Gelecek olsa niye bacağını bırakıp gitsin? Nerede ya gerisi hayvanın?
Ö- Bilmiyorum da epey irice bir bacaktı artık neye aitse...
S- Raid takıyoruz o kadar, nereden geldi ki öyle bir hayvan?
Ö- Pardon?  Raid mi? Dalga mı geçiyorsun sen? Raid naapsın o hayvana! Görmedin mi yengeç gibi bi bacağı var...
S- Bilmiyoruz onun bacak olduğunu, belki de meyve kabuğu gibi bişeydir.... Çocuklar bişey yerken dökmüştür...
Ö- Evet sen öyle olmasını tercih edersin biliyorum, yoksa uyuyamayacaksın o yatakta bi daha...
S-.......

Halen bilmiyoruz o bulduğumuz neyin nesiydi. İnşallah Özgür'ün dediği gibi yarım kalan hesabını görmeye gelmez bir daha ....

11 Temmuz 2011 Pazartesi

İz bırakanlar

Dün annemlere kahvaltıya gittik. Nihayet Cuma günü babamı taburcu ettiler de... 1 ayda 3 ameliyat geçirdi adamcağız, tam 10 kilo vermiş. Çocuklar çok üzüldüler "Dedemiz çok zayıflamış" diye ama en azından gördüler ya içleri rahat artık. Bundan sonrası dinlenmeyle ve beslenmeyle yoluna girer  inşallah.

Eve dönüşte arabada Capitol Radyo'yu dinliyorduk. 80 ve 90'ların hit şarkılarını çalıyordu. Arka arkaya öyle çok çocukluğumuzun ve ilk gençliğimizin şarkılarından dinledik ki çok iyi geldi. Eye of the Tiger'ı dinledik sonra da Guns'n Roses'dan Don't Cry çıktı. Özgür'le ikimiz çocuklar gibi sevindik. "Kaç yıllık şarkı bu Özgür?" dedim Eye of the Tiger için. Sonra da kendi kendime düşündüm bizim gençliğimizde, hayatımızda derin izler bırakan ne çok şarkı var böyle... Madonna veya Michael Jackson dinlerdik ortaokulda. Sezen Cumhur Önal'ın sunumuyla az mı Elvis Presley, Frank Sinatra, Tina Turner dinledik çocukken?  Şimdiki çocuklar bizim yaşımıza geldiğinde kimi hatırlayacaklar? Justin Bieber, Hannah Montana veya Murat Boz'u mu?  Yazık çok yazık....

8 Temmuz 2011 Cuma

Filozof


Büyüyünce filozof olmak istiyorum. Bütün gün tek yapmak istediğim okumak, okumak, düşünmek ve yine okumak. Bir lokma, bir hırka yeter bana. Yeter ki bir yerlerde bir döşeğim bir de kütüphane kartım olsun. Başka bir beklentim yok hayattan. Okuyup düşündüklerim üzerine konuşacak bir kaç ta arkadaş fena olmazdı aslında. Ne kadar kafa, o kadar farklı bakış açısı şu hayata.

Ama çok geç kaldım sanırım zira bu hayat vizyonunun hiç bir yerinde bir koca, çocuklar, yıkanması gereken çamaşırlar, bulaşıklar, tozu alınması gereken mobilyalar yok. İnsanı henüz olgunlaşmamışken ne olmak istediğine karar vermeye zorlamak aslında şu hayatta çocuklarımıza yaptığımız en büyük eziyet.

"Mühendis oldum da ne oldu?" diyorum bazen kendi kendime. Bir eczacı olsaydım ya da öğretmen, çocuklu bir kadın olarak çok daha faal bir çalışma hayatım olabilirdi. Aldığım puanla mühendislik fakültesi yerine, annelikle birlikte mesleğimi de yürütebileceğim mühendislikten başka en az 10 farklı tercih yapabilirdim. 34 yaş yeni bir kariyer seçmek için çok mu geç dersiniz?

Neden gene bu hayat sorgulama muhabbeti derseniz sebebi tatil nedeniyle evde 24 saat birbirini yiyen iki oğlan ve sabah sabah sinirlerimi zıplatan Özgür tabii ki. Niyeyse 12 yıldır yaptığım ütüye son bir haftadır kusur bulmaya başladı. Evlilikte insanın evlendiği adamı zaman zaman tanıyamaması normal biliyorum da; bir insan bu kadar mı huysuzlaşır yahu! Senelerdir yaptığım ütü işte, yeni mi aklına geldi kusur bulmak demezler mi adama? Haliyle ben de dedim. Verdiği cevabı beğenmedim o yüzden ütüsünü beğenmediği dizi dizi tişörtleri dolaptan alıp yatak odasının muhtelif köşelerine fırlattım. Yetmedi, hepsini bir yere toplayıp üstlerinde tepindim. Sinirim yine de geçmedi, ama bir nebze iyi geldi işte. Ben çocuk büyütmek, evimin kadını olmak uğruna mesleğimden vaz geçmişken zaman zaman bana ev işlerinden sorumlu kahya muamelesi yapmasına nasıl sinir oluyorum anlatamam. Şu fani dünyada çok ta umurumdaydı adamın tişörtündeki fazladan çizgi!

Peki bunca öz eleştiriye, sinir stres karışık hayat muhasebesine, çalışma özlemine rağmen bünyedeki bu üçüncü çocuk hevesi nereden kaynaklanıyor bir bilen varsa beri gelsin. Bence iyi bir dayak lazım bana.

1 Temmuz 2011 Cuma

Cezalı


Bu işte! Her şeyin sorumlusu, bu takım elbiseli, şövalye miğferli bir elinde tabanca diğerinde kılıç olan bu saçma lego adam. Küçüğün abisine vurma sebebi. Yüzlerce defa söylememe rağmen yine de sinirine yenik düşüp, saçma sapan bir oyuncak için abisine zarar vermesinin baş sorumlusu. Seneler içinde kaç bin defa çektiğim "Kardeşler birbirini koruyup kollamalı "konulu söylevime rağmen iki gözümün nuru veletin birbirine girip, tekme tokat kavga etmesinin sebebi bu.

Cezayı kime kesmeli şimdi? Kardeşinden bu oyuncağı alıp kaçıran "abi"ye mi? Bu oyuncak için abisine vuran küçük kardeşe mi? Yoksa bu "kıymetli" oyuncak için birbirine giren iki kardeşe artık bir ders vermeye karar veren ve "Siz ne zaman bu dünyada birbirinizden daha kıymetli şeyinizin olmadığını anlayacaksınız? Bundan sonra paylaşamayıp kavga ettiğiniz her şeyin yeri orası olacak" diye haykırarak oyuncağı ikisinin de gözünün önünde çöp kovasına atan anneye mi? Oyuncağın çöpe atıldığını gören ufaklığın gözlerinden birer birer yuvarlanan o boncuk gibi gözyaşlarına mı? Gözyaşları yüreğini dağlayan ve dayanamayıp kimselere çaktırmadan oyuncağı çöpten çıkaran anneye mi? Yoksa çaktırmadan çöpten çıkardığı oyuncağı şimdi de verdiği dersin boşa gitmesinden korktuğu için çocuklardan bucak bucak kaçırıp saklayan bu kafasız kadına mı ceza vermeli?

Ne yaparsam yapayım çocuklar söz konusu olduğu müddetçe hep bir yerlerde bir hata yapıyormuşum gibi hissetmekten kurtulamıyorum.